Kurtuluş Savaşı Öncesi Esnası ve Sonrası Duruma Kısa Bir Bakış 4
Bir şiir çalışmasındaki eleştiriye gerektirme ile oluşan deneme çalışmamdır.
Bundan önceki bölümde, genel nesnel seyir ile, Kurtuluş Savaşı`nı anlamaktan uzak yorumların, kuvva hareketini, gölgede bırakmak amaçlı ve savaş esnasının tali ama ilişkin olan gayret ve çabalarının, olay, olam ve olgularının, tuzak tutumlarının altını çizdim.
Bu tali çabaları abartarak, Kurtuluş Savaşı`nı adeta küçümseyerek, yok sayma bedhahlığına düşen, kin ve eften püften işlerin kıskançlığını bana göre olarak belirttim. Ne olduğunu düşünmeden, anlamadan yapılan bir hırçınlıktı bu.
Bir gözlük takışın, genelleştirilmek istenmesiydi. İlişkisinden kopmuş, yalan yanlışıydı. Bir inat ve hırsın tutumuydu. Temellenemeyen, tarihin ve sosyolojinin, temeli olamayan, sırf söyleyeni paralize eden, karşı olanların yaygın, afaki bazı yaygın söylemlerinden hareketle incelemeye çalışmıştım.
Aslında bunun temelinde, koşullanmış bir ruh halinin ezilmişliği, kendini ele vermektedir. Bu da savaş sonrası, saltanat ve hilafetin kaldırılması (ilgasıyd) idi. Hilafet ve saltanatçı çevrelerin, bekleyip ummadığı bir şeydi. Duş etkisinde bir şok sarsıntılarıydı.
Düşününüz, konjonktürü kavrayamaz ve yönetemez bir yapı, konjonktör değişmiş hizla değişecek, ama bunu anlayamayan bilemeyen bir yönetim başta kalacaktı. Olası mıydı? Elbetteki olmayacaktı.
Bu süre durum değişme ile zorlukları olanların öznel sarsıntıları idi . Kendi davranmasını, kendisine belletilenlerin dışında yapamayanlar, bir çember içinde, davranır oluşun sınırlılıkları ile belirleyen bir çok insanlar, kendi başına davranamaz oluşun, heyecan ve tevahür tutumlarını ortaya koyuyorlardı.
Normal halktan, üreten ve sefalet içindeki bir yığın kitlenin, saltanat ve hilafet, umurunda bile değildi. Böyle bir sorunu kimse kaşımadıkça duymuyorlardı. Böyle bir kaygıları yoktu.
Bu odaklar yinede bu kesimleri harekete geçirmeye çalışıyorlardı. Okuma yazmadan aciz bırakılmıştılar.Büyük bir kesimi, kendi muhit ve çevresinin 30- 40 km dışını bilip anlamaz yetenek içinde tutulmaktaydı. Batıl düşünce ve hurafe ile serseme çevrilmiş bu muktedir ve devletin her şeyi ile üzerine temellendiği saygın insan yapı, bu değişmelerden, “”eski ile bağım koptu”” gibisine bir çıkarsama ile travmatiklik göstermiyorlardı. Entrikaların dışında idiler.
Bu tutumlar, gide gide, kişi ve kişilerin bedhalığı, kin ve garazı, farkında olmadan, yeğler oluşları olacaktı. Bu gidişte, çıkarcı kışkırtıcı kesim; Kurtuluş Savaş`ı sonrasında, olayların muhasebesinden iştahla çıkarılacak ders nitelikli öğrenmelerini, yanlış amaçlı yorumlarla kendisine destek yapacaktılar. İstiklal Savaş`ı yıllarındaki takınılan davranışları, bu öğrendiği yeni değerlerle ölçecekti!
Bu mikyasta ki çıkaracağı sonuçlar, genelin çıkarları ile değil de; kendi anlayışını destekler onaylar bir halmiş gibi, ona yapılan yanlış tutumlar gibi gelecekti. Bu ruhla uygulamalardan kendisini haklı kılacak anlama ve söylemelere gidecekti. Bu kendi kendini ikna ediş, hipnoz; kabullenemediği toplumsal davranışlarına bahane yapacaktı.
Asıl neden, kendisinin uyumsuzluk ve adaptasyon sorunu olduğunu unutup, Kurtuluş Savaşı`nın kendince kurugulanan, yanlış olan bir eksenden yola çıkıp, yanlış yere vardığını söyleme cürret ve gafletini gösterecekti.
Halbuki saltanant ve hilafete kilitlenmiş bir tutum, vatanı kurtaramazdı. Kimseninde yararına bir yaşamsallık sağlamazdı. Bunlar gerçekte olmayan sui zanlardır. Aslolan vatandı. Vatan üstüne tasarrufun ikamesi, kurtuluştan sonra ve akli ve haklı olarak kurucu irade olacaktı. Kurucu irade bağımsızlık (saltanat ve hilafet değil) savaşını veren halka ait kudretin eseriydi.
Bu bir git gide, akılda zoru olmak durumlarını düşündürten tutumlara sokuluş olmuştu. Bununla kalmayıp kendi travmasını halka mal edecekti. Tarihine, gelişmesine, aklını kullanıp adam oluşuna, bu kadar düşman bir mantık, ancak kendinden menkuldür. Esasen kalp ve düşünce gelişmesini yapamayan insanlar, her gelişmeye travmatik tepki gösterme, haklı olma eğilimliği içindedirdir!
Bu gaflet de, bir sosyolojik bir gensel aktarım olan, inançlar ve ananelerin, örflerin; öğütlü davranışından kurtuluşuyla, bazı zayıf iradelilerin kendi kendine davranamayıp, ne yapar olacağını, bilemez oluşudur! Tutum, şu üç açıdan beliriyordu:
1-Savaş sonunda, buyuranın, tebasız, boşlukta kalması zaafı ortaya çıktı. Bu onun elbet bir travması idi. Gelişme ve değişmeyi görüp, hıfız edemeyen tüm yapıların kaçınılmaz tepkisidir. Bu tepki halk içine fısıldanacaktı.
2-Aklını kullanmayıpta buyrulmağa alışmışların, doğal bir boşluğa düşer olmaları söz konusu oldu. Emirsiz davranamaz, kendi kararını kendisi alamaz oluşu ile de, bu hareket kendini belli ediyordu. Yüz yılların ümmetçi alışmalarını, yapması gerekenleri, kendine buyurur olanların, inançsal ve ananevi otoriteleri ortadan kalkmışti. Kendi kendini, ne kadar da yalınız hissediyordu. Ani ve birden bir rahatlama, onun alışık olmadığı bir yaşam tarzı idi. İşte olan reaksiyon budur.
Bu tutum, bir aydın olmanın, bilgiyi oradan buraya transfer edememenin duyulan rahatsızlık duyuşundan değildi.
İlke olarak, türk dilini ve türk alfabesini bırakıp; Arap dil ve kültürünü alırken, kendi bağ ve bağlamlarında koparılan halk, travma geçiremeyen bir ulus, nasıl oldu ise, şimdi travma geçiriyordu!
3- Bunun en temel üzeri örtük nedeni de, bazılarının alışa geldiği, maddi manevi sömürü tezgahını, iyiden bilemeyen insanlarımızın, kendince iyi niyetin duygusallığıyla bunların peşinden gidişidir.
Bunun temeli de, saygın insanlarımızın, kendi değerlerine munis olması. Halkımız,bunun üzerinde pazarlık yapılmayacağını benimser bir yapı ile davranır. Ancak burada hilebaz ve düzenbazların süreti haktan görünmesi yaklaşımı ve tahriki vardır.
Bu koşullanmadaki kin ve garaz, bazı çevrelerce kurtuluş mücadelesine duyulan kin ve tepkiyi, cinnet boyutuna vardırmıştı; ””Keşke kurtulmasak da, ingiliz bağlısı olsaydık”” diye acınası tepki deme gaflet güya küskünlük ve fütursuzluğunu gösterecektiler!
Bu hiç bir dünya insanının, hatta hayvanlar dünyasının dahi kabul edemeyeceği bir yaşam anlayışı idi. Ancak şuursuz, haklılığı olmayan, ruhsal göz dönmesinin abuklaması olmaktan öteye gitmez bir tepki idi. Bu bir ifrattır.
Oysa, bırakın bizi, Dünya`nın; muzaffer ve mağlup ülkelerinin selamlayıp saygı duyduğu, hatta örnek aldığı bir hareketti, Türk Kurtuluş savaşı.
Kurtuluş Savaşı başlamadan önce görünen manzara (manzarayı umumiye) şu idi. Osmanlı bir savaştan mağlup çıkmıştı. Yurdun pek çok köşesi işgal olunmuş ve olunmaya da, hızla devam ediliyordu. Hükümet ve hilafet bu duruma sesiz kalmış, hatta halkı işgale karşı sukunetle, karşı olmamaya çağırarak direnişsizlik yaratılmıştı!
Bu durumu, bu işgali halkın, ulü-l emre itaatin gereği gibi bir anlayışla ve sessizlikle karşılayışlarını, itirazsızca kabul etmelerini, hepten kafalarına, çoktan görüntü olarak oturtmuşlardı. Ve dahi hükümet, yurdun çeşitli yerlerinde çok kere bir sivil insiyatif direnci dahi kırdıran, cami vaazları verdiriyordu. Sanki bu işgal; inancın, örfün, katlanmanın, sabırlı olmanın, bir gereği gibi halka sunuluyordu. Saltanatın ali cengiz uyunlarını bilmez halkımız, direnç gösteremez, direnemez, neye nasıl karar vereceğini, bilip anlayamaz olmuştu.
İşgal kuvvetleri de, hükümete hiç dokunmamıştı. Sanki ümmete, ümmeti Muhammed`e, onun ulü-l emrine karşı olmayan, hata onu saygılayıp, destekleyip, onaylayan, bir görüntü arz ediyordu. Bu görüntü ile halka; ehvanı şer, iyi düşman, dost düşman, ümmetin himayesini ve rahatlığını sağlar düşman!izlenimi bırakıyordu. Bu izlenimi ile, halkın gönlünde manda yatkınlığını ısıtmış olup, mandayı tartıştırtmaya çoktan başlatmıştı bile! Bu çok akıllıca bir taktikti. Bu aldatı, ülkenin azim ve kararlılığını kıracak, alışmalarının sürdürülmesini sağlar oluştu. Gazi, bu alışmaları kaldırdığında, çıkar gruplarınca bedbin karşı koyuşlarla karşılanacaktı.
Peygamber ocağı, işgalcilerin mazhariyetine müstehak oluyordu! Ya da peygamber ocağı, düzenin yeteneksiz ellerde bulunuşu nedeni ile, sistem işgali onaylatır servisler yapıyordu. Değerli halk bu oyunu sezmişti.
Kışkırtmalar uzun vadeli, akılcı ve kalıcı olamaz ve salim bir neticede çıkaramazdı.
Dünya`nın her yerinde, kışkırtma olmadıkça reaksiyonel hareket hemen oluşmazdı. Bu bir doğal gerçeklik olup, halka, durumu hazmedişin, anlayış kılınması süreçlerini yaşatır. Bu bana göre sosyolojik bir olaydır. Bu da üç şeklin zorunluluğudur.
1- Kişiler pek pek, baş olmak istemez. Buna, yavaş davranıp, havayı koklamak denir. Bu da bir biçimlenişin hal oluşudur. Sosyolojik bir söylem ve etkinin tezahürüdür bu.
2- Halk, yekpare olmadığından, herkes, aynı bir duygu ve heyecanla, birden bire harekete geçirilemezdi. Burada halkın örgütsüz oluşuyla, daha bir vehamet gecikmesi çıkarabilir.
3-Halkın telaki ve anlaması, farklı farklı olması nedeni ile de, bu gecikmeler olur. “”Kendiliğinden ortak duyu””, duygu çokluğu içindedir. Bu çok olan hislerin içinden biri, ortalama yoğunlukta bir benimsenme ile, yoğunlaşan (biriken) çekeylikle “”öz halk tutum ve hareketini”” oluşturur.
Bu anlamalar sizin iç devininimlerinizi oluşturur. Bir anlayıp dinleme ve oluş sürecidir bu. Ki vaki olduğunda, eksen çağrısında, var oluş dönmesni sağlayacaktı. Bu oluşum olmadan siz kim olursanız olun, isterseniz allame i cihan olun, çevrenizde ki kimseyi pek pek de yanınızda bulamazsınız. En kahininden vaaz da verdirseniz, özgürlüğünüz gitti de deseniz, bir şey yapmanız olanaksızdır. Ne tür yöntem uygularsanız uygulayın, istenilen genişlikte, halk hareketini başlatmanız olanaksızdır. Bu bir sosoyolojik, halksal hareketin yasadır bence.
Sürecek
Bayram Kaya