kayit
Google Özel Arama
Hikaye AnaSayfa Hikaye / Yaşamdan Hikayeler

Klinik Vaka


Klinik Vaka


Son üç günden bu yana bütün kenti saran protestolar nedeniyle dışarı çıkamayan Nuri, bu süreyi çocukluğundan beri edindiği okuma alışkanlığı sayesinde arkadaşı celal beyden aldığı bir düzineye yakın kitabı okuyarak geçirdi. Söz konusu kitapları ödünç aldığı vakit bir hafta içinde bu kitapları bitiremezsin diyen arkadaşına alaysılayarak bakmış; ukalaca bir tavır takınarak: “kitap gibi adamım bitirmezsem ne olur diye karşılık vermişti.” Öğrenciliğinden kalma alışkanlık olsa gerek hemen her zaman gecenin sabaha çaldığı saatlere kadar uyanık kalır; günün geriye kalan büyük bir bölümünüyse uykuyla geçirirdi. Yine horoz ötüşlerinin habercisi olduğu tan kızıllığı belirmeden hemen önce uyumuş, geç saatlerde uyanıp kahvaltısını yaptıktan sonra aldığı kitapları iade etmek; gerçekte ise aristonun “insan sosyal bir varlıktır” sözünü doğrularcasına değişik bir yüz görmek, farklı bir ses işitmek amacıyla dışarı çıktı. Onlarca ölü, yüzlerce yaralı ve bir o kadar da tutuklamayı yaşatan kargaşa ortamı maalesef kentin fiziksel çehresini de ana caddelerde yer yer yakılmış araba lastiklerinin kömürleşmiş kalıntılarıyla yer yer mermi niyetine kullanılan her tarafa savrulmuş irili ufaklı taşlarla değiştirmişti. Kimi kül birikintisinden dumanlar hala yükseliyordu. Hani savaştan arta kalan görüntüler nitelenmesinde bulunsa abartıya kaçılmış sayılmazdı. Eylemcileri dağıtmak için güvenlik güçlerince atılan gaz bombalarının o yakıcı kokusu sanki her tarafa sinmiş de ağzında kekremsi bir tat hissediyordu. Hafif bir gülümsemeyle yüzü gerildi. Dışarı çıktığına pişman olmuştu. Geri dönse miydi acaba? Yalnızlığına sığındığı o eşsiz anlarda kendini daha çok mutlu hissediyordu. Tek başınalığını yalnızlıkta yaşamak….

Yarım saat boyunca kendiyle konuşarak yol aldı. Karşı şeritten gelen bir aracın arka penceresinden başıyla birlikte neredeyse bütün bir gövdesini dışarı çıkarmış namı diğer muzip Hasan aracın ani fren yaparak durmasıyla Nuri ağabey sözünü tamamlayamadı. Dilini ısırmıştı. Muzip Hasan mahalle berberinin haşarı çırağı, feci halde kesilen dilinden mide bulandıracak kadar iğrenç salyayla karışık kan akıntısını nurinin hemen önüne boşalttı. Bu arada şoför mahallinde ki üvey abisine ağız dolusu küfür savurmaktan da geri durmuyordu.
Nuri soğuk sayılacak bir tavırla geçmiş olsun diyerek oradan ayrıldı. Bütün yollar romaya çıksa da o takip ettiği yolla Aydora sanat merkezine gidiyordu. Nihayet gelmişti. Elinde kitaplarla, simasında son olaylardan kalma görüntülerin yol açtığı melankolik hava eşliğinde sanat merkezinin açık bırakılmış kapısından içeri süzüldü. Zaman zaman mütebessim olmakla birlikte durgunluğunu ağır başlılığından ziyade psikolojik sorunlarının olmasına bağladığı Gül’ü görünce irkilerek duraksadı.

— Hoş geldiniz.
—…
— Uzun süredir uğramıyordunuz. Umarım iyisiniz.
—...
— Siz içeri geçin. “Ben birazdan demli çayınızı getiririm” diyerek servis hazırlığına başladı.

Nuri, daha önce tanıştığı yaşıtı sayılan elvan adında ki gence başıyla selam vererek salonun en uç köşesine, kitaplığın önüne yerleştirilmiş boş bir masaya kurulmadan mekanik bir hareketle uzandığı sözlüğü alarak yabancısı olmadığı kavramlarla ilgilenmeye başladı. Aslında bu işi evinde de pek ala yapabilirdi. Düzinelerce kitabın yanında her bir alana ait bir sürü sözlüğü vardı. Fakat ne yapsa başaramıyordu. Toplumla iç içeleşmek nasıl demeli bilmiyorum adeta ötekinde cehennemi yaşatıyordu ona. Bundan olsa gerek içeri daldığı gibi etrafına bakınmadan gözden ırak bir yer tercih etti. Hatta öyle ki sanat merkezinde yapılan değişiklikleri masasına çayını bırakan Gül’ün “afiyet olsun” demesiyle başını kaldırınca yeni yeni fark etmişti. Oturdukları bölümün tam ortasına yerleştirilmiş taştan yapma yuvarlak taşınabilir bir havuz; yerel motiflerle süslenmiş duvarlar ve yerleri değiştirilmiş masalar… Bu yeni düzen göze daha hoş görünse de Nuri bununla ilgilenecek durumda değildi. Yudumladığı çayın güzelliği ağzında ki gaz bombası kekremsiliğini yavaş yavaş eriterek yok ediyordu. Vücuduna rehavet çökünce yayılırcasına ayaklarını uzattı. Midesi fena halde gurulduyordu. Geğirmemek için kendini zor tutuyordu. Nihayet dayanamayıp lavaboya son anda yetişebildi. Sabahleyin afiyetle yediği bütün yemekleri dışarı çıkarmış; beti benzi atmıştı. Dönüp eski yerine geçti. Çayı soğumuştu. Bütün bu olanların yanında hala birileriyle konuşamamanın can sıkıntısını iliklerinde hissediyordu. Galiba korkunç bir asosyallik hastalığına yakalanmıştı. Tabi eğer böyle bir hastalık varsa; yada eğer asosyalliğe hastalık denirse. Neden sanki elvanın yanına oturmamıştı ki. Pekâlâ oturabilirdi. Konuşmasa da en azından dinleyebilirdi. Gittikçe insanlardan uzaklaşıyordu. Bu durumdan kitapları sorumlu tutsa da bir türlü onlardan kurtulamamıştı. Kitaplarıyla şakalaşır, eğlenir, kavga eder; hatta inanılamayacak gibi gelse de içini boşaltmak istedikçe, kitaplarına açılırdı. Kitaplarınca bazen incitilse de hiçbir zaman tam anlamıyla vazgeçemezdi onlardan. Birden:
— Çayınızı içmemişsiniz? Yoksa beğenmediniz mi diyen Gül’ün sesiyle irkildi.
Bu fırsatı kaçırmaması gerektiğini düşünerek son bir gayretle konuşmaya başladı:
— Bir çay daha alabilir miyim?
— İyi ama bu çayınızı neden içmediniz ki?
Nuri’nin canı sıkılmıştı. Başını kaldırmadan
— “Bilmiyorum” demekle yetindi.
Arkadaşı celal beyden kitapları aldığı günden bu yana aile fertleri dışında ilk kez bir insanla konuşuyordu. Evet, nihayet başarmıştı bir insanla konuşmuştu
— Garip çok garip dedi
— Garip olan ne?
Gül hala gitmemişti. Korkuyla bir adım gerileyerek Nuriye bakıyordu.
Nuri:
— Garip olan konuşuyor oluşum. Garip olan konuşmayı unutmamış oluşum. Sesim bir garip geldi. Sanki ilk kez duyuyormuşum. Sizce de sesimde bir gariplik yok mu?
— Sesinizde değil ama siz çok garipsiniz.
— Galiba haklısınız. Çay istemiştim…

Gül, yanından ayrılınca Nuri ilk kez bir şeyi başaran birinin heyecanına benzer duygular yaşıyordu. Midesi tekrar bulanmaya başladı. Ekşimsi bir su midesinden yutağına kadar çıkıyor, geldiği yere gerisin geri dönüyordu. Masasına konan çayı yudumlamak için eğilince yanı başında bir gölgenin belirdiğini gördü. Başını kaldırınca ortaokulu birlikte okuduğu Yunus adında ki arkadaşını gördü. Aklı hala karnında mekik dokuyan akıntıdaydı. Elini uzatırken: “Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkânıdır.” dedi. Yunus, Nuri’nin aksine hayatla barışık, güler yüzlü, insanlarla içlidışlı olmayı seven biraz da hazırcevap tiplerden hayatın pratik insanı, mizacına uygun davranmış Nuri’yi yanıltmamıştı.
Yunus:
— Dostum! En sonunda karşılaştık. Tilki oluşuna katılmamakla birlikte itiraf ediyorsan buna diyeceğim yok. Ancak ben kürkçü dükkânı olduğumu kabul etmiyorum.
— Şaka yapmanın sırası değil. Oldukça rahatsızım.


Nuri, Yunusu sevmekle birlikte olur olmaz densizliklerine katlanamayacağını düşünerek masasına gelmiş arkadaşını yalnız bırakmanın kabalık olacağına aldırış etmeden hemen ayrılmak istedi. Kısa bir hal hatır sorma faslından sonra Nuri rahatsızlığını bahane ederek gitmeye yeltendiyse de Yunus tanıdık bir doktorun olduğunu söyledi. Biraz oturduktan sonra beraber gitmeleri konusunda ısrar edince Nuri yelkenleri suya indirdi.
— Hadi otur. Bir şeyler ısmarlatmadan şuradan şuraya gitmem bilesin.
— Tamam, tamam nasıl istersen öyle olsun. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olurmuş.” ne yapayım başka türlü senden kurtulacağım yok.
— Ne fincanı ne kahvesi rengin sararmış iyi misin?
— Uzatma Yunus. Otur çayını iç mümkünse bu arada da hiç konuşma. Olur mu?
— Başkası olsa Yunus, ağzının payını verirdi. Ama böyle küstahça konuşan kişi Nuri olunca Yunus susmaktan başka bir şey yapamıyordu. Yine de keyfi kaçmıştı. Hemen kalkmak için çayını alelacele içti. Hesabı ödeyip birlikte çıktılar. Nuri, hastanede bir tanıdığının olduğunu isterse birlikte gidebileceklerini hatırlatan Yunusa cevap verme gereği duymadan hoşçakal deyip ayrıldı. Kısa bir süre sonra hastaneye vardı. Hastalığının psikosomatik kökenli olduğunu düşünerek dâhiliyeye gitme yerine psikologa gitmek üzere fiş kesti. Muayene için giriş işlemlerini yapıp hasta bekleme salonunda sıranın kendisine gelmesini beklemeye başladı. Şimdi doktora ne anlatacaktı. Daha önce en yakın arkadaşlarından birine kendisini anlayacağını umarak anlattığı erkeğin de hamile kalabileceği düşüncesini anlattığına bin pişman olmamış mıydı? Üstelik doktordan da arkadaşı gibi bilimsel olmadığı iddiasıyla böyle bir olayın gerçekleşmesinin mümkün olmadığına dair bir sürü zırva dinlemek zorunda kalabilirdi. Bu düşüncesini anlatmaktan vazgeçti. Sadece mide bulantısıyla eşzamanlı ortaya çıkan baş dönmesinden kurtulması için ilaç vermesini isteyecekti. Yalnız doktorun onu dâhiliyeye geri göndermesinden korkuyordu. Nuri bu bunları düşünürken sıranın kendisine geldiğini fark etti. Zaten ondan başka hasta da kalmamıştı. Kalkıp içeri girdi. Kel sayılabilecek derecede başının ön tarafı seyrelmiş doktor rahatsızlık verecek kadar itici geldi Nuriye. Doktor oldukça monoton bir şekilde:
— Buyurun buraya oturun. Evet, “sizi dinliyorum” dedi.
— Aslında hastalığımı dinledikten sonra neden dâhiliyeye gitmediğimi sorabilirsiniz.
Nuri, doktorun meraklı bakışlarının altında sustu.
— Evet devam edin.
— Midem bulanıyor, başım dönüyor, insanlarla iletişime geçemiyorum, nedendir bilmiyorum saç ve sakallarımda dökülmeler başladı, yalnızım, ölümden korkuyorum, gece kâbus görüyorum, rüya görmediğim halde uykumda çok konuşuyorum, çığlık atarak uyanıyorum, düşlerde boğuluyorum. Üstelik bu düşlerimin birçoğu anlamsız, mutsuz…
Ha bir de istisnaları çıkarırsak Hipokrat yeminine sadık kalmadıkları için doktorların hepsinden nefret ediyorum. Aslında iyi olan doktorlardan nefret etmemem gerekir. Ancak öncekilerin sözüne uyarak: yani, “ Kurunun yanında yaş da yanar” genellemesine binaen bütün doktorlardan nefret ederim sağlıksız olduğunu bile bile. Bunlardan başka arkadaşlarıma anlattığım vakit saçma olduğunu söyledikleri; ama bana sorarsanız gerçekleşmesi tabiata aykırı olsa da mümkün olduğunu düşündüğüm kimi düşüncelerim nedeniyle tedirginim.
— Ne gibi düşünceler?
— Bu konuda konuşmak istemiyorum.
— Anlıyorum ama sizi rahatsız eden düşüncelerinizi paylaşmasanız size yardımcı olabileceğimden emin değilim.
— Peki, sadece psikosomatik kökenli olduğunu düşündüğüm mide bulantısı ve baş dönmesi için yardımcı olur musunuz?
— Korkarım ki bu konuda da size yardımcı olamayacağım. Önce dâhiliyeye görünmeniz gerekir. Ben psikolog olduğum halde hastalığınızın psikosomatik kökenli olduğundan emin değilken; Siz böyle bir öğrenim görmediğiniz halde nasıl oluyor da bu kadar kesin konuşabiliyorsunuz. Oldu olacak ilacınızı kendiniz yazsaydınız ya. Zahmet edip buralara kadar gelerek boş yere yorulmazdınız hiç değilse.
— Doktor! Neden kızdığınızı anlamadım. Tutun ki dâhiliyeye gitmeden önce size gelmekle hatta ettim. Yaptığım bu yanlışlık sizi neden bu denli kızdırdı. Biliyor musunuz sizi sevmeye başladım. Ah bir de genel olarak bütün psikologların danışanlarını dinlerken anlatılanlara sırf cevap olsun diye aslında onlarında anlamını bilmediği, hatta niçin böyle bir tepkide bulunduklarını anlamadıkları; belki de sırf mesleki bir refleks olduğu için söyledikleri ‘Anlıyorum’ sözünü de kullanmasanız sizi daha fazla seveceğim ya…

Doktor susmuştu. Bu durum Nuri’nin hoşuna gitti. Tepkileri birbirine çok benziyordu. Yoksa doktor da hasta mıydı acaba. Bunu öğrenmenin bir yolunu bulmalıydı.
— Doktor! Umarım saygısızlık yaptığımı düşünmezsiniz. Yanlış hatırlamıyorsam İngiltere de yapılmış bir araştırma olsa gerek…
Nuri cümlesini yarıda kesti. Yine tuhaf bir duyguya kapılmıştı. Bazı durumlarda elinde olmaksızın kilitlenir hemen hiç konuşmazken; kimi durumlarda şimdi olduğu gibi tam bu bloklanmışlığının aksine uzun uzadıya konuşur da konuşurdu. Sırası gelince doktora bu problemini anlatacağına karar verdi.
— “Evet” dedi doktor. Neden sustunuz? İngiltere de yapılmış bir araştırmadan söz ediyordunuz.
— Ha evet, psikologlar üzerinde yapılan bu araştırma sonuçlarına göre araştırmaya katılan psikologların yüzde altmışının ruhsal sorunları varmış ve bu kişiler aynı zamanda ruhsal tedavi görüyorlarmış. Sizin tepkiniz bende biraz da olsa problemli olduğunuz izlemini uyandırdı da.
— İsterseniz benim durumumla ilgilenmeyi bırakıp sizin geliş amacınıza dönelim.
—Tamam. Demin anlatmak istemediğim saçmalıkla nitelendirilen düşüncemi merak ediyorsunuz değil mi? Pekâlâ anlatayım zaten bana göre bu sorunuma bir çözüm bulmamız halinde mide bulantısından ve hatta o saçma baş dönmelerinden de kurtulabilirim. Acaba diyorum tarihte hamile kalan erkeğe rastlanmış mı hiç.

Doktor gülmemek için dilini ısırıyor, şaşkınlıkla Nuriye bakıyordu. Nuri şaka yapıyor gibi görünmüyordu. Doktor da vakanın ciddiyetinin farkına varmış hatta endişelenmeye başlamıştı:

— Saçmalama! Mide bulantısına eşlik eden baş dönmeleri sadece bayanlarda görülen hamilelik belirtisi değil ki. Hem bayanlarda görülen bu durum doğal bir süreç iken gebeliğe bağlı olmadan ortaya çıkan mide bulantısı baş dönmesi… Uf canımı sıkma her ne zıkkımsa işte bu şey hastalık belirtisi olarak değerlendirilir. Hem bunu bana değil gitmen gereken dâhiliye doktoruna anlatmalısın. Kardeşim erkek anatomisinin çocuk doğurmaya elverişli olmadığını, en basitinden erkekte kadının karnında var olan rahim denilen organın bulunmadığını biliyorsun. Tut ki rahim dediğimiz organ erkekte de bulunmuş olsun çocuğun oluşabilmesi için cinsel ilişkinin ön koşul niteliğinde olduğundan habersiz misin? Şimdi bu soruyu sormaya mecbur ettin.

Nuri, ne soracağını bildiği için daha doktor ağzını açmadan onu susturmuş; tek kelime etmesine izin vermemişti.

— Doktor sizi gerçekten sevmeye başladığımı bilmelisiniz. Rehberlik veya psikolojik danışmanlıkta koşulsuz kabul ve empatik ilişki gibi saçma ilkelere uymadığınız için size müteşekkirim. Bana kalırsa söz konusu ilkeler danışmanlık süreci buyunca danışmandan takması istenilen maske niteliği taşır. Nedense bu ilkeler bana hep itici gelmiştir. Neyse eleştirilerinize cevap vereyim: hemen başata söylemeliyim ki şahsınıza münhasır entelektüel zekânızla beni aydınlattığınız için size minnettarım. Hata bende ki kalkıp erkeğin de hamile kalabileceği hakkında ki düşüncemi sizinle paylaştım. Hem bir erkeğin hamile kalmasının teknik boyutuyla mümkün olmadığını bilmiyor muyum sanıyorsunuz?

Doktor tek bir kelime etmeden yerinde apışıp kalmıştı. Nuri’nin ruhsal durumunun iyi olmadığı; bazı takıntılarının onu rahatsız ettiğinden artık emindi.

— Bildiğiniz gibi tarih tekerrürden ibarettir. Kuranı kerimde geçen Mesih İsa meselesini biliyorsunuz sanırım. Namus ve iffetinden şüphe edilmeyen Meryem İsa’ya hamile kalmış hiçbir erkek eli değmediği halde İsa babasız bir şekilde doğmuştur. Sizin dediğinizin gibi cinsel ilişki olmadan bir bebeğin dünyaya gelmemesi gerekirdi ki tarihi kaynaklar ve sizin de inandığınızı sandığım dinin verileri demin savunduğunuz düşünceyi temeli yalanlıyor. Ne dersiniz?
— Doğru ben de kuranı kerimde anlatılan o kıssanın doğruluğunu inancım gereği kabul ediyorum. Ancak seninde vurguladığın gibi o bir mucizeydi ve mucizeler peygamberlere verilirdi ve peygamberlik HZ. Muhammed’le son bulmuştur. Sanırım buna sende inanıyorsun değil mi?
— Tabi ki inanıyorum. Yinede, demin sözünü ettiğimiz mesele akla ve tabiat kanunlarına aykırı ise de önce ki vakıalar bize göstermiştir ki hegelin savunduğunun aksine tabiatta gerçekleşen her şey akli değildir. Ve bir kez gerçekleşen şeyin bir benzeri mucizeye dayanmasa da neden gerçekleşmesin ki?

Doktor, hasta doktor ilişkisinde uyulması hem yasal hem de mesleki ahlak açısından zorunlu olan ilkeleri bir kenara bırakmış tedavi olmak amacıyla kendisine müracaat eden hastasıyla fikirsel bir tartışmaya girmişti. Bu kez susmayı düşünmüyordu. Peki dedi

— Hamile olabileceğiniz fikrine ne zamandan bu yana ve hangi olayın etkisiyle kapıldığınıza dair bir fikriniz var mı?
— İzninizle yine tarihe başvuracağım: istirham ediyorum hasta olduğum düşüncesinden hareket ediyor olsanız bile lütfen beni megalomani hastalığına yakalanmış kendisini peygamber veya Napolyon sanan zavallıların konumuna indirgemeyin. Şimdi, tarihe baktığımızda göreceğiz ki insanlık tarihi bunalımlar ve bu bunalımların doğurmuş olduğu bir ileriye atılımın sahnesinde cereyan eden oyun gibidir. Ne zaman karanlık bir dönem yaşandıysa hemen sonrasında insanlığı bu bunalımdan bir üst safhaya çıkaran ikinci bir perde sahneye konmuştur. Bu oyunun yazarı veya yönetmeni kim midir? Söyleyeyim. Eğer inanıyorsanız tanrı veya Allah; eğer inanmıyorsanız tarihin kendisi veya tabiat veya sebepler veya tesadüfler. Hangi ismi kullanacağınız sizin bir anlamda dünya görüşünüzü belirler. Galiba konudan biraz saptım değil mi? evet, bunalım ve bunalım sonrası dönemin nasıl oluştuğuna bakalım: örnekle somutlaştırayım: birici dünya savaşı yenilgisinden sonra sömürge durumuna düşen Almanya ve Osmanlı devletinin kaos ortamı bergsonun “elan vital” dediği “hayat hamlesi” ürünü olarak Almanyada hitler, Osmanlının enkazından ise Atatürk doğmuştur. Bu tarihsel vakayı nasıl izah edeceğiz: durun sizin adınıza ben söyleyeyim: Atatürk veya Hitler, dahi, karizmatik, bilge, geleceği gören bir sürü üstün vasıflarla donanık şahsiyetlerdi diyeceksiniz. Değil mi? ben vaziyetin sadece bundan ibaret olduğundan şüpheliyim. İnsanlığı yirmi birinci yüzyıl post modern bunalımdan ben ya da doğaüstü - aslında ben de doğumun nasıl gerçekleşeceğini bilmiyorum. Ama bu tarihsel mucizenin gerçekleşeceğinden eminim-bir şekilde yapacağım doğumla dünyaya gelen çocuk başaracaktır. Hiçbir şey söylemenize gerek yok. Bu düşüncemi oldukça uçuk buluyorsunuz; ama neden olmasın. Lütfen sıradan insanlar gibi düşünmeyin. Biraz farklı olmak adına bize dayatılmış Einstein’ın “Atomu parçalamak önyargıları parçalamaktan daha zordur” sözüyle belirttiği özellikleri: yani saplantıları yani takıntıları bir kenara bırakın. Göreceksiniz ki bu düşüncem maymunu insanlığın atası yapan darwinin tezi kadar makbuldür. Bakın bundan yüz yıl gibi kısa bir süre önce insanın aya ayak basacağı veya birilerinden alınan DNA’dan yeni bir insan kopyalanacağı söylenseydi, insanlar bunun mümkün olmadığına dair aklın bir yanılsaması olarak yine akli bir sürü delil ileri sürerlerdi ki bu gün gelinen nokta sözünü ettiğim olayların gerçekleştiğini ve hatta bundan daha ileri gidilebileceğini ispatlamıştır. Konumuzla ilişkisi olmadığı halde izninizle gereksiz bir açıklamada bulunmak istiyorum: insanların bu türden alışkanlıkların veya başkaca etmenlerin sonucu inandıkları bu önyargısal değerlere ben aklın illüzyonu diyorum. Doktor inan ki bu illüzyonların kabul edilebilir bir yanı olsa da “aklın halüsinasyonu” diye tarif ettiğim kimi hususlar var ki insanlığın gelişimi için asıl tehlikeli olan bu kısımdır. Anlamanız için söylüyorum: benim aklın halüsinasyonu diye tarif ettiğim şeyi eskiler hezeyan diye ifade etmişlerdir. Aslında ikinci kavramım için yaptığım oldukça entelektüel spekülatif içerikli tarifi sizinle paylaşmak isterdim. Yalnız bu tarifi havsalanızın kaldırmayacağından korktuğum için ve de konumuzu dağıtmak istemeyişimden tarife değinmek istemiyorum. Yav doktor! Böyle şaşkın şaşkın bakmayın ABD’nin Rambosu, Türkiye’nin Cüneyt arkını, Çin’in jetlisi, bütün bu örnekler toplumun kahrolası bunalımı aşmak için yarattığı dayanak noktası. Bir de mistik boyutuyla evren kendini yenilemek için bu sürece kendinden bir şeyler ekler ki bu şekilde doğanları ben tanrının insanlığa lütfü olarak tanımlıyorum. İşte benim durumun bu ikinci kısma girmekte.
— “İlginç düşünceler.” dedi doktor.
— Herhalde insanlar içinde terminolojisinde ilginç sözcüğü bulunmayan tek insan benimdir. Neye göre ilginç? Şimdi ben de bunu anlayamıyorum. Demokrasi adına hollandada beslediği köpeğiyle evlenen kadının kendini kancık durumuna düşürmesini ilginç görmesem de ahbaplarının düğün merasimine gidip kadını tebrik etmelerini nasıl izah edeceğimi bilemiyorum. Doktor midem tekrar bulanmaya başladı. Doğum öncesi hamilelik sürecinin doğal belirtisi olduğundan eminim. Kendimi halsiz hissediyorum. Gitsem iyi olacak.
— Daha sonra gelecek misiniz? Yani doğum sonrası gelişmelerden haberdar olmak istiyorum.
—Yeme beni doktor! Bana inanmadığınızı çok iyi biliyorum. Ben bile kendime zor inanırken sizin inanmanızı beklemem abes olur. Yaklaşık iki saatten beri konuşuyoruz. Ne çıkardınız bu anlattıklarımdan? Hasta mıyım? Bana karşı saydam olmak zorundasınız. Hadi anlatın. Tatmin edilmemiş hangi duygularımın olduğunu söyleyin. Onları tatmin edeyim. cinsellik? Başarma arzusu? Sevgi? Kendini gerçekleştirme ihtiyacı? Hangisi. Hadi söyleyin lütfen.
— Bilmiyorum. Demin şunu düşünmüştüm benimle kafa bulmaya çalışan biri işte. Bu gün benim doğum günüm belki arkadaşlarımın beni eğlendirmek için düzenlediği bir şakadır diye sadece seni dinlemekle yetindim. Ama şimdi aklımı karıştırdınız. Kesinlikle hastasınız…

Doktor devam edecekti ki Nuri’nin avazı çıktığınca yeter diye bağırması sözlerini boğazına tıktı. Nuri çıldırmış gibi görünüyordu. Önünde ki sehpanın üstünde duran boş çiçek vazosunu aldığı gibi bütün gücüyle doktora fırlattı. Doktor son anda kendini kurtarabilmişti. Her şeye rağmen soğukkanlılığını korumaya çalıştı. Nuri’nin sakinleşmeye niyeti yoktu. Bu kez eli yerine dilini konuşturmaya başladı: doktor daha önce seni sevdiğimi söylediğimi hayal meyal hatırlıyorum. Biliyor musunuz yalan konuştum. Biliyor musunuz sadece sizden değil bütün psikologlardan nefret ediyorum. Bütün bir insanlık tarihini değiştirecek binyılda belki milyon yılda bir gerçekleşebilecek tabiatüstü bir olayın yaşadığım derin sancından söz ederken kalkıp bunu ne idüğü belirsiz doğum gününüzün daha eğlenceli hale dönüştürülmesi amacıyla düzenlenmiş bir tören olabileceğini düşündüğünüzü belirtmeniz küstahlıktan başka bir şey değil. Siz şimdi bu konuşmalarımdan sonra ruhsal durumumu insanları deney faresi konumuna sokan psikolojinizin teorileriyle açıklamaya çalışacaksınız. Boş yere yorulmayın. Peyami Safa’nın da belirttiği gibi “hayatın klasik tahlillerimizi aşan kendine has bir yürüyüşü vardır.” her birey kalıplara sığmayan gizemli kişiliğiyle tanımlanamaz bir gerçekliği ifade eder ki hiçbir teori, doktrin, İzm onu açıklamaya yetmez. Siz alın psikoloji biliminizi münasip bir yerinize…

Nuri son sözünü tamamlamadan kapıyı olabildiğince çarpıp çıktı. Nuri çıktıktan sonra doktor hala kendine gelememişti. Bir süre hareketsiz bekledi. İlerde çıkaracağı kitabı için bilgi toplamak amacıyla yaptığı görüşmelerin özetlerini not aldığı ajandasını çıkardı. Boş bir sayfaya günün tarihini, saatini geçirdikten sonra hastanın ismini soyadını değiştirerek “ilginç, çok ilginç klinik bir vaka” diye not aldı.
¬


Klinik Vaka
Yazı Sahibi
Serdar Serdar
Serdar Serdar tarafından 8.3.2007 tarihinde eklendi 421 kez okundu.

Etiketler

Yazı İşlemleri

Okuyucu Puanı



Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Isminiz ve Soyisminiz :
Tavsiye Edeceginiz E-Posta Adresi :
Aman aman.! Böyle hastayala karşılaşmak istemem... Hem gerildim, hem güldüm... Anlatımınız sürükleyici. Tebrikler...


8/4/2007 tarihinde yorumlandı.


Aralık
5
Adak (10 Bölüm Son)
Aylin BaşdemirYaşamdan Hikayeler • 3 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
5
Kurban Bayramımız Mubarek Olsun
Zeliha OkanYaşamdan Hikayeler • 18 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
4
Kişisel Markanı Yaratmak
Ali Osman TaşlıcaYaşamdan Hikayeler • 23 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
4
Kişisel Markanı Yaratmak
Ali Osman TaşlıcaYaşamdan Hikayeler • 16 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
4
Bir Anjiyo Hikâyesi
Münevver ErilmezYaşamdan Hikayeler • 21 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Temmuz
23
Suretim Ol
Serdar SerdarAşk Şiirleri • 44 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ocak
24
Aşk
Serdar SerdarSevgi ve Aşk Şiirleri • 141 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Eylül
1
Kalp Dilsizlik Etme
Serdar SerdarSevgi ve Aşk Şiirleri • 129 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
25
Şehirlerin Gazabından Bana Yol Ver Gideyim
Serdar SerdarSevgi ve Aşk Şiirleri • 209 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Aralık
18
Beyaz Günah
Serdar SerdarSevgi ve Aşk Şiirleri • 132 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ağustos
6
Mayıs
31
Ahlaki Sorumluluk Üstüne
Serdar SerdarHayata Dair Denemeler • 439 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Mart
8
Klinik Vaka
Serdar SerdarYaşamdan Hikayeler • 422 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Nisan
6
Züleyha Efsanesi/sudaki Prenses
Serdar SerdarSevgi ve Aşk Şiirleri • 395 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Mart
8
Gönül Yarası
Serdar SerdarAşk Hikayeleri • 371 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.

Anahtar Kelimeler Klinik Vaka, Klinik Vaka hikayesi, Klinik Vaka hikaye, Klinik Vaka nedir?, Klinik Vaka hakkında bilgi, Klinik Vaka hikayeleri, Serdar Serdar hikayeleri, Klinik nedir, Klinik hikayesi, Klinik hikayeleri, Vaka nedir, Vaka hikayesi, Vaka hikayeleri,

edebiyat
Site Menüsü
Hikaye Deneme
Şiir Makale
Yazarlar Ünlü Yazarlar
Yarışmalar Forum
Bazen... Keşke...
Fotoğraflar Günlükler
Nedir... Kimdir...
Edebiyat Atatürk Köşesi




ADnet Reklamları

Köşe Yazıları
Ertuğrul Erdoğan
Minik Kuş

Erol Sunat
Bizi De Bu Hikayeler Hikaye Etti!

Sezer Nişancı
Kızıyorum Ama Bak

Sponsor Reklamlar
ödev sitesi rottweiler

Diecast Türk

siz de?


Hikayeler    Copyrights © 2000 - 2008 Hikayeler.net | Tüm Hakları Saklıdır          xhtml validcss valid Rss | İletişim
Text Reklamlar : Loans | TurboTax | Car Loan | Yugioh | Equity Release | Gazlıgöl | Saat | Videolar Arkadaş Bul