Kara MizahKara MizahHmm... Galiba yine sabah uyandım... Güneş vurmuş, ısıtmış ayaklarımı... Yine güzel bir gün dedim kendime... Güzelliği gün olduğu için mi bilemiyorum şimdi... Dolanan yorganımı çözdüm bedenimden, yine sarmaş dolaş uyumuşuz... En azından yalnız hissetmiyorum sayesinde... Gece o mu bana sarılıyor, ben mi ona yalnızlıktan, hiç bilemeyeceğim...Soğuk çoraplarımı aradım... En mantıklı olan yerden başlamam gerekiyordu... Düşünmeye başladım neresi olabilirdi? Hmm... Yer çekimi cevap... Ben havaya attıktan sonra bir gece boyunca havada asılı kalacak değildi hani... Onun için çoktan yere düşmüş olması gerekir dedim... Dedim de ne iyi ettim, ayağımın yanı başında buldum ikisini de... Görünce ayaklarımı, koşup gelmişler gibi... Onlar da biraz ısınsın dedim ve giydim... Karnım bağırdı... Uzun zamandır susmuyor namussuz... Ne olmuş yani, ağzım da görmüyor pek bi yiyecek ama onun kadar şikayet etmiyor... Hem de daha fazla bağıracak gücü varken... Kızdım, vurasım geldi tam üzerine ama vazgeçtim... Her bağırana vurulmazdı çünkü... Öyle olsaydı şimdi aşağıdan geçen satıcıyı da pataklamam gerekecekti... Eşitliğe önem vermek ne kadar zor bazen... Bu yüzden vazgeçtim... Karnımın benim, satıcının başkası olmasından değil yani, yanlış anlaşılmaya... Tamam bağırma artık yaa... Pardon satıcı, sana değildi bu... Sana vurmam bile ben... Giyinmem lazım... Sanki yatarken soyunabiliyorum da bu soğukta?! Dün dolmuşta bulduğum 1 milyon ne de güzel oldu değil mi? Vicdan azabı mı? Yooo... Ben bulmasam dolmuş şoförü bulacaktı... Onun karnı bağırmıyordur ki ne yapsın bu parayı... Hem o paraların yalnızlığından ne anlar? Ama ben biliyorum uzun zamandır yalnız bir parayı taşımanın ne demek olduğunu... Sıkıntıdan hafifler garibanlar... Bir zamanlar ceplerimi delecek kadar baskı yapan metal şımarıklar, yalnız kalınca sıkılmış çocuk gibi oturur bekler... Bilirim... Son beş aydır bilirim hem de... Annemin artık para göndermekten sıkıldığı için nefesini tutması biraz bencilce ama ne yapayım, içerleyemiyorum bile, annem o benim... İnatçı olsa da annem işte... Daha ne kadar nefesini tutacak bilmiyorum ama galiba toprağın altında da suyun altında olduğu gibi nefes alınamıyor olsa gerek... Artık istese de oyununu bozamaz herhalde... Yoksa solucanlar niye çıksın yukarı değil mi nefes almaya... Tamam bağırma dedim... Satıcı sana demedim ya... Güne de boş bir evde böyle kalabalık başlamak ne yorucu... Tamam gidiyorum... Ama pazarlık edelim şimdiden... Sadece iki yumurta ve ekmek... Evi geçindirmek zorunda olan benim, sen sadece bağırıyorsun onun için benim dediğim olacak� Evim de güldü buna... Hoşuna gitti tabi... Garip bir taş yığını olsaydım ve bana ev denseydi benim de hoşuma giderdi... Kahkahalar bıraktım geride ve çıktım nihayet... Brrrr... Şikayet etti ayaklarım... Nasıl etmesinler ne güzel sabah sıcaklardı şimdi ise soğuk... Ee ne yapalım yara bantları sadece ayakkabılarımdaki delikleri görsel olarak kapatıyorlar, ne suyu ne de soğuğu kesebiliyor meretler... Bilim adamlarına kızdım... Sıcak tutan ucuz bantlar yapsalardı ya... Ammmman dedim... Zor kurtardım, neredeyse dilencinin tek sağlam ayağını da ben ezecektim... "Bilim adamları yüzünden dalmışım" dedim, "pardon"... Sevindi zar zor kurtarıp basabildiğim yerdeki ayağının kesik olduğuna dilenci... Mutlu etmeyi seviyorum insanları... Dönerken yine hatırlatayım da ne kadar şanslı olduğunu, bari bu şekilde yardım edeyim dedim kendi kendime... Uzun zamandır kendi kendime diyorum zaten çoğu şeyi... Başkalarına diyecek bir şeyim olmadığından mı, yoksa başkaları diyeceklerimi üzerlerine alınmayacağından mı? En azından hep kabul görüyor söylediklerim diyor ve geçiyorum karşıya... Çünkü kendimle çatışan tarafıma aylardır küsüm... Neyse arkasından konuşmayalım değil mi? Hala bakkal kullanıyorum, daha sağlıklı böylesi... Bazen yumurtalar cebime atlayabiliyorlar böylece... Bir de kırılmasalar cebimde... Oradan ayıklamak pek zor geliyor... Umarım yumurtanın da vitamini kabuğundadır diyerek avutuyorum kendimi... Ama bu sefer farklı tabi... Onları güvenli bir poşet içerisinde gün ışığında taşıyacağım bugün... Dışarıyı da görecekler, hem de kabukları üzerinde olacak... En azından bir süreliğine... Onlar da sevindiler ne yapacağımı anlar gibi... Herkesi güldürüyorum bugün... "Buyur, ne istedin genç?" Etrafıma bakınsam mı diye düşündüm arkamda kimse olmadığını unutarak... Ama genç olduğumu unuttum belki de... Bazen böyle unutkan yapıyor insanı, aynada kendini kirli sakalla ve çökmüş gözlerle görmek... Yine de bakınacağım arkama, niye sıkayım canımı, bak gitsin aman... Belki gerçekten genç birini görürüm vitrindeki yansımada... Hmm yok... Yine aynı sakallar, aynı mor gözler... Aynı dedim, küsmeyin şimdi... Bugün her zamankinden daha uzunsunuz tabi fark etmez miyim? İltifatlarımı sakallarımdan neden esirgeyeyim bu cömert günümde? "Yahu senden başka kim var sanki içeride, bakınıp duruyorsun, şaşkın? Söyle bakalım adın ne senin?" dedi kısık hırıltılı ama sevimli sesiyle tonton bakkal amca... Biraz fazla tonton ama halinden memnun gibi... Sıkışıp kaldığı tezgah pek olmasa da... Nefes almakta zorlanıyor gibi ama rahatsız değil galiba pek... Belki o da bırakmaya çalışıyordur... Gerçi annemi koydukları o küçük çukur bu amcaya yetmez ama herhalde iki çukur açıp iki parça halinde koyarlar içlerine... İçi açılır insanın ne güzel, ferah... Tabi daha geniş bir çukur da yetebilir belki ama ben çukurların standart büyüklükte olduğunu farz ettim canım... En iyisi üç yap şu çukurları dedi çıtırdayan tezgah... Bugünlerde herkesin dili çözülmüş... Ağzı olan da olmayan da konuşuyor dedim... Bunu kendime dedim... Şimdi sıra amcadaydı... "Kerem" dedim... Çatlak çıktı sesim... Antrenman yapmalıyım... Uzun zaman kullanmayınca paslanmış ses tellerim... Kendi adımı söyledim... O da gülümsedi kendi adımı söylediğime... Ben de öyle yaparım bazen... Başkasının adını duyunca gülümserim de, kendi adımın söylendiğini duyunca bakmam somurtur giderim... Belli ki amcanın adını söyleseydim o da somurturdu... Moda bugünlerde... Benim yeni modam... "Nihayet ağzından iki kelam laf alabildik be Kerem, sessiz misafir gibi uğrayıp çıkıyorsun, olmuyor" dedi benim kadar çatlak olan sesiyle... O uzun zamandır konuşuyor ama hala sesi çatlak... Demek konuşmasa tamamen kısılacak... Aramızdaki zıtlıkların arasında sesimizin benzer olması sevindirdi beni... Doymak gibi bir şey bu sevinmek yaa, hatırladım... Küçükken çok olurdu bana... Daha sık uğramalı bana diye düşündüm... "Evet ne bakmıştın sahi, küçük sohbetimiz arasında da onları vereyim sana." Sohbet uzun sürecek galiba dedim... Bu çatlak sesle konuşmak pek iyi gelmez galiba kulaklara, en iyisi ben alıp çıkayım... Zira beynimi sağır eden bir ses var zaten, bari o sussun... Gerçi amacına ulaşıp sağır edebilse de kurtulsam, yarın yine başlayacak muhterem... "İki yumurta... Ekmek bi de"... Dönüp bakasım geldi kim konuştu diye... Neden sonra çenem yorulduğu için anladım benden çıktığını bu sesin... Artık kendimle sesli de konuşabilirim sanıyorum... Ne de olsa yabancıymış gibi geliyor, yalnızlığa birebir işte... Yok vazgeçtim... Şunca lafta bile çenem yoruldu, püf ne zormuş... Önceden nasıl yapıyordum ki, ne gereksiz enerji sarfı... Zaten kısıtlı olan kaynaklarımı buna mı harcayayım? Saç ve sakallarımı uzatmaya yeterince harcıyorum... O bile yoruyor artık... "Şuna bak, yetecek mi bu sana küçük bey. Şu haline bak, daha çok yemen lazım. Hem biliyor musun, seni daha önceleri de buralarda görüyordum ya, şimdi hatırlar oldum. Pek bi değişmişsin aslında. Tamam eveet. Neşelice bir kızla uğrardınız. Çikolata alırdınız hep. Ne çok gülerdiniz ikiniz. Hatırladım seni şimdi. Ben de diyorum nereden tanıdık geliyor bu genç. Hatta geçen hafta bi uğradığında seni rafın arkasından gördüm de..." Niye boğazında su varmış gibi konuşuyordu ki? Bu hırıltıya sebep olacak şey bir galon su olabilirdi ancak... Belki de boğazına kadar su doluydu... Öyle ya yoksa neden şişsin bir insan bu kadar... Pipetle içiyordu muhtemelen, yoksa suya uzanmak için eğilirken dökülüverirdi yarısı herhalde... O kadar suyun altından konuşursan senin de sesin böyle çıkar diyeceğim ama bana ne oluyor ki... Hadi o tombul bidon su ile dolu... Ya sen? İçim hava dolu olsa uçar giderdim... O bile yok herhalde bende ki hala çelimsiz soğuk tabanlarımın üzerindeyim... Muhtemelen benim içim tamamen boş... İçim, midem, aklım, kalbim, herhalde her yerim... Bu sızıntı ne zaman başladı hatırlamaya çalışıyorum... İçimi boşaltan... Ama nafile... Bir bulmaca olsaydım doldurulacak bir sürü boşluğum olurdu diye güldüm içimden... Yani boşluktan... Yankı yaptı... Bu sırada su sesleri gelmeye devam ediyordu... Gerçi deniz kenarında sahile vuran dalgaları tercih ederdim ama şu anda karşıma çıkan bu, ne yapalım... Tezgaha vuran lâkırdılar içerisinde tonlarca şey söylemiş olmalı... Demek ki herkes cüssesi oranınca konuşuyor... Bilmeden bu kurala uyduğumu fark etmem garip... Ne de olsa uyumlu insanımdır... Tamam aldım işte bağırma yine... Hiç susmayacak sanmıştım... Yok canım midem değil, amca... Midemin susmayacağını zaten biliyorum... Cebimdeki para da yalnızlıktan kurtulmak için sızlanıyordu zaten, ödedim ve çıktım... Kapı kapanırken su sesleri kapının yırtık gıcırtısında boğuldu gibi geldi... İronik... Sıkıştı kaldı tombul kelimeler tahta kapıda... Yakıcı güneş... Soğuk bir gecenin arkasından ayaklarımın erdiği huzura ben de eriyorum tekrar... Işığın nasıl olup da ısıttığına bir kez daha hayret ediyorum... Dondurucu soğuk yırtıklardan içeri işlerken, omuzlarıma hararet basıyor... Isınan hava gibi yükseleceğimi düşünüyorum bir an... Gerçi kirli saçlarım nedense güneşte biraz daha ağırlaşıyorlar ama nedenini çıkaramıyorum bir türlü... Belki güneş enerjisiyle çalışan kirlerim vardır kim bilir? Şu aptal bilim adamlarına bir ara göstermeliyim diye zayıf hafızam içindeki notlara ekliyorum bunu da... Önceden severdim diyorum güneşi... Şimdi bakmaya cesaret edemediğim kadar çok... Hayat verirdi, şimdi benden aldığı kadar çok... İçimde bir şeyler olsaydı içim ısınırdı ama nafile... Boş içle insan ısınamıyor bile... Aman diyorum... Cehenneme canı güneşin... Geldiği yere... Sıkamaz canımı bugün... Evimi bile güldürdüm bugün baksanıza... Şimdi de midemi güldürmenin zamanı... Yüzüm mü? Ona gerek yok... Yabancı şeyleri sevmez o... Unuttuğu şeylerin hatırlatılmasınıysa hiç... Bugün bir kere yaptım zaten, benden geriye kalanı gösterdim ona, bir kötülük daha yapamam... Ne de olsa ben kötü biri değilim... Yalnız olmak bir kötülük değilse... Çünkü son zamanlarda bundan başka bir şey yaptığım yok...
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
• Mehtap Güngör yazıyı favori listesine aldı...
Kasım
29
Kasım
27
Kasım
27
Kasım
17
Kasım
11
“dur Ben Sana Bir Şey Söyleyem!”
• Gürhan Gürses • Mizah Denemeleri • 173 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Temmuz
30
Bir Kadın Bir Erkek
• Kerem Murat Özdemir • Hayata Dair Şiirler • 232 kez okundu. • 4 kez yorumlandı.
Temmuz
30
Haziran
12
Aklın Karışmaya Başladı Değil mi?
• Kerem Murat Özdemir • Kişisel Denemeler • 224 kez okundu. • 6 kez yorumlandı.
Kasım
28
Kasım
28
Temmuz
30
Bir Kadın Bir Erkek
• Kerem Murat Özdemir • Hayata Dair Şiirler • 232 kez okundu. • 4 kez yorumlandı.
Haziran
12
Aklın Karışmaya Başladı Değil mi?
• Kerem Murat Özdemir • Kişisel Denemeler • 224 kez okundu. • 6 kez yorumlandı.
Temmuz
30 |
![]() |
Site Menüsü
Radyo Yayını
( Canlı Yayında )
Köşe Yazıları
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||