İnsanlar Ölmesin
11 / 2 / 2007 Pazar tarihinde Tevfik Tekmen tarafından eklendi, 633 kez okundu...
“İNSANLAR ÖLMESİNBir güz günüydü…Ve biz üç kişiydik;Biri kardeşim, biri kardeşimin arkadaşı, birisi de ben. Az önce yağmur yağmış ve dinmiş, şimdi yağmur sonrasıydı. Yol ıslak ıslak. Yağmur sonrasının saflığında ve temizliğinde kara ziftin üstündeki su gölcükleri ipil ipildi. Yağmur bulutları parça buçuk olmuş, yağmur bitmiş, gökyüzü apaydı...” Okuyucu Puanı ;
İnsanlar ÖlmesinİNSANLAR ÖLMESİN Bir güz günüydü… Ve biz üç kişiydik; Biri kardeşim, biri kardeşimin arkadaşı, birisi de ben. Az önce yağmur yağmış ve dinmiş, şimdi yağmur sonrasıydı. Yol ıslak ıslak. Yağmur sonrasının saflığında ve temizliğinde kara ziftin üstündeki su gölcükleri ipil ipildi. Yağmur bulutları parça buçuk olmuş, yağmur bitmiş, gökyüzü apaydınlık değilse de yıkılıp batıya gitmiş akşamüstü güneşi bulutların arkasındaki ufku kızıllandırıyordu. İşte, yağmur sonrasının kızıl güneşi batıdaki çok uzak tepelerin üstünden arkasına, bize, bu masal dünyasına bakıyordu. Yarın hava güzel olacak… Yarın sabah olunca güneş gene doğacak. Islanmış toprak, yıkanmış, paklanmış atmosfer, kirinden, pisinden, sıcak yazın yapış yapış terinden ve cümle olumsuz etkenlerinden arınmış bir dünya… Yaprakları sararıp solmuş ağaçlar yarın olunca yeşerecekler mi acaba? Ayvalar, elmalar, erikler, kayısı ve bademler yeniden çiçek açacaklar mı? Ya sarı saçlı kızılcıklar, al fistanlı gelincikler?.. Çiğdemler güzün fışkırır mı topraktan; sarı, turuncu, mor... Ya koyungözü papatyalar… Toprak tüter, kuşlar öter mi? Yorgun öküzler sallanır mı tavlı toprakta? Şalvarlı sarı kızın pulluğu gıytılı şarkılar söylerken ve uzun bacaklı, ak gagalı narin tarla kuşları çizi içlerinde solucan toplarken… Güz yağmurları yanmış topraklara düşünce, güz güneşi de güney göklere dikilip yeryüzüne ışık ve ısı gönderince yalancı bahar sonbaharda otlar yeniden yeşerir. Otlar yeşerir yalancı bahara kanıp da ama yapraklar hep solgun, bakır kırmızısı, tütün sarısı ve kahverengi gibidir. Taş ahlatının, yaban muşmulasının, domuz elmasının tepelerindeki tek tük kalmış meyveleri yapraklara inat düşmemek için direnir. Birçoğunun adını bile bilmediğim, göç etmemiş, yurdunu terk etmemiş gacal kuşlar hep öterler o güzel sesleriyle dere tepe. Tohum toprağa düşer. Sarı saçlı, kara, kumral saçlı kızlar evlenir davul zurna eşliğinde. Türküler söylenir dört bir yana. Ve bir düş gibi, bir masal, bir öykü, bir efsane, destan gibi seneler sonrasına satır satır yazılarak; “Nice nice yıllara! Nice mutluluklara! İnsanlara, iyi insanlara…” Ufukta, bulutların arkasında kızaran güz güneşinin pırıltılı ışıkları yağmur gölcüklerinde oynaşıyordu. Saçlarımız ıslanmıştı. Islak başımızdan düşen damlacıklar kirpiklerimizden, burnumuzdan, çenemizden sızıp yerlere dökülüyordu. Hepimiz yalınayaktık. Çoraplarımızı çıkarmış, pabuçlarımızı elimize almış, nerden geliyorduk ve nereye gidiyorduk bilinmez. Biz, bu dünyada değil sanki masal dünyası gibi bir dünyadaydık. Başı sonu olmayan, geçmişi ve geleceği olmayan ve başka bir dünya düşlemeyen, cenneti istemeyen, var olduğu anı yaşayan, mutluluğu burda arayan biz. Geçmişin pişmanlığı, geleceğin endişesi, tasa yok, keder yok, içimiz coşar, yüzümüz gülerken, işte böyle bir güz günü, başımızda mavi gökyüzü, bastığımız yerde kaymayan toprak, çatlamayan gök ve çıldırmayan tanrılar… Soluduğumuz hava, ısındığımız güneş, doyduğumuz, kandığımız bu yeryüzü… Yalın ayaklarımızın altındaki zift yol ıslak ve sıcaktı. Sırt yerin tepe düzüne gelince durdum. Durunca yüzümü geriye dönüp başımı diktim. Arkama, geldiğimiz tarafa, batıya baktım. Nicedir yürüyorduk. Kimi rahvan, kimi koşuyor, hem de şarkılar söylüyorduk ellerimiz havada. Ellerimiz havada, başımız dik ve dinç, ufkumuz geniş, gönlümüz ferah, ıslak yolun şıpırtılarında, mutluluğun sonsuzluğunda… “İyi insanlar size mutluluklar! Nice nice... Uzun uzun, mutlu mutlu yıllar… Nice yıllar size iyi insanlar!” Ötelerde; kimi koşup, kimi rahvan yürüyüp geldiğimiz o yerde kıvrım kıvrım bir yol vardı. Yolun öte ucunda kalp şeklinde bir göl. Mavi yüzlü göl al yazma giymiş, bu göl gelin gölüydü. Ve gelin gölünün pamuk eli bir yiğidin elinde, dağ gibi yiğidin bir eli de gölün belindeydi. Güz güneşi bu yiğidin üstünde... Gölün gözleri vardı. Dağın ve güneşin gözleri, gülen yüzleri vardı. Halimden anlıyorlar, bana el sallıyorlardı. Sevgiyle… Bin yıl oldu; Biz, bin yıldır hep yürüyorduk. Bugün gibi, bugünden önce dün gibi, dünden öncesi, bin yıl, üç bin yıl öncesi gibi. Yorgun değildik. Gençtik, yaşlı değildik. Bin yıl, beş bin yıl öncesi gibi. Gene şarkı söylüyorduk o günkü gibi. Sırt yerin tam üstünde, tepe düzündeydik. Üç kişiydik. Orda durmuş dikilmiş, yüzümüzü batıya çevirmiştik. Bir göl vardı çukur yerde. Göl mavi gözlü, yazma değil al gelinlikli. Kıvrım kıvrım bir yol vardı; yol pırıl pırıldı. Pırıltılı, pırıltılar yıldız yıldız, yıldızlar birbiriyle yarış ediyordu. Pırıltılı yol gölün kıyısından geçiyor, ulu bir dağın içine giriyordu. O dağ gölün nişanlısıydı ve koca dağ nişanlısının arkasındaydı. Dağın üstünde gülen yüzlü güneş vardı. Bulutların arasından bize el salladı. Gelin gölü güvey dağıyla evlenmiş; bize bunu söylüyordu. Güneş bu yüzden gülüyor, bizde çok sevinçliydik. Ben de el salladım; gelin gölüne, güvey dağına ve gülen yüzlü güneşe. Tebrik ettim, mutluluklar diledim. Sonra geriye döndüm, doğuya doğru yürüdüm. Bir köy vardı ilerde, sırtın düz yerinde, yolun dibinde; bahçeleri erikli, damları kırmızı kiremitli. Kardeşimle arkadaşı koşup gitmişlerdi. Coşku ve sevgi seline, mutluluk yeline kapılmış gibiydiler. Daha kaç yıl gidecektik böyle? Köyün ötesinde, kuzey düzünde harman yeri vardı. Birbirine yakın, birbirine komşu harmanlar ve çadır gibi çavdar sapından samanlıklar vardı. Harman yeri çok geniş, uzun, sonu yok, ucu yoktu. Ve çok insan… Çok insanlar; ana, kız, baba, oğul, genç ihtiyar, hepsi güzel yüzlü, güzel giyimli, kırmızı kınalı yolun sağını, solunu, harmanlık düzünün her yerini doldurmuşlardı. Orada düğün oluyordu. Davullar zurnalar çalıyor, kız oğlan hep beraber, el ele halay çekip oynuyor, ıslıklar, naralar; yer gök inliyordu. Müthiş bir coşku, bu yüzden içim içime sığmıyordu. Kaç yıl yürümüş, kaç yıl, kaç yıl… Bin yıl sonra bir köy bulmuştuk. Gelin gölünün beri düzünde, çiçek gözlü Elif’le kara Mestan’ın evlendikleri yerde. Harman yerine gittik, halay çekenlerin berisine dikildik. Allı, yeşilli, mavili, sarılı, aklı; renk renk giysili güzel insanlar yanımıza geldiler, etrafımızı çevirip hoş beş ettiler, etli pilav verip ayran ikram ettiler. Konuştuk, sohbet ettik, el ele, omuz omuza verip halay çektik. Güzel yüzlü, gülen gözlü kızlar kardeşimle arkadaşına göz edip gerdan bükerken delikanlılar kıskanmadılar; bize bıçak çekip kavga çıkarmadılar. Köy güzel, düğün güzel, kızlar güzel, oğlanlar yiğit, insanlar iyiydi; ayran pilav verdiler, bizi dövmediler, sövmediler, kovmadılar ama gitmeliydik. “Kalın, gitmeyin. Burda geceleyin…” dediler ama gitmeliydik. “Biz yolcuyuz. Gördük durduk. Bin yıldır yürüyoruz. Üç bin, beş bin, bilmem kaç bin… Mutluluk ülkesine gittik. Cin, peri ülkesine değil. Fesatların, baş yaran, göz çıkaranların değil; acıların yaşanmadığı, açlıkların, hastalıkların, yoklukların olmadığı, insanların ağlamadığı, gözyaşı denizinde, havasız bir fanusun içinde boğulmadığı, çölde yanmadığı, kutupta donmadığı, savaşın değil barışın, kötülüklerin, çirkinliklerin değil güzelliklerin yaşandığı mutluluklar ülkesine gittik. Gittik gördük, şimdi dönüyoruz. Bir düş gibi, güzel bir rüyada, bir masalın içinde, bir başka dünyada gibi… Burası neresi?” “Burası Sırtköy” dediler. İşte, burası masal dünyası değil gerçek dünya! Bizim ülkemiz, bizim köyümüz ötede bir yerde. Belki çok uzak, belki de yakın bir yerde. Ama biz gideli kaç yıllar geçmiş, her şey ne kadar da değişmiş! Dünya güzelleşmiş, insanlar sevecenleşmiş bin yıldan sonra. Öyle mi, gerçekten öyle mi acaba? Sırtköy öyle, Sırtköy’den ötesi de öyle mi acaba? Bunu bilmiyorduk. “Biz gitmeliyiz” dedim güzel ve sevecen insanlara; “benim adım Hasret. Bu uzun saçlı benim kardeşim. Bu da onun arkadaşı. Bir sevgilim vardı güzeller güzeli. Yıllar önceydi. Çiğdem gözlüydü. Kıvırcık kara saçlı, gamzeli yanaklı, gül dudaklı… Su gibi saftı. Altın gibi arıydı. Nefesi bahar kokardı. Bin yıl oldu görmedim. Onu çok özledim. Gözleri hep yoldadır, gitmeliyim…” Ben, Sırtköy’lü güzel insanlarla konuşurken kardeşim ve arkadaşı çoktan gitmişlerdi. Zurnalar ötüyor, davullar gümlüyor, düğün sürüyordu. Çiçek gözlü Elif’le kara Mestan’ın düğünü. El sıkışıp tokalaştık, birbirimizle vedalaştık, sonra ayrıldık. “Uğurlar olsun! Yolunu aydınlık, bahtını açık olsun! Sevdiğine tez kavuş adına Hasret diyen adam…” dediler. Tanrı güneş olmuş, göl gelin, dağ güvey… İnsanlar insan olmuş, yürekler sevgi dolmuş. Mevsim güz olmuş. Yağmur olmuş, sel olmuş, dünya yıkanmış, ak pak olmuş. Kötülerin, kötülüklerin kökü kurutulmuş. “Umutların hiç bitmesin sevgi adamı!” dediler, “işte karşı ülke sizin ülkedir. Gürgen dereden ötede... Haydi, güle güle! Yolunuz açık olsun.” Sırtköy’den aşağıya, gürgen dereye doğru koştum. İçim sevinç dolu, coşkuluydum, kabıma sığmıyordum. Sanki koşmuyor, kanat takmış uçuyordum. Uçmalıydım. Uçmasam bile koşmalı, onları tutmalıydım. Bin yıl oldu… İşte gittik, gezip gördük, şimdi dönüyorduk. Hasret bitiyor. Hâlbuki ne çok özlemişim! Pamuk ellerini, çiğdem gözlerini, gül dudak, ballı dilini, pır pır eden kuş yüreğini… O’nu ne çok özlemişim! Ak saçlı anamı, kel başlı babamı, kambur belli nenemi… Abam, agam, dudum, eniştem, tetem; herkesi… Köyümü, yurdumu ne çok özlediğimin farkına yeni varmıştım. Aşağıda bir dere, derenin berisinde bir yamaç, yamaç yer sürülmüş bir tarlaydı. Kabarmış topraklara bata çıka giderken; kordonu ve kadranı, zamanı gösteren sayıları, akrebi, yelkovanı som altından, camı kırmızı elmastan, parıl parıl parlayan bir saat buldum. Güz güneşinin son ışıkları vurdukça yıldız yıldız çakıyor, evirip çevirip döndürdükçe ışık sekmeleri sürülmüş toprakta dans ediyor, altın saat gözlerimi kör ediyordu. Korktum, saati cebime soktum ve gene koşmaya başladım. Az gidince bir tane daha buldum. “Aman tanrım!” diyordum. Onu da cebime soktum. Az ötede bir daha buldum. “Aman…” diyordum. Üç saat buldum, üçü de som altın… “Aman tanrım, aman tanrım! Üç tane, üç tane…” Bunca yıldan, bunca yoldan sonra üç tane saat buldum. Üçümüze de… Sarrafa götürüp satsak dünya para eder. Üçümüze de… Ama satmam! Bunca yıldan, bunca yoldan sonra… Satmam. Bu dünyada bunca yıl yaşadım. Bunca ömür harcadım. Bir saatim oldu da koluma mı taktım? Birisi benim, kimsenin değil. Varsın altın olsun, paha biçilmez olsun, çok para tutsun! Birisi benim. Birisini de karıma veririm. O’nun buca yıldır bir saati mi oldu? Oldu da kolunda mı tuttu? Birisi onun… Ne çok sevinir. Sevinir mi acaba? Sevinir sevinir. “Ben…” derim. Çokta özlemiştim gözlerinden öperim. “Çiğdem gözlüme mutluluklar ülkesinden sarı altından, kırmızı elmastan saat getirdim” derim. Biri benim, biri sevdiğimin, üç saatten birisini ne ederim? Üçüncüyü kardeşime versem, arkadaşına ne derim? Kardeşime versem, ona vermesem olur mu? Olur mu, olur mu? Biri benim, biri kardeşin, biri yoldaşın. Karıma vermesem olur mu? Ayrılalı bin yılı olmuştu. Yorulmadan, bıkmadan yolumu gözlemiş, çok özlemiş, hep beni beklemiş. Olur mu? Ya biz?.. Biz üçümüz bin yıldır birlikteyiz. Yol gittik, yollar gittik, az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik. Gittik, gördük, geldik. Kıskançlık nedir bilmedik. Yoldaşa vermesem olur mu? Yalın ayak, başıkabak ıslak yollarda koştuk. Yorulduk dinlendik, ıslandık kurunduk. Yatık uyuduk, kalktık gene koştuk. Pembe yağmurlar kirpiklerimizden akıp düşmedi mi yanaklarımıza? Hep beraber koştuk, birbirimizle konuştuk; olur mu? Olur mu, olmaz mı bilmem, birisi benim onu kimseye vermem. O benim. Bana çalgılar çalacak işe giderken. Kalk sabah oldu diyecek. Tren kaçmasın… Ben buldum o benim. O köyde çalgılar çalıyordu, davul ve zurnalar, düğün oluyordu. Gelin gölünün berisindeki Sırtköy’de… Bıçak çekmiyor, insan dövmüyorlardı. Tüfeklere ateş kusturup öldürmüyorlardı çocukları. Kavga etmiyor, yol kesmiyor, küfür bile etmiyorlardı. Onlar iyi insanlardı. Bu saatler onların mıydı ki? Kaybetmişler miydi ki? Geri gidip sorsa mıydım ki? Geri dönüp gitsem, sorup sual etsem, sahiplerini bulup versem… Gitsem, sorsam, saatleri onlara versem… Ne yapsam, ne etsem? Vicdanımı serinletsem... Yok, yok… Gitsem olmaz, sorsam olmaz, altın saatleri onlara verip gelsem hiç olmaz. Onları ben buldum, böyle ahmaklık olmaz! Sağıma baktım, soluma baktım, arkama önüme baktım. Kimseler yok keyfime baktım. Saatleri cebime koyunca gene koşmaya başladım. Dereye vardım, suyu atladım, taşlı, çakıllı yolu tırmandım. Babatepe ötede, Meşeköy Babatepe’den ötede. Bin yılın öncesinde… Derenin ötesinde, tepenin berisinde iki katlı bir yer vardı. İkinci katında kahve vardı. Önünde terası, sıra sıra camları ve içinde ışıkları vardı. Merdivenleri çok dardı. Döne döne dar merdivenlerden çıkıp kahveye vardım. Bir sürü insanın içine daldım. Kimseleri tanıyamadım. Tuhaf bir yerdi, burası neresiydi? Kardeşim ve arkadaşı buraya neden gelmişlerdi? Buraya gelmişler, beni içeri neden çekmişlerdi? Köy müdür nedir yabancı, köyün kahvesi yabancı, insanlar çok tuhaf, hem de yabancı. Kaptıkaçtı bilmiyorlar, çay filan içmiyorlar, siz de kimsiniz demiyorlardı. Keşke geçip gitseydik, buraya hiç girmeseydik! Burası beni tedirgin ediyordu. Üç saat buldum, üçü de benim. Ya birisi gördüyse! Ya beni sınamak istediyse! Saatlerin üstünü bilerek örtmediyse! Yaaa… Ben hırsız mıyım? Çalmadım, çalmadım ki! Buldum. İyi de kaybedenleri neden sormuyor, sahiplerini neden bulmuyorum? Ay Allah’ım, ay Allah’ım! Ben şimdi ne yapsam? Satsam zengin mi olsam, satmasam koluma taksam, gidip sahiplerini arasam, yoksa hep yoksul mu kalsam? Ben şimdi ne yapsam? Gökçe benim karımdı. Bir elmanın yarısı, o benim öbür yanımdı. Işığa bakan çiçeğim, camgüzelim, o benim kanım, canımdı. Bunca yıldır bir saati olmamış, koluna bile takmamıştı. Hep yok, hep yoktu. Yoklar ülkesinde her şeyden mahrumdu. Hep dedik; “yarın…” dedik. Yarın, yarın, yarın… Yarın geldi ne geldi? Hep yok geldi. Gene dedik; “yarın...” dedik. Düşeş bekledik hepyek geldi. İşte, şimdi üç tane saatim var, kırmızı elmasım, som altınım var. Vermiyorum. Vermiyorum ulan kime ne? Kime ne ulan kine ne? Sana ne ulan sana ne? Bu dünya tek senin mi? Bu dünyanın hepsi senin mi? Neden senin oldu da benim olmadı? Sende var, bende yok? Sen çalıştın da ben çalışmadım mı? O’nun tırnaklarına toprak dolmadı mı tarlada? Başına sıcak geçmedi mi yazıda, yabanda, yaz aylarında? Yapış yapış terleri akmadı mı bacaklarından? Soğuklarda üşüyüp donmadı, dudakları çatlayıp kanamadı mı? O’nu da bir ana doğurmadı mı? Onları ben buldum, üçü de benim. Kimsenin değil benim. Sizlere verir miyim? Onlar define, onlar gömü. Gemi değil, gemicik değil gömü. Osmanlı’dan beri, ta Bizans’tan, Traklar’dan beri… Belki daha da eski. İşte sel gelmiş, toprağı eşmiş, toprak da bana vermiş. “Al…” demiş, “bunlar senin” demiş, “ekmeğine sür, aç karnını şişir” demiş. Altın saatleri bana vermiş. Az önce yağmur yağmadı, az önce seller akmadı, bu seller bütün pislikleri yıkamadı mı? Bin yıl sonra bile her şey aynı mı? Bu dünya hep yamuk, yamuk dünyada tek doğrucu ben miyim? Hep doğruculuk güttük, hep doğru gittik, yan yolda yürüyüp denize girmedik de elimize ne geçti? Siz sömürdünüz, sömürüp semirdiniz, malı alıp götürdünüz. Siz uyanık, biz uyuklar mıydık? Siz akıllı, biz salak mıydık? Sömürünce zengin mi oldunuz? Zengin olunca bey mi oldunuz? El üstünde tutuldunuz, devlet kurdunuz, bu yamuk dünyada hükümdar mı oldunuz? Üç bin yıldır sömürdünüz de gene doyumsuz muydunuz? Artık yeter. Çatlayın patlayın ulan! Yiyip yuttuklarınız, yutup içinizde tuttuklarınız, sıçmaya kıyamadıklarınız, köpeklerden bile kıskandıklarınız yerlere dökülsün. Artık yeter ulan! Siz tokken ötekiler aç gezmesin, insanlar açlıktan ölmesin. Çocuklar ölmesin. Analar üzülmesin. Kimse üzülmesin. Sevgi ölmesin. Sevgisizliğiniz yeter ulan! Bu ikisi buraya neden gelmişlerdi sanki? Geçip gitseler, Meşeköy yoluna düşselerdi ya! Saatlerin ikisini onlara verirdim. Bir som birine, bir som birine… Altının sarısını, elmasın kırmızısını. Onların sevgilisi yok mu o köyde? Onlar da alıp götürürler, sevgililerine hediye verirler, hoş sohbet ederler, gönül eğlendirirlerdi bin yıldan sonra. Meşeköy’de, sarı tozun gölgesinde, çayır çimen üstünde… Kahvede kasa kasa gazozlar vardı. Neden bilmiyorum; bu kasaları üst üste diziyorduk. Dizdik, dizdik, dizdik. Kasaların yüksekliği boyumuzdan büyük oldu. Kahvedeki tanımadığım insanlar hep gazoz diziyordu. Kırmızı kasalara şifa gazozu diziyorlar, gazoz dolu kasaları omuzlarına yükleyip alt kata iniyorlardı. Kardeş orda, yoldaş ordaydı. Ben tedirgindim, onlar gamsız ve neşeli. Dünya yamukmuş umurlarında değildi. Onlar da kahvedeki insanlar gibi gazoz diziyorlar, başlarını kaldırıp bana bakarak; “abi ne çok gazoz, ne çok gazoz...” diyorlardı, “bunlar düğüne… Düğünde pilav yiyip gazoz içiyorlarmış…” Bize ayran vermişlerdi. Bu nasıl bişeydir böyle diyorum. Burada ne işimiz var? Neden girdik, neden durduk, bize ne? Neden gitmiyoruz? Üç tane saat buldum som altın, zengin oldum gazozdan bize ne? Kasa kasa gazozlar dizildi, kasaların boyu boyumuzu geçti. Sonra birisi geldi. Herkes bir kasa alıp aşağıya iniyordu. Döne döne… Burası ne yüksek! Bir kat, iki kat, üç kat… Geldiğimizde iki kattı, bu bina şimdi kaç kat? Ben de bir kasa yüklenirsem iş çabuk biter sonra gideriz diyordum. Gazoz kasalarından birisini kucaklayıp kaldırmak istedim, çok ağırdı. Herkes bir kasa alıyor, omzuna vuruyor ve bacakları titreye titreye dönen merdivenlerden alt kata iniyordu. Bu gazoz şişelerinde ne var; şekerli su mu, cıva, ya da kurşun mu? Şişeler kurşun doluydu. Bunlar, gazoz taşıyanlar karşı köyün yolcusu değil insan vurucusuydu. Zayıf ve güçsüz birisinin bacakları titredi. Bacakları titreyince bedeni titredi, sonra devrilip yere serildi, kurşun gazozların altında ezildi. Merdivenlerden düşmüş, yuvarlanıp gitmişti paldır küldür. Adam ölücü mü, yoksa öldürücü müydü? Olsun… Sonuç ölüm değil mi? Kaldırmak istediğim, kaldırıp götüremediğim kasayı orada bırakıp düşen adamın yanına gittim. Düştüğü yer genişti ve ölmeye elverişliydi. Adam orada yumulup kalmış iki büklüm, kurşun gazozlar etrafa saçılmış, alnından kaşına, kaşından gözüne, çıkık elmacık kemikli yüzüne doğru kan akıyordu. Endişeliydim, korku ve telaş içindeydim. Nesi var, ne olmuş, kötü mü olmuş? Başından akan kan yüzüne sızıyor, o ise boynunu tutuyor, bir şeyler söylemek istiyordu. Sonra sesi kesikleşti, bir eli gevşedi, yalvaran bakışları vardı. Ve fısıldayarak: “Boğazım delindi” dedi. Korkunç bir şeydi. Parmaklarının arasından kan fışkırıyor, kan duvarlara sıçrıyor, “aman tanrım adam ölüyor!” adam ayaklarımın dibinde, gözümün önünde, avucumun içinde ölüyordu. Şah damarı delinmiş, delik genişlemiş, kırmızı kanlar kabarcıklar çıkararak fışkırıyordu. Kan köpürüyordu bu korkunç bişey! Kimse gelmiyor, gelip yardım etmiyor, benim de diz bağlarım çözülmüş, sadece titriyor hiçbir şey yapamıyordum. Deliği örtmeli, kanı dindirmeli, kurşun taşıyıcıyı hastaneye götürmeliydik. Ama nasıl? Geçen her saniye adamın zarar hanesine yazılıyordu. Bir insanın damarlarında gezinen kaç litre kan var ki? Böyle akarsa biraz sonra bitecek, adam da Cudi’ye değil tahtalıköye gidecekti. Cudi’ye mi gitsin, tahtalıköye mi gitsin; onun için hayırlısı nedir o da belli değildi. Olsun… O bir insandı ve ölmez de yaşarsa er ya da geç doğru yolu bulurdu. Doğruyu bulunca barış olurdu. Olsun… İnsan olsun doğruyu bulsun. Bu nenemin görüşü, bana da öğüdüydü. “Getirin be getirin! Bez getirin, paçavra, pamuk, tıkaç getirin. Tıkayın, tıkayın. Deliği tıkayın, büyümesin. Delik tıkansın, kan akmasın. Yara küllensin. Kül basın kabuklansın. Kül getirin! Kezzap değil kül. Getirin beee!” Kimse duymuyor, kimse gelmiyor, kimse bişey getirmiyor, kimse yardım etmiyordu. Adam ölüyor. İnsanlar böyle boş sebeplerden, bu kadar kolay, ölmesin be ölmesin… Sonra ne oldu bilmiyorum. Bir de baktım yara küllenmiş, delik tıkanmış ve akan kan durmuştu. Ne olmuşta böyle olmuştu? O güzel ülkeden geliyor, kendi ülkemize gidiyorduk. Kardeşim yok, arkadaşı yok; beni zor günümde yalnız bırakmışlardı. Hâlbuki üçümüz gitmiştik. Kaç bin yıl gitmiş, Babil’e gitmiş, asma bahçelerine girmiş, özgürce gezinmiştik. İnsanlar kendilerine tanrılar yaratmış, sonra denize atmıştı. Şimdi acımasız tanrı kalmamış, açgözlü tanrılar fakir insanlardan vergi almıyorlardı. Oradakiler öyle diyordu. Döndük geldik. Yurdumuza, evimize geldik. Bugünlere, yaşadığımız bu günlere geldik. Gerçeklere… İnsanlık ölmüş de insanlar ölmesin mi? Kanı dökülen ölsün de, kanı akmayan kansızlar ölmesin mi? Değerli olan vefa değil, vefasızlık olduktan sonra… İnsan denilen varlık özenilerek yaratılmış, akıl ve fikirle donatılmış. Ne çare birçok sıfatı kendisinde barındıran insan, insan olmadıktan sonra… Kadir kıymet bilmedikten sonra… Yanımda Gökçe vardı. Gökçe benim karımdı. Ak elli, al yanak, gül dudaklı, bahar soluklu, o benim öbür yarımdı. Arkadaşım, yoldaşım, candaşım. En zor günümde gene yanımdaydı. Ben koltuklarından tuttum, o bacaklarından, yaralı adamı kucaklayıp kaldırdık. Bir kat indik, iki kat indik, üç kat indik. Merdivenlerden yere, dış bahçeye indik. Ön değil arka bahçeye indik. Orada, önde değil arka yerde büyük bir cadde vardı. Cadde vardı, kaldırım vardı, kaldırımlarda kesme taşlar, ıhlamurlar vardı. Kaldırım kenarlarında reklâm yazısıyla kirletilmemiş banklar vardı. Tek katlı barklar, çiçekli bahçeler, parklar vardı. Direkler gümüş, lambalar altındandı. Sokakları aydınlatıyorlardı. Taksi yok, kamyon yok, karbon monoksit yoktu. İnsan çok; yerlerde naylon torba, çekirdek kabuğu yoktu. Gene geçmişe mi gitmiştim? Bin yıl geriye, üç, beş, yedi… Yetmiş bin yıl geriye, öyle bir yere!?. Caddenin karşısı vardı, karşıda köşebaşı vardı, orda hastane vardı ve hastanenin ay yıldızlı ak bayrağı vardı. “Oleeeyy!” hasta yaşadı. Hastayı kucaklayıp karşıya taşıdık. Sevineyim mi, üzüleyim mi, telaş yapmayıp sakinleşeyim mi; aslında bağırmak istiyordum. İmdat diyor, beni duysunlar, buraya koşsunlar istiyordum. Koşup gelsinler, yardım etsinler, kanı akan adam ölmesin istiyordum. Kimse ölmesin, insanlar ölmesin… Ölenler dirileri üzmesin. Nefesim bitmek üzere, soluk alamıyordum. Ciğerlerim bomboş; “Ambulans getirin. Nerdesiniz be? Ambulans yok mu, sedye getirin. Nerdesiniz be? Yardım edin, yardım edin! Kanı bitti, kanı bitti, kanı… Adam ölecek beee!” İki kişi koşup geldi. Bu kişiler ak elli, ak kasketli, ak ceketliydi. Delik boğazlı adamı aldılar, yeşil bezli sedyeye yatırdılar, içeri taşıdılar. Biz de peşlerinden gittik. Orada, hastanenin geniş salonunda, dar koridorlarında çok hasta ve hasta yakını vardı. Yardım için çırpınan ak kanatlı melekler vardı. Bir köşeye çökmüş Azrail, delik boğazlı adamı getiren karım ve ben, anam da oradaydı. “Boğazı delik… Boğazı delinmiş, kan akıyor, fışkırıyor. Adam ölecek! Burda melek var da doktor yok mu? Doktor yok mu, yok mu? Doktor nerde, yok mu? Azrail’i buraya kim soktu?” “Beyefendi, beyefendi… Hasret Bey, Hasret bey! Lütfen… Sakin olun. Lütfen! Siz çekilin. Siz görevinizi yaptınız. Lütfen! Şimdi biz varız. Ona biz bakarız. Bağırmayın lütfen!” Yeşil bezli sedyede yatan hasta sımsıkı sarılıydı. Yeni doğmuş bir bebek gibi. Kundaklı gibi. Biz onu kucaklayıp almıştık, acaba ne zaman sarıp sarmalamıştık? Ak etekli, ak ceketli, kasketli hemşireler ak sargıları açıyorlardı. Açtılar, açtılar, açtılar… Sargılar açıldıkça uzuyor, uzadıkça uzuyor, etraflara saçılıyor, koca salon sargı beziyle doluyordu. Sargılar açıldıkça açıldı, sonra herkes dondu kaldı. Sargıların içinde küçük bir bebek vardı. Bebek çıplaktı ve gözleri kapalı. Kapalı gözleri şiş ve şiş gözleri çekirge gözü gibiydi. Şaşırdım kaldım, bağıramadım. Bu ne böyle? Bu ne, bu ne, buuu? Bu ne böyle? Bu şiş, kombalak gözlü bebek de ne? Bu da ne? Bir dışarı gittim, bir içeri girdim. Gittim, geldim, dikildim baktım, seyrettim. Gene gittim, gene geldim. Gene seyrettim. Bu da ne? Aklımı mı yitirdim, öldüm öbür dünyaya mı gittim? Bu ne! Canım nerde, aklım nerde, elim ayağım, kolum bacağım, gövdem nerde? O adam… O, boğazı delik adam nerde? Onu bırakmış, bunu almıştık. Karıma koşmak, ona bağırmak istiyordum. Deli gibi… “Onu nerde bıraktık, neden bıraktık? Onu bırakıp bunu neden aldık?” Acaba çıldırıyor muydum? Boğazı delik adamı bırakıp bunu aldık. Yaralı adamı ölüme bıraktık! “Biz onu bıraktık!” Hastane yolunu tuttuk, bu kadar da koştuk. Adamı unuttuk. Şimdi o yok. Öldü işte, öldü! O öldü. O’nu kurtaramadık. Yazık, yazık, yazık… Aldık, hastaneye kundaklı bir bebek taşıdık! Tanrım bu kombalak gözlü bebek kimin? Ağlıyordum. Gözlerimden sular seller akıtıyordum. Kolum kanadım kırılmış, nutkum tutulmuş, dilim susmuş çaresizdim. Gökçe: “Ağlama” dedi bana, “boş yere ağlama! Ciğerimi dağlama...” Hem böyle diyor, hem de gözyaşlarımı siliyordu ak elleriyle. O’da dolu dolu, çiğdem gözleri buğuluydu; “biz onu bırakmadık ki!” diyordu, “o, bu işte. İşte bak, bu o. Sen neden ağlıyorsun? Bak, ölmedi işte. Bak, bak gördün mü? Gözlerine bak. Bak, gözleri açık, kapalı değil. Bak, şiş değil. Gözleri çekirge gözü gibi değil. Gözlerine bak. Nasıl da gülüyor. İyileşmiş, ölmemiş. İşte, yeniden doğmuş. Kurşun gazoz taşımaktan kurtulmuş. Hiçbir şeyi yok ki. Başı kanamıyor, boğazı delik değil ki! Sen neden ağlıyorsun?” Oraya, salonun ortasına çöktüm. Başım dönüyor, içim titriyor, her yerim titriyordu. Gözlerim bulutlandı görmüyor, kulaklarım tıkandı duymuyor. Sesler uzaklaşıyor, uzaklaştıkça karmaşıklaşıyor, her yer bulanıklaşıyordu. Sonra bitti. Her şey. Ses yok, görüntü yok ve ben yok… Gözlerimi açıp uyandığım zaman çocukluğumun köyü Meşeköy’de, çocukluğumu yaşayamadığım evde, toprak kokulu bir odanın içindeydim. Terlemiş soğumuşum. Göz kapaklarım yumuşacık, hissediyordum. Ellerim yumuşak, şiş gibi, serin serin. Gece miydi neydi? Duvarda asılı duran gaz lambası tısıl pısıl yanıyor, fitilin ucu ışılıyor, isli şişenin üstünden çıkan cansız ışıklar tavanın toprak sıvalarında dans ediyordu. Tavan kırmızıydı. Odanın içinde çok insan vardı. İnsanlar vardı ama hiç konuşmuyorlar, dut yutmuş bülbül gibi, oda suskundu. Can sıkıcı bir suskunluktu bu. Gece yarısı mıydı, yoksa gece yarıyı geçmiş iki mi, üç mü, sabaha karşının dördü, beşi mi? “Çok hasta oldun oğlum” dedi anam; “hep bekledik. Başucunda bekledik. Kaç bin yıl… Ateş ateş yandın hep. Ateşler içinde… Biz bekledik. O, hep ağladı. Gökçe… Bin yıl. Hep seni bekledi, hep yolunu gözledi bin yıl. Dönüp gel diye. Şükür döndün.” Perdesiz camın ötesinde koyu bir karanlık vardı. Karanlık keskin bıçak gibiydi göz gözü görmez. O ışıklara ne olmuştu? O şehir, o hastane, o boğazı delik adam, ya da kundaklı bebek? O beyaz kanatlı melekler? Doktor gelmiş miydi? Hasta iyileşmiş, Azrail gitmiş miydi? Bir şeyler anımsamak istiyordum. Şimdi başım zonklamıyor, kulaklarım uğuldamıyor duyuyor, gözlerim açık görüyordum. Karım başucumdaydı ve pamuk eli soğumuş alnımın üstündeydi. “Zehra ebe geldi” dedi anam; “sana iğne yaptı. Penisilin iğnesi. Sonra ateşin düştü. Zehra ebe gelip de iğne yapmasaydı ateşler içinde yanıp kül olacaktın.” Gecenin derin içlerine yağmur mu yağıyordu ne? Sap saçaklardan ıslak yerlere düşen su damlacıklarının şıpırtılı seslerini duyuyordum. Karanlık camın ötesindeki bu ıslak ve çamurlu yerlerden birileri geçiyordu, birbiri ardı sıra, koşarak, ayaklarının çıkardığı şapırtılarıyla. Bir sessiz uğultu gibi, kör bir kuyunun derin yerlerinden gelirmiş gibi, anlaşılır anlaşılmaz sesler duyuyor, sonra gene dalıp uyuyordum. Uyuyordum bir ölü gibi. Narkozlu gibi. Bir kız bağırıyordu uykumun içinde; “Kaçın, kaçın, kaçın!..” diyordu, “kızı öldürmüş, kızı öldürmüş!.. O, katil o! Katil, katil… Köyde katil var kaçın!” Sonra uykudan uyanıyorum, yataktan fırlayıp kapıya koşuyorum. Gece kör karanlık… Bakırdan dökercesine yağan bir yağmur var. Güz değil, kış yağmuru. Çıplağım ve yola öyle çıkıyorum. Kör bir karanlık var ve karanlığın içinde iki asker. Görüyorum. Orda, yağmurun altında, ıslak ve çamurlu yolda… Ağır ayaklarını bir kaldırıp bir indirerek; çamurları, gölcükleri koca postallarıyla ezerek, derecikleri dalgalandırıp taşırarak, yukarı, pekmez hane tarafına doğru koşuyorlar. Başları miğferli, elleri tüfekli, tüfekleri makineli; öyle öldürücüler gibi. Askerler peşi peşine koşup gittiler. Yukarda bir yerde yoldan çıkıp Bekir ağabeylerin bahçesine girdiler, sonra gözden yittiler. Orada, karanlığın ötesinde, Bekir’lerin taş duvarı üstünde kadın, kız, çoluk, çocuk, genç, ihtiyar bir sürü kişi toplanmışlar, hararetli hararetli konuşuyorlar ama sesler duyulmuyor, ne söyledikleri anlaşılmıyordu. “Köyde katil var, köyde katil var, köyde katil…” Kimdi bu katil? Katil kimi öldürmüş ki? Askerler köyü sarmış, karanlık gecede ıslak ve çamurlu yollar hep asker dolu? İçimi tarifsiz bir korku kaplıyor. Askerler birisini kovalıyor. Ellerindeki silahlarıyla. Birisi kaçıyor ki askerler kovalıyor. Kim kaçıyor? Ya kaçan bir katilse, katil bir kuytuda kıstırılmış, çaresizlik içine düşmüş ürkmüşse, geri dönüp pençelerini gösterirse, buraya gelirse!.. Can derdine düşmüş katil kimi öldürmüş? Köşeye kıstırılmış minik bir kedi bile can havliyle aslan kesilmez mi? İçeri girmeliydim. Terden ıslanmış giysilerim çıkarılmış, zaten çırılçıplağım. Hemen içeri girdim ve hiç görmediğim dedemin yaptığı tahta kapıyı sürgüledim. Sürgü tahtadan, kilit de çavdar sapındandı. Her yerde koşan, koşuşturan askerler görüyordum. Görmüyor hissediyordum. Askerler yukarılardan, yukarı ötelerden dönüp geri geldiler. Çamurların, küçük selciklerin seslerinden belli; camın dibinden geçiyorlardı. Metal tokalı kayışların, belindeki kasatura ve mataraların, postalların, derecik ve gölcüklerin, durmadan yağan yağmurun ve bulutların sesleri… “Burdan geçti, burdan. Tam buradan. Aşağı, köy içine doğru kaçtı…” Askerler duvarın üstünden atlayıp dereye indiler. Dereye sel gelmişti. Sarı sel iki insan boyu, çok derin, sarı, azgın ve uğuldayarak; evlerin, ahırların, delikleri dere içine bakan helâların taş duvarlarına çarpa çarpa ovanın Ergene’sine, Tunca’ya, Meriç’e, sonra da Ege denizine doğru akıyordu. Çamurlarla renklenmiş sarı sel güneylere doğru akıyordu. Askerler seli yüzerek geçip Hasan çavuşların evine doğru gittiler. Selden çıkan askerler ıslak, namluları havada ve hep ıslak. Silahlar ıslanmışsa patlamaz, katil de ölmekten kurtulurdu. Öyle düşünüyor, öyle umuyordum. Askerler koşuyor, silahların ıslak kayışları şıngırdıyor, kasatura, matara, ayak sesleri lapada lüpede… Birisi bağırıyordu: “Çeşmenin önünde, çeşmenin önünde, önünde… Kaçıyor!” Askerler oraya doğru koştular. Yukarı mahalleden, bizim evin oralardan köpek ürmeleri, bir sürü karman çorman insan sesleri geliyordu. Duyuyordum. O sesler!.. Bu gece yarısı, belki de gece yarıyı geçmiş sabahın karşısı, o sesler de ne böyle! Ne anlatıyorlar? Ağlıyorlar, ağıt yakıyorlar ya da yakarıyorlar mıydı? Bir çaresizliğin içinde… Bir yitirilmişlikte. Yamaçtan çeşme yanına doğru birisi koşuyordu; sinerek, saklanarak, ses çıkarmadan, gürültüsüz, belli belirsiz. Görmüyordum ama bunu hissediyordum. “İşte, katil o! Kaçıyor… Sine sine kaçıyor! Katil kaçıyor. Tutun, tutun…” Askerler çeşme meydanının berisindeki ulu cevizin dibinde durdular. On üç asker, on üçü de giyinik, kuşanık, tam teçhizat, ellerinde silahlar, ceviz ağacının kalın gövdesinin dibinde, önleri tahta köprüye doğru, orada tek sıra dizildiler ve diz çöktüler. Silahlarını hep birden kaldırıp omuzlarına yerleştirdiler. Köprüye doğu tutup nişan aldılar, gezlediler. Dehşet bir andı! Birisi: “Öldürün onu!” diye bağırdı. “Öldürün, kaçmasın! Öldürün, öldürün…” Askerler nişan almış, biraz sonra ateş edecekler, köprübaşındaki her kimse adamı acımadan öldüreceklerdi. Dehşet bir an! “Hayııırr!” diye bağırdım. Bağırıyordum ama sesim çıkmıyordu. Fırlayıp askerlere doğru koştum. Koştum ama koşamıyordum. Çünkü ben yatakta uyuyordum. “Öldürmeyin! Durun öldürmeyin, babam o! Öldürmeyin babam… Babam…” Koşuyor koşamıyor, bağırıyor bağıramıyordum. Yerimden kıpırdayamıyordum. Çünkü yataktaydım ve uyuyordum. Çıldırmış gibiydim. Çılgın ama bir hiç gibiydim. İki insan boyu sele girdim çıktım. Sel çok derin, sele giriyor çıkamıyordum. Nefes alamıyordum. Boğuluyordum. Gök kubbe delinmiş, yağmur çok yağmış, sarı sel delirmiş, taşmış sular viran köprünün üstünden akıyordu. Köprü yok gibi. Askerler silahlarını aynı anda patlattılar. Patlama sesi dağlarda yankılanırken bir top ışık gök karanlığını aydınlattı. Dehşet bir andı… Adam, üç yüz yıllık servi ağacının dibindeydi. Servi, köprünün dibinde… Boş çuval gibi düşüp yere yığıldı. Bacaklarını karnına çekti, yumuldu, iki büklüm oldu, sonra da kıpırtısız oldu. “Öldü o, öldü! On üç yağlı kurşun yedi ve öldü...” Askerlerin telaşı birden bitmiş, sakinlemişlerdi. Hiçbir şey olmamış gibi. Oldukları yerde doğrulup ayağa kalktılar, silahları yere saldılar ve rahat bir nefes aldılar. Hiçbir şey olmamış gibi. Öyle çok durmadılar. Sadece nefes aldılar, rahatladılar, sonra yerdeki silahları gene alıp kayışlarını şakırdatarak omuzlarına astılar ve gittiler. Ölü orda, köprübaşında, hep yağan yağmurun altında yatıyordu. Her yer insan doluydu; Çeşme önü, mezarlık yolu, pekmez hane yolu, karşı yamaç, cami yanı ve köy meydanı. Onu herkes tanıyordu. Cüceler gibi küçük adımlarla ve dillerini yutmuş gibi suskun, köprübaşına, onun yanına gittiler. Ölünün yanına. Erkekler, kadınlar, çocuklar… Genç, ihtiyar, herkes... Anam da geldi. Ölü ölmüştü. Herkes ölü gibi suskun, orda ölünün yanında, çepeçevre, boş gözlerle bön bön ölüye bakıyorlardı. “Ana… Babam o! Ana babam… Onu vurdular. Onu öldürdüler! Babamı öldürdüler ana!” Durmadan dualar okuyordum. Can verip sonra gene alana yalvar yakar ediyordum. Hem de sorular soruyordum. Neden verdin, neden aldın? Öldürtecektin de neden yarattın, neden yaşattın? Askerlere mermileri sen mi sattın? Gene de, “inşallah, inşallah…” diyordum, “inşallah o değildir! Ölen inşallah babam değildir.” Kalabalığı yarıp ölünün yanına gittim. Artık dizlerim tutuyor yürüyebiliyor, sesim çıkıyor konuşabiliyor, uykudan uyanmış görebiliyordum. “Ölü inşallah babam değildir!” Askerler yaşlı babamı neden öldürsün ki? Askerler, suçlu ya da suçsuz birisini neden öldürsün ki, öyle diyordum. Ölünün üstüne çok ince, çok şeffaf bir naylon örtmüşlerdi. Kim, ne zaman örttüyse? Ağaç direklerdeki elektrik lambaları yanıyor, yelde savrulan yağmur damlacıkları ışıkların altında şavkıyıp bir garip oyunlar oynuyordu. Bu gece garip bir geceydi; çok tuhaf, acayip, her şey anlamsız. Çok anlamsız. Şeffaf naylonu açıp ölünün yüzüne baktım. Bakar bakmaz hemen kapayıp anamın yüzüne baktım. Anam tepkisiz mi tepkisiz, hiçbir şey söylemiyor, bön bön, öylece duruyor ve hiç üzülmüyor. Anam bile acayip. Çok anlamsız. Gözlerinde yaş, yüzünde hüzün, bir üzüntü yok, ifadesiz, manasız, bomboş, hiçbir anlam yoktu. Bunca yıllık kocası, hayat arkadaşı ölmüş; o, buz gibi soğuk, donuk, umursamaz bir halde. Feryat etmiyor, bağırmıyor… Saçını, başını yolmuyor. Giysilerini parçalamıyor. Bense çaresizlik içindeyim. Neden di, neden, neden, neden? Birisi: “O, filiz’i öldürdü” diyordu. O sesi duydum, ses kalabalığın içinden geliyordu. “Kim bu Filiz?” dedim, sordum. “Dayının kızı…” dedi anam, öyle cevap verdi. Tuhaf! Dayımın kızı kim? Filiz kim? Ben, dayımın Filiz adında bir kızı olduğunu bilmiyordum. Dayımın kızı yok, kız değil onun hiç çocuğu yoktu. Çok tuhaf! Hem, Babam o’nu neden öldürsün? Dayımın kızını… Bilmiyorum. Bilmem ki. Çok tuhaf! “Sabahtan gittilerdi. Hep o Zigoş yüzünden. Yemişler içmişler, karınları şişmiş davul gibi. Sarhoş olmuşlar… Sonra insanlığı unutmuşlar.” O ölmemişti... Babam ölmemiş. Öldüğüne, ölmüş olabileceğine inanmıyordum. Gene eğildim, üstündeki şeffaf örtüyü çektim, yağmur suları içinde yatan babamı seyrettim. Soluyor bak, o ölmemiş! Bak, bak… Soluk alıyor karnı şişiyor, soluk veriyor karnı iniyor. Bak, bak; o ölmemiş! Göğüs kafesi bir şişiyor, bir iniyor. O, on üç kurşun yememiş. On üç kurşun yiyip on üç yerinden delinmemiş. Kırmızı kanları on üç delikten süzülmemiş. Kalbi durmamış. O ölmemiş. Ölmemiş, ölmemiş, ölmemiş... Bak o ölmemiş! Askerler çekip gittiler mi? Silahları sırtına asıp, ıslak kayışları şakırdatıp gittiler mi? Demir postallarıyla çamurları ezdiler mi? Bu ne biçim bir dünyaydı böyle? İçimde fırtınalar kopuyor, duvarlarım didik didik, sıvalarım dökük, tavan yerde, gökle yer bitişik, ciğerim yara bere içinde, içim sızlıyor. Bir insan ister suçlu olsun, ister suçsuz; bir köyün orta yerinde nasıl kurşuna dizilir? Böyle sorgusuz sualsiz, acımasız, gaddarca! Askerler silahlarını alıp gittiler mi? Dereleri, selleri, ıslak kuru her yerleri çiğnediler mi? On üç yağlı kurşun yemiş ölüyü demir paletleriyle ezdiler mi? Tanklara bindiler mi? Acaba köyü terk edip gittiler mi? Gidip komutanın yakasını tutsam! Sen kimsin desem? Anan yok mu, baban yok mu, senin karın, çocukların yok mu? Senin vicdanın yok mu? Parayla insan vurulur mu? Neden desem? Askerleri böyle neden dizdin, neden diz çöktürüp ateş ettirdin, babamı neden öldürttün? Bu adalet mi böyle desem? Nasıl bir adalet? O, katil mi ki? Nerden bildiniz? Yargıladınız mı ki? Bir insan, yargısı bile yapılmadan, savunması alınmadan nasıl kurşuna dizilir? Bir kere insanoğlu insan bu, bir can bu, bir insan nasıl kurşuna dizilir? Bir can nasıl öldürülür? Silahları sana kim verdi desem. Sana bu emri kim verdi? Emir verene kim emir verdi? Boş ver be mutluluklar ülkesi insanı, boş ver! Varsın yazıyı onlar yazsın. Alın yazısı mı; PEH!... Babamın alnına bu yazıyı kim yazdı; PEH!.. Tanrı mı yazdı; PEH!.. Varsın kanunları onlar yapsın, onlar uygulasın. Öyle mi? Onlar yazsın, istedikleri gibi uygulasın, biz konuşmayıp susalım mı? El pençe divan duralım, kaderimize razı olalım, kader dimi, alın yazısı öyle mi, sus pus olalım, konuşmayalım öyle mi, öyle mi olalım? Uygulasınlar, istedikleri gibi at koştursunlar, köstek olmayalım mı? Varsın, varsınlar… Altlarında atlar, ayaklarında mahmuz, ellerinde kement… Dünyayı böyle görmek isteyenler. İnsanları aç, susuz, sersefil, kan revan içinde… O, ölmemiş. Ölmediğini duymasın, bilmesinler. Duyarlarsa geri gelirler, babamı yeniden öldürürler. Belki de ulu kavağın tepesinden yere ip çekerler. Ölünün boynuna ilmek geçirirler. Kurşun yüklü askerler gitmiş, varsın gitsin geri gelmesinler. O, ölmemiş. Gün ola harman ola… Şeffaf örtüyü açıp baktım; ölü başını kıpırdatıyordu. İnce zayıf bedeni, uzun parmaklı elleri, kolları, ayakları, çarpık bacakları, yüzü, gözü, bütün her yeri sımsıkı sarılıydı. O, hastaneye taşıdığımız adamdı. Boğazı delik değildi. On üç kurşun yememiş, göğsü delik deşik değildi. Ama sıkı sıkı sarılı bu yüzden nefes alamıyordu. Şah damarı delinmiş ölmemiş, kurşun yemiş ölmemiş; şimdi soluksuzluktan ölecek gibiydi. Cebimden kemik saplı çakımı çıkarıp naylon örtüyü kestim. Örtü kefen gibiydi. Kefen ölüm için gerekliydi ama babam ölmemişti. Anam: “Bırak…” dedi bana, “bırak nefes alsın.” “Ölmemiş…” dedim, “o ölmemiş, bak gözlerine…” “O geliyor…” dediler. “Kim o? O dediğiniz kim?” “Zigoş…” dediler, “köpek Zigoş! Adamın kanına giren o. Kan içen vampir o. Köpek Zigoş! Bekçi köpeği. Emperyalist köpeği. Satılmış köpek! Yedirip içiren o, sonra üsküren o, oyunbozan, dünyayı karıştıran, her kötülüğün başı, şeytan o, şeytan o. Asıl şeytan öteki, bu onun kıç bacağı…” Artık herkes konuşuyordu. Suskun kalabalık dillenmiş hep konuşuyordu. Birbirleriyle… Çevreyle, öteyle, beriyle… Hepsinin gözleri açılmış, hepsi haksızlığın farkına varmış, derin uykularda uyanmış, kapıyı bekleyen karabaşı, koyun güden kangalı çok seviyorlardı ama Zigoş’a Amerikan köpeği diyorlardı. Evcil değil yabanıl köpek. Sadık değil satılmış köpek. Emperyal köpek… O gün, Filiz onlara hizmet etmiş. Gün boyu kavurma yiyip viski içmişler. Sonra karınları doyup akılları donunca Filiz’i bir odaya sokmuşlar. Soymuşlar. Sıra sıra; biri girmiş, biri çıkmış, biri girmiş, biri çıkmış. Sıra sıra… Kızı iğfal etmişler. Evet, evet; öyle olmuş. Ölünün başında dikilenler böyle diyordu. Sonra babam o’nu vurmuş. Filiz’i… Babam Filiz’i neden vurmuş? Namus için vurmuşmuş(!) Akşam olunca köye gelmişler. Filiz ölmüşmüş. Köprübaşında dikilenler öyle diyordu. Askerler giyinip kuşanmışlar, başlarında çelik taslar, ayaklarında postallar, silahlarını almışlar. Parka, palaska, matara ve kasatura… Ve gecede gök delinmişken köyü sarmışlar. Filiz’i iğfal edenler ırz düşmanı, aynı zamanda kanlı katilmişler. Zigoş askerlere öyle demiş. Bunlar yediği kaba sıçan nankör köpek, bunlar kırkından sonra azanlarmış. Bunları teneşir paklar, Zigoş öyle demiş. Zigoş köstebekmiş. Satılmış köpekmiş. Arkadaşlarını o gammaz etmiş. Dere boyundakiler öyle söylüyordu. Biz başında beklerken ölü örtüsünü sıyırıp çıktı, kalktı dikildi. Derin bir uykudan uyanıyormuş gibi şaşkın şaşkındı. Burnunda kan vardı. Kan azıcık akıp kurumuş. Sol eliyle kanlı burnunu tutuyordu. Üst dudağı yarılmmi?” Bana baktı şaşkın, hem de aval avaldı ve: “Ben ne bileyim be oğlum?” dedi, “sabahtı. Her sabah olduğu gibi anan inekleri sağmıştı. Ben de süt kovasını taşıyordum. Orda, sığır avlusu yolunda askerler beni tuttu. Sen katilsin dediler. Sonra gavatın kahvesine gittiler, oturup çay içtiler. Yahya’nın… Ben korkup kaçtım. Eve kaçtım. Sonra akşam olmuştu. Bizim sarıkulak havlıyordu. Bu köpek boşa ürmez dedim. Kapıyı açıp baktım. Baktım ki bu ne, köy içinde kıyamet kopuyordu. Gecenin içindeki birisi: “Kızı öldürmüş, kızı öldürmüş! Katil, katil…” diye bağırıyordu. Acaba ne oluyordu? Evden çıkıp aşağı doğru koşmaya başladım. Yamacı indim, çeşme yanından geçtim, tam buraya, bu köprünün başına gelince askerleri gördüm. Oraya, koca cevizin dibine dizilmişler, diz çökmüşler, silahlarını bana çevirip nişan almışlardı. Gene korktum. Askerlerden korkunca kahvelere doğru koştum. Sonra ateş ettiler. Ben yere düştüm. Düşünce bayıldım. Korkudan bayılmışım. Katili burda vurdular, tam burda. Tam ulu kavağın kökünde. Oraya gizlenmişti. Koca kavağın köküne. Onu gördüm. Sonra on üç kurşun yedi. On üçü de can evine. Ben onu gördüm. Can evi delinmişti. Sonra düştü. Burdan aşağı, sarı selin içine. O, köprüden sele düştü. Sel aldı onu götürdü. Sel onu götürdü, ben gördüm. O zaman uzun kavağın başı bulutluydu. Bulutların yanında melekler uçuşuyordu. Ben gördüm. Melekler ak giysili, hepsi gelinlik giymişti. İçlerinde o da vardı. O, bir güveydi. Filiz de ordaydı. Ben gördüm. Filiz o’nun yavuklusuydu, o’da onun yavuklusu. Melekler uçuyor, sel uğulduyordu. Orda düğün oluyordu. Ben gördüm. Bulutlar susmuş, yağmur bile durmuş, yağmıyordu. O zaman Eylül sonuydu. Harman sonu… Harman sonu her yerde güzleme biter, yapraklar da yeşerirler mi acaba? Çimenler gibi… Gelin gölü gelin gölü, Babil’in nazlı gülü, Söyle bana; Güvey seni dövdü mü? Üstünüze sis mi çöktü? Sizi kem gözler mi gördü? Sevgi öldü mü? Köprübaşında kim öldü? Kim öldü, kim öldü?.. Söyle bana gelin gölü; Söyle o kimin gülü? Tevfik Tekmen. 25 /Eylül/1988 Saat: 05 *Lüleburgaz*
Tavsiye Et :
Eylül
6
Eylül
6
Eylül
6
Eylül
6
Eylül
6
Eylül
6
Ağustos
29
Ağustos
28
İkisinin Arası Beş Dakika
• Tevfik Tekmen • Toplumsal Hikayeler • 85 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Ağustos
23
Ağustos
4
Ekim
12
Ocak
14
Yetim Ali`yi Döven Boz Ayı
• Tevfik Tekmen • Yaşamdan Hikayeler • 915 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ocak
26
Şubat
11
Aralık
26 |
![]() |
|
||||||||||