Kansız Oldu! Birinci Cumhuriyeti Gömdük Netekim!Kansız Oldu! Birinci Cumhuriyeti Gömdük Netekim!“Laiklik karşıtı fikirlerin işlendiği bir odak” olan AKP neden kapatılmadı?Anayasa mahkemesinin kararını Türk tipi laiklikten Batı tipi laikliğe geçişte liberalleşme eğilimi olarak mı anlamalı? Hakikatken AKP kapatılma davası ile Ergenekon davası bir restleşmemi? “…milletimizi bir bütün olarak kucaklamayı sürdürebileceğimizden kimse kuşku duymasın” demenin asıl anlamı nedir? Kısacası I.Cumhuriyetten II. Cumhuriyete nasıl geçildiğini ve bu olayın önemini nasıl temellendirmek gerekir. *** Türkiye Cumhuriyeti’nin dört orijinal özelliği vardır: 1- Tarih sahnesine sondan bir önce çıkan milletin(son çıkan millet Ruslardır ) özellikleri; a) Mülkiyet ilişkilerine geç çözülme (hala devletin binlerce dönüm arazisi vardır) b) Ordu-Millet geleneği c) Üç milyon yıllık insanlık vicdanına yakınlık 2- Devlet kurma (ve yıkılmasına engel olamama) geleneği ile birlikte edindiği tarih birikiminin yanında orijinal bir medeniyet kuramamış olması… 3- Jeopolitik açıdan eksen ülkelerde liderliği 4- Finans-Kapital eliyle kurulmuş olması Bu dört özelliği ile kendini var eden Türkiye Cumhuriyeti 85 yıl sonra acaba hangi özelliğinin kaybıyla orijinalliğinden “çok şey” kaybetmektedir? “Son dönem siyasi-ekonomik hareketlilikle” Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl bir ilişkinin içine çekildiği görülmelidir? Önce, kısaca tarih bilgimizi tazelemeliyiz: “Kadim tarihte gaalip gelen akıncı azınlık üst - sınıf olmadan önce, devlet sınıflarını teşkil etti. Osmanlıda "Devletlu" dört sınıf oldu: İlmiyye (bilim sınıfı), Seyfiyye (savaş sınıfı), Mülkiyye (idareci sınıf), Kalemiyye (maliyeci sınıfı). Bu dört devlet bölüğü dışında kalan "Reaya" yurttaşlar "ecnebi" sayıldı. Osmanlı idaresi, dördüzlü devletlular arasında oynanan bir oyun, bir satrançtı. Çok geçmedi: Devletlular "hadem, haşem" lüksünü arttırdıkça hüdayinabit sosyal adalet gitti. Üst tabakalar derebeğileştikçe tepişmeler arttı. "İlmiyye" ile "Seyfiyye" gündelik "alüfe" ile geçiniyordu. Derebeyileşme ve Tefeci-Bezirgan çapulu toprak gelirini budadıkça, masraflar için "züyef akça" (kalp para) çıkarıldı. "Alufe"ler bu alım gücü düşük para ile ödendiğinden, Seyfiyye ile İlmiyye ikide bir "kazan kaldırdı". Birkaç vezir kellesi uçuruldu. Ayaklananlara "ihsan`ı şahane", "mansıp" dağıtıldı. Gelgeç olarak mesele örtüldü.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih devrim Sosyalizm, 1965) “ Bütün kadim imparatorluklar gibi, Osmanlılığı da toprak meselesi kurdu, toprak meselesi yıktı. Osmanoğullarının (herhangi sosyalist bir şuur iddiası dışında) sırf tarih öncesi ilkel sosyalizminin toprak özel mülkiyetine önem vermeyen göçebe toplumundan geldikleri için, yaptıkları tarihcil devrim yoluyla kendiliğinden uyguladıkları DİRLİK DÜZENİ köklü toprak devrimi oldu. Gittikçe derebeğileşildi. Dirlik düzeni kankıranlaştı. Dirlik düzeni yerine sözde derebeğileşmeye çare olarak: Kesim düzeni geçti. Mukatacılık kamu topraklarını Bezirgan-Tefeci sermayenin emrine verdi. Roma`nın, Bizans`ın bir türlü tam gerçekleştiremediği para iradı uygulandı. Kamu toprakları "malikane" adıyla Tefeci-Bezirgan önsermayenin önce sözde gelgeç ve kiracı olarak tasarrufuna, sonra ebediyyen tasarrufuna, en sonra, "Batılılaşmak" parolası ile mülkiyetine aktarıldı. Hazinesi toprak gelirine dayanan Osmanlılık, bağıra çağıra çöktü” (Dr.Hikmet Kıvılcımlı, age) “Türkiye Cumhuriyeti: Osmanlı sosyal münasebetlerini ürkütmeksizin, sırf siyasi yüzeydeki reformların tutunabileceğine inanmış` "zafer" yiğitlerince kuruldu. Halka "ecnebi" denilmedi. "Saray"ın kayırmadığı aydınlar, memurlar ve halk siyasete "yabancı" tutuldu. Tek parti devri gözde mütekait ve büyük memurlar politikasını yaşattı. "Zafer" yiğitleri, Mustafa Kemal`e "Gazi" denildiği ilk ülkücü günlerde kadim tarih mütegallibesini "vesayet"le idareye çalıştılar.” (Dr.Hikmet Kıvılcımlı, age) Fakat Türkiye Cumhuriyeti daha doğarken halkçılık yolundan değil finans-kapitalin soyundan gitti “Milli mücadele, bildiğiniz gibi, Müdafaa`i Hukuk Cemiyeti dediğimiz Anadolu burjuvazisinin örgütlerinin ideolojisi ve adeta yöntemi altında, fakat bizim tarihimizde büyük rol oynamış "Sünuf`u Devlet" denilen insanlarımızın, yani devlet sınıfları dediğimiz insanlarımızın vurucu güç olarak rol oynamaları biçiminde cereyan etti. Milli mücadele sırasında, gerek ecnebi, yabancı Finans-Kapital; gerekse onun Türkiye`deki ajanlığını yapan bizim Kompradorlar (ki biz ona Türkiye de Kompradordan ziyade Levantenler ismini vermişiz: Yani Doğusallı falan anlamına geliyor), bunlar olduğu gibi düşman işgali altındaki merkezlerde kaldılar. İstanbul başta gelmek üzere sonra, İzmir bölgesini, biliyorsunuz, Yunanlılar önde olmak üzere Avrupa emperyalistleri işgal ettiler... Ve bu işgal alanında kalan Finans-Kapital ve Kompradorların, Anadolu hareketine karşı saltanatı nasıl kullandıkları heyecanlı hikâye halinde biliniyor. Biz işin kapital, daha doğrusu ekonomik ilişkiler anlamı üzerinde duruyoruz. Bu anlama giriyoruz. Milli mücadele sırasında Hindistan’dan Mustafa Kemal Paşaya 5-6 yüz bin lira geliyor. O bunun 500 bin lirasını Garp Cephesi Kumandanlığı emrine veriyor. Zafer olunca, Bakanlar Kurulu kararıyla 380 bin lirasını geri alıyor. Bir de gene Mısır sabık Hidivi Abbas Hilmi Türk uyruğuna geçmek için 900 bin küsur lira vermiş bulunuyor. 1923 yılına geldiğimiz zaman, Türkiye’ nin çok geri kalmışlığı ve kalkınması birinci mesele haline gelmiştir: Harpler, darplerle... İşte bu sırada lider Mustafa Kemal`in Türkiye sosyal ve ekonomik yapısı üzerine görüşleri büyük ölçüde etken oluyor.” “17 Şubat 1923 günü, CHP örgütünü kurma girişimleri sırasında, şöyle diyor: "Büyük arazi ve çiftlik sahipleri kaç kişi? Hiç kimse büyük araziye sahip değildir. Binaenaleyh bu arazi sahipleri himaye edilecek insanlardır." Büyük arazi sahipleri için bu kanıyı besliyor. Sonra, büyük sermaye. Sahibine gelince: "Büyük sermaye sahibi insanlar yoktur, diyor. Kaç milyonerimiz var? Hiç. Binaenaleyh, biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz. Bilakis memleketinizde birçok milyonerlerin, hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız." ” (Dr.Hikmet Kıvılcımlı, Finans kapital ve Türkiye) “Ve binaenaleyh, 1923 yılı nutkunda, resmi nutkunda gene Mustafa Kemal Paşa "Kalkınmamızın tüccar sınfını zengin edebilmek için ticaretin yabancı ellerde bulunmasına mani tedbirler almak mecburiyetindeyiz." diyor. Bu fıkir yapısı içinde, pratiğe geçilince:1924 yılı; bakıyoruz, Mustafa Kemal Paşanın kayınbiraderi Uşakizade Muammer Bey gidiyor Celal Bey`e (Celal Bey bildiğiniz Celal Bayar) ve bizim, diyor 250 bin liramız var, bununla bir ithalat ihracat şirketi kuralım. Zaten söylenenler de aşağı yukarı bu mealde. Şimdi, Türkiye`de ithalat-ihracat şirketi kurmak ne oluyor? Adeta, ondan evvel, milli mücadele sırasında, milli mücadelenin karşısına çıkmış olan Kompradorların işini yapmak gibi bir şey oluyor. Ama başka da yol görünmeyince, bu yatırım yapılmak isteniyor. Fakat düşünülüyor, taşınılıyor: Bu ithalat-ihracat nasıl yapılacak? Bin bir tane yabancı Finans-Kapitalist Türkiye`nin bütün ekonomisine hakim. Levantenler bütün dünya ölçüsünde ithalat-ihracatı haraca kesmiş. Bunlar arasında böyle küçücük sermayeli bir ithalat-itiracat şirketi, yani bir komprador müessese daha kurmak, onun iflasını peşinen göze almak demektir. O halde bu yapılmasın. Ne yapılsın? Bir banka kurulsun. Ve işte; onun üzerine, İş Bankası dediğimiz bir müessese kuruldu. Tabii bir müessesenin kuruluş felsefesi ve yapısı kurucularının karakteristiğinden anlaşılabilir. Amaç, yukarıda Mustafa Kemal Paşa`nın dediği: "Ticaretin yabancı ellerde bulunmasına mani tedbir almak"... Amaç bu. Gaye, o zaman için yabancı Finans-Kapitale ve yerli Komprador burjuvaziye karşı bir tedbir almak. Kimler bu tedbiri almak ve bu tedbirde kurucu olmak durumunda kalmış? Onlara bakınca bizim o zamanki Türkiye sosyal yapısının içinde üç tip insan çıkıyor: Birisi: Milletvekilleri diye. Yani İş Bankası`nın kurucularına bakıyoruz. 14`ü milletvekili: Mahmud Celal, Mahmut, İhsan, Hasan Saka, Rasim, Rahmi, Salih, Fikret, Fuat, Kılıç Ali. Bunlar kimlerdir? Biz gözümüz önüne koyunca: Bunlar modern kapitalist değil, Tefeci-Bezirgan Hacıağa da değil. Bunlar bizim Sünufu devletimiz. Yani devlet sınıflarımızın mümessilleri. ” “Bunun dışında, bir de 17 tane Tefeci-Bezirgan diyebileceğimiz, yani o zamanki Türkiye içinde ekonomik anlamı bu olan "zade"ler görüyoruz: Hüseyin Beyzade İbrahim, Mora Yenişehirlizade Ethem Hasan, Eşraftan Sükkeizade Tevfik Paşa, Süreyya Emir Paşa, Kavalalı İbrahim Paşazade Hüseyin, Aktarzade Rasim, İnegöllüzade Mehmet Saffet, Uşşakizade Muammer Yelkencizade Lütfi, Musahipzade Rıza, Kınacızade Şakir, Nemlizade Sıtkı.. Hep zadeler.17 kişi. Yabancı sermayeye karşı yerli bir teşebbüste kimlere dayanacağız deyince bir de bakıyoruz, bu zadeler, -hem de çoğunluğu temsil etmek suretiyle,- araya giriyor. Bir 6 tane de modern kapitalist.. Gene ikisi zade: Hanifzade Ahmet ve Altı Ağazade Mustafa,tüccardan" bunlar. 4 tane de düpedüz kapitalist tüccar: Edirneli Emin, Manifaturacı Halit, Ecza`i Tıbbiye Taciri Necip, Nemli zade ve Şürekası. Böylece, ilk milli mücadele sonu korunuş sistemi olarak öne sürülen İş Bankas`nın içinde kurucuların 14`ü eski Sünufu devlet, 17`si antika Tefeci-Bezirgan döküntüleri (zadeler). Ki bunlar, biliyorsunuz, modern sermayedar değil. Tefecilikle ve vurguncu bezirganlıkla eşraf olurlar, ayan olurlar, sonra toprak sahibi de olurlar ve büyük arazi sahipliğine doğru giderler. Binaenaleyh, o sınıfın içinde büyük arazi sahibi de dahil, bir grup. Ve bir de, üç dört tane milyoner olarak az çok modern kapitalizmin ancak ticaret biçiminde, yahut işte Necip gibi kokular, yağlar yapan ufak bir üretim alanında yetişmiş tipleri katılıyor... Dikkat edilecek yön burada, yani enteresan cihet: Bunların, Tefeci-Bezirgan zümresinin durumu. Bunlar para koymuyorlar hiç. Mustafa Kemal Paşa nın parasıyla kuruluyor banka. Ama hepsi "kurucu" ve "ortak" halindeler. Onun için paşa da bunlara, -besbelli bu, olaylardan anlıyoruz,- güvenmiyor. Güvenmediği için; onların hiçbirini hemen hemen Yönetim Kuruluna almamış. Yalnız onları etrafta bu kargaşalık çıkmasın; düzen olduğu gibi arızasız yürüsün diye bankaya almış.” “ Asıl Yönetim Kurulunda şunlar: Reis Mahmud, Müdür`ü Umumi Celal, öteki üyeler de eski Ticaret Bakanı Rahmi, sonra Fuat, Sadi, Kılıç Ali, Fikret, bir de Kınacı zade Şakir (Ankara milletvekili o da). Böylece İş Bankası`nı büyük bir samimiyetle Türkiye`de yabancı Finans-Kapitalin ve tabii Levanten dediğimiz Komprador burjuvazinin tehakkümüne karşı bir tedbir olmak üzere kurmak zorunda kalınmış.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Finans kapital ve Türkiye) Peki, beklendiği gibi mi olmuş? “Şimdi, bir kurumun Finans-Kapital kurumu olup olmadığını anlamak için, tekelci olup olmadığına bakacağız. Ve bu tekeli, özellikle ilkin konuşurken söylediğimiz gibi, üretim alanında gerçekleştirebilip gerçekleştiremediğini hesaba katacağız. Bu üretim ve ekonomi alanındaki tekelciliği Finans-Kapital lügatindeki karşılığına Filial derler Fransızlar biz de iştirakler diyoruz. Bu iştiraklerin İş Bankası`nda nasıl geliştiği aşağı yukarı herkesçe az çok biliniyor. Ben birkaç senelik süre içinde birkaç olayını vermekle yetineceğim. 1934-35 yılı resmi raporunda böyle yazıyor: "Banka 1924 senesinde hemen tesisini müteakip (yani kurulur kurulmaz) maden kömürü işleriyle ilgilendi. Kömür madeninin sanayideki mevkiini izaha lüzum yoktur. Kömür işi dünyanın en mühim işlerindendir" Böylece, banka daha kurulduğu sene, Türkiye`de dünyanın "en önemli işi" olan kömüre tekel koymuş bulunuyor: 1926 senesinde 27 Haziranda kömür işi: Kozlu Şirketi, 1 Temmuzda Türkiş Maden Kömür İşleri Türk Anonim Şirketi kuruluyor. O zaman daha semayesi birkaç yüz bin lira. Fakat bu şirketleri ikişer milyon lira sermayeli. Bunların amacı da: Zonguldak kömür madenlerinin mühim bir kısmını işletmek oluyor. Sonra, "kuruluşunun 4. yılını tamamlamadan İtibar`ı Milli Bankası`nı bünyesine ilhak ederek milli ölçüde büyük bir hareket yaptı" İş Bankası. Bu İtibar`ı Milli, belki yeni kuşak bilmez, İttihatçı Kompradorların birinci Cihan Emperyalist Savaşı sırasında kurdukları bir bankadır. Bunun tasfiyesidir bu. Ve böylece İş Bankası, hemen 4. yılda onu da sinesine katmak suretiyle tasfiye etmiştir. "Birçok ufak ve orta bankalar gihi İtibar`ı Milli Bankası da milli mücaadeleden sonra cumhuriyet idaresinin müzaheretiyle canlanmaya ve kalkınmaya başlamıştı" diyor. Onun için o canlı şeyi biz kendi yapımız içine aldık, diyor. Altıncı teşebbüs: Demiryolu finansmanı. Bunu İş Bankası üzerine alıyor. Ve biliyorsunuz, Türkiye demir ağlarla örülüyor. Ve bir de, yedinci iş: "Hükümetin bankalarla müşterekerı teşkil ettiği Konsorsium faaliyetine başından sonuna kadar iştirak ediyor" İş Bankası. İzmir`in imarı için, diğer mali teşekküllerle birlikte İzmir Belediyesinin çıkardığı 2 milyon liralık tahvilatı tamamen plase etmeyi üzerine alıyor. Ergani Bakır madenini üzerine alıyor. Derken,1929 senesi Cihan buhranı dediğimiz kriz evren ölçüsünde patlıyor. Fakat; bütün dünyada Finans-Kapital sarsıntı geçirirken, bizim İş Bankası tam tersine bundan yararlanmayı mükemmelen beceriyor. Hatta o raporunda: Banka için "düşebilirdi" diyor. Yani bu müthiş kriz sırasında düşebilirdi. "Ancak tarihte iştirak ettiği veya doğrudan doğruya kurduğu başka müesseseler kendisine yeni plasman imkanları verdi." Demek ki, gerek iştirakleriyle, gerek şubeleriyle kurulmuş olan İş Bankası tam "efradını cami, ağyarını mani` ve Türkiye ölçüsünde bir Finans-Kapital müessesidir. Şubelerini artık saymıyorum burada. Hepimiz biliyoruz. Hangi adım başında, gitsek, bir İş Bankası şubesi görüyoruz. Bugün Türkiye`nin bütün sathını süratle adeta eline almış bir müessesedir. Buna biz ne isim verebiliriz şimdi? Finans-Kapitalist bir müesseseden başka hiç bir şey değil. Binaenaleyh, işte o sene, yani 1923 ile 1929 yılları arasında 6 yıl için Türkiye`de hemen bütün bellibaşlı ekonomi alanlarına, üretim alanlarına ve bütün yurt yüzeyinde vilayetlere, kazalara kadar el atmış büyük bir fınans müessesesi bir Finans-Kapitalist müessesesi teşekkül etmiş. 1929 yılı emperyalıst bunalım ve cumhuriyetin de 10. yılı oluyor. O yıl Türkiye`de yalnız Finans-Kapitalist müessese olarak İş Bankası mı var? Hayır. Bütün şirketleri göz önüne alıyoruz. Bakıyoruz ki, Türkiye de 187 büyük şirket var. Bunların 116`sı yabancı sermaye şirketi. Binaenaleyh 64`ü Türk şirketi oluyor. Bunun dışında, adeta yere serilmiş gibi: "Şimdilik çalışmayan" Türk şirketleri 52 tane, "ancak hukuki mevcudiyetleri devam eden" Türk şirketleri 28 tane, "tasfiye halinde bulunan" Türk şirketleri 35 tane. 115 Türk şirketi, iler tutar yeri kalmamış, böyle duruyor. Demek ki, 10 senelik faaliyet içinde bir müessese, bir Finans-Kapital müessesesi Türkiye ölçüsünde muazzam bir büyüme kaydetmiş. Fakat öteki şirketler daha çok hala yabancı Finans-Kapitalin elinde. Ancak 64 tane Türk şirketi ayakta kalabilmiş. 115 tanesi işlemez durumdalar. Neden böyle olmuştur? Yeni kuşak bilmez, eskiler bilirler: Bu, Lozan Muahedesinin korkunç bir kompromisi yüzündendir. Lozan Muahedesi gerçi bir zafer muahedesi oldu ama, ekonomik açıdan ta 1929 yılına kadar Türkiye`nin gümrük tarifelerinde değişiklik yapmaması için söz vermiş olması ve bağlanması anlaşması da oldu. Lozan`da, 1929 yılına gelinceye kadar bugün gümrükler ne ise öyle kalacak, denildi. O günkü gümrükler de, bildiğiniz gibi, 19. yüzyılda Avrupa Finans-Kapitalinin haraca bağlamış olduğu Osmanlı İmparatorluğu`nun gümrükleriydi. Yani Türkiye`de yapılan üretimi, sanayii, ekonomiyi kat`iyen savunmayan, tam tersine kanatan, tüketen gümrüklerdi. O gümrükler 1929 yılına kadar devam ettiği için, durum bu şekilde.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Finans kapital ve Türkiye) Yani “…biliyorsunuz, 1939-40`larda patlayan İkinci Emperyalist Evren Savaşı üzerine Türkiye`yi yeniden kritik durumlara soktu. Ve o zaman, Finans-Kapitalin bu korkunç tehlikeli gelişimi, (bunun dini imanı yok, memleketi yok, falan) bu korkunç durumu karşısında Sünuf`u devlet yeniden tedbirler almayı düşündüler. Ve o zamanın başbakanı (Refik Saydam), memlekette halkın kırılışı ve hoşnutsuzluğu arttığı için, şöyle bir beyanda bulundu: "Biz tüccarı millet hayatında lazım bir unsur telakki ediyoruz. Fakat tüccar bunu böyle telakki etmezse, tamamen içimizden çıkması lazım gelen bir unsur olduğuna kanaat getirerek ona göre hareket etmek kararındayız." Finans-Kapitali hala tüccar görüyor bizim başbakan. Ve diyor ki: Karışmam, ayağını denk al! Finans-Kapital artık memlekette geliştim, palazlandım, her şeyi ben elime alacağım demeye başlıyor. Bilhassa Mustafa Kemal Paşa öldükten sonra. Harpte gelmiş dayanmış, en büyük tehlike biçiminde. Tabii, kıpırtıları sezen başbakan tehdit ediyor: Yoksa kaldırırız sizi diyor. Bilıyorsunuz, bu hiç uğurlu gelmedi: Refik Saydam bir gece ansızın, 10-15 gün sonra, füc`eten öldü. Nasıl öldü, bilmiyoruz. Pera Palas`ta öldüğünü işittik. Perhiz hastasıydı. Kendisine bir "mükemmel" şölen çektiler. Ve o gece Angin dö Puvatrinden öldü. 1941`de o söyleniyor. Arkasından,1942 senesi İnönü Paşa şu beyanda bulundu: "Bulanık zamanı bir daha ele geçmez fırsat sayan eski batakçı çiftlik ağası ve elinden gelse teneffüs ettlğimiz havayı ticaret metaı yapmaya yeltenen gözü doymaz vurguncu tüccar ve bütün sıkıntıları politika ihtirasları için büyük fırsat sayan ve hangi yabancı milletin hesabına çalıştığı belli olmayan birkaç politikacı büyük bir milletin bütün hayatına küstah bir surette kundak kurmağa karşı aşikar olan zararlarını gidermek yolu elbette vardır." Finans-Kapital o kadar dayatmış ki, o zamanın milli şefi bile: Yeter artık, diyor, ve meydan okuyor. Ama işte zaten bütün bu konuşmalarımızdan çıkacak ders bu. Bunlar hepsi sadece güzel iyi niyetler. Bir 1923 senesinden itibaren Türkiye`de Finans-Kapitalin kalesini kurduysak, ve bu kale çevresinde Türkiye`nin bütün ekonomisi, bütün politikası temelinden tavanına kadar Finans-Kapitalin tahakkümü altına geçmişse, acaba o memlekette bu taban madde temeli üzerinde, herhangi bu üstyapının kahramanı, -hatta Garp Cephesi Kumandanı olsa, milli şef olsa,- bir şey yapabilir mi? Hiç bir şey yapamaz. ” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Finans kapital ve Türkiye) Bu uzun alıntıdan hangi sonuçları çıkarmalıyız? 1- Türkiye Cumhuriyeti aslında kurtulamayış savaşının bedelini iniltiyle yaşamaya devam etmektedir! Kendi tarihinin birikimini vurucu güç olan asker ile geleceğe taşımış fakat iyi niyetin ekonomik ilişkilerdeki beklentiye karşılık düşüp düşemeyeceğini hesap edememiştir! (Durkheim’in tuzağına düşen Ziya Gökalp’ın ideolojik yetersizliğini de buraya ekleyebiliriz) 2- “Çok geçmedi, Osmanlı ıslahatçılarının yıkılışa tek sebep saydıkları "Kapıkulu" çoğalmasını andıran, memur çokluğu çığlaştı. Artan "Devletçilik" yükünden hoşnutsuzlaşan halk, kadim Osmanlı üst-sınıflarının dış yardımlara tutunarak "şartsız kayıtsız" iktidara gitmelerine ("denize düşenin yılana sarılması" kabilinden) oy verdi. Çok parti oligarşisinin azıttırdığı vurgun ve pahalılık altında maaş ve şereflerinin yıprandığını gören "üniversite" (bilim sınıfı "İlmiyye") ile "Silahlı Kuvvetler" (savaş sınıfı "Seyfiyye") elele verip bir çeşit içeriden "tarihcil devrim" yaptılar. 27 Mayısla birkaç bakan (vezir) idam edildi. "Tasarruf bonosu", "permi" vs., gibi şeyler icadedildi. "Sosyal Adalet" sloganı anayasaya girmekle yetinildi. Sosyal üst yapımızdaki çıkmazın kadim tarih açmazı olduğunu Alaska Senatörü Ernest Gruening raporunda şöyle yazdı: "Sağ kanadın feodalist ve zengin unsurları 1960 askeri darbesinden hemen hiçbir zarar görmeden kurtulmuşlardır ve parlementoda temsil edilen 5 siyasi partinin hepsini de sıkıca avuçlarının içine almışlardır." ” Demek ki Türkiye Cumhuriyeti doğarken daha finans-kapital olarak var olmuş ve yabancılarla olan ortaklığından vazgeçemeyecek üretim ilişkilerinden doğan sosyelitesini korumaya çalışmıştır… Seyfiyenin Türkiye Cumhuriyetindeki tarihi rolü (başat özelliği!) hep bu olmuştur(sonuçları itibariyle düşünülmeli)… Oysa halkın ilksel toplum (orta barbar) geleneği, ordusunun “dar zamanında” yanında olduğu yolundadır! 27 Mayıs hareketini de bu açıdan değerlendirmek gerekir! Halk için ordu-millet geleneği bugün bile hala devam etmektedir… Türkiye Cumhuriyeti insanı ordu-millet geleneğinden dolayı darbelere-muhtıralara karşı kayıtsızdır(demokratik tepki beklenmesi beyhudedir)… Bu yönüyle de aldatılmaya her zaman açıktır! Şimdi AKP ve Ergenekon meselesine biraz daha temellendirme odaklı yaklaşabiliriz! Her devlet kurulurken elbette kendi istihbaratını da kurar… Bağımsız devlet kuruluşunun bekası için bu tür örgütlenmeler “doğaldır”. Ancak gördük ki Türkiye Cumhuriyeti kurulurken daha yabancı sermaye ile içli dışlı olmuş finans-kapitalliğinin ucunun nereye varacağını görememiştir! Eh! Bu kadar yabancı sermaye varsa bu memlekette parasının kontrolünü de, çeşitli kılıflar altında, sağlamak isteyecektir elin adamı! Yassıada tutanaklarına bir göz atalım: “MAH-CIA İLİŞKİSİ NASIL ORTAYA ÇIKTI? 27 Mayıs darbesini yapanlar, Başbakanlık Müsteşarı`nın odasındaki kasada yaptıkları aramada defterlerde kayıdı bulunmayan 261 bin lira tesbit etmişlerdi. Yassıada Mahkeme heyetinin istekleri doğrusunda ifade veren Mehmet Özdemir Evliyazade, Örtülü Ödenek`te açık görünen paraların nerelere aktarıldığını açıkladı. Evliyazade`nin, "Memleketin milyarları kıymetinde sırlar biliyorum..." demesi üzerine yargılananlardan M. Salih Korur` her şeyi açık bir dille ifade ederek 22 Aralık`taki duruşmada patlıyordu: "Gizli celsede bu durumu arzedeyim." İşte o sözlerin akabinde yapılan gizli celsede MAH`ın ekonomik olarak birçok ülkeye bağımlı olduğu, devletin ajanlarına, Amerikan istihbarat servisinin İstanbul`daki bir şefe doğrudan emir verdiği ifşa edilecekti. Müsteşarın kasasında çıkan 261 bin lira MAH-CIA ilişkisini ortaya çıkaracaktı. 42 yıldır saklanan Yassıada`daki gizli celsede görülen Tahsisat-ı Mesture davasının tutanaklarını aynen yayınlayarak bir döneme ışık tutuyoruz. 8. Oturum "Sanık Ahmet Salih KORUR- Sayın başkanım, Naci Peker 1950 yılında Milli Emniyet`in ilk hizmet başkanıdır. 1953 yılında ayrılmış ve Bağdat elçisi olmuştur. Bu müddet zarfında zabıtla teslim edilen 261 bin küsur lirayı tasarruf etmiştir. Bu para, bizim kendisine verdiğimiz bir para değildir. Yani hükûmetten, başvekaletten Milli Emniyet`e verilmiş bir para değildir. Milli Emniyet`in diğer devletlere olan münasebeti vardır. Başta Amerikalılar, sonra İngilizler, sonra Fransızlar ve sonra İtalyanlar. Bunlardan da hizmet mukabili bir miktar alınır." ... Bu sözler mahkeme salonuna bomba gibi düşmüştü. Devletin ve milletin bağımsızlığının emanet edildiği en önemli kurumlarından biri olan Milli Emniyet Hizmetleri (MAH) göbeğinden bağımlı hale gelmişti. Hem de bir değil, birden çok ülkeye bağımlı olmuştu. Bu sözler üzerine yargılananların başında gelen sabık Başbakan Adnan Menderes ile iki bakanı; Fatin Rüştü ve Hasan Polatkan birbirlerinin gözlerinin içine bakıyordu. Celal Bayar, hiçbir şey olmamış gibi bakınıyordu etrafına. Ne de olsa o eski bir komitacıydı. Yıllarca Galip Hoca adını alarak memleket memleket dolaşıp halkı işgalcilere karşı örgütlemişti. Zaten İttihatçılığın gereklerinden biri değil miydi, "Ölsen bile, canının çıktığını hissettirmeyeceksin." 40 yıl öncesindeki gibi komitacılık ruhu depreşmiş ve mahkeme salonundaki yaşlı kurt renk vermiyordu. Ve 27 Mayıs 1960 darbesinde tutuklanıp yargılanan Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur`un sinirleri dayanmıyor ve aylardır gizledikleri sırları açıklıyordu. Halbuki daha önceki ay ve celselerde üstü örtülü olarak mahkeme heyetine bilgi verilmişti. Ancak çok tuhaf bir şekilde başta mahkeme başkanı Salim Başol ve müddeiumumi Altay Ömer Egesel olmak üzere sanki bütün mahkeme heyeti Adnan Menderes ve Korur`un söylediklerini anlamamak konusunda anlaşmışlardı. `Şu işin mahiyetini öğren bakalım` MAH`ın eski başkanı bomba etkisi yapan sözlerine şöyle devam ediyordu: "Geçen sefer ifadelerimde `başka membalardandır bu para` dememin sebebi de budur. Onlar, bu alınan paralardan 261 lirasını tasarruf etmiş, Hizmete sarfetmemiş. İndelhacet kullanmak üzere daireden ayrılırken bu parayı getirdi. Başvekile müracaat ederek bu durumu bildirmiş, başvekil de müsteşara teslim et demiş. Bu para Naci Perker`in işten ayrılmasın kadar bende kaldı. 6 ay kadar emirleri veçhile bilfiil Milli Emniyet reisliğini üzerime aldım. Bendenize emir verirken şöyle dedi: `bu işe gir, gör bakalım mahiyetini öğren.`Bunun üzerine teşkilatın başkanlığını kabul edip bu işi tedkik etmeye çalıştım. Bütün dosyalarımıza Amerika`nın milli emniyet servisi hakimdir. Bu şayian kulaklarımıza gelmekteydi. Ben işe başladıktan sonra bil hassa tetkikatı bu cihete yönelttim." Adnan Menderes`in müsteşarına "bu işe gir mahiyetini öğren" dediği olay aslında tam bağımsız olan bir ülkede asla kabul edilmeyecek birtakım oyunlar oynanıyordu. Teşkilatın adı Milli Emniyet idi ama maşaallah birçok ülkeye farklı yönlerden bağlı idi. Casuslar maaşlarını direkt ABD istihbarat servislerinden olan CIA`dan alıyorlardı. Tabiî emir ve talimatları da. CIA, şube müdürlerini, kısım amirlerini, hatta grup şeflerini aşarak direkt ajanla temasa geçiyor ve iş istiyordu. Amerika, bu ekonomik gücünü kullanarak Milli Emniyetin elindeki tüm dosyalara da vakıf bulunuyordu. O günlerde yapılan esprilerden biri de şöyle idi: "MAH`taki dosyanı imha ettirmek istiyorsan, Amerikan Sefarethanesi`nden bir Coni`yi tanıman yeterli." Korur, yaptığı araştırma ve incelemede daha da vahim olaylarla karşılaşacaktı. Amerika, yalnız istihbarat servisimize değil, yetiştirilmekte olan ajanlarımıza bile hakimdi. Yani daha ajan adayı olan öğrenciler bile CIA`nın kontrolüne geçmişti. Bu şu anlama geliyordu: Öğrencilerin eğitim masrafları dahi CIA tarafından ödeniyordu. İnönü döneminde böylesine ABD`nin kontrolüne giren Milli Emniyet`in (bugünkü MİT) tamamıyle ulusal çıkarlarımıza yönelik faaliyette bulunması için Adnan Menderes`in atadığı Korur, araştırmasını derinleştirdikçe başka şeylerle de karşılaşıyordu: İstanbul teşkilatı CIA`ın elindeydi "... Baktım ki bilhassa İstanbul`da bir mektep, İstanbul teşkilatı ve Yeşilköy`deki soruşturma teşkilatı tamamıyle Amerikalılar`ın elinde idi. İstanbul`daki mektebin maaşını Amerikalılar doğrudan doğruya mektebin müdürüne tevdi etmekteydi. Yeşilköy`deki soruşturma teşkilatının da maaşını doğrudan doğruya Amerikalılar vermekteydi. Ayrıca İstanbul Milli Emniyet Teşkilatımız`a da para vermekteydiler. Ve bunlar sonra merkeze bildirilmektedir. Amerikan İstanbul servisinin başkanı bu paraları doğrudan doğruya verip onlardan direkt hesap almakta ve iş istemekte olduğu için, memurların izzet-i nefsini rencide eder vaziyette idi. Ve bundan hepsi de müşteki idiler. Bunu tetkik ettim, mühim de bir para değildi. Verilen para ayda 100 bin liranın etrafındaydı." İSTİHBARATÇILARA CIA PARA VERİYORDU GİZLİ CELSE BAŞKAN- Salon boşaltıldı, görevlilerden başka salonda kimse yok. Sanık Ahmet Salih Korur; SANIK AHMET SALİH KORUR- Sayın Başkanım, Naci Perker 1950 yılında Millî Emniyet`in ilk hizmet başkanıdır. 1953 yılında ayrılmış, kendisi Bağdat Elçisi olmuştur. Bu müddet zarfında zabıtla tesbit edilen 261 bin küsur lirayı tasarruf etmiştir. Bu para bizim kendisine verdiğimiz bir para değildir. Yani hükümetten; Başvekâlet`ten Millî Emniyet`e verilmiş bir para değildir. Millî Emniyet`in diğer devletlerle olan münasebeti vardır. Başta Amerikalılar, sonra İngilizler, sonra Fransızar ve sonra İtalyanlar. Bunlardan da hizmet mukabili bir miktar alınır. Geçen seferki ifedelerimde "Başka menbalardandır bu para" dememin sebebi de budur. Onlar bu alınan paralardan 261 bin lirasını tasarruf etmiş. Hizmete sarfetmemiş, indelhacet kullanmak üzere, daireden ayrılırken bu parayı getirdi. Başvekile müracaat ederek durumu bildirmiş, Başvekil de Müsteşara teslim et, demiş. İndelhace kullanmak üzere bu 261 bin lirayı aldım kasaya koydum. Aylık sarfiyata tekabül eden bir para olmadığı için, yeni gelen Millî Emniyet Reisi`ne bu parayı devir etmedim. Dosyalarımıza CIA hakim BAŞKAN- Kim vardı o zaman? SANIK AHMET SALİH KORUR- Behçet Türkmen. Zaten ona teslim etmek istemediği için Naci Perker, getirdi parayı bize teslim etti. Bu para; Naci Perker`in işten ayrılmasına kadar bende kaldı, olduğu gibi kaldı, 261 bin küsur lira. 6 ay kadar emirleri veçhile bilfiil Millî Emniyet Reisliği`ni üzerime aldım. Bendenize emir verirken o zaman şöyle dedi. "Bu işe gir, gör bakalım, mahiyetini öğren" bir çok dedikodular vardı. Dedikodular şuydu: Amerikalılar bizim Milli Emniyet`e hakimmiş, vermekte oldukları paralar dolayısıyle Millî Emniyet Teşkilatımız`a nüfuz etmektedirler. Bütün dosyalarımıza Amerika`nın Millî Emniyet Servisi hakimdir. Bu, şayian kulaklarımıza gelmekte idi. Ben işe başladıktan sonra bilhassa tetkikatı bu cihete yönelttim. Hakikaten baktım ki bilhassa İstanbul`da bir mektep, İstanbul teşkilâtı ve Yeşilköy`deki Soruşturma Teşkilâtı tamamı ile Amerikalılar`ın emrinde idi. İstanbul`daki mektebin maaşını Amerikalılar doğrudan doğruya mektebin müdürüne tevdi etmekte idi. Yeşilköy`deki soruşturma teşkilâtının da maaşını doğrudan doğruya Amerikalılar vermekte idi. Ayrıca İstanbul Millî Emniyet Teşkilatımız`a da para vermekte idiler. Amerikalılar doğrudan doğruya para vermektedirler ve bunlar sonra merkeze bildirilmektedir. Ama Amerikan İstanbul Servisi`nin Başkanı bu paraları doğrudan doğruya verip ve doğrudan doğruya onlardan hesap almakta ve iş istemekte olduğu için memurların izzeti nefsini rencide eder vaziyette idi. Ve bundan hepsi de müşteki idiler. Bunu tetkik ettim, mühim de bir para değildi, verilen para ayda 100.000 liranın etrafında idi. İngilizler`den alınana baktım, ay da 30.000 lira, Fransızlar`dan alınan ayda 7-8.000 lira, İtalyanlar`dan alınana baktım, ayda vasati 4.000 liranın etrafındadır. İtalyanlar`la Fransızlar`dan şikâyet yok, çünkü onlar doğrudan doğruya merkeze veriyorlar. Fakat Amerikalılar doğrudan doğruya bizim memurlarımıza para vermekte ve hatta memurlara, bizzat kendilerine doğrudan doğruya maaşlarını ödemekte oldukları için bizim memurları kendi memurları gibi kullanmaktadır. Dinleme servislerindeki memurlarımız da Amerikalılar`ın elinde, bilhassa telefon servisleri, Beyoğlu`ndaki bir nokta. Bunların maaşlarını doğrudan doğruya Amerikalılar vermektedir. Bu vaziyeti böylece tesbit edince geldim Başvekile söyledim. BAŞKAN- Bu tetkikleri 957`de yaptınız. SANIK AHMET SALİH KORUR- Evet efendim. O zaman Başvekil`e geldim, bu vaziyeti aynen arzettim. Ve nihayet senede 1-1.5 milyon liraya kadar bir fark olacak bu para bakımından, bizim Millî Emniyet Teşkilâtımız`ın diğer devletlerin Millî Emniyet Teşkilâtı`nın emri altına girmesi ve onların emri altında çalışması gibi bir vaziyet hükümetimiz için elbette ki, tasvip edilmez. Bunu tasvip etmediler. Derhal bu münasebeti sureti nazikâneda idare ederek, bu parayı bütçeye koyalım dediler, önümüzdeki sene için. O sene nasıl idare etmek mümkünse edelim, gelecek sene bütçesine para koyalım dediler. Zaten 1957 senesinden sonra da Tahsisatı Mesture`nin birden bire artışının sebebi de budur. 2.5 milyon yapılırken, birden bire 2.5-3 milyondan, 4.5 milyona çıkarıldı. CIA ile münasebeti kestim Ben Amerikalılar`la olan bu münasebeti kestim, 2 ay para almadım. Amerikalılar`ın İstanbul teşkilâtına emir verdim dedim ki, sureti kat`iyede Amerikalılar`dan para almıyacaksınız. Amerikalılar`ın servis şefini daireme çağırdım, kat`i talimat verdim. Dedim ki; hiçbir memurumuzla temas etmiyeceksiniz, hiçbir memurumuza para vermeyeceksiniz. İcap ederse müşterek bir operasyon yaparsak, müşterek operasyonun masrafını ben tahakkuk ettirir sizden isterim. Fakat onun dışında ben size kat`i bir neticeyi bildirinceye kadar hiç kimse ile temas etmiyeceksiniz, para vermeyeceksiniz dedim. Amerikalılar bundan memnun oldular. Bizim istediğimiz de zaten bu idi, dediler.”( http://yenisafak.com.tr/diziler/mah/index.html) 1952 ‘de Nato’ya girmişsin (NATO`nun etkinliği dış güvenlik ile sınırlı kalmamıştır. 1950`li yıllarda İtalya`dan başlayarak NATO ülkelerinde gizli Özel Harekat daireleri kurulmuştur. Gladio adı ile anılan bu birimler ülkelerdeki devrimci sol hareketler başta olmak üzere her tür muhalefete karşı bir önlem olarak oluşturulmuştur. Bu birimler aynı zamanda Derin Devlet kavramının da ortaya çıkmasında büyük rol oynamıştır. http://tr.wikipedia.org/wiki/NATO). Finans-kapitalin oyununun içine dahil olmuşsun. Çıkarların icabıyla bağımsızlık en başta tutamayan maya olunca, haliyle, bağımsızlığın falan kalmayacaktır! ABD de çıkarları icabı “büyük abi” olarak ülkenin her yerinde at koşturmak isteyecektir haliyle (bloklar kapışmasında finans-kapitalin başı olarak)… Parasının ve tarihi görevinin lüzumunu yerine getirmek isteyecektir… Bu amaçla ülkeleri kendi kolu-ayağı gibi kullanacaktır… Bu yolda her ne yapıyorsa “mubahtır” da… Bloklar kapışması ortadan kalkınca(1990) Türkiye Cumhuriyeti’nin Gladio’suna “Ergenekon” a ihtiyaç da eskisi gibi kalmadı haliyle… Önce “susurluk kazası” sonra gümrük tarifesinin yeniden tanımlanması olan “gümrük birliği” antlaşması ve Türkiye’nin, servet ihracı için, mal varlıklarının satışı olan “özelleştirmeler” ve “kökleşmiş Ergenekon’un son hesaplaşmalar için kullanılması (ulusalcılık mayası ne kadar sağlam meselesiyle birlikte taşeron örgütlere ulaşabilmedeki kolaylığın devamı ) ” ve son olarak AKP kapatma davasında da görüldüğü gibi ABD finans cephesinin(gerek orta doğu enerji politikası için gerekse Anadolu sermayesinin kendine benzetildiğinin vurgusu için ) kendini aklaması! (orduya gerek kalmadan) ile Ergenekon’un tasfiye edilmese de ifşa edilmesi!... Sonuç: 1- Türkiye Cumhuriyetinin orijinalliğinden biri olan seyfiye geleneği, AKP davasında da görüldüğü gibi bitmiştir! Bunun nedeni Türk finans kapitaliyle Yeşil sermaye de denilen Anadolu kaplanlarının büyük Abi’nin koruyuculuğunda ve koynunda uzlaşabilmiş olmasıdır! (Adnan Menderes’in dramını anlayabildiniz mi?(!)) 2- Finans kapitalin sermaye ihracı güvence altındadır! O halde ne kadar cebi doldurursam kardır mantığıyla AK partiye kalan yasaları da çıkarma izni verilmiş olur! (ne de olsa ne Ulusalcılık mayası tutunmuş görünmemektedir Türkiye’de ki insanımız mülkiyet ilişkilerinin içine hızla ve “aç” olarak katılmaktadır ne de sosyalizasyon talebi istemektedir ki kendinden başkasını düşünecek hali yoktur halkımızın (insanımız bireyselleşmek istemektedir fakat üretim biçimi buna izin vermediği ölçüde hastalanmaktadır da) ) Bu yasalar: a) Demokratik uygulama ve şeffaflık meselesinin yasalarıdır! Seçim yasası, yerel yönetimler yasası (Kürtlerin de sisteme (tamamen) entegre edilmesi gerekmektedir) gibi… b) 2B yasası adıyla anılan “Türkiye coğrafyasının tasfiyesi” yasası (zaten Türkiye’nin tüm toprakları parsellenmiştir amaç yasalaştırmak) 3- Bu haliyle Türkiye Cumhuriyet’i modern finans-kapital cumhuriyetleri statüsünü (onlarda Hıristiyanlık kılıf olur da) “ılımlı İslam modeli”yle yakalamaya çalışacağı görünmektedir. 4- Kansız oldu, I. Cumhuriyet gömüldü NETEKİM! SON SÖZ: Moment kuşak bu tarih birikimi ve modernleşme çabaları içinde, bireyselleşemeyen yaşam biçimiyle ve nüfusuyla, acaba bir orijinallik gösterip yeni bir medeniyet kurabilir mi? Tarihimize bu orijinalliği ekleyebilir mi?
Telif Hakkı Uyarısı Kansız Oldu! Birinci Cumhuriyeti Gömdük Netekim! isimli yazı, Gürkan Adam tarafından 31.07.2008 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Kasım
30
Ekim
6
Ekim
3
Ekim
2
Eylül
24
Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül
• Şahin Cahit Yanık • Siyasi Makaleler • 293 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Ekim
29
Türk’ün Felsefeyle İmtihanı (kısa Film Senaryosu)
• Gürkan Adam • İronik Hikayeler • 173 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Ekim
21
Toplam Kalite Yönetimi ve Genel Eleştirisi
• Gürkan Adam • Eleştiri Makaleleri • 180 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Ekim
4
Bir İstifa Dilekçesi Örneği
• Gürkan Adam • Eleştiri Makaleleri • 2173 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ekim
4
Organik Ağa (kısa Film Senaryosu)
• Gürkan Adam • İronik Hikayeler • 247 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.
Temmuz
31
Kansız Oldu! Birinci Cumhuriyeti Gömdük Netekim!
• Gürkan Adam • Siyasi Makaleler • 343 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.
Ekim
10
Yaşlı Adam ve Deniz(kısa Film Senaryosu)
• Gürkan Adam • Yaşamdan Hikayeler • 2565 kez okundu. • 4 kez yorumlandı.
Ekim
4
Bir İstifa Dilekçesi Örneği
• Gürkan Adam • Eleştiri Makaleleri • 2173 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Kasım
10
Momentten Önce(kısa Film Senaryosu)
• Gürkan Adam • Başkaldırı Hikayeleri • 1907 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Kasım
23
Sıralara Kazınmış Hayatlar(kısa Film Senaryosu)
• Gürkan Adam • Dostluk Hikayeleri • 1891 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ekim
14
Duyuyor Musun?(kısa Film Senaryosu)
• Gürkan Adam • Dostluk Hikayeleri • 1805 kez okundu. • 3 kez yorumlandı. |
![]() |
Site Menüsü
Radyo Yayını
( Canlı Yayında )
Köşe Yazıları
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||