İnsan Pil (son) / Dejavu
Ertesi günün sabahı, önce telefon mu çaldı yoksa o mu uyandı hatırlamıyordu... Yerinden kalkmadan yatağın başucundaki telefona uzandı ve ahizeyi kulağına dayadı. Arayan David`ti.
"Selam. dün gelmeyince seni merak ettik. Haber de vermedin, nasılsın?" diyordu telefondaki ses.
Şu anda en son konuşmayı isteyeceği insan patronu David`ti. Mesafeli ama saygısız olmadan "İyiyim David, ne var ne yok?"
Hemen konuya girdi, karakteri böyleydi, ve fikirlerini döne dolaşa anlatmayı sevmezdi. "Bugün sana ofiste ihtiyacımız var, biliyorsun haftasonu Ohio`ya uçuyorum, ve orada önemli bir toplantım olacak. Senin hazırladığın simulasyonu orada göstermek istiyorum. Eğer hastaysan ve araba kullanamayacak haldeysen ben yirmi dakika sonra seni kapının önünden alabilirim.."
Susuyordu, cevaplamak gelmiyordu içinden. Gelmiycem! demeyi çok ama çok istiyordu. Dün gece düşündüğü plan aklına geldi. Maaş çekini alacak, ve iş arkadaşıyla konuşacaktı. Sonra ofisi terkedecekti. Bunun için kendi arabasıyla gitmesi şarttı.
"Gerek yok David. Bugün geleceğim ofise. Sen beni merak etme."
"İyi olduğuna emin misin?"
David`i hiç sevmezdi. Onu zaman zaman kan emen bir vampir olarak hayal ederdi. Siyah beyaz çevrilmiş ilk vampir filmi olan Bram Stoker`ın Kont Drakula`sına gerçekten de birebir benzerdi. Ama şimdi onun bu kadar suçlu olduğundan emin değildi, belki o da bu dişlinin bir parçasıydı. Ona yüklenen görevi en iyi şekilde yerine getirmeye çalışan bir piyondu sadece.
"İyiyim sağol"
"Ama biliyorsun, geç kalmamaya çalış"
"Evet, ofiste görüşürüz."
"Görüşürüz"
David`in sesi normale göre daha titrek çıkıyordu bu sabah. Aslında onu hiç ofis dışında görmemişti, ya da konuşmamıştı onunla. Belki her sabah sesi böyleydi. Saate baktı, fazla vakti yoktu. Hemen yataktan kalktı. Kalkmasıyla, midesine bir ağrı saplanması bir oldu. Midesi inanılmaz bulanıyordu. Son hızla tuvalete koştu, klozet kapağını kaldırdı, ve şiddetle kustu...
Yediği bir şey dokunmuş olamazdı, farklı birşey yememişti. Nehrin yanında oturduğu yerde mi üşütmüştü acaba midesini? Aklına az vakti kaldığı geldi, ve bunu düşünmesiyle beraber tekrar kustu. Birkaç dakikasını öylece klozetin içinden aşağıya bakarak geçirdi.
İstemiyordu...Ofise gitmeyi hiç istemiyordu. Neden gidecekti ki? Hemen kaçsa kurtulsa, arabasına atladığı gibi batıya yol alsa??
Evini bu şekilde bıraksa. Çok güzel bir hayal olmuştu bu, ve ona güç vermişti. Yerinden güçlüce kalktı. Tüyleri diken dikendi, ama üzerinde grip olan birinin hissettiği hassasiyet, ve üşüme hissi vardı.
Kararı tamdı ve kesindi. Yine de ofise gidecek, beş dakika içerisinde çekini alacak, fırsat bulursa, evet sadece ve sadece fırsat bulursa iş arkadaşını uyaracak ve hemen oradan uzaklaşacaktı. Kendini hiç riske atmayacaktı. Sonra ver elini batı sahili! Güneş, kum. Yolda ucuz otellerde kalabilirdi. Gerekirse arabada bile uyurdu! Zaten çok az eşyası vardı, onları bıraksa ne çıkardı? Batıda tanıdığı birkaç kişi vardı, onları arar, kimseye söylememelerini tembihler, ve onların evinde bir süre kalırdı. Yolculuk hiç durmadan giderse üç gün sürerdi. Belki biraz oyalansa bir hafta sürerdi...Oradan sonra ne yapacağını orada düşünürdü.
Hemen kot pantolonunu giydi. Bugün cumaydı, ve bugün gömlek kıravat giymek gerekmiyordu. Midesi hiçbirşey kabul edecek halde değildi, birşey yemedi. Soğuk suyla yüzünü iyice yıkadı, havluyu uzunca bir süre suratında tuttu, yavaşça indirdi ve aynada kendi gözlerine baktı.
Havluyu öylece fırlattı, odasının yanından geçerken yatağının başucunda asılı kolyeye bir göz attı ve kapıyı kilitlemeden çıktı.
"Ey hırsızlar! Buyrun, girin evime! Ne isterseniz alın, götürün bu evden. Çünkü yarın, ben gidiyor olacağım ve bu eşyaların hiçbirine ihtiyacım olmayacak!" diyerek arabasına koştu. Güneş yeni yeni binaların ardından çıkmış, bu işe giden hayalet insanlar şehrine göz kırpıyordu. Arabasına atladı ve ofise doğru yol almaya başladı.
Geceleyin iş arkadaşını evden aramıştı ama bulamamıştı. Karısı bir proje üzerinde çalıştığını ve işyerinde sabahlayacağını anlatmıştı kaygılı bir ses tonuyla. Onu uyandırdıktan sonra başına birşeyler gelmiş olmasından korkuyordu. Binaya hızla girdi. Yaşlı sarışın sekreter, bu yaşına rağmen kaybetmemiş olduğu cilveli ses tonuyla "günaaydın" dedi. Cevap vermeden doğruca odasına yürüdü. Tetikteydi. Gözlerini bile kırpmayacaktı. İşini bitirecek ve çıkacaktı bu allahın cezası işyerinden.
Odasına girdi, hemen telefona sarıldı ve iş arkadaşının hattını çevirdi. Telefonu o cevapladı:
"İyi günler, ben Lindsay"
"Lindsay benim! Hemen ofisime gelir misin?"
"Şimdi geliyorum, bir-iki e-maili cevapladıktan hemen sonra" dedi.
Saate baktı 8:05`ti. Hala Bir değişim yoktu. Pencereye baktı, arabalar vardı, mavi gökyüzü hala yerindeydi. Her saniye bir saat gibi geçiyordu. Onu daha aletlere takmış olamazlardı. Hiç bir değişiklik de hissetmemişti, ve çok dikkatli davranıyordu. Hep tetikteydi. Arkadaşıyla konuşacak, ona her şeyi anlatacak, sonra maaş çekini alıp, hemen kaçıp gidecek ve kurtulacaktı. Midesi bulanıyordu burada olmaktan.
Yan odada çalışan mimar zenci kız aklına geldi. Çok iyi, güleç yüzlü bir kızdı. Yaşıttılar. Ona bilgisayardan hemen bir kısa mesaj attı.
"Tamina, önemli bir şey anlatıcam, ofisime gelir misin?"
Yanıt saniyesinde geldi. "OK"
O sırada Lindsay kapıda belirdi.
"N`aber? Beni niye çağırdın?" Mimar kız da hemen ardından geldi "Günaydın çılgın adam!" Çok neşeli bir kızdı. Onu çok severdi. Sabahları onu görmek gününün daha iyi başlamasını sağlardı.
"Bana neler anlatacaksın bakalım?" diyerek kapıda durdu ve elleri belinde bir poz verdi.
Kıza kısık sesle "lütfen kapıyı kapat" dedi. Kapı artık kapalıydı.
Kısık sesle ve tane tane devam etti "Şimdi size anlatacaklarımı çok ama çok iyi dinleyin. Ve hepsi aramızda kalacak, tamam mı?"
Tamina biraz da alaycı bir tavırla parmaklarını çarprazlayarak "Tamam! İzci sözü!" dedi. Arkadaşı Lindsay daha ciddiydi, bilirdi, durup dururken böyle konuşacak biri değildi o.
"Bu şirkette çok garip şeyler dönüyor. Bizleri kullanıyorlar!"
Tamina bir kahkaha patlattı "Kapitalizme hoş geldin bayım!" diye bağırdı "bunu mu söyleyecektin? Heyecanını kaçırmak istemem ama ben bunu zaten biliyordum, bunu bütün dünya biliyor!"
"Hayır Tamina! Lütfen lafımı kesme ve beni dinle. Şaka yapmıyorum ben. Biz burada çalışıyoruz sansak da kendimizi, bunların hepsi sa-de-ce birer hayal! Bütün bu ofis, bütün üzerinde çalıştığımız projeler, hatta penceredeki şu manzara! Bizi her nasıl oluyorsa uyutup içerideki bilgisayar odasına götürüyorlar! Orada bizi birer pil gibi makinelere bağlıyorlar. İnanın, çok garip bir şeyler dönüyor burda!"
Tamina "hey, sana kaç kere kafayı bu çekip çekip ertesi gün ofise gelme dedim! Bak yine saçmalıyorsun işte! Saat kaç? 8:15. Hiç de sabahın bu saatinde dinlemek isteyeceğim türden hikayeler değil bunlar. Hem yapmam gereken bir sürü işim var!" dedi.
Ama Lindsay`in yüzü gerçekten bembeyaz olmuştu. Kaskatı kesilmişti. Göz göze geldiler. Onu dün uyandırdığı andaki bakışlarıyla aynıydı şu anki bakışları. Bu inanılması zor hikayeye o inanmıştı galiba...Belki de hatırlamıştı uyandığı o anı...
O sırada kafasının içinde şiddetli metalik bir ses duydu, yüzü bu sırada şekilden şekle girmiş, başı bir o yana bir bu yana sallanmıştı. Şuurunu kaybedecek gibi olmuştu. Ayakları havalanmıştı sanki, ve kendini ağırlıksız hissetmişti. Ama hiç acı hissetmemişti, sadece çok rahatsız edici ve garip bir boşluk hissiydi bu. Masasında bir noktaya bakakaldı. Baktığı noktaya burnundan bir damla damladı. Burnu akmıştı. Şaşırdı. Hemen yanıbaşındaki kutudan bir peçete çekti ve burnunu sildi. Peçete kutusunun yanındaki saate baktı. 8:05
Lindsay kapıdan içeri girdi.
"N`aber? Beni niye çağırdın?"
Arkadaşının suratına garip bir şekilde baktı.
"Seni niye mi çağırdım? Ben mi? Ne zaman?"
"Demin aradın ya!"
"Yanlışın var, ben ofise daha yeni girdim, ve girer girmez burnum aktı, şimdi onu temizliyordum."
O sırada Tamina geldi. "Günaydın çılgın adam! Bana neler anlatacaksın bakalım?"
"Ne konuda? Hey! Sözleştiniz mi siz? Bugün bir Nisan mı? Bana şaka mı yapıyorsunuz?"
"Bana e-mail attın ya?"
"Yoo, ben sana e-mail falan atmadım. Daha yeni geldim. Hem bak yollanmış mesajlar kutusuna bakalım...dosya...yollanmışlar...işte! tek bir mesaj bile yok"
Tamina: "İnanmıyorsan gel de kendin bak o zaman bana attığın mesaja"
Üç meraklı hep beraber Tamina`nın odasına gittiler. Onun bilgisayarında da mesaj yoktu. Tamina küçük bir kız çocuğu gibi yüzünü buruşturdu:
"Ya inanmıyorum ya. Yemin edebilirim ki senden bir e-mail vardı! Dur! silinmiş öğelere bakıcam...yok. burda da yok."
"Tamina, sana kaç kere söyledim! Akşam kafayı çekip ofise gelme diye..." Lindsay`le beraber yüksek seste güldüler, Tamina sadece güler gibi yaptı ve "Hey burnun akıyor senin!"dedi.
"Biliyorum, bir peçete alıyorum masandan tamam mı?"
"Tamam. Neyse, herhalde hala uyuyorum ben"
"Ama inanın, şu andaki tüm olayları sanki önce yaşadım ben.
Dejavu!
Bence hepimizin bir tatile çıkma zamanı geldi de geçiyor"
Hep beraber güldüler, ve pencereden dışarıya baktılar. Mavi gökyüzünde havaalanından yeni kalkmış bir uçak vardı. Okyanusu geçeceği uzun yolculuğuna yeni başlıyordu.
***********************
bu hikayenin devamını getirmeyi, ve mühendisimizi onu bekleyen uzun ve maceralı yolculuğa çıkarmayı çok isterdim. ancak şu anda başka bir projeye daha fazla zaman ayıracağım için onu, şimdilik, bu ofiste çalışır vaziyette bırakıyorum. O bu süre boyunca, ve başucunda asılı özel kolye sayesinde güzel rüyalar görmeye ve güzel hayaller kurmaya devam edecek.
ve kim bilir.. belki başka bir gün, başka bir hikayede, yeniden ortaya çıkacak.
Son