Kime Niyet Kime KısmetKime Niyet Kime KısmetO zamanlar polis beni; kaçak Amerikan sigarası ve viski satmaktan dolayı devamlı arıyordu. Aziz dostlarım olarak saydığım ve beni yakalamaktan büyük zevk alacaklarını umduğum kaçakçılık masası memurları, izimi ele geçirebilmek için , fazla mesai sarfediyorlar, fakat devletten bu çalışmalarının karşılığını alamadıkları için bana gittikçe daha çok kin bağlıyorlardı.Gazetelerde her gün uzun uzun haberlerim çıkıyor, hayali resimlerim basılıyordu. Okuyucular ise ne zaman yakalanacağım hususunda bahse dahi girişiyorlardı... Tabii bütün bunlar gururumu okşuyor, hoşuma gidiyordu... Hatta istifa eden hükümetin, yeni kabineyi bir türlü kuramaması bile bazen ikinci plana düşüyordu...Meşhur olup çıkmıştım.Gene o günlerde; sonradan ustalığına fazlası ile hürmet edeceğim, çantasındaki hırsızlık aletlerinin bolluğu ve güzelliği karşısında, hürmetle eğilip kendimden geçtiğim, benim için esaslı bir iş adamı olan Yarımbacak Necdet ile tanışmıştım. Hayattan ayni darbeleri yemiş kişiler olarak, kanımız hemen birbirimize kaynamış ve kısa zamanda samimi bir dost olup çıkmıştık. Artık birlikte saklanıyor ve birbirimizi koruyorduk. Çalışmalarımızda ters orantı vardı. Ben gündüzleri, o ise geceleri uğraş veriyorduk. Sabahları hazırladığım, kaynatılmış saman suyundan pek farkı bulunmayan çayımı yudumlarken, açamaması için gece yarısına kadar çalışarak, hile ve tuzaklarla kapattığım sokak kapımızı, büyük bir ustalıkla ve kendisine has usulleri ile açar, aniden odaya dalarak, beni şaşırtmaktan fazlası ile zevk alırdı... Onun maharetine hiçbir kapı dayanamazdı... Sonra; yaptığı işi önemsemeyerek, tevazu ile, her zamanki gibi: - Selam Saçkıran... İşler iyi gidiyor, diye lafa başlar, bütün gece yaptıklarını, başına gelen olayları tek tek, ayni ses tonu ile ve heyecanlanmadan anlatırdı. Bu arada ben ona, üzerine bol tereyağı sürdüğüm, koca bir dilim ekmeği, bir bardak çay ile birlikte takdim eder, arkasından da günlük gazeteleri verirdim. Yarımbacak; pencerenin kenarındaki koltuğuna; yorgun ve romatizmadan çok ağrıyan ayaklarını uzatarak oturur, annesinden bile çok sevdiği, nerdeyse gece beraber yatacağı, kendince mukaddes olan alet çantasını yanına koyarak, verdiklerimi büyük bir iştah ile midesine indirmeye başlardı... Saat sabahın dokuzunu vurduğunda; bol cepli pardesümü giyer, numunelilk birkaç çeşit Amerikan sigarası, püro, parfüm ve viski şişelerini de ceplerime yerleştirerek, işime gitmek için harekete geçerdim... Kapıdan çıkarken de daima şunları söylemeyi unutmazdım: - İşler fena gider de, akşam gelmez isem, beni iki sene sonra ara!... Zira işimin cezası iki seneden aşağı değil... O da yaptığım; benim için kalın, onun için fazla ince olan bu esprimi pek anlayamadığından, daima kafasını sallayarak, gülerdi... Akşamları ise eve döndüğümde, Yarımbacak bütün gün çabalayarak, bilir bilmez hazırladığı yemeklerle öğünürdü...Yenilenler lezzetli olmasada, diyecek bir şey yoktu... Evet... Benim lakabım; küçükken, evimizin birinci kat penceresinden düştüğüm için kafamın bir türlü saç çıkmayan adeta orasını kel bırakan arka tarafındaki saçsız yer nedeniyle piyasada Saçkıran Nuri, onunki ise boyunun fevkalade kısa olması sebebiyle Yarımbacak Necdet idi... Kader ve az çok mesai arkadaşımla kasalarımız ayrı olmak şartı ile, birbirimizden saklı, gizli kapaklı işlerimiz yoktu. Ancak; içimizden hangimizin daha zengin olduğumuzu diğerimize açmadığımız halde, bazı akşamlar, ikimizin de bunu düşündüğümüze dair yemin edebilirdim. İyi çocuktu...Mertti... İşine de son derecede sadıktı... Tek kusuru ise; böyle mesleklerde asla af edilemeyecek bir husus olan, kadınlara karşı aşırı alaka ve düşkünlüğü idi. Öğütlerime hiç kulak asmaz, kadın felsefesi ile yaşantısında denge temin ettiğini ileri sürer, bu şekilde huzura kavuştuğunu iddia ederdi. Esasında laftan başka müsbet bir hareketini de görmemiştim... Hakikaten de onu; bol bol düşündüğü huzuruna kavuşturan da bu düşünceleri oldu. Son günlerde Yarımbacak’ın eve geliş ve gidişlerinde anormallikler meydana gelmeye başlamıştı. Daima öğündüğüm dikkatim sayesinde onun yaşantısında önemli bir değişiklik olduğunu fark ettim. Sabahları odaya ayakkabılarını çıkartmadan giriyor, ‘ işler iyi gidiyor Saçkıran’ diye lafa başlamıyor, verdiğim çayı yudumlarken, gözlerini sabit bir noktaya dikerek, trene bakan inekler gibi, dakikalarca sessiz kalarak, düşüncelere dalıyordu. Sorduğum sorulara yarım yamalak cevaplar veriyor, arada sırada derin derin iç çekerek, ahlayıp, ofluyordu... İlk önceleri hasta olduğunu zannettim. O sabah gene ayni şeyler olunca, acemilik zamanında değerli zannederek, bir doktorun evinden yürüttüğü, sonradan içinin aspirinle dolu olduğunu görünce kızıp nehre atmak istediği, israrım üzerine zorlukla vazgeçirebildiğim oymalı tahta kutudan iki aspirin çıkartarak bir bardak su ile verdim.Arkasından demli bir çay hazırladım. Neler oluyor der gibi suratıma bön bön baktı. - Hastasın sen... Ama farkında değilsin. İki aspirıni birden iç, kendine gelirsin, dedim Ancak daha lafımı bitirmeden,Yarımbacağın gözlerinden iri iri yaşların akmaya başladığını gördüm, dondum kaldım...Şaşırmıştım. Hani bu halini günlerce düşünsem, aklıma gelmezdi. Kısık bir sesle: - İşler senin zannettiğin gibi değil Saçkıran Nuri!... Ben ömrümde hiç hasta olmadım ve olmam da. İçim yanıyor benim sevgili kardeşim, içim yanıyor, diye mırıldandı. Anlaşılır gibi değildi. Hemen buz dolabına koştum. Soğuk bir bira kaparak, açtım. Koca bir bardağa bol bol köpürterek doldurdum ve sundum.Elinin tersi ile itti. Arkasından acınacak bir ifade ile: - O kafi gelmez bana, diye inledi. Bu kez yalvardım.Kendisine acımıyor ise bana acımasını, kötü bir şey oldu ise açık açık anlatmasını, olmadı ise, neden bu kadar kedere kapıldığını sordum. Mendilsiz gezdiği için burnunu silemiyor,durmadan çekiyordu.Mendilimi uzattım. Bir müddet daha göz yaşlarını döktükten sonra, kalkıp yüzünü yıkadı... Biraz açılır gibi oldu. Karşımdaki koltuğa çökercesine oturdu ve beni bir karış havaya fırlatan şu sözleri söyledi: - Ne acaip değil mi?... Aşık oldum ben. Yalan söylüyor, şaka yapıyor sandım. Biraz izah edince, zor durumda olduğunu, ve derhal bu işe müdahele etmem gerektiğini anladım. Vaziyet şöyle idi: Her zamanki gece yolculuklarının birinde, gözüne kestirdiği iki katlı ahşap bir evin alt katında açık kalan bir pencereden içeri girmiş, etrafı kolaçan etmiş, üst kata çıkarak dolaşmaya başlamış. Sessizce açtığı bir kapıdan içeri girince, burasının bir yatak odası olduğunu görmüş. O geceye kadar, hiç yatak odasından işe başlamadığı için şaşırmış kalmış. İhtiyatlı hareket ederek, el fenerini yakmadan, sokak lambasının ışığından faydalanarak içerisini yarım yamalak gezmiş, tam odadan çıkmak üzereyken, hafif bir öksürük sesi ile irkilmiş ve o anda olanlar olmuş. Sesin geldiği tarafa seğirtince, koca bir yatakta tek başına yatan bir kadın görmüş. Kadın o kadar güzelmiş ki, ne kadar tarif etse gene de anlatamazmış... Derin ve kendisinin de anlayamadığı hislerin tesiri ile kadının uyanmasından korkmayarak, iki saat kadar onu seyretmiş. Oradan ayrılırken üşümesin diye de yavaşça üzerini bile örtmüş. Sonra evden çıkarak, başka bir iş yapmadan eve gelmiş... Bu olay olalı beri aradan dört gün geçmiş. Ancak her gece ayni saatte, kadını uyandırmadan eve girip, mışıl mışıl uyuyan kadını seyrediyormuş. Bu sebeple mesai saatlerindeki verimliliği, çalışmadığı için sıfıra inmiş. Hikayesi bittiği zaman derin derin içini çekti ve melül melül yüzüme baktı. - İnan bana Saçkıran, hayatımda ilk defa bir kadına tutuldum ve çaresiz kaldım... Ne yapacağım ben şimdi? Ameliyat yapan bir doktor ciddiyeti ile cevap verdim: - Zaten bizim gibi hassas kimseler, hep böyle birdenbire gelen ve anlaşılmayan hislerin kurbanı olmuşlardır. Bana kalırsa, başına bir iş gelip, kodesi boylamadan, mekanını değiştir.Başka bir şehirde, o olmadan daha çok tutunur ve verimli olursun... Yoksa yavrum, senin halin harap... Tekrar ağlamaya başladı. Ertesi ve onu takip eden günlerde, bu hastalığı daha da arttı. Hiç adeti değilken, gece yarıları eve gelmeye başladı. İşlerini tam manası ile serdi. Mazeret olarak da, kadını seyrettikten sonra, içinde iş görmek hevesi kalmadığını ileri sürüyordu. Böyle giderse, şeytanın ona güzel bir oyun oynayacağı muhakkaktı. Er veya geç bir gece kadın uyanacak ve çığlığı basacaktı. Neden basmasındı yani?... Gece yarısı baş ucuna dikilip, kendisini seyreden, ufak tefek ve karanlıkta bir şeye benzemeyen bu herif, her halde gece sütünü içirmek için orada bulunmazdı. Acele harekete geçip, ileride kadınla evlenmesi nedeni ile arkadaşlığını kaybedeceğim bahasına da olsa, onu bu beladan kurtarmam lazımdı. Ama önceden ona iyi bir nasihat vermem gerekiyordu. Ondan sonra kendisi, gene bildiğini okumakta serbestti. - Kadın limon çekirdeği gibidir... Hazmı kolay değildir. Anlaşamazsan apandisit yapar!... - Dünden razıyım, tek benim olsun... Biraz sinirlendim. - Evladım sen düzenli bir hayatın içine giremezsin. Her ne kadar doğacak çocuklarınız nedeniyle devletten prim dahi alsanız, geçim derdi belinizi büker. Evlilik, bekar hayatı gibi sorunsuz değildir... Evlendiğin zaman bu işine de devam edemezsin. - Erkeğim!... Hamallık yapar gene de karımı aç bırakmam. - Hayatının o tarafını pek bilemeyiz...Bana kalırsa mahvolursun - Zararı yok... Su testisi su yolunda kırılır!... Tepem attı: - Allah belanı versin... Evlen öyle ise onunla... Sevinçten ellerime sarıldı... Ama yorgun ve bitab bir sesle: - Fakat melekler kadar saf, bir Mona Lisa kadar güzel, Jüliyet kadar narin bu kadınla ben nasıl evlenmeye cüret edebilirim?... Hayır... Hayır. Ona en ufak bir kötülük gelmesini istemem, bunu yapamam!... Kadınla konuşmadan,nasıl oluyor da nazik olduğunu anlayabildiğini sordum.Lafı eveledi, geveledi, cevabını da veremedi... Bunu heyecanına yordum. Ancak Yarımbacak Necdet’in bu kadar ince ve hassas düşünceli birisi olabileceği aklımın ucundan dahi geçmezdi... Gürledim: - Hadi be!... Yemi ile folluktaki yumurtası arasında gidip gelmesini şaşıran tavuk gibi ne yapacağını bilmiyorsun sen... Her halde bana Leyla ile Mecnun trajedisini oynamayacaksın. Biraz evvel sen değil miydin evlenmek için her şeye razı olan. Bana kalırsa bir daha oraya uğrama sakın. - O da olmaz... Artık onu görmeden yapamam. - Eee... Ne olacak peki, senin bu aşkın yüzünden işlerimiz karmakarışık olmasın da... Ne de olsa birlikte yaşıyoruz... Bir hal vukuunda seni ararlarsa,.beni de bulurlar. Bu konuşmamızın akabinde, günlerce ona tesir etmeye çalıştım. İşin felsefsine iyice girdik. Ancak sonunda tek çıkar yolun, evlenmek olduğuna kanaat getirdik. Bu fikre her ne kadar alışık olmasak da, sonumuz bakımından hayırlı olacağı kesindi. Bir plan hazırladık. Daha doğrusu ben hazırladım. Zira onun aklı, kafasından bir karış yukardaydı... Yarımbacak Necdet bundan böyle namuslu insanlar katagorisine katılacaktı. Hırsızlık yapmayacak, geçimini başka yollarda arayacaktı. Çalıp, elinde kalan ve eve depo ettiği son malları da, sahiplerine iade etme imkanı olmadığı için fakir fukaraya dağıttık. Eğer evlenirse, babasının çiftliğine de çekilebileceğini söyledi. Ancak yıllarca arayıp sormadığı babasının bundan sonra onu eve kabul edip edemeyeceğini de bilmiyordu. Doğru dürüst bir iş sahibi olmak istiyordu. Fakat yıllarca ayni işle uğraştığı için elinden çilingirlikten başka bir iş geleceğini pek tahmin etmiyordum. Hatta bunu o da sezinliyor, ama pek belli etmiyordu. Her neyse... Şimdi sıra kadını ele geçirmeye gelmişti. Burada da daima imdadıma yetişen sivri zekam işe yaradı, bize yol gösterdi. Birkaç defa Yarımbacak bana; ağlamaklı inlemeli sohbetlerimiz sırasında, evin teşkilatından bahsederken, kadının yatak odasında bir telefonun varlığından söz etmişti. Ona telefonun üzerindeki numarayı almasını, her gece korkulu ve zahmetli yolculuğunun yerine ona telefon açarak ilanı aşk etmesini öğütledim... Kadın iki defa ret eder, sonraları , söylenebilecek birkaç güzel cümle karşısında pek ala dize gelebilirdi. Bir nevi kumar oynayacaktık. Eğer kadın tava gelirse, o zaman tanışmak gayet kolaydı... Arkadaşım buna razı oldu. Plajda, kumda oynayan çocuklar gibi sevindi. Hatta bir ara kalkıp, radyoda çalan bir çarliston müziği ile dans bile etti. İyi arkadaş olduğumu, ileride muhtaç duruma düşersem, bana yardım etmekten kaçınmayacağını söyledi, durdu. İki gece sonra,Yarımbacak ile karşı karşıya geçmiş, nereden bulduğumuzu unuttuğumuz, Balzac isimli bir yazarın kitabından , mahiyetini zorlukla kavrayabildiğimiz aşk cümlelerini ben ona fısıldıyor, o da kadına, telefonda bunları tekrar ediyordu. Sonradan epey düşünmüşümdür, bu Balzac’ın iyi yazar olduğunu. İlk birkaç akşam, tabiidir ki, kadın Yarımbacağı fena halde tersledi. Onun terbiyesizliğinden, kabalığından, insanın tanımadığı bir kimseyi telefonda rahatsız etmesinin adabı muaşeret kaidelerine uygun düşmediğinden bahsetti. Hatta böyle devam edilir ise, polise dahi başvurabileceğini sert bir dille söyledi. Korkmadık... Yılmadık... Ancak sonunda taktiğimizideğiştirmek mecburiyetinde kaldık. Kadın Balzac’ı sevmemiş olabilirdi... O kitabı bir kenara fırlatıp, elimize geçirdiğimiz Sheakspir’den okumaya başladık. Bu netice verdi. Birkaç akşam sonra kadın belli etmemeye çalışarak dinlemeye, bir hafta sonra da tek tük cevaplar vermeye başlamıştı... Fikrimi değiştirdim... Bu Sheakspir, Balzac’tan daha iyi yazardı. Epey bir zaman bu böyle devam etti.Ta ki;geceleri yatmadan evvel, teskin edici haplara alışan insanlar gibi, kadın Yarımbacağı dinlemeden uyuyamadığı zamana kadar... Bazı akşamlar mahsus telefon etmiyorduk. Ertesi gece ise sitemlerle karşılaşıyorduk. Eh!... Turnayı gözünden vurmuştuk. Bir akşam üzeri; Yarımbacağı kenara çektim. Vaziyetin istediğimizden daha iyi olduğunu artık hücuma geçerek, kaleyi içeriden zaptetmemizin gerektiğini belirttim. Pek anlayamadı. Yaşadığı aşk ortamı, onu ne yaptığını bilmeyecek hale getirmişti adeta. Açıkladım: - Artık onunla yüz yüze gelip konuşman lazım dedim. Ödü koptu. Bir an için herşeyi kaybettiğini düşünmüş olacak ki; eli ayağı buz gibi oldu, titremeye başladı. Ne de olsa böyle şeylere alışkın değildi. Biraz moral takviyesi yaptıktan sonra planımı anlattım. Zaten inci tanesi gibi buluşlarım ile daima öğünmüşümdür. - Ondan randevu isteyeceksin... Bir yer kararlaştıracaksınız... Merak etme gelecek. Ökseye tutulan kuşlar da kaçmak isterler ama, gene de kurtulamazlar... Eninde sonunda sahiplerinin olurlar... O da artık senin kuşun oldu... İyice sana alıştı... Merak ediyor seni... Yanlız birbirinizi tanımıyorsunuz. Bu yüzden buluşmayı kolaylaştırmak için yakanıza birer kırmızı karanfil takarsınız. Fiatı bir lira...Yürütmeye kalkmazsın inşallah... Tanıştıktan sonra senden hoşlanacaktır... İlerde düğün hazırlıklarınız için de gene sana yardımcı olurum dedim. Heyecandan, zavallı kalbi küt küt atıyordu. Ertesi gece Yarımbacak randevu istedi. Her genç kadın gibi , ilk önce nazlanarak kendisini ağırdan sattı. Fakat fısıldadığım güzel ve bir o kadar da anlamlı ve asil sözler sayesinde arkadaşım randevuyu koparttı. İki gün sonra bir akşam üzeri, Neşeli Nağmeler lokantasında buluşmayı kararlaştırdılar. Her ikisi de kolayca birbirlerini tanıyabilmek için yakalarına birer kırmızı karanfil takacaklardı. Ancak bu kadın için önemli idi. Zira arkadaşım onu tanıyordu. Yarımbacak Necdet sanki herşey olmuş bitmiş gibi sevinerek, ertesi günü süt annesine acele telgraf çekti. Yakın bir zamanda evleneceğini, kısa bir balayı seyahatinden sonra baba ocağına döneceğini, bu yüzden dedesinden kalan küçük evi ve evin en güzel odasını kendileri için hazırlamak zahmetinde bulunurlar ise çok memnun olacağını bildirdi. Hala gün gibi hatırımdadır... Buluşmanın bir evvelki gecesinde heyecandan uyuyamadığı için uyku ilacı aldı... Küçükken yaptığını tarif ettiği sevinçli hareketler ile zıplayarak odaları dolaştı durdu... Sonunda beklediğimiz gün geldi... Yarımbacak sabahın köründe yataktan fırlayark sokağa çıktı. Biraz sonra, piyasada satılan karanfillerden en büyük bir tanesi ile eve döndü. Akşama kadar solmasın diye, bira içtiği büyük bardağı suyla doldurarak içine koydu... Durmadan benimle şaka yapıyor, kendisini oyalamaya çalışıyordu. Ama onun arada sırada kekelemesinden son derecede heyecanlı olduğunu tahmin edebiliyordum. Saat dört ile beş arasında, arka arkaya birkaç bira yuvarladık. Biraz ançüezli ekmek yedikten sonra dışarı fırladık. Şapkalarımızı uçuracak kadar soğuk ve sert esen rüzgara aldırmadan koşa koşa tramvay durağına gittik. Bilet ücretlerini Yarımbacak, bir milyoner edası ile ödedi.Ve arkasından da, lokantada yiyeceğimiz yemeğin parasını da rahatlıkla verebileceğini söyledi... Memnun oldum.Eh,bu kadar masrafa girsin artık dedim kendi kendime... Bu arada biz tramvayda iken garip bir olay oldu. Bir gurup insan Büyük sinemanın önünde toplanmış, soğuk havaya aldırmadan bağırıp çağırıyorlardı... Tesadüf bu ya, hepsinin de yakasında birer kırmızı karanfil vardı. Yarımbacağa yan gözle bakıp güldüm: - Galiba bunların hepsi senin gibi aşık. Hem de karanfilli cinsinden. Onların ne yaptıkları ne de yapacakları, Yarımbacak Necdet’i alakadar etmiyordu. Kalbinin gittikçe artan atışları belli olmasın diye pencereden, gökyüzünde devamlı bağrışarak uçan kargaları gözlüyordu... Neşeli Nağmeler lokantasına çok erken gelmiştik. İçeride, barda oturmuş, içkisini yudumlayan bir ihtiyar ile, müzik kutusunun başında,çalacakları plakları seçmek için münakaşa eden iki genç kızdan başkası yoktu.Hemen bir masaya çöktük.Birer viski söyledik, gelen garsona.Yarımbacak yüzünü kapıya dönerek oturdu. Ben de onun karşısına geçerek, arkamı kapıya döndüm. İlk tanışmalarında aralarında bulunmak, biraz kabalık ve fazlalık sayılsa da, onu kadınla yanlız bırakıp, herhangi bir pot kıracak söz sarfetmesinden daha iyiydi... Oğlanın yüzü dakikalar geçtikçe sararıyor, korktuğu ve sinirlendiği zaman ortaya çıkan, gözlerini kırpıştırması fazlalaşıyordu. Konuşmakta güçlük çekmeye başlamıştı... - Ya...Ge...ge... Gelmezse, diye cansız bir şekilde fısıldadı. Anında cevap verdim: - Yavaş ol, yavaş. Kendine gel... Ne oluyorsun be!... Buhar kaçıran çaydanlık gibi kaynamak üzeresin. Hani eskiden kadınlar benim için oyuncaktır derdin. - O öyleydi... Bir zamanlar önceydi... Ama şimdi için geçerli değil!... Yumşatmaya, teskin etmeye çalıştım. - Zamana ne olmuş. Gene ayni zamanda yaşıyoruz. Hey koca Yarımbacak hey...Yuvarlayalım mı birer viki daha? Düşüncelerini başka tarafa çekmek istiyordum.Acemi aşıklar gibi şapşallamıştı. Gelen giden viski bardakları arasında birden kapı açıldı, içeriye soğuk bir rüzgar dalgası doldu... Bizimkinin yüzü, iki üç saniye içerisinde renkten renge girdi... Ucu sivri kundurasının burnu ile diz kapağıma rastlayan yere usturuplu bir tekme attı. Hani lokantada olmasak, avaz avaz bağıracaktım acıdan... - İ... İşte geldi... Kapıda. Arkamı dönmeden, fısıldayarak emrettim adeta: - Bal tabağına yapışan sinekler gibi neden dondun kaldın? Fırla... Git, al,gel buraya. Sakın pot kırma, nazik olmayı da unutma !... Düğmesine basılan bir robottan daha hızlı kalkıp, kadına doğru ilerledi. Biraz sonra ikisi de yanımdaydılar. Dönerek kalktım, ceketimin üst düğmesini ilikledim. Yarımbacak hafif sırıtarak: - Tanıştırayım efendim... Fabrikatör Mahmut bey... Fevkalade yakın ve iş arkadaşım, ayni zamanda ortağım... Hanımefendi de... Kadın daha önce atıldı. - Belkis efendim, diye akan bir su sesi gibi adını söyledi. Allah belanı versin diye Yarımbacağa kızdım içimden. Böyle bir takdime hazır değildim. Uzattığı elini eğilerek öptüm... Arada sırada okuduğum için büyük faydasını gördüğüm kitaplardan birkaç satır pattlattım. - Çok memnun oldum hanımefendiciğim...Sayenizde bu gece , güzellilklerin,asaletin en yücesini tatmak şerefine nail oldum dedim. Bu kelimeleri nasıl ardı arkasına getirdiğime ben de bilmiyordum. Oturduk. Gelen garsona istediklerimizi söyledikten sonra, hasbıhale daldık. İkimiz de açık vermemeye çalışıyorduk.Yarımbacak Necdet açılmıştı. Sanki biraz evvel korkan, ne yapacağını şaşıran o değildi. Durmadan atıyor, nereden bulup çıkarttığını bir türlü kavrayamadığım espriler yaparak kadını güldürüyordu. Abarttığı, işin dozunun kaçırmaya başladığı zamanlarda biraz evvel yediğim tekmenin acısını çıkartırcasına ayağına, dizlerine tekmelerimi sallıyordum. Arada sırada bana da laf düşüyordu ama, ne gariptir ki, bu kere ben onun yanında nokta gibi kalmıştım. - Efendim !... dedi kadın laf arasında,Yarımbacağa dönerek Buraya bilmediğim bir yere, tanımadığım kimseler ile buluşmaya gelmem,üzerinizde iyi tesir bırakmamış olabilir... Ancak buluşmamızdaki yegane sebep, telefonda söylediğiniz nazik sözler ve ince hitap tarzınızdandır. Merak ettim bayağı... Onun için buradayım... Yarımbacak Necdet kadının lafını kesti adeta: - Evet hanımefendi... Sizi görmeyi, hissetmeyi o kadar çok istiyordum ki... Bunu sizi ilk gördüğüm zamandan beri arzu ediyordum, dedi ve beklemiş olduğum ilk potunu kırdı. Kadın aniden şaşırdı.Asabi bir sesle sordu: - Nasıl olur?... Ben sizi ilk defa görüyorum... Daha önceleri de tanıştığımızı hiç hatırlamıyorum... Hem telefon numaramı nasıl buldunuz siz benim? Kadın birşeylerden şüphelenmeye başlamıştı. Şaşırdı arkadaşım... Beklemediği bu sorular karşısında, kazanacakken yenilen pehlivanların şaşkınlığı sardı yüzünü. Acıklı bir ifade ile bana baktı. Arkasından ilkinden daha şiddetli bir tekme yedim ayağıma. Belli ki yardıma ihtiyacı vardı. Konuşmaya karıştım: - Ben söyleyeyim hanımefendi dedim. Sizi bir gün sokakta gördükten sonra size olan alakası o kadar arttı ki, sizi takip edip evinizi öğrenmiş, telefon tellerinden evinizde telefon olduğunu anlamış, kapıdaki isim ve soyadınızı öğrenerek, bilinmeyen numaralardan telefon numaranızı bulmuş... Kendisi bunu heyecanla ve tatlı tatlı, günlerce bana anlattı durdu. Bu kadar yalanı bir anda nasıl uydurduğuma hala şaşarım. Belkis hanım söylediğim martavalı yutmuş olacak ki, billur sesi ile bir kahkaha attı: - İlahi... İkiniz de çok muzipsiniz... Ama arkadaşınız bunları yapmakla bence büyük bir iş başarmış. Kadın benim de hoşuma gitmeye başlamıştı...Onunla sıkı fıkı olup, hayatta benim başardığım işleri de ona anlatmayı o kadar çok istedim ki!... Biraz sonra asıl meseleye gelmesi için Yarımbacağın gözünün içine bakarak öksürdüm ve ikisine hitaben: - Müsade ederseniz sizi baş başa bırakıp benim bara gitmem gerekiyor. Kendime bir içki ısmarlamam lazım... Sizin de konuşacalarınız vardır herhalde dedim ve tebessüm ederek bara doğru ilerledim. Artık korkacak çekinecek birşey kalmamıştı. İşler yolundaydı. Demir tava gelmiş olup, bundan sonrası arkadaşıma aitti. Barmenden büyük boy esmer bira istedim. Yanında da küçük karides ile yağlı kaşar peyniri... Onlara arkamı dönerek oturdum. Karşıma gelen aynadan, fark ettirmeden hareketlerini takip etmeye başladım. Yarımbacağın lafa girmeden evvel arka arkaya birkaç defa yutkunduğunu hissettim.Söyleyeceği sözlere hazırlık olsun diye, vakit kazanmak amacı ile önündeki viski bardağının yerini birkaç defa değiştirdi. Sonunda formunu bulmuş olacak ki, çenesi açıldı... Aynaların insan hayatında oynadıkları rolün büyüklüğüne her zaman inanmışımdır. Ancak sesleri yansıtmazlar. Hani o anda birisi yanıma gelip de, karşımdaki aynadan onların konuşmalarını işittirebileceğini söylese idi, bardaki en pahalı içki şişesini onun için açmaktan çekinmezdim. Aradan kısa bir zaman geçti... Yaktığım sigaramın dumanları arasında onları aynadan gözlerken, aniden sokakta bir patırdı koptu. Açılan kapıdan içeri büyük bir gürültü ile, tramvayla buraya gelirken gördüğümüz, yakası karanfilli insanlar çığlık çığlığa doluştular. Arkasında da polisler... Coplarını bu insanların vücutlarına, kafalarına rast gele sallıyorlardı.Yere düşenler ise bir daha kalkamıyordu... Derhal işin vehametini anladım. Karanfiller ile bu insanlar arasında en azından bir ilişki vardı.Yakamdaki karanfili çıkartıp barın arkasına fırlattım. Ben bu hareketi yapıp bizimkilerden yana döndüğümde, onların oturdukları yerden kalktıklarını, şaşkın şaşkın olanları seyrettiklerini gördüm. Oraya gidemediğimden yarım yamalak tarifler ve el kol işaretleri ile yakalarındaki karanfilleri çıkartmalarının lazım geldiğini belirttim... Yarımbacak aşkının verdiği rehavetten,kadın ise korkudan tam manası ile aptallaşmışlardı. Anlamadılar... Ve işte o anda olanlar oldu... Yanlarına gelen polisler, yakalarına sarıldılar. İtiraz etmelerine fırsat vermeden, yerlerde yatan baygın şahıslarla birlikte dışarıya sürüklendiler.. Sol tarafımda nereden bittiğini anlayamadığım kısa boylu, pos bıyıklı bir polis, elindeki copu gözümün içine sokarcasına, ilk önce yakama baktı, sonra hüviyetimi istedi... Kağıtlarımın sahteliği kriminoloji labratuvarlarında bile zorlukla anlaşılacağından, şöyle bir inceleyip, barmene ne zamandan beri orada olduğumu sordu.Tatmin edici bir cevap alınca, gene copunu döndüre döndüre sallayarak, hüviyetimi iade etti.Arkasından: - Af edersiniz beyefendi... Biz bu akşam, kira vergisinin fazlalığından yakınan mal sahiplerinin, izinsiz olarak yaptıkları yürüyüşü engellemeye çalışıyoruz. Eylemleri kanunsuz... Anladığım kadarı ile sizin onlarla bir alakanız yok dedi ve gitti. Ertesi günü gazetelerin baş sayfalarında izinsiz kira mitingi yapanların, akşamın erken saatlerinde dağıtıldığını, polislerin hareketlerinin abartılı olduğunu, ancak işin faydalı bir yanının da ortaya çıktığı yazılıydı... Yirmi iki yan keseci, üç katil, on altı hırsız yakalanmıştı... Bunların arasında polisi devamlı uğraştıran,Yarıbacak Necdet de vardı. Yanındaki kadının bir suçu olmadığı anlaşılınca salverilmişti. Birkaç akşam sonra, elimde gayet büyük bir gül demeti ile Belkis hanımı ziyarete gittim. En iyi elbiselerimi giymiştim. Kapıda beni görünce ilk önce şaşırdı... Kızdı... Kapıyı açmak istemedi. Ancak oraya kötü bir niyetle gitmediğimi , olanlara çok üzüldüğümü, arkadaşımın beni dahi aldattığını, onun böyle kötü bir işle uğraştığını bilse idim, onunla katiyyen arkadaşlık etmeyeceğimi, yüzüme takındığım acınacak bir ifade ile belirttim.Biraz olsun ikna oldu ve beni içeri aldı... Maksadım af dileyerek çıkmaktı... Fakat dört saatin nasıl geçtiğini ikimiz de fark edemedik. Ertesi akşam ve onu takip eden gecelerde sık sık uğradım, durdum. Her gidişimde temizliğimin ve saflığımın bir ifadesi olarak bir düzine beyaz gül götürüyordum. Neticede bir buçuk ay sonra nikahımız kıyılıp, balayı için doğduğum kasabaya doğru hareket ederken, o gün çıkan günlük gazetelerde; Yarımbacak Necdet’in bir sürü sabıkasının olması nedeni ile, bölge hakiminin ona, en ağır cezayı vererek, sekiz yıl hapse mahkum ettiğini, içim sızlayarak okudum.Tren istasyonundaki postahaneden ona bir kart atmak istedim, Belkis mani oldu... Hangi hapishanede olacağı belli olmadığından belki yerini bulmayabilirdi. Her halde benim bu olayda zerre kadar kabahatimin olmadığı okuyucular tarafından gayet iyi anlaşılmıştır. .
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Kasım
26
Koleksiyoner Mesut Ayaz Zamanda Yolculuk
• Arif Ödemiş • Kültür ve Sanat Hikayeleri • 94 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Kasım
16
Kenara Çek Ağlıyacağım
• Şahan Çoker • Kültür ve Sanat Hikayeleri • 198 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Eylül
1
Haziran
4
Karagöz İle Hacivat Oğulları
• Serdar Yıldırım • Kültür ve Sanat Hikayeleri • 1136 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Mayıs
18
Şubat
29
Şubat
21
Şubat
13
Şubat
5
Arkadaşlığın Böylesi
• Tuncer Şanal • Kültür ve Sanat Hikayeleri • 500 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ocak
30
Kasım
5
Ekim
11
Aralık
16
Ekim
21
Haziran
18 |
![]() |
Site Menüsü
Radyo Yayını
( Canlı Yayında )
Köşe Yazıları
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||