İhanet Cehennemi 4
Dalgalar hırçın bir şekilde kayalara vuruyordu. Yakamozlar denizde ışıl ışıl parıldıyordu. Süleyman, yanında duran kızıl saçlı, ela gözlü, küçük burunlu güzel bir kızın boynuna sarılmıştı. Beraberce denizin maviliğinde kendi hayallerine dalmışlardı. Geleceklerini düşünerek pembe hayaller kuruyorlardı. Ama dalgaların hırçınlığı gibi hayatında hırçın yanlarının olabileceğini düşünmek bile düşünmek istemiyorlardı. Belki de aşk akıllarını ablukaya almış, onun yüreklerine hükmetmesine izin vermiyorlardı.
—Biricik inan seni çok seviyorum. Seninle olduğum saatler hayatımın en güzel anları…
Biricik ellerini Süleyman’ın dudaklarına götürdü.
—Sus, dedi yumuşak bir sesle. Sadece seninle olmak, senin yanında bulunmak istiyorum. Bu bana büyük bir haz veriyor.
Kızıl saçları rüzgârda dalgalanıyordu. Eğildi, Süleyman’ın elleriyle kapattığı dudağına bir öpücük kondurdu. Ne baba, ne de çoluk çocuk onlar için bir engeldi. Öylesine dalmışlardı ki kendilerini izleyen bir çift gözden habersizdiler. Zaten dünyayı önemsedikleri de yoktu. Onlar için bir tek şey vardı; O da aşklarıydı.
Tam bu sırada büyük bir dalga hırsla kayalara çarptı. Su damlaları iki aşığı daldıkları hayalden gerçek dünyanın ilerleyen saatlerine uyandırdı. Süleyman Biricik’in gözlerine bakarak;
-Seni eve bırakayım. Bir gün elbet saatleri saymadan doyasıya beraber olacağız.
-O günleri yürek dolusu bir heyecanla bekliyorum. Seni hiç kimseyle paylaşmak istemiyorum. Sen yalnız benimsin.
İki beden mehtabın ışığı altında tatlı esen meltemde bedenlerini birbirine kenetlediler. Kendilerini gözetleyen hayalet deklanşöre basarak o anı ölümsüzleştiriyordu.
Bu sırada arkalarında uzun farları yanan bir araç durdu. Kapı yavaşça açıldı. Bir siluet kendilerine doğru ilerliyordu. Ay bulutların içinden çıkınca gelen adamın kılık kıyafeti seçilmeye başladı. Başının üstünde peribacaları gibi duran şapkası ve parlayan düğmeleri bulunan üniformasıyla bir polis olduğu çok kolay anlaşılıyordu. Elindeki feneri gözlerine tutarak;
—Hey siz ne yapıyorsunuz?
Süleyman şaşkın bakışlarla polisi süzdü. Bu sırada Biricik kendinden emin bir şekilde;
—Sizi ilgilendiren bir şey olduğunu sanmıyorum. Şimdi bizi rahat bırakır mısın, dedikten sonra yüzünü denize doğru çevirdi. Polis böyle bir tepkiyi beklemiyordu. Korkacaklarını ve hemen kalkıp gideceklerini sanıyordu. Ama beklediği olmadı.
—Söyleyin bakalım sizler evli mi yoksa bekâr mısınız? Süleyman bu soruya çok öfkelendi;
—Memur bey siz medeni hal bekçisisi misiniz? Bizi daha fazla rahatsız etmeden çekip gidin.
Polis daha da şaşırmıştı. Korku yerine öfke, kaçmak yerine tepki veriyorlardı. İçinden bunların güçlü destekçileri olduğu gibi bir izlenim belirdi. Bu sefer kendisi korktu. Daha bir şey demeden Biricik;
-Memur bey Emniyet Amiri Hüseyin abi babamın iyi dostudur. Sanıyorum onu aramam gerekecek. İsminizi verir misiniz?
-Şey sizi rahatsız ettiğim için kusura bakmayın. Gerçi yanınızdaki arkadaşı tanıyor gibiyim. Şu Devlet Hastanesi karşısındaki eczanede çalışıyordu galiba? Süleyman;
-Evet, doğru bildiniz orada çalışıyorum. İstediğiniz zaman sizi beklerim.
Polis elindeki feneri yere tutarak yavaşça oradan uzaklaştı.
Şayet tanışları olmasaydı ve kendilerine güven duygusu taşımasalardı belki de haksızlığa uğrayacaklardı.
Bir müddet sonra Süleyman’la Biricik motora binerek denizi hırçın dalgalarıyla baş başa bıraktılar. Onlar oradan ayrılır ayrılmaz bir arabanın farları yandı. Uzaktan motoru takibe aldı. Süleyman flamingo yolundan geçti. Pozcu istikametinde ilerledi. Telekom’dan sağa dönerek beş katlı bir binanın önünde durdu. Biricik;
-Gelsene sana soğuk bir içecek vereyim. Sonra da sıcaklığı sunarım. Hadi gel. Özlemişim sesi.
Eşi ve çocukları gözlerinin önünden şimşek hızıyla geçti. Şimdi merakla kendisini bekliyorlardır. Ancak Biricik’in buram buram arzu kokan dudaklarından dökülen sözler de nefsini gıdıklıyordu. Kapının önündeki birkaç dakika uzun yıllar gibi gelmişti. Sonunda tutkuları bağlılığına tekrar galip geldi. Sevgilisinin boynuna sarılarak içeriye girdi. Bu sırada dışarıda siyah megan yavaşça evin az ilerisinde farlarını söndürerek durdu.
Apartmanın üçüncü katındaki evine çıktıktan sonra Biricik, soğuk bira hazırlamak için dolaba yöneldi. Bu sırada Süleyman kravatını, gömleğini çıkarıp divanın üstüne attı. Telefonunu çıkarıp evi aradı;
-Arkadaşlarla bir işimiz çıktı, biraz gecikeceğim. Beni merak etmeyin.
-…………………….
-Yemeğe gelmeyeceğim siz yiyebilirsiniz., dedikten sonra telefonu kapattı. Eve haber vermenin rahatlığıyla derin bir nefes aldı. Artık daha rahat davranabilirdi.
Odanın içinde kırmızı bir koltuk takımı dev ekran bir televizyon vardı. Duvarda ise dalgaların hırçın bir şekilde karaya vurduğu bir deniz manzarası bulunuyordu. Martılardan bazıları kanatlarını çırparak denize dalış yapmaya hazırlanırken, diğerleri de gökyüzünün özgürlüğünde uçuyorlardı. Süleyman bu tabloya bakarken birden beline dolanan ince bir eli hissetti. Biricik diğer elindeki bira dolu bardağı ona uzattı.
-Bu ne dalgınlık?
-Tablo dikkatimi çekti. Sanki hayatı özetliyor gibi. Şu hırçın dalgalar yaşamı ne güzel tasvir etmekte. İnsanların bu dalgalı hayatta kendisini koruması ne kadar zor değil mi?. Kıyıdan seyredince güzel bir manzara gibi görünür. Bu güzelliği ancak dalgalarla boğuşmaktan galip çıkarak kendisini sahilin güvenli kollarına teslim edenler seyreder.
-Birden filozofluğun tuttu. Bırak şimdi bu düşünceleri de beni yüreğinin hırçınlığıyla sar. Kollarında gökyüzünün güzelliğini seyretmek ve martılar gibi uçmak istiyorum. Günün yorgunluğunu senin sihirli parmaklarının dokunuşlarında gidermek istiyorum.
Süleyman yosun yeşili gözlerini, Biricik’in okyanus mavisi gözlerine sundu. Sonra güçlü kollarıyla onu kucakladığı gibi havada çevirdi. Kısa bir müddet sonra yere indirerek dans etmeye başladılar. Biricik evli sevgilisinin boynuna sarıldı. Üçlü koltuk takımına kadar Süleyman’ı, gözlerinin etkileyici cazibesiyle götürdü. Ayağı kaymış gibi yaparak kendisini koltuğa bıraktı.
-Ah ayağım!
-Ne oldu böyle birden?
Süleyman ona doğru eğilip ayaklarına bakacaktı ki Biricik’in küçük elleri kibar bir mengene gibi boynuna yapıştı. Süleyman ne olduğunu anlamadan kendisini Biricik’in yumuşak bedeni üstünde buldu. İki küçük tepenin her nefes alış verişteki iniş çıkışları, Süleyman’ı daha da heyecanlandırıyordu. Sonunda dayanamadı kendisini mavi gözlerin derinliğine bıraktı.