Kayıp Kuzu
Yaylaya çıkalı iki ay olmuştu. Mayısın başları, bahar serinliğinde sabah çiğleriyle otlar yumuşamıştı. Yılın bu zamanı, sabah saatleri kuru soğuk olur, öğleye doğru güneş inat urganlarını gevşetir, ikindi vakti yumuşak bir yağmur yağardı. Üç ay sonrası tek damlanın düşmeyeceği bu Anadolu köyünün yaylasında otlar sararıp bozkır havası hâkim olana dek çimen kokusu burunları delerdi. Yüksekçe iki tepenin ortasında kalan köyden yaylaya kulak verince koyun sürülerinden çan sesleri uğuldardı.
Yastığından doğrulan Çoban Hilmi dışarı çıkıp tulumbanın buz gibi suyuyla yüzünü yıkadı. Patatesli ekmeğin yanına biraz peynir, domates ve çay takımını alarak hırkasının üstüne kepeneğini atıp çitin kapısını araladı. Koyunların arasına dalarak yattıkları yerden kaldırdı ve sonuncusu çıkana kadar içerde bekledi.
Otların en yumuşak, koyunların en iştahlı olduğu saatlerdi. Hava aydınlanmadan önce ikinci tepeye varmaları gerekiyordu. Çoban Hilmi, dibinde taşlardan örme ocağın bulunduğu ahlat ağacına kadar koyunları sürdü. Onları kendi haline bırakıp ateşi alazladı, demliği köze sürdü. Çay hazır olunca kepeneğini yere serdi, ilk türküyü duyana kadar radyonun düğmesini çevirdi. Patatesli ekmekten bir parça koparıp ‘Bismillah’ dedi.
Hava aydınlandığında oturduğu yerden ayağa kalkıp elli metre kadar ilerleyen sürüye göz gezdirdi. Dili dışarıda, kuyruğu havada, sadık dostu Çıban sürünün başındaydı. Çoban Hilmi’nin gözleri, dört gün önce anası ölen kuzuya takıldı. Diğer toklular emziriyordu şimdilik. O da, arsızca bir ona bir ötekine yanaşıyor ama karınlarını doyurma derdindeki toklular emzirmeye yanaşmıyordu bu vakitte. Adını Derya koymuştu. Oradan oraya zıplayan Derya’yı Allah kuzu fıtratlı yaratmasaydı kesin çekirge olurdu. Taze olmasından, daha tüyleri sararmamış, ince bacaklı, sarılsan pamuk yorgan gibiydi. Anasından yadigâr, kulağına yakın, gözlerinin arkasında kahverengi dalgalı benekleri vardı. Bu onu daha sevimli gösteriyordu.
Oyalana oyalana, öğle vaktinde Halil Deresine ulaştılar. Ortada dere de yoktu ya; halk öyle söyleyegelmişti. Tepedeki su deposundan Çarşamba günleri susa (asfalt) kenarındaki pancar tarlalarına su verilirdi. Kanalın birinde koyunları suladıktan sonra Bıcırların Hasan’ın güneşik (ayçekirdeği) tarlasında sıralanan söğütlerin altına yatırdı tokluları. Önlerine kayatuzu atıp kendisi de bir gölgeliğe çekildi. Kayatuzu vermesinin hikmeti, koyunları susatıp dört gibi yağacak yağmurla ıslanan otları bolca yemelerini sağlamaktı.
Bir iki saat kestirip, öğle sıcağı geçene kadar bekledi. Sonrasında, koyunları tren yoluna kadar otlatıp oradan ağıla dönecekti. Tren yolunun ötesi Boyalı Köyünün mezrasıydı. Nitekim sınıra vardıklarında yağmur toprağı öpmeye başlamıştı. Az ileride Boyalı’lı çobanların sürüleri vardı. Sürü Çıban’a emanet, Çoban Hilmi meslestaşlarının yanına doğru yalpalandı. ‘Selamunaleyküm ağalar’ dedi. Kendisine uzatılan çayın dumanı üstündeydi. Koyu bir sohbete tutuştular.
…
- Nasipse harman sonrası bizim oğlanı başgöz etcez Hilmi.
- Hayırlı olsun emmi. Kimlerden alıyonuz gelini?
- Yabandan getiriyoz, Avren’den bulduk. Seni ne zaman evercez goçum nasipse? Menderes Ağa birinciyi etti, ikincisini de edip gurtulam demeyo mu?
- Aman Osman Emmi. Daha yaşımız genç. Hele bi askerliğimizi edem gelem, nasipse buluruz helal süt emmiş birini.
- İyi aman yeğenim. Seni severiz bilisin. Halin vaktın olunca hiç ardına bakma. Evin içi her zıman iyidir.
- Sağol emmi. Bu sene bereketli maşallah. Ekinler gocaman olmuş.
- Öyne yeğenim öyne. Saman ucuz olur bu sene. Çokça almak ilazım.
…
- Hayırlısı olsun emmi. Hava gararıyo, bana müsaade.
- Oldu yeğenim. Menderes Ağa’ya çokça selam et.
- Başüstüne emmi. Hayırlı akşamlar.
Sürüyü toparladıktan sonra hızla ağılın yolunu tuttular. Çoban Hilmi’nin anası akşama bükme açacaktı. ‘Soğumadan yetişeyim` kaygısıyla alel acele sürdü koyunları. Ağılın ışıkları görününce, tulumba kulpuna yapışmış, küçük kardeşi Ali’nin aharın başında bir aşağı bir yukarı yaylandığını gördü. Bundan sonrası Ali’nin göreviydi. Koyunları sulayıp çitin içine sokacaktı.
Elini ayağını yıkayıp içeri geçecekken elinde bakraç, anası kapıda göründü.
- ‘Hoş geldin oğlum. Sofra hazır’ dedi.
- Hoş bulduk ana’ deyip daha ses etmeden sofraya geçti.
Ayranla birlikte mercimekli bükmelerden bir tanesini henüz bitirmişti ki Ali paldır küldür içeri girdi.
- Hilmi abi, Derya nerde? Koyunların içinde yok
- Yumulmuştur toklunun birinin altına. İyice baksaydın.
- Yok valla abi, hepsine tek tek baktım.
- Geliyorum az dur hele. Bir tane daha yiyeyim şunlardan.
- Abi kalk ya. Derya yok, sen bükmelerin derdindesin.
- Tamam tamam geldim. Ağız tadıyla yedirmediniz bi bükmeyi.
Koyunların arasında bir kez daha Derya’ya bakındıktan sonra el fenerini alıp Aliyle birlikte aramaya çıktılar. Sürünün geçtiği her yere bakmalarına rağmen gece yarısına yakın, ağıla eli boş döndüler. Ali çok üzülmüştü.
- Abi ya kurtlar gelirse gece! Derya nasıl kaçsın?
- Mayıs’ta kurt mu olurmuş! Sabaha buluruz inşallah, üzülme.
Ali’nin içinde burkuntu huzmeleri, Hilmi’nin yüzünde üzüntü çizgileri, ikisi de yataklarına gittiler.
Sabah, Çoban Hilmi aynı saatte koyunları çıkardı. Halil Deresi’ne kadar ilerledi. En son burada görmüştü Derya’yı. Bundan sonra daha dikkatli bakındı etrafına. Tren yoluna varınca Osman Emmi ıslık öttürdü. Yanına gitti.
- Selamunaleyküm Osman Emmi. Bizim guzu kaybolmuş dün. Gördünüz mü hiç buralarda.
- Otur hele yeğenim. Bir bardak çayımızı iç. Guzuyu buluruz sonra.
- Emmi pekte güzeldi. Bizim Ali akşam ağladı da ağladı ille bulcan guzumu diye.
Osman Emmi Maltepesinden çekerken sararmış bıyıklarının altından hafifçe güldü.
- Dün biz gonuşurken olsa gerek, sizin guzu bizim sürünün içine garışmış. Akşam hatun goyunları sağarken bulmuş. Sabaha gadar emdi tokluları. Elleşmedik biz de. Aha orda bak zıplıyor.
Derya’yı gören Çoban Hilmi yerinden doğrulup kuzuya yaklaştı. Tutup kucağına aldı, pamuk yorgan gibi sarıldı.
- Vah guzum, seni bana bağışlayana gurban olayım.