İbni Fadlan`dan 13savaşçı Filmine1İbni Fadlan`dan 13savaşçı Filmine1İBN-İ FADLANDAN 13.SAVAŞÇI FİLMİNE---Yüzbin fersahlık bir yolculuk bile bir adımla başlar… İbn-i Fadlan Seyahatnamesi, İngilizce, Fransızca, Rusça, Farsça, Arapça ve Almanca gibi birçok farklı dillerde yayınlanmış, tarih bilimi açısından da önemli bir kaynak olarak kabul edilmiş ama tüm bunların yanında asıl tanınmışlığını daha çok ilham kaynağı olduğu 13.Savaşçı filmi ve Michael Crichton’a (Jurassic Park’ın yazarı) ait ‘Eaters of the Dead’ (Ölü Eti Yiyenler) romanıyla sağlamış ilgi çekici bir eser. Seyahatnamenin yazarı adı üstünde İbn-i Fadlan. İbn-i Fadlan 10.yy’da Abbasiler döneminde yaşamış bir din bilgini. Belli ki Abbasi sarayına yakındı ve bu yüzden halife Muktedir’in 921’de İdil Bulgarları hükümdarına gönderdiği heyette yer almıştı. Türkiyede’de farklı yayınevlerince yayınlanmış olan bu seyahatnameden ilk haberdar oluşum Zaman gazetesinin -galiba bir hafta sonu ekindeydi- 90’larda yaptığı bir haberiyle olmuştu. Gazetedeki haberde Michael Crichton’a ait ‘Eaters of the Dead’ (Ölü Eti Yiyenler) romanın ilham kaynağının bu seyahatname olduğu ve Crichton’a ait bu romanın Amerika’da çok büyük bir ilgiye mazhar olduğu, romanın filminin çekileceğinden bahsediliyordu. Eaters of the Dead’ın ilk yayım tarihi 1976 yılı ama filme çekilecek olması seyahatnamenin gündeme gelmesine yetmişti bile. Bu haberi okuduktan sonra 1995-96’da İlahiyat fakültesinde öğrenci iken İbn-i Fadlan ismiyle yeniden karşılaştım. İslam tarihi dersinde okuduğumuz ‘İlk Türk-İslam Devletleri’ adlı kitapta seyahatnamenin öneminden bahsediliyordu. Peki Türkçesi yok muydu bu seyahatnamenin? Doğrusu Rıhle’nin yani bu yolculuk kitabının kendi başına ifade ettiği değerin yanı sıra bir holywood filmine ilham kaynağı olması, bizim gibi o tarihlerde Amerikan sinemasına ve romanlarına hayranlık besleyenler için çok ilgi çekiciydi. Tabi kitabın Türkiye’de 1975 yılında Ramazan Şeşen imzasıyla yayınlandığını şimdi öğrenmiş bulunuyorum ama o tarihlerde bundan haberim olmadığı için seyahatnameyi benim için sürpriz sayılabilecek bir kaynaktan bulmuştum. O tarihlerde Ankara Üniversitesi İlahiyat fakültesinin kütüphanesinde farklı konularda ilginç açılımlar getiren ezber bozan makaleler arıyordum. İlahiyat fakültesinin dergilerini karıştırırken birde ne göreyim ‘İbn-i Fadlan Seyahatnamesi’ karşımda. 1954’de fakülte dergisinde yayınlanmış bu çalışma Lütfi Doğan’ın Arapça’dan şerhsiz, haşiyesiz bir şekilde yaptığı sade bir tercümeydi bu. Bir hazine bulmuş gibi sevindim. Ne de olsa o yıllarda hayranı olduğumuz tüm dünyayı kendine ram etmiş Holywood bile filmini çekmişti bu kitabın ve elimin altındaydı şimdi. Lütfi Doğan ilk sayfada yer alan dip notunda, tercümeyi yaparken meşhur tarihçi Prof. Z. V. Togan’ın Almanca yayınladığı ‘İbn-i Fadlan Seyahatnamesi’yle de karşılaştırma yaptığını söylüyordu. Zeki Velidi TOGAN demişken kitabın günümüze kadar gelişinden de bahsetmek gerekiyor. Bu kitabı Türkçe’de yayınlayan Prof. Dr. Ramazan ŞEŞEN (Z.V. TOGAN’ın bir öğrencisidir aynı zamanda) şöyle anlatıyor kitabın bulunma hikayesini TRT AVRASYA’da yayınlanan ‘Türkiye’den Programı” nda ; “İbn-i Fadlan’dan sonra daha 12.yy’da Yakutul Hanevi, 13.yy’da Kazvini bu kitaptan faydalanmışlardır ve alıntılar yapmışlardır. Kendileri pek ilaveler yapmamışlardır bu alıntılara. Daha sonra bu kitap kayboluyor ve alıntı pek yapılmıyor. Yalnız 19.yy’da Kazvini’nin kitabını karıştıran Müstesicler bu alıntılarla ilgileniyorlar. Onun üzerine Alman asıllı Rus alimi Frahen 1830’larda bu Yakut’un ve Kazvinin’nin yaptığı alıntıları toplayarak İbn-i Fazlan risalesini Rusça’ya ve Almanca’ya tercüme ediyor. İşte modern araştırmacıların İbn-i Fazlan’la ilgili ilk yaptıkları araştırma budur. Daha sonra buna benzer çalışmalar yapılmıştır. Şunu belirtmek gerekir ki kitabın ayrı bir tam metni yok. Daha önce yapılmış alıntılar vasıtasıyla kitaptan yararlanılabiliyordu. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Rusya’da Komünist devrimi gerçekleşince Zeki Velidi Togan Hoca Orta Asya’ya gidiyor. Orta Asya’dan İran’a geçiyor. İran’da Meşhet Kütüphanesi’ndeki kitaplara bakıyor. Yazmalar bakarken İbn-ül Fakih’in coğrafyasının bir nüshasını buluyor. O coğrafyanın ilişiğinde İbn-i Fazlan’ın bir nüshası varmış. O şekilde ortaya çıkıyor kitap. Kendisi doktorasını yapmamış savaş esnasında. 1930’larda doktora yapmaya karar verince bu kitabı doktora konusu olarak alıyor ve çeşitli kitaplardaki alıntılara dayanarak İbn-i Fazlan Risalesini Almanca tercümesinin yaparak yayınlıyor….. Zeki Velidi Hoca bu çalışmasını 1939’da Leipzig’de yayınlar ve aynı yıl Moskova’da Kovalevski de aynı şekilde kitabın yayınını yapar, izahlı ve Rusça’ya tercümeli olarak. Ondan sonra da kitap İngilizce’ye, Macarca’ya, Fransızca’ya, Farsça’ya çevrilir. Arapça metni de Tami deham tarafından Şam’da yayınlanmıştır. Çeşitli ülkelerde ya tercüme ya da metin şeklinde yayınlanır. ..” İşte kitabın bulunuşu ve farklı dillerde yayınlanış hikayesi böyle. Seyahatnameye gelecek olursak, İbn-i Fadlan geçtikleri yerlerin ikliminden, bitki örtüsünden, ekonomik durumundan, toplulukların yönetim şekli ve insanların adetlerinden bahseder. Şimdi İbn-i Fadlan’ın kaleminden o devrin insanlarına ve adetlerine bir bakalım; “(Cürcaniye’den bahsederken) Adetlerine göre; dilenciler kapıda durmaz, doğrudan doğruya eve girer, ateşin yanında biraz oturur ve ısınır, sonra bekend yani “ekmek” der, bir şeyler verirlerse alır, yoksa çıkar gider. “…Oğuz adı verilen bir Türk kabilesinin yanına indik. Bunlar göçebedirler, kıldan çadırlarda yaşarlar, bir yerde bir müddet kalıp göçerler. …İşleri aralarında şura yolu ile halledilir. Şu kadar var ki, bir şey hakkında uyuşup azmedince, onların en rezili, en aşağı olan biri gelir,karar verdiklerinin hepsini bozabilir. .. “Biri bana “Kur’an oku”, dedi. Kur’an’ı okuyunca, hoşuna gitti, eğilerek tercümana: “Ona susmamasını, okumaya devam etmesini söyle” dedi. Bu adam bir gün tercüman vasıtasıyla bana : “Bu Araba sor, aziz ve celil olan Rabbınızın kadını var mı?” diye sordu. Bunu büyük bir günah telakki ederek, Allaha tövbe ve istiğfarda bulundum. O da benim yaptığım gibi tövbe ve istiğfar etti. İşte Türklerin adeti böyledir; Ne zaman bir Müslüman tövbe ve istiğfar eylerse, aynı şeyi onlar da tekrarlarlar.” “…Türk “Durun” diye haykırdı. 5000 insan ve 3000 hayvan kadar olan kafilenin hepsi birden durdu. Sonra Türk; “ Hiç biriniz geçemezsiniz” diye bağırdı. Bu durum karşısında emrine boyun eğerek durduk ve ona “Biz Kuzerkin’in dostlarıyız” dedik. Gülmeye başladı ve “Kuzerkin’de kimmiş, Kuzerkin’in sakalına yaparım” dedi. Sonra Bekend istedi, Bekend Harezm dilinde ekmek demektir. Bunun üzerine birkaç ekmek somunu verdim. Onları aldı ve “ Haydi geçin, sizlere acıdım” dedi.” “İbn-i Fadlan diyor ki: Bütün Türkler sakallarını keserler, yalnız bıyıklarını bırakırlar. Bir gün gayet ihtiyar bir adam gördüm, sakalını kesmiş, birkaç tüyü çenesinin altında bırakmıştı, üzerinde de post vardı. Biri bu adamı uzaktan görse, bir teke olduğundan şüphe etmezdi.” “…Sonra Peçeneklere ulaştık.Buralılar, akmayan durgun bir göle benzeyen bir su kenarında yaşıyorlar. Gayet esmer kimselerdir. Sakallarını traş etmişler. Peçenekliler, Oğuzların aksine, fakir kimselerdir. Oğuzlardan 10.000 baş hayvanı ve 100.000 baş koyunu olanı görmüştüm.” “….Sonra yolumuza, Türklerden Başkurd adı verilen bir kavmin topraklarında durduk.. Bunlardan çok çekiniyorduk. Zira, Başkurdlar Türklerin en tehlikeli ve en fazla döğüşeni ve atılgan olanlarıdır. Biri diğer şahsın üzerine atlar, saldırmasile beraber derhal başını keser götürür ve vücudunu bırakır… Her biri bir tahtayı zeker şeklinde yontar, sonra onu bir tarafa asar. Yolculuğa çıkacağı yahut bir düşmanla karşılaşacağı sırada, tahtayı öpüp, önünde secde ettikten sonra:” Ey rab, bana şöyle şöyle yap” der. Tercümana; “ Onlara sor, bunda delilleri nelerdir?”, niçin yaptıkları o tahtayı rab ittihaz ediyorlar?” dedim. Cevaben “Ben bu şekilde dünyaya geldim, başka bir yaratıcı tanımıyorum” dedi.” İbn-i Fadlan ve kafilesi sakallarını bile donduracak kadar şiddetli soğukların hükümferma olduğu topraklardan geçerek yaklaşık bir yıl süren uzun ve meşakkatli bir yolculuğun sonunda İdil(Volga) Bulgarlarının topraklarına ulaşırlar. Bulgar dediğimize bakmayın. İdil Bulgarları 7-10`ncu yüzyılları arasında ortaya çıkan bir Türk topluluğun adıdır. İbn Fadlan Sekalibe kralı diye bahsettiği İdil Bulgarları kralının (İlteber Almuş oğlu Şilki Yıltıvar) huzuruna çıkar ve Halifenin mektubunu krala takdim ettikten sonra olanları şöyle anlatır; “…Mektubu okumaya başladım; önce mektubun başlığını okudum, sonra ‘Sana selam olsun, Allah’a hamdederim, ondan başka ilah yoktur” sözlerine gelince “Müminlerin emirine(Halife) selam ver” dedim. Önce kral sonra yanında bulunanlar hepsi selam verdiler. Tercüman konuşulanı harfi harfine bize devamlı surette tercüme ediyordu. Mektubu bitirdiğim zaman, hepsi birden öyle bir tekbir getirdiler ki sanki yer sarsılacaktı…” İbn-i Fadlan Krala hutbeyi okutma şeklinin yanlış olduğunu söyleyince aralarında Kralın o devirde çok zor olan atalar kültüne, İslamiyete olan bağlılığından dolayı, nasıl sırtını döndüğünü gösteren şu çarpıcı konuşma geçer; “-O halde bana nasıl bir hutbe okunmalı? -Kendinin ve babanın adı ile -Fakat,babam kafirdi. Bu sebebten onun adını minberde zikrettirmek istemem.” Bu arada İbn-i Fadlan’ın kralın karşısında zor durumda kaldığı konularda olmuştur. Kral, Halife’nin mektubunda bahsedilen paranın ne olduğunu sorunca İbn-i Fadlan’da “Toplanması imkansızlaştı, vakit dardı, gecikmemizden korktuk, bize sonradan katılması için onu geri bıraktık.” demesine rağmen Kral üstü kapalı İbni Fadlan’ı tehdit eder. İbn-i Fadlan’da Kralın karşısında çaresiz bir şekilde durumu izah etmeye çalışır. Kralla böyle sıkıntılı anlar yaşadığı da olur. Bunun dışında birde İbn-i Fadlan’ın bulunduğu yerin, altı ay gece altı ay gündüz yaşanan kuzey kutbuna yakın olması namaz vakitleri hakkında da ilginç malumatlar vermesine sebep olmuştur. Malum kutuplara yaklaştıkça beş vakit namaz için gerekli olan tam bir gece ya da gündüz’ün yeterli bir süre yaşanmadığı yerlerde vardır. “…İbni Fadlan diyor ki; Sonra kralın aslen Bağdatlı olan terzisi ile, konuşmak için, çadırıma girdik. Yatsı ezanını beklerken, Kur’an’ın yedide biri okununcaya kadar bir müddet sohbet ettik. Ezan okundu, çadırdan çıktık, güneş de doğmuştu. Müezzine: -Ne ezanı okudun? -Sabah ezanı -Ya yatsı namazı ne oldu? Akam namazı ile beraber kıldık? -Ya gece ne oluyor? -Gece gördüğün gibi, hatta ondan daha kısadır, fakat bu günler biraz uzadı. Müezzin, bir aydan beri sabah namazını kaçırmamak için uyumadığını söyledi. Hatta, insan akşam vakti, tencereyi ateşe kor, sonra,yemek pişmeden sabah namazını kılar….” “..Kral memleketinin ötesinde, üç aylık mesafede Viso adında bir kavmin yaşadığını, memleketlerinde gecenin bir saatten daha az olduğunu, bana anlattı…” (Devam edecek)
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Kasım
17
Kasım
14
Kasım
13
Piri Reis Gökbilimci mi? Falcı mı?
• Zeynep Akıllı • Tarihsel Makaleler • 131 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Kasım
8
Atatürk Ün Vasiyeti (türk Dili ve Eğitiminde)
• Zeynep Akıllı • Tarihsel Makaleler • 184 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Kasım
7
Johannes Brahms ve İncelik
• Zeynep Akıllı • Tarihsel Makaleler • 86 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Kasım
21
Müfettiş Yardımcılığı Sınavı9
• İbrahim Demirkan • Yaşamdan Hikayeler • 30 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Kasım
21
Müfettiş Yardımcılığı Sınavı (son)
• İbrahim Demirkan • Yaşamdan Hikayeler • 27 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.
Kasım
21
Müfettiş Yardımcılığı Sınavı8
• İbrahim Demirkan • Komik Hikayeler • 90 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Kasım
21
Müfettiş Yardımcılığı Sınavı7
• İbrahim Demirkan • Yaşamdan Hikayeler • 24 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Kasım
21
Müfettiş Yardımcılığı Sınavı6
• İbrahim Demirkan • Yaşamdan Hikayeler • 27 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Mayıs
7
Mayıs
31
Asrın Evliyası 16 (son)
• İbrahim Demirkan • Toplumsal Hikayeler • 403 kez okundu. • 4 kez yorumlandı.
Nisan
24
Mayıs
29
Mayıs
13 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||