Kabirde İlk Gece (11)Kabirde İlk Gece (11)Birinci katın kapısından çıktıklarında Ahmet sırat köprüsünü gördü. Sırat Köprüsü’nün üzerinden bazı insanların şimşek gibi ışık hızıyla geçtiğini, bazı insanların kuş gibi uçarak geçtiğini, bazı insanların yürüyerek, bazılarının da sürünerek geçtiğini gördü. O zaman “Cehenneme uğramayacak hiç kimse yoktur” ayetini daha iyi anladı. Her kes sırat köprüsünün üzerinden geçerken aynı zamanda cehenneme de uğramış oluyordu. Ama insanların inançlarına, eylemlerine, samimiyetlerine, bağlılıklarına göre cehennemin ateşinden etkilenmeleri fark ediyordu.Malik günahkârların bulunduğu ikinci kapıya yöneldi. Cehennemin homurtusu yine duyuluyordu. Kapı açıldığında ateşten nehirler, zakkum ağaçları, kaynar suların fışkırdığı pınarlar bu kata ayrı bir korku motifi gibi duruyordu. Bu katta birçok kapı görünüyordu. Suçlular elleri ve ayakları birbirine zincirlerle bağlanmış bir şekilde bir aslanın kükremesi gibi haykıran cehennemin karşısında tir tir titriyorlardı. Melekler Allah’ın itaatkâr kulları olarak, O’nun emrinden dışarı asla çıkmayan varlıklardır. İnananlar onları gördüklerinde yüzleri gülerken, suçlu günahkârların yüzleri kederden kapkara kesilmişti. Hüzün ve keder bütün vücutlarını kaplamıştı. Günahkârlar birbirine gösteriliyordu. Dünyada imrendikleri nice insanlar kendileri ile aynı zincirlere bağlanmıştı. Bazıları ise dünyada ne hayaller kuruyordu. “Biz cenneti ne yapalım. Sofularla hacılarla, hocalarla ne işimiz var. Biz cehennemde gözümüzü boyayanlarla kalarak keyif ederiz” diyorlardı. İşte şimdi hepsi bir aradaydı ve yan yanaydı. O dedikleri göz kamaştıran şuh dilberlerde zincirlerin bir ucundaydı. Ama hiçbirisi diğerine bakacak durumda değildi. Çünkü hepsi sadece kendi başlarının derdine düşmüştü. Kitapları kendilerine sunulur. Sayfalar tek tek açılır önlerinde. Her bir sayfa hayattan bir enstantane ile örülüdür. Saklanmış, gizli kalmış yaşam kareleri bir bir geçer film şeridi gibi gözler önünden. Gözler fal taşı gibi açılır, unutulmuş sanılan eylemlerin gün yüzüne çıkışından. Bilinçaltı okunur sesli bir şekilde; “Hani kimseler yoktu şunu yaparken yanımda, ya şuna ne demeli kendimden bile saklamıştım neredeyse. Ama ne oldu bak hele şuna videoya kaydedilmiş gibi her kesiti an be an karşımızda. Şimdi nasıl yalanlayacağım” Bu iç geçirişlerden sonra günahkârların hepsi bir ağızdan bağırmaya başladılar; "Vay halimize! bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmamış Yaptıklarımızın hepsini sayıp dökmüş!" Bu sırada cehennem ateşi avına yakalamaya çalışan bağlı bir aslan gibi avına saldırıyordu. Günahkârların ateş başında korkudan akılları başlarından gidiyordu. Kaçacak yer arıyorlardı. Gözlerinin feri sönmüş bir şekilde etrafı süzüyorlardı. Yok, yoktu işte kaçacak hiçbir yer yoktu. Ayaklarının altı ateş, üstlerinde ateşten gölgeler vardı. Bir parça serinlik var mıdır diye bakınıyorlardı. Ama bir zerre bile serinlik yoktu. Katrandan gömlekler kendilerini bekliyordu. Giydiklerinde ateşlerinin hafifletilemeyen ısısını daha da arttıracak bir giysi kendilerini bekliyordu. Korkudan ne yapacaklarını bilmez durumda, fayda vermeyecek ah! yükseliyordu günah işlemekten çekinmeyen dudaklarından. Dünyadayken inanan insanlarla alay eder ve onlara gülüp geçerlerdi. Gerici, yobaz, sıkma baş, çağdışı, modadan anlamayan zevksiz gibi birçok sözler dökülmüştü, günaha alışkın ağızlardan. Lakin şimdi söylenen hiçbir sözü düşünecek durumda değildiler. “keşke söylememiş olsaydık da bu azabı görmeseydik!” diye kendi kendilerine hayıflanmaya ve kızmaya başladılar. Ancak zaman pişmanlık ve ah etme zamanı değildi. İnkarlar, zevkler, tatlı günahlar şimdi bir bir ateş olup çıkıyordu karşılarına. İşte karşılarında bütün azametiyle Allah’ın göz ardı edilen ateşi duruyordu. Zincirler çözülüyordu bir bir ve meleklerin sert bakışları altında cehenneme sürükleniyorlardı. Eyvahlar, feryatlar sadece kişinin acısını arttırıyordu. Çünkü burada kendilerine yardım edecek kimseleri olmadığı gibi, dünyada zevklendikleri günahları katrandan gömlek şeklinde karşılarına çıkıyordu. Grup grup atılıyorlardı günahkârlar, kendileri için hazırlanan azap yurtlarına. Her bir günahkâr günahına uygun bir ceza şekliyle karşılanıyordu. İlk yetim malını yiyenler çıktı karşılarına. Malik, Ahmet’e yetim malı yiyenlerin, yoksulu doyurmaya ön ayak olmayanların zorlu bir azabın muhatabı olduğunu belirtti. Dünyadayken ne kadar da keyifli geliyordu savunmasız zavallı yetimlerin mallarını yemek. Yüce Allah bunun çok büyük bir günah olduğu belirtmişti. Buna rağmen karşılaşmayacaklarını düşündükleri ateşin sıcaklığından uzak bir şekilde masum yavrucakların ne durumda kalacaklarını düşünmeden yemişlerdi zavallıcıkların sahip olduğu tek geleceklerini. Yetim malı yiyenlerin azabı çok garipti. Ateş çukurlarına atıldıklarında birden dudakları kocaman oluvermişti. Deve dudakları gibi şişmişti dudakları. Ellerinde ise büyükçe ateş topları beliriyordu. Tutmak istemiyorlardı ancak buna imkân bulamıyorlardı. Ellerindeki ateş toplarını yüzlerini, gözlerini buruşturarak ağızlarına atıyorlardı. Bu ateş topu o yetimlerin malını götürdükleri boğazlarından geçiyor bağırsaklarından iniyor ve dübürlerinden çıkıyordu. Allah’ın kendilerini, gördüklerini unutarak masum çocukların mallarına zulmen el koyanların cezası şiddetlenerek artıyordu. Şunlardan birisi dünyadayken; “Senin malını almaktan beni alıkoyacak güç nerde söyle söyle” diyerek masum çocuğun yakasından tutup yere savurmuştu. Bir gün Allah’ın bunların hesabını soracağını asla aklına getirmemişti. İşte o sırada ateş zindanının bir duvarı yarıldı. Alnında nur parlayan bir çocuk belirdi. “Ver bakalım benim haklarımı ver veeeeeeeeeeer” gücünden hiçbir şey kalmamıştı. Boynu bükülmüş, başı eğilmişti. O diklenen, büyüklenen, adamdan eser yoktu. Korkudan konuşamıyordu bile. O zayıf ve güçsüz çocuk ise şimdi çok güçlü bir pehlivan gibi hesap soruyordu. Kim Allah’ın karşısındaysa ne kadar güçlü olursa olsun yenilmeye mahkum, kim de Allah’ın yanındaysa ne kadar güçsüz olursa olsun galip gelmeye muktedirdir. Yetim malı yiyenin yaptığı iyilikler getirildi. Mazlum çocuktan gasbettiği sermayede ortaya koyuldu. Bir bir iyilikleri uçuyordu çocuğun hayır kasasına doğru. Yetim malı yemenin ateş cezasının yanı sıra iyilikleri de yok olarak müflisliğe doğru gidiyordu. Hem ateş, hem de cennete götürecek ve cehennem ateşini söndürecek hayır suları azalıyordu. Hayır suyu ne kadar azalırsa o kadar uzayacaktı ateş günleri. Haksızlık yoktu. El koyduğu sermaye değerindeki iyilikleri çocuktan taraf uçmuştu. Gözyaşları fayda etmiyordu, gözyaşlarına aldırmayanların. Yetimlerin her bir damla gözyaşı bir kor ateş olarak deve dudakları gibi şişmiş dudaklarından iniyordu boğazlarına. Burada namazlarda oruçlarda fayda vermiyordu. Kim olursa olsun yetim malına göz dikenin gözleri ateşin kıvılcımlarına hedef oluyordu. Yetim malına iştahla bakan gözlerden ateş akıyordu. Yetimin malının her bir zerresi emanetidir Allah’ın. Kim ihanet ederse gözlerinden, ağızlarından, dübürlerinden çıkacaktır ateş olarak yedikleri her katre yetimin malı. Çocuk sevinçle gasbedilen mallarına karşı aldığı iyiliklerle ayrıldı yavaşça azap yurdundan. Yetim malı yiyen ise ah ediyordu haline: “Yazıklar olsun bana, yazıklar olsun. Güçsüz dediğim çocuk ne kadar güçlü çıktı karşıma. Hem altımdan, üstümden ateşle karşılandım, hem de yaptığım iyiliklerin büyük bir kısmından oldum. Ne yapacağım Allah’ım! ne yapacağım ahlar bana vahlar bana!” Pişmanlık fayda vermiyordu. Telafisi mümkün olmayan bir zaman diliminde yaşanıyordu. Fırsatlar çok verilmişti bir zamanlar. Hatırlatmalar yaşanmış, ödenmesi istenmişti. Ama ne ki, fayda etmedi. O sermayenin tükenmez, ömrün ise bitmez olduğunu zannetti. Zannettiği şey olmadı. Mal da bitti, ömür de sona erdi. İşte beklenmeyen hesap günü de gerçek mi gerçek olarak karşına çıkmıştı. Yetim malı yiyenler kora halinde bağırıyorlardı: Yetim malı yiyeni Ateş yiyecektir ateş. Güçsüz sanmayın küçükleri Koruyanı var en büyük Kalmaz elde sermaye Biter ömrün kendisi bile Yetim malı yiyeni Ateş yiyecektir ateş. Ne mal fayda verir Ne de güç ve kudret El de kalan tek gerçek Yetim malı yiyeni Ateş yiyecektir ateş. Ahmet bu korunun nakaratlarını aklında tutarak Malik’le birlikte diğer günahkârların azap yurtlarına doğru ilerledi.
Telif Hakkı Uyarısı Kabirde İlk Gece (11) isimli yazı, Seyit Uzun tarafından 21.08.2008 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
2
Aralık
2
Aralık
2
Sudenaz’dan Mektuplar (ıv)
• Ersin Başeğmez • Yaşamdan Hikayeler • 18 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
2
Aralık
2
Kasım
25
Ey Ölümsüzlüğün Zifaf Gecesinin Gülü
• Seyit Uzun • Hayata Dair Şiirler • 35 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Kasım
25
Kasım
18
Kasım
18
Kasım
17
Aralık
23
Temmuz
17
Aralık
7
Ağustos
21
Dul Olmak Kadının İkinci Ele Dönüşümü Müdür?
• Seyit Uzun • Eleştiri Makaleleri • 4230 kez okundu. • 13 kez yorumlandı.
Ocak
12
İmdat! Babam Sigara İçiyor
• Seyit Uzun • Yaşamdan Hikayeler • 2829 kez okundu. • 11 kez yorumlandı. |
![]() |
Site Menüsü
Radyo Yayını
( Canlı Yayında )
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||