İlk Okulum ve İlk Öğretmenimİlk Okulum ve İlk ÖğretmenimMaalesef “ilk okulum”daki ilk günümü bütünüyle hatırlayamıyorum. O günle ilgili hatırlayabildiğim tek şey; o yaştaki çocukların cıvıl cıvıl dünyasına hiç yakışmadığını düşündüğüm beyaz yakalı siyah önlüğümün içinde, akşama kadar ağladığımdır. Akşama kadar, iç çeke çeke, anneden ilk kez bu kadar ayrılmanın verdiği korku ile… belki de öfke ile.... Her ne kadar annem hiç ağlamadığımı söylese de belki ağlanması gerektiğini düşündüğüm için öyle hatırlıyorumdur...“İlk okulum” “güzel”di. Bu okulda gördüğüm ve uzun yıllar sonra fark ettiğim “güzelliği” daha sonra hiçbir okulumda göremedim. Ne ortaokulda, ne lisede, ne de üniversitede… Bazen düşünürüm; ilkokul mezunu olsaydım ve hayatımın “okulla” ilgili anıları sadece “ilk okuluma” ait olsaydı. Acaba daha mı güzel olurdu? 1 Eylül İlkokulu. Yaşadığımız şehrin kurtuluş günü anısına bu ismi almış bir okuldu. Sanki o kurtuluş gününü hatırlatırcasına, zemini betonarme, geri kalan kısımları prefabrik, hiçbir lüksü olmayan mütevazı bir okul... Her kurtuluşta ve kuruluşta var olan mütevazılığı üzerinde hakkıyla taşırdı… Ve her kuruluş ve kurtuluşta katkısı olan ve yer alan insanların kalpleri ve hayalleri gibi geniş mi geniş bir bahçesi vardı. Bahçesinin dört bir yanında, mütevazı her kuruluş ve kurtuluşun sade estetiğini anımsatırcasına çam ağaçları yer alırdı. Beş yıldızlı otel zevki ile dayanıp döşenmiş hiçbir okul bana o prefabrikten yapılmış “ilk okulumun” verdiği sıcaklığı ve güveni veremedi… “İlk okulum”, her gözümün önüne gelişinde bana, mütevazı olmanın barındırdığı ihtişamı ve lüksün sefaletini hatırlattı. Bahçesinde çam ağaçları ile birlikte, her sanat eserinin can alıcı noktası misali güzel mi güzel bir söğüt ağacı vardı. Altında ders işlediğimiz, uzun sohbetler yaptığımız.. . “İlk okulumla” ilgili hatırımda kalan nadir şeylerden biridir o dalları toprağa uzanan söğüt ağacı. Arkadaşlarım teneffüslerde bahçede koşuştururlarken ben o ağacın altında oturur, onların koşuşturmalarını seyrederdim. Elbette ben de koşuşturdum her çocuk gibi, ama genellikle tercihim o söğüt ağacının gölgesi olurdu. Şimdiki çocuklar bilir mi bilmem! -Bilmezler herhalde! Çünkü okullarımızın bahçeleri maalesef birer asfalt ve beton yığını haline geldi- öğretmenimiz o söğüt ağacının dallarından bize “düdükler” yapar ve hep birlikte çalmamızı isterdi. Çok severdik bunu yapmayı… O güzelim söğüt ağacını sevmemin nedenlerinden biri belki de buydu… Ve Öğretmenim. İlk öğretmenim. Küçücük kahverengi gözleri, yıllardır, uzun yıllardır çocuklarla ilgilenmenin neticesi bir çocuk tatlılığına bürünmüş yüzü, yumuşacık elleri, tatlı ve ikna edici ses tonu ile ilk öğretmenim. İnsana sonsuz bir güven duygusu aşılayan sesi sadece kulaklarımızı değil, kalplerimizi de okşardı. Ne zaman bir ilkokulun[1] önünden geçsem, gözümün önüne onun hayali gelir, o güzel insanın hayali beliriverir ve beraberinde yakıcı bir özlem kaplar her yanımı… Şimdi buradan çıksa, her zamanki güler yüzü ile bana doğru gelse, haşa, hayır, ben ona doğru gitsem ve elini öpsem… Başımı okşasa… Sonra, beni her gördüğünde yaptığı gibi nasıl olduğumu sorsa… Babama selam söylese… Akşam evde babama, öğretmenimin selamını iletsem… Ertesi gün okulda babamın selamını öğretmenime iletsem… Ya da dersime çalışıp çalışmadığımı sorsa… Ben de dersine çalışmayıp sokakta oyun oynayan bir çocuk olarak “hayır” desem… O da yalancıktan kulağımı çekiverse… Ama bu ihtarın şakayla karışık bir ciddiyet içerdiğini bilsem ve bu nedenle yüzüm kızarsa… Ya da düşüp dizimi yaraladığım için avazı çıktığı kadar bağırırken beni yerden kaldırsa… Tamam yok bir şey geçti dese… Ne bileyim hayal işte… Ah İlk öğretmenim! Güzel öğretmenim… Gözlerinde merhameti, sevgiyi taşıyan ilk öğretmenim… Mesleğe başladığımda “Onun gibi bir öğretmen olacağım” demiştim. Niye mi? Kızdığını hiç görmedim. Allah’ım bir kez olsun kızılmaz mı? Hayır hiç görmedim. Halbuki diğer öğretmenler kızardı, bağırırdı hatta döverdi. Ama benim öğretmenim bırakın bağırmayı, bırakın dövmeyi, hiç kızmadı. Görmedik kızdığını… Anlayacağınız sabrı da ondan öğrendim… Bu yüzden öğrencilerime kızmamaya çalışırım. Kızsam da büyük bir pişmanlık kaplar içimi… Ya da çoğu zaman kızar gibi yaparım… Yalancıktan kulak çekiverme misali… Söz verdim çünkü kendime… Onun gibi bir öğretmen olacağım diye… Çok, hem de çok yakından ilgilenirdi bizlerle… Hemen hemen her yaz tatilinde olduğu gibi babam, beni “memlekete”, dedemin yanına göndermişti. Güzel, güzel olduğu kadar da uzun bir tatildi. Okullar açılmış ve ne olduysa yirmi gün kadar gecikmiştim. Büyük ihtimalle parasızlıktı nedeni… Genelde beni dedem geri getirirdi ve sonunda gecikmiş de olsak dedemle birlikte döndük evimize... Bir akşamüstüydü… Evin önünde arkadaşlarımla oynuyor, uzayan tatilin, yol yorgunluğu bahanesi ile bir gün daha uzamış olmasının verdiği mutlulukla koşturup duruyordum. Sokağın başında öğretmenimi gördüm. Doğruca bana geldi ve sarıldı. Yanaklarımdan öptü. “Nerelerdesin, nerede kaldın?” diye sordu. Tekrar tekrar sarıldı… Sonradan öğrendim ki öğretmenim her akşamüstü, okul çıkışı evimize gelir, benim dönüp dönmediğimi sorarmış. Bir insana “seni seviyorum” demek ona sevgimizi göstermenin yollarından biridir elbet. Ama öğretmenimin her gün evimize gelip, benim dönüp dönmediğimi sormuş olması, bana “insanlara olan sevgimizi göstermenin” başka bir yolu olduğunu da öğretti. Ve ben de öğrencilerimi “onun bizi sevdiği” gibi sevmeye çalıştım… O günlerden hatırımda kalan üç şey daha var... Öğretmenimin kemanı, mandolini ve bağlaması... Ve biz en çok öğretmenimin kemanını severdik. Çünkü kemanı o kadar güzel çalardı ki.. Onu dinlemenin verdiği zevk bir yana, bir o kadar da eğlenirdik… Eğlenirdik çünkü kemanının tellerinden, kulaklarımızı kapatmamıza neden olacak kadar tiz sesler çıkarır, biz kulaklarımızı kapatıp, bir yandan da kahkahalarla gülerken, onun da muzip muzip bize bakarak güldüğünü görürdük. Onu bu halde görünce kahkahalarımızın şiddeti daha da artardı… Yani anlayacağınız, öğrencilere küçük şakalar yapmanın, somurtmaktan daha etkili, daha eğlendirici, daha güzel olduğunu ondan öğrendim. Ve meslek hayatım boyunca, somurttuğum zaman öğrencilerimin de somurttuğunu, güldüğüm zaman öğrencilerimin de güler yüzlü olduğunu gördüm. Anlayacağınız, meslek hayatım boyunca, güler yüzlü olmanın, bir biçimde kilit vurulmuş bütün küçük kalpleri açmanın yegane anahtarı olduğunu gördüm… Ve ben de onun gibi “muzip”, onun gibi “güler yüzlü” olmaya çalıştım… Sözün özü… Hayatımın sonraki yıllarında “peygamberliğe en yakın meslek ilkokul öğretmenliğidir” cümlesini okuduğumda gözümün önüne geliveren ilk insandır o… İlk öğretmenim… Adı Kemal… Eskilerin, ismi ile müsemma dedikleri bir insan-ı kâmil… Kemale ermiş ve kemâlâta giden yolu “kâl” ile değil “hâl” ile gösteren “kâmil” bir insan… Benim ilk öğretmenim! Borcunuz nasıl ödenir? Cevabı ne kadar zor bir soru? [1] Artık ilköğretim okulu deniliyor. Eğitimsiz bir okul hayalinin somutlaşmış hali mi acaba? Kim bilir!
Yazı Sahibi
Etiketler
ilk+okulum+ve+ilk+ogretmenim , İlk , okulum , ve , İlk , öğretmenim , vedat , özcan , yaşamdan , hikayeler ,
Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
1
Aralık
1
Aralık
1
Sudenaz’dan Mektuplar (ııı)
• Ersin Başeğmez • Yaşamdan Hikayeler • 20 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
1
Aralık
1
Haziran
28
Sükuta Mahkûm Bir Münzevî
• Vedat Özcan • Hayata Dair Denemeler • 118 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Nisan
29
Nisan
23
Bir Zamanlar Bir Şehirde Ulu Bir Çınar Ağacına Tırmanan Bir Adam Var (idi)
• Vedat Özcan • Politik Hikayeler • 541 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Şubat
25
Ocak
28
Yoksa Ben Bir Fil Miyim?
• Vedat Özcan • Hayata Dair Denemeler • 128 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Mart
31
Cinli Ağaç Ahşap Bir Ev ve İsimsiz Nine
• Vedat Özcan • Anı Hikayeler • 996 kez okundu. • 8 kez yorumlandı.
Şubat
8
İlk Okulum ve İlk Öğretmenim
• Vedat Özcan • Yaşamdan Hikayeler • 881 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.
Nisan
2
Ocak
26
Şubat
21 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||