KırkızKırkızMuhtar gecenin saat on ikisinde çıkıp okula gelsin, bu olacak iş değil ve şaşırmamak elde değildi. Bu güne dek, okuldaki eksik camların takılması, yakılacak tezeğin toplanması ve okula öğrenci devamının sağlanması için defalarca görüşmeye çağırdığım halde gelmemiş, yolda sokakta görüp dert yandığım zamanlar da, isteklerime fazla kulak asmayıp; ”Olur, yaparız, kolay” gibi baştan savma sözcüklerle geçiştirmişti.Kapıyı açarken, hani bir an için şaşkınlıktan donakaldım desem yeridir. Öyle ya; ne işi vardı, niye gelmişti gece yarısı? Üstelik yalnız da değildi. Yanında köyün İmamı, Eski Muhtar ve iki de aza vardı. Doğrusu öfkem de şaşkınlığımdan geri kalır gibi değildi. Çünkü sen gelmeyip gelmeyip de, bir gece yarısı, bir heyetle çık gel ve başla yanındakilerle patır-kütür Kürtçe konuşmaya. Belli ki bu saatte baskın gibi, seçilmiş bir grupla gelmesinin bir nedeni vardı. Ama neydi acaba bunları buraya getiren neden; acaba niye gelmişlerdi? Köy sorunlarına beni pek bulaştırmadıklarına göre, bana danışacakları devletle ilgili bir sorunları mı vardı? Yoksa benimle ilgili bir şikâyet mi söz konusuydu? Soru kafamda kuşkularla büyüyedursun, bana bir açıklama yapan da yoktu. Sanki konuşacak başka bir yer bulamamışlar da, benim yatak, yemek, oturma odası, mutfak ve müdür odası olarak kullandığım çok fonksiyonlu, fakat toplam yedi buçuk metrekareyi geçmeyen bekâr odasını bulmuşlardı. Sanki önceden birlikte değillerdi, birbirlerini görmemişlerdi de, burada buluşuyorlardı. Ve durmadan, bir birlerine bir şeyler anlatıyorlardı. Nihayet hiçbir şey anlamadığım Kürtçe konuşmalar bitti bitmesine ama yine de bana bir şey anlatan yoktu. Bu kez de susup öylece düşünüyorlardı ki; ben daha fazla dayanamayıp: ”Hayrola Muhtar? Türkçe konuşsanız da, ben de anlasam olmaz mı?” dedim. Muhtar tüm babacan ve sevimli tavırlarını toparlayıp, değişen rolünü bir maske gibi yüzüne takma hazırlığında bir oyuncu gibi, biraz duraksayıp; söyleyeceklerine karar verdikten sonra, başladı anlatmaya. Bir Kafkas kalpağı tarzında sarılmış renkli poşusunun altından, gözlerini hafifçe tavana doğru kaldırarak; sözü geçen olayın bir köy sorunu olduğunu, benimle ilgisi bulunmadığını belirten bir şeyler söyledi. Sözlerinin sonuna doğru da pos bıyıklarının altından sırıtırcasına açığa çıkardığı kocaman iki ön dişini, özellikle göstermeye çalışarak; samimiyetini ve bir art niyetlerinin olmadığını belgelemeye çalışıyordu sanki. “Benimle ilgili değilse, bu saatte burada… Bu ne iş?” dedim. Öyle ya; bugüne dek köy sorunları benimle hiçbir yerde konuşulmadığı gibi okulun sorunları da köyün sorunu sayılmamıştı. Bu yüzden biraz kızgın ve daha çok sitemkâr bir ifadeyle: “Öyleyse hazır buraya dek gelmişken, hepimizi ilgilendiren okulun sorunlarını konuşalım” deyip; öğrenci devamsızlığından başlayıp, tezeklerin daha yarısının bile toplanamadığından, araçsızlıktan, eksik camlar nedeniyle sınıfın ısıtılamadığından, tüm sorunlarımı sayıp döktüm. Ben anlattıkça muhtarı sıkıntılar basıyor; arada bir tavana dikilen ve sonra da gözlerimizden bir şeyler anlamaya çalışır gibi, yüzümüzde dolaşan bakışlarından, bir çıkış yolu aradığı belli oluyordu. Ve sanki Eski Muhtarı sorgulayan bakışlarından; bu ziyaretin pişmanlığı okunuyordu. Bu yüzden ben sözlerimi bitirdikten sonra Muhtar, bir süre daha düşünmeye devam ederek, bir karar verdiğini belli edercesine yerinde doğruldu. Sanki bunlar basit sorunlarmış gibi, sırıtan bir yüz ifadesiyle: ”Tamam, kolay ederiz hocam” dedikten sonra: yüz hatlarını gererek, daha önemli bir şeylerden söz edeceğinin ipuçlarını vermeye çalışıyordu. Muhtar gözlerini arkadaşlarının yüzünde, onları sorgular biçimde dolaştırdıktan sonra; “Kırkız olayını hocama da anlatalım mı he…” dedi. Ötekiler:”Tabii ya, anlatmayacaksak niye geldik?” dediler. Ben:”Ne olayı, ne kırkızı” diye atılınca; Eski Muhtar “Hırsız hocam hırsız. Biz kırkız deriz de” diye açıkladı ve konuşmasını, Muhtarı küçümseyen, alaylı tebessümlerle sürdürdü. Daha yaşlı olup, bilgisi ve deneyimi anlatış tarzından, kendine güveninden ve seçtiği sözcüklerden de anlaşılan Eski Muhtar, olayı kısaca özetledikten sonra: ”Dışarıya bir gözlem için çıkmıştık hocam; ışığını görünce ben istedim sana uğramayı” dedi. Sonra da hep birlikte olayla ilgili araştırma yapmak üzere dışarı çıktık. Saat gece yarısını epeyce geçmişti. Ay hilalden biraz büyükçe olduğundan, yeryüzünü tam aydınlatacak güçte değildi aslında. Ama ışığın karlarda yansıması, sanki olması gerekenin ötesinde bir aydınlık sağlıyor gibiydi. Karlar doğanın tek egemeni olup, yalnızlığı, ıssızlığı ve sessizliği dayatan ve her şeyi kapatan beyaz bir örtü gibiydi. Karların üstüne düşen bulut gölgeleri, insanda korkunç ve karanlık bir denizde, dev dalgaların yuvarlanışlarını anımsatan yanılsamalarla, doğuya doğru yol alıyordu. Ay: tepelerde ve güneye bakan yamaçlarda fildişine yakın, soğuk sarı bir renkle parlıyordu. Ovada sertleşerek yol haline gelen buzlaşmış bölümler, beyazı parsellere bölen sınır çizgileri gibi, karların kural tanımaz mutlak egemenliğini, dizginlemeye çalışıyordu sanki. Bu ip-ince, belli belirsiz çizgiler insanda, özgür ve sonsuz bir yolculuk duygusu yaratırken; dağlar, sanki oradan bir kurt geçse görülebilecekmişçesine, ayrıntılı ve lekesiz bir görünüm sergiliyordu. Sertleşerek buzlaşan ve çevresine göre daha kirli bir beyazlık yansıtan yolda, tek sıra halinde hiç konuşmadan bir süre gittikten sonra, Muhtar: “Tayyarların (ot yığınlarının) arasından tepeye çıkıp da, köyü bir gözlesek mi?”dedi. Buna Eski Muhtar’ın yanıtı:”Tezek galaklarına (yığınlarına) da iyi bakın,” biçiminde oldu. İlerlediğimiz kirli beyaz buzlu yoldan çıkıp, daha yumuşak olan ak karın üstünde, bir süre daha ilerleyerek tepeye ulaştık. Köy tam bir sessizlik ve hareketsizlik içindeydi. Yalnızca birkaç ev ile Şako’nun evinin damından, havaya tutulmuş bir cep fenerinin ışığını anımsatan bir aydınlık yükseliyordu. Birinci Aza “Hiç kıpırtı yok” dedi. Sonra da “Şako’nun şavkı yanıyor; gidip bir bakalım isterseniz” diye ilave etti. Şako’nun eve yöneldiğimizde Eski Muhtar; tayyar dedikleri ot yığınlarının üstündeki Ay parıltılarından etkilenmişçesine, bir eliyle omzuma dokunup, öteki eliyle batıda ufka yaklaşan Ay’ı göstererek: “Hocam ne dersiniz, Amerikalılar Ay’a adam gönderecekmiş. Ay’a çıkabilirler mi acaba?”dedi. İmam benden erken davranıp “Hayır” dedikten sonra: “Ay bir nurdur, yaklaşanı yakar.” diye ilave etti. Bu arada Şako’nun eve de yaklaştığımızdan, ben cevabı birkaç adıma sığdıramayacağımı düşünerek, susmayı yeğlemiştim ki; zaten herkes kulağını ve dikkatini evden gelen seslere yöneltmişti. Şako’nun evin üstüne varınca, damdaki pencereden, azalar içerdekileri görmeye çalıştılar. Ama pencere, kirli ve buğulu, el kadar bir cam parçası olduğundan pek bir şey seçilmiyordu. Evler, tepenin hafif eğimli güney yamacında, torağın içine gömülü bölümlerden oluştuğundan, yol damlardan geçiyor ve damlardaki pencere niyetine küçük cam parçaları, gündüzle geceyi ayıracak kadar loş bir aydınlık sağlıyordu. Evlerin gerçek anlamda penceresi; zeminden iki metre kadar yüksekliği olan güney cephede bulunuyor ve bu pencereli güney odalar, genellikle oturma ve misafir odası olarak kullanılıyordu. Fakat böyle pencereli oda herkeste yoktu. Köyün varlıklı beş-on ailesinin evinde vardı. Bu yüzden, damdaki pencereden pek bir şey göremeyince azalar, içerden gelen konuşmalara kulak kabartıyordu. İkinci Aza: ”Muhtar, Şako’nun sesi hiç duyulmuyor” dedi. Muhtar da: ”Allah vere de kaçmasa bari” dedi. Gerçekten de eve vardığımızda, kapıyı Seyran Nine açtı ve Şako’yu göremedik. Oldukça yoksul kılıklı, zavallı diyebileceğimiz iki adam, Şakir’in karısına yalvarıp duruyorlardı. Orta yaşlı, kısa boylu olanı, gür bıyıklarıyla kocaman papağı arasında adeta kaybolan küçücük yüzündeki kin ve öfkeyi maskelemeye çalışarak: ”Din kardeşiyiz, insaf edin” diyordu. Bizi gören adam sesini biraz daha yükselterek: ”Biz biliyoruz, bu koyunlar burada. Allah vekil, üç gündür aç susuz, bu soğukta onların izini sürüyorum. İzler burada bitiyor” dedi. Uzun boylu ve uzunca yüzünde derin çizgiler bulunan İkinci Adam ise, konuşanı onaylar biçimde davranışlar sergiliyor ve Birinci Adam sözünü bitirince:”Anam, bacım” diye başlayıp, evde on beş nüfus beslediğinden ve tüm varlıklarının bu on iki koyundan ibaret olduğundan söz ediyor ve: “Ne olur bacım acı bize. Allah şahit on bir çocukla yarı aç yarı tok yaşıyoruz zaten” diyordu. Adamın kısa kesilmiş bıyıklarının üstünde kocaman burnu ile başında leylek yuvası gibi duran poşusu ilk bakışta fark ediliyordu. Yüz ifadesi çok gergin olmasına karşın sesini yumuşatarak: “Birisini kesip yediyseniz, o da helal-ı hoş olsun. Hatta ikisi eksik olsa bile, kurt yemiş niyetine kabul edeceğim” diye yalvarıyordu. Adamın yakarışları karşısında Şakir’in Karısının kayıtsız kalmasına şaşırdığımı fark eden İkinci Aza: ”Hocam bu kadın Türkçe bilmez “ deyip; bu kez de kendisi Kürtçe sorular yöneltmeye başladı. Bundan sonra söylenenlerden benim bir şey anlamam olanaksızdı. Şakir’in Karısı adeta soru yağmuruna ve çok yönlü, Kürtçe bir söz sağanağına tutulmuş gibiydi. Yüz ifadelerinden ve söyleyiş biçimlerinden anladığım kadarıyla Muhtar: suçlayan ve tehditkâr bir tarzda konuşurken, Eski Muhtarın açıklama akıl verme, koyun sahiplerinin ise yalvarma biçiminde bir şeyler söyledikleri anlaşılıyordu. İmamın sözlerindeyse, Allah ve Kur’an sözcükleri sıkça geçiyordu. Şakir’in Karısı ise sanki bunları da anlamıyormuş gibi, kayıtsız ama çekingen ve biraz da korkulu bakışlarla, söylenenleri savuşturmaya çalışıyor ve sanki kendisine önceden ezberletilmiş bir rolü, oynamakta zorlanıyor gibiydi. Gece ilerlemiş ve Muhtar, azalarla iki yabancıyı eve yatmaya göndermişti. Onlar uzaklaşınca da kadına: ”Hemen Şako’yu çağır. Yoksa ben bulurum “ dedi. Kadın hala anlamaz, aldırmaz, tavırlarını sürdürüyordu. Bunun üzerine muhtar, bağırıp çağırıp tehditler savurmaya başlayınca, Şakir hayvanların yattığı bölmeden çıkıp geldi. Sorgulamanın bundan sonrasında Şakir, yeminin yüzlerce çeşidini sayıp dökerek hep camiyi gösterdi durdu. Sanki yapılan haksızlıkları kabullenemeyen, iftiraya uğramış insanların ciddi, asık ve gergin yüz ifadelerini sergiliyordu. “Gelin camiye gidelim. Kuran’ı kerime el basayım” diyordu. Fakat yeminlerine hiç kimsenin aldırmadığını görünce de, iyice çileden çıkıyor; arada bir yardım istercesine benim yüzüme de bakıyor, kâh üçtaşını atmaktan, kâh Müslüman isek kendisine inanmamız gerektiğinden söz ediyordu. Doğrusu ben kendisine inanmıştım ama orada bulunan hiçbir kimse ona inanmıyordu. Herkesin tavrından duruşundan, bakışından anlaşılan; koyunları Şako çalmıştı ve yarına dek teslim etmeliydi. Yoksa köyün itibarı da zedelenirdi. İsterse bunu güzellikle yapar, sabaha doğru koyunları kimse görmeden salıverir, istemezse jandarmadan bir ton dayak yedikten sonra yerini söylerdi. İşte olaya böylesine kesin bir gözle bakılırken benim tutup da Şakir’i savunmaya kalkışmamın pek de itibar görmeyeceğini, hatta çok safça bir anlayış olarak algılanacağını anlayınca, susup eve dönmeyi uygun buldum. Dışarısı, bulutların dağılıp gökyüzünün açılmasıyla daha çok aydınlanmış ve soğuk da o oranda artmıştı. Köyün üzerindeki son bulut kalıntıları da, hafif rüzgârın önünde Gücür Dağına doğru tırmanırken, Çakmak Dağının üstündeki küçücük bir ak bulut kümesi, sanki rüzgârın elinde bir oyuncak gibi dağılıp savrularak, bir pamuk tarlasını andırıyor: ay batma noktasına yaklaşıyordu. Ertesi sabah sınıfa girer girmez, ben daha “Günaydın “ demeden, öğrenciler koro halinde: ”Şako kaçmış öğretmenim” dediler. Fakat ben, Şako’yu düşünecek durumda değildim. Kırık camların yerine gerdiğim kartonlar düşmüş ve sınıfın içinde iki-üç parmak kalınlığında kar oluşmuşu. İki çocuk karları temizlemeye çalışırken, bazı çocuklarda kartopu yaparak ya da kaymaya çalışarak, sınıfa giren karlardan bir oyun çıkarmaya çalışıyorlardı. Sobayla ilgilenen ikiliden küçük olanı: “Hasso gazyağını az getirmiş öğretmenim, tezekler tutuşmadı” derken; Hasso: “Yakmasını bilemedi öğretmenim” diye ötekini suçladı. Tüm bunları olağan sayıp, ”Neyse olur böyle şeyler” desem bile, olağan sayılamayacak bir şey daha vardı. Bu gün yedi eksik dışında tüm öğrenciler gelmiş ve sanki devamsızlık sorunumuz çözülmüştü. Fakat bu kez de sıraların yetersizliği sorunu çıkmıştı ortaya. Her sıraya dört kişi oturttuğum halde altı çocuk ayakta kaldığı gibi, izin isteyen falan da yoktu. Ben içerdekileri yerleştirmekte olayım, o güne dek hiç yüzünü görmediğim bir çocuk daha çıkıp gelmesin mi? Hem de öyle rahat tavırlarla geliyor ki, sanki her gün okula gelen, yılların öğrencisi ve oturacağı yer de hazır. Ben içimden “Ona ne desem “ diye düşünürken, o hemen teklifsizce başladı konuşmaya. “Jandarmalar geldi öğretmenim. Seni çağırırlar.” Yeni geleni de arkada ayakta duranların yanına diktikten sonra, saate baktım: teneffüse on dakika kalmıştı. On dakika kadar Şako olayından ve hırsızlıktan söz ederek fırsat eğitimi yaptıktan sonra, teneffüste Muhtar’ın odasına gittim. Bütün aile reisleri Muhtar’ın odasında toplanmışlar ve odanın içinde adım atacak yer yoktu. Odanın güneyinde pencerenin önündeki sedirde ise, Başçavuş ile iki jandarma, Muhtar, İmam ve Eski Muhtar oturuyordu. Başçavuş: ”Şimdi herkes sırayla üçtaşını atacak” diye bağırıyordu. Ben bu yemin merasimini görmek istemiyordum. Oturan insanların üzerinden atlayarak zorlukla pencere kenarına dek varıp, Başçavuş ve jandarmalara “Hoş geldiniz” dedim. Kısa bir fikir alış verişinden sonra da izin istedim. Başçavuş yarı alaycı: ”Büyük yemini izlemeyecek misin hocam?”dediyse de, okuldaki sorunları öne sürerek ayrıldım. Doğrusu yeminin bir işe yarayacağına inanmıyordum. Çünkü oradaki bazı aile reisleri zaten bekârdı. Üçtaş değil de, beş taş atsa ne çıkar? Hem Şakir’in koyunları çaldığını bilen gören birisi gerçekten olsa bile, eğer bunu gizlemek istiyorsa, bir bahane ile toplantıya yetişkin oğlunu ve ya bekâr kardeşini gönderip, karısının boş düşmesini önleyebilirdi. Karısının boş düşmesi çok mu önemliydi derseniz; elbette! Aksi halde bir daha kadını nasıl bulacaktı. Kadın çok kıymetliydi. Çünkü başlık parası çok yüksekti. Bu yüzden bu yemin, hırsızın bulunması için hemen hemen son çareydi. Fakat her ne kadar önemli bir sonuç alınması beklense de bu yeminden; kaçış yolları da bilinmekteydi. Yani her duruma uygun, bir kurnazlık noktası vardı. İkinci dersten öğle yemeğine dek, Şakir ile ilgili önemli bir haber gelmedi. Yalnız bir ara evinin arandığını, koyunların bulunamadığını, fakat evin altında bulunan gizli bir dehlizde: hayvan bağlamaya yarayan çeşitli boylarda zincirler, telefon teli parçaları ve hiçbir işine yaramayacağını düşündüğümüz iki eski otomobil lastiği ile yedi-sekiz sene önce ilçe su deposu yapılırken kaybolan, çubuk demirlerin çok az bir kısmının bulunduğunu öğrendik. Fakat bunlar aranan şeyler olmadığından önemli değildi. Asıl olan koyunlardı ama o konuda Sado’nun köpeğinin başındaki şüpheli kan izlerinden başka hiç bir ipucu yoktu. Köpeğin yüzünde, başında kan lekeleri vardı ama nedenini kimse bilmiyordu. Kafaları karıştıran bir başka durum da Şako’nun kaynanasının davranışlarıydı. Çünkü Seyran Nine, eve elli metre kadar uzaklıktaki tezek galağının arkasında, dizine kadar karın içinde dikilmiş yün eğiriyordu. Gerçi Seyran Nine, kısır kadınları çocuk sahibi yapacağım diye, çeşitli büyüler yapan, fallar açan, uçuk kaçık bir ihtiyardı ama yine de davranışları çok farklı ve kafa karıştırıcıydı. Öğle yemeğinden sonra öğrenciler okula gelmemişti. Dışarı çıkıp baktığımda neredeyse tüm köyün, Şakir’in evinin etrafında toplanmış olduğunu gördüm. Kolunda saati olan ve zil yerine, derse giriş ıslığını çalan Eski Muhtarın Oğlu da kendini olaylara o denli kaptırmış olmalı ki, ıslık çalmayı unutmuştu. Ben ıslığı çalınca, çocuklar koşarak okula yöneldiler fakat kalan köylüler: Şakir’in evin çevresini birkaç kez çevirecek kadar çok olduğundan, ortada bir şey göremedim. Fakat sanki çocuklarla birlikte okula doğru, ağır bir leş kokusu da geliyordu. Evlerin damlarından Şakir’in evini izleyen kadınlar, burunlarını başörtülerinin ucuyla kapamaya çalışıyordu. Bütün öğrenciler sınıfa girince, ben de girip daha kapıyı kapamadan patladı birisi: “Koyunların on ikisini de kesmiş öğretmenim.” Başka bir öğrenci bunu tamamlarcasına: “Koyunların kanlarını bir tenekeye doldurmuş öğretmenim. Karnını, ciğerini, böbreğini çıkarmış. Etlerini de galağın içine yığıp, önüne tezekle bir duvar örmüş.” dedi. Derse giriş ıslıklarını çalan öğrenci ise, parmak kaldırıp söz isteyerek eksikleri tamamladı. “Seyran Nine’yi jandarma çağırınca, Sado’nun köpeği galağın dibini eşeleyerek buldu öğretmenim.” dedikten sonra, aklına yeni bir şey gelmiş gibi “Bir de öğretmenim, köylü koyunların leşini paylaştı. Köpeklere vereceklermiş” dedi. Sonraki günlerde koyunlar unutulsa da, köylülerden bazıları birbirlerini leş yemekle suçlayıp durdu. Nisan 1966 Karayazı
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
5
Kurban Bayramımız Mubarek Olsun
• Zeliha Okan • Yaşamdan Hikayeler • 15 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
4
Kişisel Markanı Yaratmak
• Ali Osman Taşlıca • Yaşamdan Hikayeler • 22 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
4
Kişisel Markanı Yaratmak
• Ali Osman Taşlıca • Yaşamdan Hikayeler • 16 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
4
Aralık
4
Ağustos
16
Ağustos
16
Ağustos
2
Temmuz
24
Haziran
30
En Büyük Tehdit Milliyetçilik 4
• Nazmi Öner • Eleştiri Makaleleri • 124 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Mayıs
21
Nisan
23
Nisan
23
Nisan
24
Ağustos
2 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||