İncir Ağacı
Tek katlı evinin bahçesindeki incir ağacının, evinin arkasındaki boş araziye sarkıttığı dallarındaki incirleri toplamak için her sabah erkenden uyanan bir adam vardı
Evin arkasındaki bu yere gelir, boş arazi üzerinde biten ve bütün yaz yeşil kalmayı başarmış dikenlerin arasına beyaz, plastik bir kap bırakır, o geniş dalların geniş yapraklarının yeşil rengi arasında bir görünüp bir kaybolarak ağacın meyvelerini toplamaya başlardı.
İncirleri öyle büyük bir iştahla, hızla, şehvetle ve hazla toplardı ki adamın ağaçla seviştiğini sanırdınız. Sanki tek katlı ve bahçeli evinin arkasında arsızca büyümüş, boy atmış olan bu incir ağacının onun karısıydı. İncir ağacı hep sessizdi. Bir kabullenmişliği simgeleyen tuhaf ve mahzun bir sessizliğe benzerdi sessizliği. Adamın ağız şapırtılarıysa o siyah incirlere dalarken sanki bütün evreni kaplardı.
Sessiz bir anlaşmaydı aralarındaki. Aslında ikisinin de haberinin olmadığı sessiz bir çıkar ilişkisi belki. Sırf başkası ya da arsız serçeler yağmalamasın diye, hayır, toplamak değil, o da yağmalardı ağacı her sabah. Ağaçsa sıkar dişlerini ve beklerdi. Bu, deminden beri bahsetmiyorum ama; kıllı, göbekli, iyice semirmiş, eğilip kalktığında giydiği uzun şortundan sıyrılan kıçının göründüğü adamın işini bitirmesini. Tıpkı o mahallelerde yaşayan işsiz, sahipsiz, ıssız, unutulmuş, terk edilmiş ve dünyanın sonun bekleyen ikindi yüzlü ev kadınları gibi. Adam dalları eğer, büker, uzanır, incirlere dokunur, hangisini koparıp hangisini koparmayacağına karar vermeye çalışır, şüphelenir, başkalarının da gelip ağacının incirlerini yiyip yemediğini kestirmeye çalışır, bu olasılık onu incir toplama konusunda daha bir hırslandırır, geniş yeşil yapraklar arasında daha çok incir yemeye ve toplamaya çalışırdı. Güzel bahçesi vardı adamın. Güzel ağaçlar. Belli ki bu tek katlı ve geniş bahçeli eve yıllarını vermiş, büyük ihtimalle Arabistan’da yıllarca çalışmış, karısını memleketinde bırakmış, yıllarca karısı ve memleketindeki diğer erkekler için endişelenmiş ama yinede dişini sıkmış, yıllarca para biriktirmiş, yıllarca beklemişti. Sonunda memleketine dönmüş, döner dönmez hemen ilk akşam karısını yatağa atmış, karısı neye uğradığına pek şaşırmadan ama gecenin ilerleyen saatlerinde pestili çıkmış bir durumda ve terli inlemeler eşliğinde ve karanlıkta kocasının işini bitirmesini, yaylı yatağın gıcırtılı ritmini en sevdiği şarkıların ezgilerine benzeterek beklemiş.
Bu bir korku olmuş adam için. Karanlık ve cehennem gibi sıcak, soluksuz Arabistan gecelerinde zihnine, ayağına sıvanmış bir sakızın yapıştığı gibi yapışmış Ve izinlerde memleketine döndüğünde karısına, elinde korkusundan başka bir delil olmadığı için bağıramadığından ve başka erkeklerle yattığı için suçlayamadığından onu sabaha kadar düzmüş. Çünkü korkusu için yapabildiği tek şey buymuş.
Tabi bunlar yıllar önce olmuş. Sonra yıllar çok şeyi değiştirmiş, almış, götürmüş, unutturmuş. Ama bazı korkular, arsız incir ağaçlarına benzeyen ve her zaman ısrarla büyümeye devam eden korkular her daim var olmaya devam etmiş.
Adam her sabah üzerinde beyaz atlet, kıçında uzun bir şort, semirmiş, göbekli, kıllı vücuduyla evinin bahçesinin arka tarafındaki boş araziye sarkan geniş yeşil yaprakların arasına girer, bir yandan işte artık sıcaktan iyice olgunlaşmış ve ballanmış siyah incirleri elindeki bembeyaz, tertemiz kaba doldurur bir yandan da ağız şapırtısını bütün evrene yayarak ve incirin o lezzetini Arabistan’dan, ağzının içinde getirdiği paslı, buruk, acı ve siyah petrol tadına karıştırarak beyninin en mutlu yerinde hissederek yer. Bir de öğleden sonraları arsız serçeler….