Kahrolasıca İçki !
Yeni bir günün habercisi olan sabah ezanı okunmuş ve İstanbul’un varoşlarında yıllardır hep aynı vakitlerde ayağa kalkan iki can namaz için ayağa dikilmişlerdi. Her ikisi de kurulmuş saat gibi kalkıp abdest alıp namazlarını kılmış ve yeni bir gün için onlara hayat bahşeden Rablerine şükürlerini yapıyorlardı. Gece geç yatan Yusuf tekrar yatağına girse de anne Halime halen seccadesinden kalkmamıştı. Bir süre sonra güzel bir havanın olacağının belirtisi olan güneş tan yerini yavaş yavaş kızıla boyamaya başlamıştı. Yılların alışkanlığı ile seccadesinden fırlayan Halime hanım, bir çırpıda ocağın üstüne çay suyunu koymuştu bile. Bu gün onun için çok önemli bir gündü. Yıllar önce kocasının ölmesi nedeniyle, tek başına büyük zorluklar çekerek okutup büyüttüğü ve evimin direği dediği oğlu Yusuf ’un diploma törenine yetişeceklerdi. Dile kolaydı tam on sekiz yıl bunun özlemini çekmişti. Bu gün Yusuf yüzlüsü, canımın içi, ciğerimin parçası diyerek sevdiği Yusuf’u diplomasına kavuşacaktı. Hem de dönem birincisi olarak.Bu her ananın rüyasını süsleyen ve çoğu ananın ulaşamadığı bir özlemdi. Onun için olacak ki Halime ananın içi hiç bu kadar kıpır kıpır olmamıştı. Çok mutlu olduğu gibi oldukça da heyecanlıydı. Sanki bu koca kadının elli ayağı gençlik zamanının heyecanı gibi tir tir titriyordu. İçinden keşke babası da görebilseydi diye iç geçirdi Sonra hele birde işine başlasaydı yavrum Allah’ın izniyle diye dua etti. Artık el eline bakmayacak, sağda solda merdiven silmeyecekti. Bundan sonrası daha da güzel olacak diyerek iç geçirdi. Sonra hazırladığı sofra için biriciğini, kıyamasa da uyandırmaya karar verdi. O sırada gözüne ilişen saate göz attı. Hele on dakika daha uyusun diye karar verdi. Bu gün Yusuf’u için hem sevinçli hem de yorucu bir gün olacaktı. O uyumayı fazlasıyla hak ediyordu.
Halime ana işte tam bunları düşünüyordu ki Yusuf çıkageldi odasından. Her hal Halime ana ne kadar da dikkat ettiyse de ahşap olan evin tahtalarının gıcırtı sesi Yusuf’unu ayağa dikmeye yetmişti bile. Yusuf bir hamleyle anasının başını kollarıyla sarmaladı. Çünkü ondaki heyecanı hemen fark edip heyecanının yatışması için iki yanağına öpücükler kondurdu. Bir birine sevgi ve şefkatle bakan iki göz birbirlerine gülücükler saçarak doyasıya baktılar.
____ Anacığım... dedi Yusuf annesinin yanaklarına iki eli arasına alarak.
____ Oğlum, yavrum, evimin direği... dedi Halime hanım.
Sonra her ikisi birlikte yere kurulmuş sofraya oturdular. Anası diz çökerken, Yusuf bağdaş kurmuştu sofraya otururken. Belli ki oda biliyordu bu günün zor geçeceğini. Onun için rahat rahat yiyip güzelce karnını doyurmak istiyordu. Sofra bu sabah bir başka donanmıştı sanki. Çünkü daha çok çeşit vardı. Hatta anası her sabah ekmek kızartırdı ama bu sabah kahvaltı çeşidinin çokluğundan olsa gerek, ekmek kızartmamıştı. Birlikte kahvaltılarını yapıp bitirince yine birlikte sofrayı kaldırdılar. Anasına kıyamazdı Yusuf. Hep böyle yardım ederdi gerek sofra kurulurken, gerekse de kaldırırken. Her bir şey kaldırışında “anam” diye sesler çıkarıyor, anası da “canım” diye cevap verirdi Yusuf’una.
Halime kadın alışıktı. Yılların verdiği tecrübeyle ortalığı alelacele toparlayı verdi. Bu arada Yusuf’ta yatağını toplamış, odasını evden çıkılır hale getirmişti. Her ikisi de en güzel kıyafetlerini özenle giyiverdiler. Halime kadın caka satarcasına giyinip, yavrusunun beğenisine sunuyordu sanki kendisini. Aldığı tek yeni şey bağladığı başörtüsüydü. Ama Halime kadına sanki bütün elbiseleri yeniymiş gibi geliyordu. Daha dik durmaya çalışarak.
- “Yakışmış mı Yusuf’um ?” dedi.
- “ Sana ne yakışmaz ki güzel anam...” dedi. İki eli içine alarak ana yanağını art arda öpücükler konduruveriyordu.
- “Dur dur ... zorla bağladım başörtümü, bozacaksın sonra” dedi.
Biraz daha gülüştüler ana oğul birlikte. Her şeyi planlamışlardı. Başörtüsüyle değil okula,okul sahasına bile sokmuyorlardı. Yusuf anasını okul dışında bir pastaneye bırakacaktı. Hemen çıkışta da buluşup bu mutluluğu sıcağı sıcağına birlikte yaşayacaklardı. Ana yüreği salonda olup, oradaki olan biteni tüm detayıyla görmek istiyordu ama bu Yusuf’u zora sokmak olur diye düşündüğünden, töreni izleme konusunun lafını dahi etmemişti. Hele hayırlısıyla diplomayı alsaydı diye iç geçirdi. Sonra törenin ayrıntılarını komşudan alacakları video ile evde oğulcuğumla birlikte seyrederiz diye düşündü.
Zaman her zaman nasıl geçerdi bilemezdi. Bazı günler ona yetmezdi adeta. Ama bu gün zaman durmuş geçmek bilmiyordu. Yusuf’unun töreni bitmeyecek gibi geldi Halime kadına. Orada beklediği süre sanki yıllar gibi gelmişti. Oturduğu sandalyenin dili olsa şikayet ederdi. Bir oturuyor bir kalkıyor ve hep Yusuf’unun geleceği yola bakıyordu. Bir süre sonra beklediği an ile karşı karşıya gelmişti. Okulun kapısından çıkan Yusuf elindeki diploma ve başındaki kep ile gözükmüştü. Ana yüreği dayanırımıydı ki yerinde dursun. Fırlayı verdi ok gibi Yusuf’una doğru. Kollar açılmış; sanki birbirlerine çekim gücü ile kavuşmayı arzuluyorlardı.
Saniyeler kalmıştı mutluluğun zirve yapmasına.
Saniyeler kalmıştı kolların bir birini sarmasına
Saniyeler kalmıştı iki yüreğin tek çarpmasına
Sarhoş kalleşti! sebep oldu bir nabzın daha atmasına.
Yusuf yapa yalnız kalmıştı. Ellerini açıp dur ana dur.... derken, annesi ise sanki koş bana koş diye anlıyordu. Halime kadın coşkunun verdiği şuursuzlukla adımlarını atarken, karşıdan gelen başka bir şuursuz sürücü, onu tekerlerinin altına alıvermişti.Gerçi içerisinde içki şişelerinin bulunduğu araç sahibi bir yere kaçamamış hapsi boylamıştı ama Yusuf hem babasını hem de anasını trafik canavarına kurban etmişti. Çünkü babası da işten eve dönerken, her zaman ki otobüs durağında beklediği esnada sarhoş gençlerin üzerinden geçmesiyle hayata veda etmişti. Yusuf yıllarca bu acıyla yaşayıp içki ile mücadele etmenin andını içinde taşıyordu.