Kurtuluş Savaşı Öncesi Esnası ve Sonrası Duruma Kısa Bir Bakış 2
Unutulmasın ki padişah (işlemcisi-rotası), camiye şunu da direktifle: “kuvva hareketini, bir moskof dinsizlik, hareketi ve asi isyan ihaneti”” olarak, lanse ettirdi. İngiliz uçağı ile, ve de şeyhülislam eli ile, ihanet bildirileri dağıttırmadı mı? Bu cami hareketinin de genellenir ve bir türden hareket olmadığının açık işaretidir. Abartılan tutumun yapıcı olmayıp, yönetimsel uyumla çalıştığının kanıtıdır.
Koca hareket cami mantık örgütlenmesine indirgenir mi? O zaman komuta kademesine ne gerek var? Şimdi camiyi hangi ölçüyle ele alacağız? Ankara`nın direktifi ile olan tutumu mu, yoksa İstanbul hareketine bağlı tutumu mu doğru? Hangi caminin çalışma azim ve tutumu ve hangi rota çabası esas alınacak, genellenecek? Bunu da nesnel, ve siyasal koşullar belirler. Bu iki hareketten hangisi; sürecin çevresel ve iç koşullarına uygun ise, selekte edilecektir. Ve bu da gerçekleşmiştir. Gazi hareketi oluştu. Yani diğer tüm unsurlar Gazi hareketi kordine doğrultusunda çalıştı, direktife edildi, olay budur.
Eğer manda görüşlülük eğemen olsa idi , diğer oluşumlar ve cami hutbeleri de dahil (ki ingiliz mandasını över hutbe konuşmaları tarihi vakadır, (üç beş de olsa) bu önderlik doğrultusunda çalışacaktı. Bu gün Irakta bile yönetimin arzusu doğrultusunda, cami işgale direniş çağırmıyor, bizler ise, onlara dayanışma duygusu kabartıyoruz! Oysa aynı Irak`ta yönetim camiyi direnişe çağırsa, bu kez de cami direnişi vaaz edecekti. İstisnalar her iki ucda da daima olur. Bunlar sosyolojik yasalardır kendi başlarına varlıkları olamaz.
Allah aşkına denetlenmeyen koordine edilmeyen güç, güç müdür? Yinelgen kuram gereği Hiç bir unsur kendi başına işlev olarak olmaz. Hele geri ve bir merkezle bildirişimsiz hiç olmaz. İşte Mustafa Kemal bu. Bir doğru rota ve koordinedir. Aslında öz hareket önemlidir. Bu da sonra işlenecek. Bu rota hareketi, acaba diğer unsurlar olmadan olur muydu?
Elbette olmaz, karşılıklı ilişkinlik ve basit bir diyalektik kuralıdır bu. Bu milli kuvvet oluşur iken içinde , farklı dinden insanların ve dinsiz insanların da, oluşuma dahil olacağını hiç göremeyen toptancı absürt mantıktır. Ama konu hiç de bunlar değildi. Bunlarla uğraşmak hem hareketi küçümsemek, hem olay sistemi, anlamayan tutum olur. Ben olayları vakaları değil, sistemi işliyorum. Şiir bu bilincin süzülmüş halidir. Ama tekrar ediyorum rota dışı tutumlar çalışmama dahil edilmedi.
Unsurlar ortaya konan kabın şeklini alıp bu doğrultuda üretime sokulmuştur. Bu unsurlar önderlik kararı doğrultusunda çok başarılı plan, proje ve propağanda üretmişlerdir. Ve elden gelen katkınlıklarını aynı potada biriktirmişler, başarıyı kollektif gerçeklemişlerdir.
Burada biraz analiz iyi olacak. Mobilize ve şartlarından temelli, hedefleri belli, iyi bir modele uygun üretim yapan bu unsurlar, yurdun kurtulması dışında, işin pek farkında değildiler. İkinci üçüncü adam rölündeki bu emektarlar, sürecin her adım ve aşamasında, oluşan kurucu irade nüvesini göremiyor, yalın bir iradi olayı, dava sorunu imiş gibi algılıyorlardı. Yeni modelin (Türkiye Cumhuriyeti) uygulamasına karşı çıkıyordular. Bu emeği unutulmaz değerler. Eline verilen modele uygun, çok başarılı ve pratik beceri korlarken; sürecin gelişen boyutunu kavramakta hala yetersiz kalıyordular.
Savaş başarılmış, hala hilafet bekliyorlardı. Taassupun zararı görülmüş, değişecek; bunlar hala eski alışkanlığın devamını istiyorlardı. Yasal yöntimin yeterli ve güncel olmaması, hak ve hukukun, hakların tam ve geniş tesbitleri, çağdaş beşeri hukuk oluşturulacakken şeri hüküm icrasını ister oluyorlar, hilafet, halifelik ( peygamber, dolaysı ile Tanrı vekili olup, Tanrı adına yönetilme Tanrı kararlarına karşı çıkılmazlığın itirazsızlığı, rahatlığı ile kolay yönetme) gibi güncel olmayan, yönetiş, kalkınmış çağdaş ülkeler gibi yönetilmek, hukuk devleti olmak isteniyor, ama sofrasını paylaştıkları karşı oluyordu. Dünya işleri aklın yönetimini (laikliği) öngörüyordu, lakin bu değerlerin havsalası, bir türlü bunu alamıyordu.
Böyle nice direnişleri, ne yazık ki Kurtuluş Savaşı`nda, amaç doğrultusunda, tarifsiz emeği olanlar sergiliyordu, Karabekirl`er, Ali Fuat`lar, Rauf Orbaylar vs. Bunlar tüm süreci, sindirip kavramamışlardı. Köstek oluşlarıda bundan. Sormak lazım bunlar sürecin her aşamasında katkın mıydılar? İşte Mustafa Kemal bu rotaydı. Başta hareket içinde bir şekilde var olan emek verir değerler, yol haritasının her yerinde yoktular. Üstelik karşı oluş ve direnişlerle yeni yol alışa karşı duruyorlardı. Bu da Mustafa Kemal farkı olsa gerek. Süreçten, yoldan anladıkları; yurdun düşman işgalinden kurtarılması ve hilafetin eski özgür yapısına süratle kavuşturulmasını hedef ve ilke edinilmiştiler. Ülke geleceğini planlar oluş, bu Kurtuluş Savaşı cenah önderlerinin kafasında yoktu bile.
Şimdi Gazi`ye “”Beton Mustafa! Diktatör Mustafa vs”” diyen, konu anlamada hırs gecikme gösteren insanlarımıza, sormak gerekir; sizin bu günkü sürece katkınız ne ? Evet yanlışları olan, bireysel kararları da dikte ettiren, bizim gibi zafları olan bir insandı, insan üstü değildi. Bunlar Türkiye Cumhuriyetine gelen süreci, bu süreci yönetme başarı, beceri, bilgi, birikim pratiğini gösteren değere, vefamız tüm bunları yok saymamız mı olacaktı?
Atatürk bu süreci ortaya koyan ve adım adım süreci oluşturup yöneten beceri ve başarıdır. Bir insanı, yaptıklarını unutup, yapamadıklarını, sizin yapmanız gerekenlerinizi ona ihale ile, konuşursak, onu yok sayama zafına düşebiliriz. Her şeyi yapsaydı, size bir şey kalmaz eli boşluktan sıkılırdınız değil mi! Sizin varlığınızı inkar olurdu bu.
Atatürk eleştirilmez mi? Eleştirilir, en az onun binde biri bir toplumsal fayda koymalısınız ortaya. Sonra bu gününümüzün her tür zevk, eğlence ve kullanımını şikayetsiz bir hak ve lütuf olarak tüketirken, günümüzün neyinde, ve nasıl Atatürk sorumlu ise onu eleştirirsiniz. Atatürk`e hangi bağlılığınız bu güne engelse söylersiniz. Atatürk işleyen bir yapı ve doğma olmayan mekanizma, temeli bıraktı bize. Benim her yaptığım, sizin gelecekteki eylem kılavuzunuzdur demedi ki, vebal sorula. Bu inançsal düşünemeyen anlamaların yorum mantığı ve kusur arayışıdır. Bu dehadaki diyalektik de, zaten bunu demezdi.
Aklı işleten unsurlar, yapının üzerine yapı oluşturur. İkide bir yapı yapboz yapılmaz. Yol bu istikamete girmiştir. Sular geri akıtılamaz. Bu iklimde hiçbir ulus, bundan önceki yapılarını özlemez, bu ancak güdük ve yobaz düşünmenin sevinmeleri umudu olur. Bir beden dahi gelişmenin Hiçbir aşamasında o aşamadaki kusurdan rücu edip, tekrar tekrar başa dönen davranış göstermez. Hatadan yarar çıkararak ilerler. Vücudun mükemmelliği buradadır.
Her hareket iyi Ya da kötü olsun, yasallaşma desteklenme için kendini, kendinden önceki tabana temeller. Evren Atatürkçülüğü de bu gerçeğin aciziyettir. Bunları eleştirir olmak, Atatürk`e gönderme ola bilir mi? Üstelik bizim yarattığımız vaka olmasına rağmen. Atatürk referansını kavrayamayanlar, bakın kendine 1950 yi miras sayıp, temelleyenler ne hallere düşmede süreç içinde. Bunlar zamanca farklı süreci okuyamayan,Terakki Perver Parti tutum ve ardılları değiller mi? Bir başarısızlık özlemi biriktirip, kin ve garez yapmaktalar...
Atatürk`ün bir önemli özelliğide, hiçbir harekete (Öğreti olarak) kendini temellememiştir. Bu muazzam ve düşünülesi bir şey. Evet sadece iflas etmiş zengin bir Osmanlı mirasından mümdemiçtir. Tüm öğretiler, dinler bile kendinden öncekini temeleyerek reforme ederek veya yenileyerek vücut bulup, kabul edilirliğini sindirtirken, garip değil mi Mustafa Kemal`de bu yok. Bir süreç ve sürecin, her adımında, başka çalışıcılarla, kendine özgü kendi pratikli dinamiğinden, güncelin siyasi Dünya oluşumuna referanslı yapı. Şaşılacak şey değil mi?
Tüm efe hareketlerini bir vatan severlik hareketi kabul edelim. Bir an, yasaya kızmışların, çapul ve talan yapanların, yöre eğemenleri destekli, baskı sindirme uygulayanların; dağa çıktığını unutup, hepsi yurt savunması için çıktılar desek. Olay en az iki açıdan amaca uygun, isteseler dahi düşemeyecektir. Kendi kurallarını yaşayacaktır.
Sürecek