Kaçış Yok
9 / 9 / 2007 Pazar tarihinde Gürcan Şen tarafından eklendi, 728 kez okundu...
“Korku nedir bilmeden dokuz yaşıma kadar geldim. Edirne’de kaleiçi semtinde oturuyoruz, yaz tatilindeyiz. Şehir küçük olduğu için her yere rahatça gidiyoruz. Bize yakın mahallelerde de arkadaşlarımız var, oralara da gidip oyun oynuyoruz. Üst mahallede küçük bir yavru sokak köpeği var ve tüm mahallenin maskotu, hepimiz onunla oynuyoruz, seviyoruz....” Okuyucu Puanı ;
Kaçış YokKorku nedir bilmeden dokuz yaşıma kadar geldim. Edirne’de kaleiçi semtinde oturuyoruz, yaz tatilindeyiz. Şehir küçük olduğu için her yere rahatça gidiyoruz. Bize yakın mahallelerde de arkadaşlarımız var, oralara da gidip oyun oynuyoruz. Üst mahallede küçük bir yavru sokak köpeği var ve tüm mahallenin maskotu, hepimiz onunla oynuyoruz, seviyoruz. Bir gün bir duyuru yapılmış, mahalle de oturan ve küçük köpekle temasta bulunmuş herkes devlet hastahanesinde aşıya gidecek. Küçük köpekte kuduz teşhis edilmiş. Mahallede karantina ilan edilmiş. Tüm arkadaşlarla birlikte aşıya gideceğimiz için çok seviniyoruz. Eğlence demek bu, korkulacak bir şey yok. Annelerimiz bu konuyu çok önemsiyor. Muhakkak aşıya gidecekmişiz. Eh emir büyük yerden. Devlet hastahanesi İstanbul yolu üzerinde Ayşekadın semtine yakın, bizim evimize göre tam ters yönde şehrin girişinde. Pazartesi gününden itibaren tüm mahalle aşıya başlayacak. Sabah arkadaşlar ile toplanıp yürüyerek yola çıktık, arada paytonların arkasına takılıyoruz, paytoncu farkederse uzun kamçısını arkaya doğru şaklatıyor. Çok kenarda oturursanız kamçı doğru sırtınızda. Hastahaneye geldik, hepimizin kaydı yapıldı, karneler verildi, sıraya girdik, Bir hemşire, ” Çocuklar hepiniz karnınızı açacaksınız, sırayla aşınızı yapacağız. “ diye konuştu. Sırayla odaya girdik, bir hemşire aşımızı vurdu, çıkarken odanın kapısında bir masada karnemizi imzalattık. Yarın yine geleceksiniz diye de uyarıldık.O zaman anladık ki bu aşı ondört gün sürecek. Eh ne olacak bize de eğlence. Güle oynaya geri döndük. Ertesi gün,ertesi gün derken artan aşı dozunun da farkına vardık. Bu iş eğlenceden çıkıp işkenceye, acıya dönüştü. Hiçbirimiz gitmek istemiyoruz ama annelerimiz titiz, karneleri, yapılan damgaları takip ediyorlar. O yaz sıcağında nihayet aşılar tamamlandı ama bittik resmen. Karnımız delik deşik oldu. İğne yerleri acıyor. Aşı çok yakıyor, ayaklarımız tutuluyordu. Ondört tane aşıyı yiyince, üstelik canımız iyice yanınca kedilere, köpeklere daha ihtiyatlı yaklaşmak gerektiğini o küçücük aklımızla iyice anladık. Ama bu sevimli hayvanlardan uzak durmamız aşıların acısı geçer geçmez bitti. Yirmibir yaşıma kadar da bir vukuatla karşılaşmadım. Üniversitede haziran sınavları zamanı geldi. İstanbul’da oturuyoruz, apartmanın bodrumunda kedi yavruları var, her tarafı pire sarmış durumda. Karar alındı, kediler toplanıp uzak bir yere atılacak. Birkaç kişi aşağıya indi, yavrular birer birer yakalanıp bir kutuya konuluyor. Bende yukarıya kaçmalarını engellemek için merdivendeyim. Yavrulardan biri fırtına gibi merdivene atladı. Üstünden yakaladım ama parmağımı korkuyla ısırdı. Neyse yavrular toplandı. Küçükçekmece taraflarına giden bir komşu onları alıp götürdü. Orada yavruları serbest bırakmış. Ertesi gün okulda ders bitiminde Çemberlitaş’a kuduz hastahanesine gittim. Ana caddeden bir yokuşla aşağıya doğru inildiğinde hastahane oradadır. Kedinin ısırdığını söyleyince doktora çıkardılar, “Apartmanda yavru kedinin ısırdığını” söyledim. Beni dinleyen doktor, “Üç gün iğne yapacağız, yavru kediyi getireceksin kontrol altında tutacağız, kedide bir şey çıkmazsa iğneyi keseceğiz” dedi. “Nasıl getireyim kediler atıldı” dedim “ O zaman yirmibir tane iğne olacaksın” dedi. “Haziran sınavlarım başlıyor, gelemem” diye yan çizmeye çalıştım ama devlet bu konuda çok hassas kaçış yok. “Geleceksin, mecbursun. Gelmezsen polisle getirtirim” dedi. Kaydımı yaptırttı, adres bilgilerimi aldı.Mecburen ilk aşımı oldum, verilen kontrol kağıdını imzalattım. Ertesi gün yine gidip aşımı oldum. Haftasonu hastahane çalışmıyor diye gitmedim, evde ders çalıştım. Pazartesi günü imtahanlarım başladı, imtahan sonrası hastahaneye gittim. Aşı için kuyruğa girdim, aşımı yaptırdım. Kontrol kağıdımı verdim, doktor baktı, “Cumartesi Pazar aşıya gelmemişsin, neden gelmedin ?” diye çıkıştı. “Haftasonu tatil değil misiniz ?” diye cevap verdim. “Aşının tatili olur mu, hergün geleceksin” diye beni uyardı. O imtahan dönemi o sıcakta haftasonu dahil hergün Çemberlitaş’a kuduz hastahanesine gittim. Hergün aşının dozu arttı, sonunda enjektör dolu hale geldi. Aşıyı olunca dışarı çıktığımda ayağım çekiyor, yürüyemiyorum. O yokuşu çıkmak bir işkence. Sonunda imtahanlarım da aşılarım da bitti. Ertesi yıl imtahan dönemine yakın Beyazıt’ta bizim fakültenin yanında okuldan İzmir’li bir arkadaşı bir kedi ısırdı. Tecrübeliyim ya, kendimce onu uyardım “Aman kediyi yakala, hastahaneye götür, benim başıma şöyle birşey geldi, kediyi götürmezsen sanada yirmibir iğne vururlar” dedim. Güldü, “Kedi burada, biryere gittiği yok” diyerek çok bilmişcesine konuştu. Sustum, bir daha da hiç ağzımı açmadım. Sonra arkadaşlardan öğrendim ki hastahaneye gitmiş, doktorlar kontrol için kediyi getirmesini istemişler. Kediyi aramış, bulamamış ve yirmibir tane iğneyi paşa paşa yemiş. “Oh olmuş enayiye” dedim içimden. Yedi yıl sonra, bankada yeni bir işe başlamadan vaktim vardı, okuldaki kütüphaneye gittim. Oturuyorum, kütüphanede çalışanların beslediği bir kedi durup dururken sıçradı elimden ısırdı. Al başına belayı. Kütüphane çalışanları, “Birşey olmaz buranın kedisi, korkma” dese de akşam Haydarpaşa Numune hastahanesine gidip durumumu anlattım. Doktor beni dinleyip kaydımı yaptı, “Avrupa iğneler var ondan üç tane yapıyoruz, istemezseniz ondört tane yerli iğne vururuz ama onların riski var, garantisi yok” dedi. Cebimde para yok ki avrupa iğne yaptırayım, “Siz lütfen yerli iğne yapın, ben riske giriyorum” dedim. İğnemi yaptılar, eve döndüm. Ertesi gün bankada işe başladım. Kütüphaneyi her fırsatta telefonla arayarak kediyi sordum, oradaymış bir şeyi de yokmuş. Aşıya gitmedim. Yine karnımdan delik deşik olmaya hiç niyetim yok. Ertesi gün yine kütüphaneyi düzenli aradım, kedi iyi ve orada. Yine aşıya gitmedim Ertesi gün kediyi yine bir kaç defa kütüphaneye sordum, durumu iyi ve göz önünde. Rahatladım, endişelerim bitti. Akşam bankadan eve dönünce annem bir davet kağıdı uzatarak, “ Oğlum polis geldi, seni karakola bekliyorlar” dedi. Kalkıp karakola gittim, haber kağıdını uzattım. Polis memuru, “Haydarpaşa Numune hastahanesine gideceksin, kuduz aşını yaptırmamışsın. Seni istiyorlar” dedi. Bir minibüs binip Kadıköye, Kadıköy’den de üsküdar dolmuşuna binip doğru hastahaneye gittim Hastahanede doktorda çıkıştı, “Bu işin şakası yok, nasıl hafife alırsın, bir de okumuş insansın “dedi. “Yeni işe başladım, gelemiyorum, bu arada üç gündür sürekli kediyi kontrol ettirdim, sağlam” dedim. “ O zaman bir kağıt imzalarsın, gidersin “ diyerek doktor bir kağıt ve kalem uzattı. Şöyle yazıyor : Kuduz tedavimden kendi isteğim ile ayrılıyorum. Başıma gelebilecek olumsuz herşeyin sorumluluğunu kendi isteğimle üzerime alıyorum. Altına isim, adres yazdım. En altını da imzalayıp verdim. Bu sefer bir iğneyle kurtarmıştım. Bu olaydan sonra kedi ve köpeklerden iyice uzaklaştım. Artık korku başladı bende. Onlara ne yaklaşıyorum, ne de seviyorum. Karım da hayvanlara bayılıyor, senelerce eve köpek istedi, ben hep karşı çıktım. Derken 1999 yılında İstanbul’da depremi yaşadık. Hayatın pamuk ipliğine bağlı olduğunu anladım. Hayatta istekleri ertelemenin ne kadar anlamsız olduğunu gördüm. Karıma, “Sahibi olursan, bakımını da üstlenirsen bir köpek alabilirsin, ayrıca sakın köpek için bir bedel ödememi de bekleme “dedim. Tabii karım havalara uçtu. Depremin böyle sevindirici yanları da oluyor. O sevinçle etrafa haber bıraktı. 2000 yılının Temmuz ayında Şarköy’de yazlıktayken bir haber geldi. Karımın kuzeninin iş yerinden arkadaşının İrlanda setteri köpeği yavrulamış. Ücretle satılıyormuş, isteyip istemediğimizi sordular. “Ücret ödemeyi düşünmüyoruz, eğer satılamayan sona kalan bir yavru olursa ücretsiz alabiliriz “ diye karım cevap verdi. Konuşma o şekilde bitti. Bir kaç gün sonra haber geldi, köpek sahibi hanım ücretsiz bir yavru vermeyi kabul etmiş. Karım nasıl heyecanlı anlatamam. İsim arıyor sürekli, bu cins köpekler kızıl kahve renkli olduğu için ona göre düşünüp fikir üretiyor. Sonunda aklımıza Tarçın ismi çok uygun geldi. İstanbul’a döndüğümüzde haberleşildi ve bir akşam Kozyatağı’na gittik. Köpek sahibi hanım kapıyı açtı, kapıda bir de büyük kızıl köpek. Kendimizi tanıttık, buyur ettiler. Yutkundum, içeri giremiyorum. Karım hemen köpeği sevmeye başladı, köpekte ona kuyruk sallamaya başladı. Ben çekinerek içeri girdim, bir koltuğa iliştim. Köpek de karşımda, gelip beni bir kokladı. İçim gidiyor, ödüm patlıyor ama sesimi de çıkaramıyorum. Kısa bir sohbetten sonra, kız içeriye gitti ve kucağında bir yavru ile geldi. “Buyrun yavrunuzu “ diyerek karımın kucağına boynunun ve burnunun önünde beyazları olan sevimli bir kızıl yavru bıraktı. Bir naylon torbaya da çişli gazete kağıdı alıp çıktık. Eve döndük. Tarçın’la maceramız böyle başladı. Çok bağırıştık, didiştik ama o kendini sonunda bana sevdirdi. Sahibi olarak beni belledi. Hayat ne kadar tuhaf tesadüfler ile dolu ki insan şaşırıyor. Köpeğimizin dört yaşında sara hastalığı ortaya çıktı. Tüm zorluklara rağmen o hala bizimle, titizlikle bakıyoruz, seviyoruz. Köpeğimiz havlamıyor, kimseye hırlamıyor. Diş göstermeyi bilmeyen iyi huylu bir köpek. Ne bizi nede bir başkasını hiç ısırmadı. Geçen yaz yine yazlıktayız. Karımın dayısının da Whippet tazısı var, ismini dük koymuşlar. Dayıbey eşiyle yurtdışına giderken köpeği annesine bırakıyor. İki köpekle de gidince ben ilgileniyorum. Yemeklerini ben yediriyorum. İhtiyaçları için gezmeye ben götürüyorum. Dük’ün biraz kıskançlığı var ve dışarıda bulduğu her şeyi yemeye çalışıyor. Bir akşam üstü karım Tarçın’ı aldı, bende Dük’ü ihtiyaçlarını gidermeleri için çıkardık. Yerde atılmış bir kağıt mendili dük hızla ağzına aldı, yutmaya çalışıyor. Biliyorum hem yutamayacak, yutsa da kusacak, hemen kağıdın ucundan yakaladım almaya çalıştım. Hain köpek kağıdı bırakıp baş parmağımı iki tane dişiyle öyle bir ısırdı ki acısı içime işledi. Kanamaya başladı. Ben köpeğe çıkışınca karım baktı, parmağım damlayarak kanıyor. Şaşırdı, hemen eve döndük. Parmağım eve dönene kadar kanadı. Pansuman yaptık. Aşılarının tam olduğunu bildiğim için kuduz aşısına gerek duymadım. Artık bu tür şeyler bende panik yaratmıyor, rahatım. Sadece kızgınım ve kabullenemiyorum. Anneanne durup dururken dük’ün ısıracağına inanmıyor. “sen muhakkak bir şey yapmışsındır” diyor. Yemekte Dük’ü yanıma yaklaştırmadım, sinirle bağırdım,” alın bu köpeği yanımdan” diye. Aşırı tepki veriyorum, kızgınım ama aslında gururum kırıldı. Elimle beslediğim bir köpeğin beni ısırmasını yediremiyorum. Anneanne de bu sefer oğlunun köpeğine kızdığım için bana tepki gösterdi, “Tarçın’ı da yemek sırasında içeride tutacaksın” diye çıkıştı. Bu olaydan sonra Dük’ü hiç yanıma yaklaştırmadım. Köpekle köpek olunmaz biliyorum ama onun yaptığı hareketi hep hainlik olarak niteledim. Dük bu sene başında böbrek kanserinden öldü. Herkes çok üzüldü, karım, anneanne ağladı. Ben etkilenmedim. Üzüntülerimi belirttim ama bu lafta kaldı. Onun hala yaptığı hainliği unutmuyorum. Köpeğimizde artık galiba köpeklikten çıktı, dede artık kızıyor.” Beni onu sevdiğiniz gibi sevmiyorsunuz” diyerek küsüyor. O çocuk yıllardır sara ile boğuşuyor, nasıl üstüne düşmez, onu kollamayız ki. Ağzı var dili yok garibimin. Hayatım boyunca bu güne kadar otuzbeş tane kuduz iğnesi yedim ama şimdi büyük kızıl bir güzel köpeğimiz bizimle. Bu da hayatın tatlı bir cilvesi. İşte böyle hiçbir şeyden kaçamıyorsunuz.
Ekim
10
Ekim
10
Ekim
10
Ekim
10
Beyoğlu Beyoğlu Ooof Beyoğlu (v)
• Ersin Başeğmez • Yaşamdan Hikayeler • 18 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ekim
10
Eylül
19
Eylül
6
Ağustos
10
Temmuz
4
Haziran
29
Aralık
18
Temmuz
10
Eylül
9
Mart
2
Eylül
16 |
![]() |
|
||||||