KaranfilKaranfilYapılacak şeyler var.Karanfil alınacak. En kırmızısından. Yakaya takılacak. Bir kadın ile buluşulacak. Abiye giymiş, otriş takmış bir kadın ile. Migrosda. Sabahın erken saatlerinde. Sonra. Ya sonra..... Tanımak gerekecek, sevmek gerekecek, yüreğinin dilini öğrenmek lazım.... Bir kadın ki huzuru gözüne, huzursuzluğu kalbine saklayan.... Kıskandı mı yaşamı daraltan, kıskanmadı mı yaşamı yok eden bir kadın. Ne çare? Bir kadın ile buluşulacak Migrosda..... Yakaya kırmızı karanfil gerek..... Ve o kadın hafifçe gülümsedi bana. Yok. Bana değil. Yakamdaki karanfile. Bir kadın kendisi için takılmamış karanfile, kendisi için karanfil takmamış adama, kendisi için karanfilli adam taşımayan Migros’a karanfil de demez, adam da demez, Migros da demez.... Zaten karanfilin yanında bir sığıntı gibi hissediyordum kendimi. Öylece kalakaldım. Ne giydiğini bile göremiyordum. Sadece hissettim. Galiba gülümsüyordu. Usulca yanaştım. Çok kısa bir süre içerisinde benden kalan nelerime, nerelerime tatil izni vermeliyim, nelerimi, nerelerimi saklamalıyım diye düşündüğümü hatırlıyorum. Tabii hiç bir şey beceremedim. Aklım karanfilde, gözüm ilerideydi. Nefesimi tuttuğumu hatırlıyorum. İlk o konuştu. - Merhaba. - Karanfil için mi şey ettinizdi? - Sanmam. Daha fazlasını ummuş olmalıyım. - Bir tek bunu bulabildim. Yemin ederim en kırmızısıydı. - Beğendim. - Beğenmeyeceksiniz sandım bir an. - O zaman hiç gelmezdim ki. - İyi de ya ben gelseydim. - Abiye giyinmedim ki. Otriş de takmadım. - Ama ben... - Ama sen? - Emindim. - Karanfil yol göstermiştir. - Belki de. Ben daha önce hiç karanfil takmamıştım. Tecrübesizim. - Karanfillerin yeteri kadar tecrübesi vardır. - Ya siz? Pardon, ya sen? - Benim için takılan karanfiller bana yol gösterirler. Hiç şaşmadım daha önce. Oturalım mı? - Migrosda mı? Güldü. Daha önceki tüm deneyimlerim beni yapayalnız ortada bırakmışlardı. O ve karanfil. Allah kahretsin. Hiç böyle çaresiz olmamıştım. Hepten de teslim olamazdım ki. Hiç bir kadın sevmezdi bunu. Cevap verme süresi dolmadan her şeyimi araştırdım. Didik didik ettim kendimi. İşe yarar tek şey kalmamıştı kendimden. O ve karanfil. Karanfil ve O. Tükettiler beni göz göre göre. Çıktık. Birgün birbirimize de düşünmeden, çekinmeden, umursamadan yapacağımız şeyi Migros’a yaptık. Migros`u terkettik. Nereye gittik, nasıl gittik, neden gittik, kim istedi de gittik hiç hatırlamıyorum. Sadece masaya otururken etrafta güzel kız var mı diye baktığımı anımsıyorum. Alışkanlık işte. Hemen farketti. Biraz asılmış bir surat ile bir çapkın gülümsemenin karışımı baktı bana. Sonra gülümseme ağır bastı. - Ben yetmiyor muyum? - Sen yoktun ki daha önce. - Ama şimdi varım. - Ne kadar kalacaksın? - Sen otururken yalnızca bana baktığın kadar. - Hep kalacaksın yani. - Sen bana çok inanma. Çok da güvenme. Bak gene otururken sağa sola. Konuyu değiştirdim hemen. - Otrişin nerede? - Ben Otrişi ya ikincide takarım ya sonuncuda. - Anladım. - Anlayacağını biliyordum. - Otriş takmadıkça sevineceğim. - Dedim ya. Bana inanma. Çok da güvenme. Konuyu gene değiştirdim. Ne yapacağımı bilemediğim zaman konu değiştirmeye bir parça da gülümseme eklerim. Aslında çok belli ediyor insan kendini ama elimde değil. Ne yapabilirim ki? - Kelimeler yazıldığı kadar kolay söylenmiyor. - Çok insanda vardır bu. Çok insanda da tam tersi. Ben insanları olduğu gibi kabul ederim. Kazmam içlerini. Dökülecek, gösterilecek cevheri olan bir şekilde gösterir. - Olsun. Ben olgunlaştırdıklarımı sunmalıyım. Sunamazsam bende çürürler. Tattırmalıyım sana. - Zahmet etme. Ben olanı görür, alır ve tadarım. Sen sunmasan da olur. - O iyiymiş. Kendimle yarışmam hiç olmazsa. - Karanfilini çıkartsana. - Daha tam tanımadın ki beni. Bunu sevdi. Haklıymışım gibilerinden baktı bana. Değerli hissettim kendimi. Hep olmaz bu. Her insana da olmaz. Rahatladım. Merakla bakmışım ki devam etti konuşmaya. - Merak etme kaybetmem seni. Ben benim olanı hep tanırım Sıcak ve koyu bir kahveyi haketmiştim. Heyecanlandığımı belli etmemek için ne kadar belli edici hareket varsa hepsini yaptım. Acemice kol kaşıdım, sırtımın yerini değiştirdim, sandalyeye eğilip baktım, masayı tek bacağı kısaymış gibi tıngırdattım. Yüzümün kızarma zamanı dolduğunda çoktan gülmeye başlamıştı bile. - Utandın mı? - Nerden anladın? - Utandığından anladım. - Yanlış bir şey yapmadım değil mi? - Anlamazlıktan da gelebilirdin. Sustum. Bu kez de o laf değiştirdi. Ama hiç gülümsemeden, hiç acemilik yapmadan. Kesinlikle rol yapmayı biliyordu. Üstelik bana da yapmayı bilmediğimi göstere göstere devam etti. - Cesaret çekinmenin bittiği yerde başlıyor. Bu bir kadında kolay aşılabilir bir eşiktir. Bir erkek ise, iki kelimeyi bir araya getirince, kendini devrim yaptı sanır. Ama sen bazen sanki söylemek istediğini söyleyebilecekmişsin gibi davranıyorsun. - Bu konuyu ben de düşündüm. Erkeğin dili ile beyninin bağlantısı ilişkisinin garantisi ile doğru orantılı. İlişkiden korkmadığı zaman söylemekten korkması gerekeni bile söyleyebiliyor. - Bence sen gene de kork. Bir daha sustum. Tehdit miydi, uyarı mıydı yoksa yardım mıydı anlamamıştım. Kahvemden kısacık bir yudum aldım. O sıcak çikolata ısmarlamıştı. Havanın serinliği ile bir ilgisi var mı diye düşündüm bir an. Hoş ben de severdim sıcak çikolatayı. Belki kahve ısmarlamamış olsam ya da biraz kararsız bir insan havası vermesinden korkmasam fikrimi değiştirip sıcak çikolata isteyebilirdim. Fincanına biraz dikkatli bakmış olmalıyım. - Canın çektiyse bir yudum al. - Alayım. Bir daha güldü. Sanırım reddedeceğimi sanıyordu. Biraz imaj değişikliği zamanı çoktan gelmişti. Derin bir nefes mi alsam, sandalyede biraz daha mı kıpırdasam? Eski beni saklandığı yerden ortaya çıkarmak gerek. Hiç olmazsa biraz daha eşit hale geliriz. Acaba ayak ayak üstüne atmayı mı denesem? Tam konuşmaya başlayacaktım O benden aceleci davrandı. - Olduğundan değişik göründüğünü mü sanıyorsun? - Huzursuzum değil mi? - Evet. - Sen değilsin. - Sadece belli etmiyorum. - Bir şeyler eksik sende. Güldü. Elleriyle saçlarını geri atıp geleneksel zaman kazanma manevrasını yaptı. Yaptıklarını ezberlemeye çalışıyordum. - Biliyorum. - Ama çıkartamıyorum bir türlü. - Normal. Saklamaya çalışıyorum. Kadınsal refleksler işte. Ama inan çok zor oluyor. - Peki ben niye anlayamıyorum? - Ne zaman anladınız ki? Hep bizim size söylememiz gerekti. Hep iş işten geçtikten sonra üstelik de biz anlatınca anladınız. - Peki, bu kez iş işten geçmeden söyle o zaman. - Tamam. Söyleyeceğim, ama ilk ve son kez. Böyle şeyler dünya kadın erkek ilişkileri genel şartnamesinde söylenmeyecekler listesinde kayıtlı şeylerdir. Kadınlar bunların hep farkedilmesini bekleyecekler ve erkeklerde hiç farketmeyecekler. - Kısacası kaybetmek baştan şart. - Dünya akıllı insanlar için zor bir yerdir. Zor bir gün olacağı belli olmuştu. Kanallarımı hep açık, antenlerimi hep dik tutmam gerekecekti. Bu kadın beni yoracaktı. Saniyenin onda birinden az bir zamanda ‘’acaba yorulduğuma değecek mi’’ düşüncesi geçti kafamdan. Tanrı biliyor düşüncem farkedilmesin diye harcadığım çabayı. Gözümün ucu ile anlayıp anlamadığını kontrol ettim. Pek oralı değildi. Sıcak çikolatası ile meşgul gibi geldi bana. Gene de belli olmazdı. Neticede bir kadın, üstelik de zeki bir kadın ile boğuşuyordum. Meraklı bakışlar pozuna geçtim. Aslında sağ elimi çeneme dayayarak bu pozu kuvvetlendirmem gerekirdi ama unutmuşum. Sonradan aklıma geldiğinde çok hayıflanmıştım. Pozumun hatırını kırmayıp konuşmaya başladı. - Bir kadının bir erkekten en çok umduğu, hep beklediği şeyi saklıyorum. Espri zamanı gelmişti. - Hesabı ödemem konusu mu? - Çılgınsın. Tabii ki onu da yapacaksın ama onunla bağlantısı çok sonra kurulacak bu umudun. - Tamam kabul ediyorum kötü bir espriydi. - O kadar da değil. - Hadi söyle. Ne sendeki eksiklik? - Sığınma, korunma ihtiyacımı saklıyorum. Bu senin gücünü azaltıyor. Güvenini zedeliyor. Yukardan bakmanı engelliyor. Etrafa karşı gösterişin kalmıyor. Yelelerin kabaramıyor. Dahası da var sakladıklarım içinde ama şimdi zamanı değil bunları konuşmanın. Bingo! Erkeğin çeşitli silahları vardır. Bazen kadınının omuzuna attığı kolu, bazen erkeklik organı, bazen cüzdanı, yumrukları, av silahları ve hatta bazen de bakışları. Bu kadın bunların hepsini lüzumsuz hale getirmişti. Kendimi çok gereksiz hissetmenin ona ne yararı olabilirdi ki? Bu bir kaybetme oyunu muydu? Kendimi sınavda kötü not alınca başka kötü not alanlardan teselli arar gibi hissettim. Ben kaybedecektim ama o da kazanamayacaktı. Konu gene değişmeliydi ama bu kez kolay olmayacaktı. Bir yerden bir silah bulmalıydım. Beklenmedik, umulmadık, karşılanması için kalkanları bulunmayan bir silah. Kahrettim. O kadar uzun zamandır bu kapışma sürüyordu ki bilinmeyen hiçbir şey kalmamıştı. Hepsi yazılmış, çizilmiş, taktikleri ve hatta karşı taktikleri çalışılmış, anadan kıza içgüdüsel aktarılmış, panzehirleri bulunmuş ve hatta aşıları yapılmış şeyler kalmıştı elimizde. Bir taktik hazırlayıp, bir plan yapıp bunu uygulayabilenlere hep gıpta etmişimdir. En kısa plan bile benim için çok uzundur. Daha başlangıcında dilim beynimin arkasındaki her şeyi açık eder. Gene beceremedim. - Niye yapıyorsun bunu? - Sana güvenebilecek miyim onu tartıyorum. - Bunun için zamana ihtiyacımız yok mu? - Bu konuda daha fazla konuşmak istemiyorum. Bana kendinden bahset. - Ne diyebilirim ki? İyiyim. Hele yalnızken nerdeyse mükemmelim. - Her erkek yalnızken mükemmeldir. Bu ayrıcalık değil ki. - Sana öyle geliyor. Ben ne erkekler bilirim esas yalnızlarken şaşkın olurlar. - Her erkek yalnızken şaşkındır. Bu da bir ayrıcalık değil. Kızdım. Bizi bizden daha iyi tanıyacak değildi ya! Kızgınlığımı belli etmeliydim. - Erkekten iyi anlıyorsun. - Kızdın. - Tabii kızdım. - Kızma. Konuşuyoruz şunun şurasında. Aha! İlk defa zayıfladığını hissettim. Yaşasın! Kadınsılaşmıştı. Bunu sevdim. Bakışlarım değişti. Oturuş şeklim düzeldi. Yaptığı hatayı hemen anladı. En etkili silahına, yok yok, en etkili silahından biraz daha etkisiz silahına davrandı. Gülümsedi. Bir oyun muydu oynadığımız yoksa düşük yoğunluklu bir savaş mı? Eğlence ile hüzün atbaşı gidecekti anlaşılan. Yani bu cephede de yeni bir şey yok. Peki o zaman bu heyecan neden? Ne kadar zaman alacaktı acaba yapmak istediklerimi yapar hale gelmem? Nerelerden geçecektim? Ne ödünler verecektim? Gene o konuştu. - Canın hareketlerimi kontrol etmek istiyor, değil mi? - O kadar değil ama kavramak, elime geçirmek istediğimi de inkar etmeyeceğim. - Sıkıp posamı çıkartacaksın. - Hep öyle olmaz mı? Sen de bana yapacaksın. Hangi ilişki ezilmeden devam etmiş şimdiye kadar? Ben senin posanı ne kadar çıkartırsam kendi posamı çıkartmana da en az o kadar izin vereceğim. - Ona izin vermek denmez. Tahammül etmek denir. - Artık nasıl isimlendirirsen isimlendir. - Sonumuz belli değil mi? - Evet belli. - O zaman ben kalkayım. - Kalk. Ben biraz daha oturup hesabı ödeyeceğim. Kalktı. Gitmesine bakmadım bile. Köşeyi dönerken bana baktığına, geri çağırmamı beklediğine eminim. İlgilenmedim. Erkekler zorlanacakları kadınları sevmezler. Onun için erkeklerini zorlayacak kadınlar bunu baştan göstermez sona saklar. Masada ne kadar daha oturdum tam hatırlamıyorum. Garsonu çağırıp hesabı ödedim. Otriş giymemiş kadına gösteriş olsun diye yüklü bir bahşiş bıraktım. Görmese de, bilmese de ben gene de bıraktım işte. Kalktım ve eve kadar yürüdüm. Asansöre bindiğimde saçım biraz dağılmış gibi geldi. Kendime hemen aynada çeki düzen verdim. Onbirinci katın düğmesine bastım. Asansör yukarı çıktı, kapı açıldı ve ben gönülsüzce indim asansörden. Kapının önüne geldiğimde biraz tereddüt ettim. Anahtarlarımı çıkarttım ama sonra vazgeçtim. Islık mı çalmalıydım yoksa zili mi çalmalıydım. Hangisi daha natürel olurdu acaba? Zili çaldım. Kapıyı muhteşem bir gülüş açtı. - Hoş geldin tatlım. Erken döndün. - Şantiyede sorun yoktu. Seni özledim. - Çok tatlısın. Seni seviyorum. Hayat kaldığı yerden devam etmeye başladı.....
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
2
Aralık
2
Aralık
2
Aralık
2
Aralık
1
Ocak
17
Ocak
17 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||