KuyuKuyuAz sonra bir yıldız kayacaktı, kuyunun dipsiz karanlığına doğru.Gökyüzü yıldızlarla kaplıydı. Bulutsuz, berrak gecelerde görünen sıradan, pırıltılı, milyonlarca yıldızla... Dedesi Ragıp Bey, daha o çocukken anlattığı masallar da, yıldızların gözlerimizde açan gece çiçeklerinin yansımaları olduğunu söylerdi... Gece çiçekleri yalnız yaz gecelerinde açardı. Yıldız bu gecelerde hep masallarda ki binbir renkli çiçekleri toplamaya çıkardı. O gece sokaklarda yalın ayak koşmasının sebebi bu değildi. Hatırlayabildiği son tarih; 7 Temmuz`du. İşte bu gün, bu gece... Kuyunun başındaydı. Nefes nefese kalmıştı. Derin solukları ciğerlerine hala is kokusunu dolduruyordu. Yanan kendi eviydi. Koşarak kaçmıştı; annesinin, babasının, kocasının, çocuklarının çığlıklarından. "Ölüm her zaman karanlık değildir yaşamın kendisi kadar"; Ragıp Bey`in nüktelerinden... Dedesi ne bir alim, ne de bir bilgin... Sadece görmüş geçirmiş biri. Seksenine merdiven dayamış, kimseye yük olmadan köyün dışında eski bir barakada yaşamakta. Artık sadece konuşmakta, elinden bir iş gelmeyince çenesine vurmuş. Onu en çok dinleyen de Yıldız... çünkü onun anlattıklarını kimse anlatmıyor Kırcılar köyünde. Herkes kapalı bir kutu gibi düşüncelerini, bildiklerini uzun zamandır kendine saklıyor. Yaşamın kendisinden çok, yaşayıp gitmekten memnun yaşıyorlar. "Hayatın amacı; yemek, içmek, doğurmak ve ölmekten ibaret olmamalı" diye düşünürdü Yıldız. Hayatta olmanın, dünyada bir insan olarak yaşamanın bir anlamı olmalı, yoksa bugün ölmüşüm yarın ölmüşüm ne fark eder. Ben olmasam evde yemeği nasıl olsa birileri yapar. Çocuklara nasıl olsa birileri bakar, karınlarını doyurur. Tarlada ekini nasıl olsa biri eker, biri biçer, biri hasat eder. Ben olmasam da bu dünya döner. Peki ben neden varım öyleyse? Yaşıtları çeyiz işlerken o dedesinin kitaplarını yalayıp yutmuştu. Bir yere yazılmasını umarak sorularına cevap arardı. Dedesi bu konuda yalnız;"Herkesin ki başkadır. Seninkini ben bilemem kendin bulman gerekir" demişti. Kuyunun başında da düşündüğü aynı şeydi. Hayata gelmenin bir amacı var mıydı? Çocuklarını düşündü, onları gün görmeden bebek denecek yaşta ölsünler diye mi doğurmuştu? Zerdali`nin gözlerine bakıp kaç kez "Benim oğlum büyük insan olacak" diye düşünmüştü. Ferda`nın güzelliğinin dillere destan olacağına inanmıştı. Ona güzelliğin gelip geçici olduğunu, asıl önemli olanın düşünce, akıl ve mantık birliği olması gerektiğini anlatırken hayal etmişti kendini ama daha üç yaşında körpe bedenleri yanarak kül olmuştu. Onlar ölmüştü. Hayattaki tek desteği de onlarla birlikte alevlerin arasında kalmıştı... Hasan! "Hasan`ım" diye inledi. Dipsiz kuyuya baktı, sonra kafasını kaldırıp uçsuz bucaksız gökyüzüne baktı. Hava aydınlanacaktı artık. Son kez yıldızlara, son kez gece çiçeklerine baktı. Sessizce veda etti dünyaya; anılarına, hayallerine, masallarına... Yıldız kimsesizce kaydı yeryüzünden... Kuyunun karanlığına doğru... Ölümün ilk saniyeleri nasıl olmalı. İnsan gözünü ilk açtığında ne görmeli, göreceği ne olmalı... Kendi ruhsuz bedeni mi? Yavaşça uçup giderken gideceği yerin neresi olduğunu düşünmeli mi? Hiç ölmedim bilemiyorum... Yıldız da kuşkusuz ilk defa ölüyordu. Ölümden hiç korkmamıştı gerçi. Zamansız öleceğinden korkmuştu sadece; yapmak istediklerini yapamadan ölmekten... Benliği yavaş yavaş yerine gelirken, beline bir acı saplandı. "Canım acıyor" diye mırıldandı bilinçsizce. Ardından gözlerini açtı, karanlıktı. Ölümün karanlığı... Düşünebiliyordu. "Ruhum yanı başımda" diyebiliyordu kendi kendine... ve nefes alıyordu. Göğsü korkunç ızdıraplar vererek inip kalkıyordu. Ağır bir çürümüşlük ve rutubet kokusu genzini dolduruyordu. Sanki bedenini hissediyordu. Kaburgalarına batan sert nesneyi gerçekten duyumsuyordu. Ruhun bedeni öldükten hemen sonra terketmesi gerekmiyor muydu? Öyle ise; bedenini hareket ettirememesi gerekirdi. Sağ kolunu oynatmaya çalıştı, o korkunç acıyı kolunda hissetti. Sol kolunu kımıldattı. Onda acı yoktu. Elini kaldırıp sağ koluna dokundu.. O zaman emin oldu. "Lanet olsun ölmemişim." Düştüğü yerde uzun süre yattı, aklında bu düşünceyle. Kımıldayacak hali yoktu. Bacaklarını oynatamıyordu, sağ kolu işlevini yitirmiş, kaburgaları darma dağın olmuş gibiydi. Uyuyup uyanarak asla bilemeyeceği kadar zaman geçirdi. Başka bir insanın kemikleri üzerinde yattığını çok sonra farketti. Belki o kişide ilk düştüğünde ölmemişti ama sonra, eninde sonunda ölmüştü işte. O da ölecekti. Orada nasıl yaşayabilirdi, ya da ne kadar yaşayabilirdi. Ya da neden...? "Hiçbirşey hissetmiyorum" diyordu uyuyup uyandıkça. "Açlık, susuzluk, umutsuzluk, hiçbirşey...Uyuyormuyum, uyanıkmıyım, onun bile farkında değilim. Gözlerim açık mı, kapalı mı? Ne kadar zaman geçti? Nereden bilebilirim... Saatler, belki günler.... ` Güneşin batmadığı ve doğmadığı tek yer körlerin gözleridir` derdi dedem. İşte güneş doğmuyor, ışık parlamıyor, gece yok, gündüz yok... Ölüm olsa olsa budur, geldiğimiz ve gideceğimiz yer gibi bildiğimizi sandığımız bilinmezlik" Ne zaman sonra acıkmıştı. Susuzluktan boğazı yanıyordu, bu ihtiyacı vücudunda ki sancıları bastırmıştı. Yakınlarda bir yerde, işkence gibi su şırıltısı duyuluyordu. Su içmezse öleceğini düşünüyordu ve bu yüzden de içmemeliydi zaten. Beklemekten, sabretmekten başka çaresi yoktu. Kurtuluş ümidi, hayatta kalma mücadelesi vermesi için bir sebebi yoktu. Susuzluk için de yanıp kavrulurken geçip giden zaman asırlar kadar uzun geliyordu. Ya bu işkenceye boyun eğecek yada... O tarafa gitmek için her acıya katlanarak sürünmeye başladı. Küçük bir su birikintisi oluşmuştu, orada kana kana su içti. Yaşadığına bir kez daha kanaat getirdi. Ölmek istemiş olmasından pişman değildi. Ölmeyi başaramamış olması da Yıldız`ın elinde olan bir mesele değildi. Hayatta onun anlayamadığı pek çok şeye eklenen soru işaretleriydi bunlar sadece. Hep `olmayan bir amaç` peşinde koşarken, elindekilerden olmuştu. "Ben olmasam dünya yine de dönecek" diye düşünürken, "onlarsız dünya benim için dönmeye devam edecek mi?" diye sormaya başlamıştı. Rahat, huzurlu ve özlemsiz bir hayatı vardı, hepsi tersine dönmüştü. Sanki o kendi deliğinde dolaptan çalacağı peyniri hesaplayan fındık faresiydi. O kadar önemsizdi. O delikte yaşasın yada ölsün... Oysa fındık farelerinin bile yaşam savaşı verdiğini anlıyordu. Hayat büyük lokmalara dalmıştı. Ne farelerin, ne de Yıldız`ın savaşımına bulaşmıyordu. Ölmek için bile yeterli değildi kuyuda ki yaşam. Kendini kenara birikmiş bir avuç suda boğamazdı ya! Aç ve susuz bırakmak ise bu bedenin kaldıramayacağı bir özveri gerektiriyordu. Dünya dönüyordu işte, hayat devam ediyordu; o istese de, istemese de.... Köklerle, böceklerle beslenerek, zaman kavramı olmadan dilediği zaman uyuyup dilediği zaman uyanarak, su içerek bütün gün sürünerek... yaşanabilir miydi?... Yaşıyordu... Hayatın amacının yemek, içmek, doğurmak ve ölmekten ibaret olmadığına hala inanıyor muydu diye sorarsanız; onun hiç bir amacı yoktu. İsteyerek yemiyordu, uyumuyordu, hatta tuvaletini bile isteyerek yapmıyordu. Yani yaşamak için yaşamıyordu; ölmek için yaşıyordu ve ona öyle geliyordu ki insanlar ölmek için doğuyorlardı. Kurtuluş umudu taşıyor muydu? Düştüğü yerde uzanıp saatlerce karanlığı seyredip, bir ışık, bir suret görme ümidi taşıdığına göre kurtulmayı da umuyordu. Bazen boğazını yırtarcasına "yardım edin" diye bağırıyordu. Bazen en küçük tıkırtıda uyanıp dikkat kesiliyor, gözlerini kuyunun ağzı olduğunu varsaydığı yere dikiyordu. Önceleri havanın aydınlanarak kuyunun ağzını meydana çıkaracağı anı beklemişti. Ancak yukarıda hiçbir hareket yoktu. Hİçbir ses, hiçbir pırıltı... arada sırada suratına çarpan esinti ve derin, baş döndürücü karanlık dışında hiçbirşey. Yine de bağırıyordu, geçen biri duyar diye. Yani bir umut, hala içinde yaşıyordu, o bu umuda sarılmak istemese de, ölümü tercih edeceğini düşünse de, o ölünceye kadar umut varolacaktı. Bir zaman sonra bedeni ona küçük bir süpriz yaptı, bir misafiri olduğunu haber verdi. Yıldız bu düşünceye ilk kapıldığında çıldıracağını sandı. Herşey yeterince saçma değil miydi zaten? Bir bebek, bu kuyu bir bebeğe mezar olacaktı. Korkunç... Bebeği doğmadan öldürmeyi düşündü ama kuyuya düşüşünde bile tutunabilmiş bu bebeği nasıl öldürebilirdi? Aklına bir düşünce geldi. "Sadece kendi canımdan değil içimdeki bebekten bile kurtulmaktan acizim. Bir de kendimi öldürmeye kalktım.." Gülmeye başladı. Güldü... Güldü... Kuyunun daha önce hiç duymadığı kahkalardı bunlar. Çılgınlık kahkahaları. Sonra birden kendine geldi, "Aklıma mukayet olmalıyım" dedi. "Birde deli deli hiç çekilmez burası" Karnı korkunç bir hastalığa yakalanmış gibi büyüyordu. Uyuya kaldığı zamanlarda korkulu kabuslar görüyordu. Çift başlı ve başsız bebekler, en kötüsü karanlık gözleri olan çocuklar gördü. Yeni yeni, kaynayan kemiklerinin acısını unutuyordu. Yinede yürüyemiyor, oradan oraya sürünüyordu. Kuyu derindi ama zemini olsa olsa yirmi adımdan ibaretti. Pek hareket etmiyordu zaten. Bir köşeyi kubura çevirmiş orada işini görüyordu. Yakaladığı böceklerin neye benzediğini düşünmeden ağzına atıyordu ve karnı gün geçtikçe büyüyordu. Kendi kendine daha sık ağlıyordu. Bazen canı vişne çekiyordu. Vişne zamanı gelmiş miydi acaba? İnsan sıkıntıdan ölür müydü? Çoğu zaman hiç birşey yapmıyordu çünkü. Düşüş zamanından beri hesaplayınca bir sonbahar zamanı tüm koşullara inat Hasan, ardından kardeşi Hazan`ı da getirerek doğdu. Yıldız, göbeklerini taşla ezip kendinden ayırdı. Var güçleriyle bağrışıyordu bebekler. Bu Yıldız`ın aylardır duyduğu ilk insan sesiydi. Kucağında cıbıl cıbıl yatan o iki küçük, yapış yapış vücuda sevgiyle sarılıyordu. "İyi ki ölmemişler" diye düşünüyordu. Onlara nasıl bakacağı meçhuldu gerçi ama yalnız değildi ya artık. Kuyu da bir aile hayatı kurmuştu. Bebeklerini doyurabilmek için daha bir canla başla savaşıyordu şimdi. Onların büyümesini santim santim, karış karış takip ediyordu. Kuyunun havası her mevsim değişiyordu, bazen nefes alınamayacak kadar basık, bazen neredeyse üşüyecek kadar serin oluyordu. Köklerin tadı da mevsimden mevsime değişiyordu, kimi zaman daha sulu daha semiz oluyorlardı, kimi zaman daha kuru. Büyük ihtimalle kış aylarında, ortalık yemek kaynıyordu; böcekler. Yazı köklerden, kışı böceklerden anlayarak geçiriyorlardı. Hasan ve Hazan gittikçe büyüyor annelerine yardımcı oluyorlardı. Yıldız onlara bildiklerini ve gördüklerini anlatmak için büyümelerini beklememişti zaten. Daha emzirirken yukarda ki dünyayı anlatmaya başlamıştı. Yıldızları, ağaçları, ekinleri, ırmağı, suyun rengini...göremedikleri ve göremeyecekleri herşeyi anlattı ama hep bir masal tadındaydı anlattıkları. Aslında dünya diye bir yer yoktu, onlardan başka insan, oradan başka gidecek bir yer de yoktu... masallar gerçek değildi. Gerçek olmayan şeylerin peşinde koşmak yanlıştı. Çocuklarına bu öğütleri verirken kendi kendine de ekliyordu "Gece çiçeklerinin peşinde koşmak gibi..." Kendi kendine düşünüyordu, "Yedim, içtim, doğurdum... sıra ölmeye geldi. Ancak ben ölürsem Hasan ve Hazan yalnız kalır. Henüz buna hazır değiller. Tek başlarına yaşayacak kadar büyümediler. Daha zamanı gelmedi.." Böyle düşündüğü zamanlar yine zamansız ölümden korkmaya başladığını farkediyor ve kuyuya atlamadan önce olanlar gözünün önünde canlanıyodu. Çocuklarına sımsıkı sarılıyor ve "sizi bırakıp hayaller peşinde koşmayacağım" diye söz veriyordu. Sanki gidebilecek bir yeri varmış gibi...ama sözünü de tutuyor ve çocukların hayatlarını içinde bulundukları gerçeklikler üzerine kuruyordu. Yukarıda ki dünyayı bir masal gibi anlatmasının sebebi de buydu. Hasan artık yukarıda bir hayat olduğunu kavrayacak yaşa gelmişti. Kardeşi için bu bir masaldı ama o annesinin neler anlatmak istediğini anlayabiliyordu. Dünya vardı, insanlar orada yaşıyordu ve oraya gitmeliydiler. Kuyunun en havadar yerinde yüzünü havaya kaldırıp dinliyordu. Kulakları çok iyi işitiyordu. Ne olduğunu anlamasa da kuş seslerini, rüzgarın kuyunun ağzında çıkardığı homurtuları duyabiliyordu. Kuyunun ağzı o kadar yüksekti ki ancak kum tanesi kadar ışık huzmeleri gözüne çarpıyordu. Işık yeryüzünden inene kadar karanlık tarafından yutulup kayboluyordu. Bunları Hazan`a ya da annesine anlatmıyordu çünkü onları yukarı çıkardığında şaşırmalarını istiyordu. Yaşadıkları yerin dört bir tarafını araştırıp bir kenarı sivri, diğer kenarı yayvan , sert bir taş bulmuştu. Kuyunun bir köşesini kazıyordu, taşın sivri kenarını nemli toprağa vuruyor, yayvan tarafıyla da kürüyordu. Annesi "ne yapıyorsun?" diye sorduğunda "oyun oynuyorum" diyordu. Diğerlerinin gözleri Hasan`ın kiler kadar iyi görmüyor, bu yüzden de orada bir tünel oluştuğunu farketmiyorlardı. Günün her saati aynıydı onlar için. Yıldız çağırdığında gidiyorlar, onu dinliyorlardı. Bazen annelerinin öğrettiği körebe oyununu oynuyorlardı, oyun genelde Hazan`ın mızıkçılığı ile bitiyordu. "Sen beni çabuk yakalıyorsun ama ben seni yakalayamıyorum" diyerek kızıyordu küçük kardeş. Sonra yemek arıyorlardı. Hasan daha kolay yiyecek buluyordu, kazarken yoluna çıkan kökleri, solucanları yemeğe getiriyordu. Bir keresinde on iki karışlık bir yılanı, kafasını koparıp getirmişti. Yıldız`ın feryadı şaşkına çevirmişti çocuğu. Yıldız, yaşam koşullarının gereği olarak çocuklarının bu tür yaratıklardan korkmalarının onların hayrına olmayacağını hatırladı. Ana yüreği çocuklarını korumak istese de her zaman yanlarında olmayacağının farkındaydı. Onları karşısına oturtup sakin sakin yılanlar üzerine uzun bir söylev çekti. Eğer karşılaşırlarsa dikkatli davranmaları gerektiğini, yılan sokarsa nasıl davranacaklarını anlattı. Diğer yandan bunları anlatırken yüreği isyanla çarpıyordu, dayanamayıp, yılanlardan uzak duracaklarına karşı çocuklarından söz istedi. Yine de yılanı küçük bir böcek kadar zararsızmış gibi anlatmaya çalışmıştı. Yaşam alanları kısıtlı olunca bu tür korkularla başa çıkmasını öğrenmeleri gerekiyordu. Günün birinde Hasan ve Hazan`ın sırf yılandan korktukları için kuyunun bir köşesine sinip kalmalarını da göze alamazdı. Ne olursa olsun hayat devam etmeliydi. Bazen de kuyunun ağzından içeri düşenler oluyordu; kediler, kuşlar, oyuncaklar... çocuklar taş atıyorlardı. Hazan`ın geçerken kafasına çarpan taştan yaralandığı bile olmuştu. Bir keresinde annelerinin yanına bir ucu soğuk, bir ucu tahta bir nesneyi getirdiler. Yıldız, çocuklarının oynadığı şeyin bir bıçak olduğunu anlayınca yüreği ağzına geldi. Yılana gösteremediği tepkiyi küçücük alete gösterdi. "Bu" dedi "Çok tehlikeli bir alet, sizi hasta edebilir. Onun için bir daha böyle birşey elinize geçerse hemen bana getirin; oynamak yok tamam mı?" Hasan bıçağın boyunun erişemeyeceği bir yere saplandiğını gördü. Annesinin sakladığı bıçağın ne işe yaradığını anlaması için kuyuya bir insanın düşmesi gerekti. Yıldız`dan daha şanslı bir insandı bu kadın, çünkü hemen ölmüştü. Yıldız çocuklarına bunun bir insan olmadığını, bu ölüyü de yemeleri gerektiğini anlattı. Hasan aynı kendilerininkine benzeyen uzuvlara sahip bu ölünün bir insan olduğunu anlamış,yukarıda ki hayattan iyice emin olmuştu. Ancak onu yemek istemiyordu. Dünyaya ait yanlışlar ve doğrular öğretilmemişti onlara ama içgüdüleri bu yaptıklarının kötü bir şey olduğunu hissettiriyordu. Yine de Yıldız onları zorladı. Bir insanın alması gereken tüm besinleri almıyorlardı. En azından başka bir insanın organları yavrularına bu besinleri verebilirdi. Sakladığı yerden bıçağı getirdi; akciğerini, beynini, böbreğini çıkarıp çocuklara yedirdi. Hasan annesinin elindeki bıçağı kullanışını izliyordu, öyle bir aletin tüneli kazarken yoluna çıkan kökleri kesmekte ne kadar işe yarayacağını düşünüyordu. Bu arada Yıldız`ın yiyormuş gibi yapıp yemediğini de görüyordu. Sesini çıkarmadı. O da çoğu şeyi yememişti zaten.... ve annesinin bir gün hepsinin öleceğini, o zaman diğerlerinin hayatta kalmak için yaşamın gereklerini yerine getirmeleri gerektiğini anlatışını dinledi. Yıldız, yemek yemek, su içmek ve uyumak gerektiğini unutmamalarını ve öğütlerini her zaman tekrarlamalarını tembihledi. Annesinin uyuyakaldığı ve uyanmadığı üçüncü öğüne kadar Hazan`ı annesinin ölümüne inandırmak mümkün olmadı. Hazan annesine su taşıyor, yemekleri ezip boğazına tıkıyordu. Hasan, annesinin ağzına verilen herşeyin dudaklarının kenarından taştığını görüyordu. Yine de onun da içinde belki uyuyordur umudu vardı. Bazen uyanıp su istediğini duyar gibi oluyordu, yanına gidiyor boynuna sarılıyor ama annesi uyanmıyordu. Ancak Yıldız çocuklarına ölümün nasıl bir şey olduğunu da anlatmıştı. İnsanın soğumaya başladığını, yemediğini, içmediğini ve zamanla çevreye koku yaymaya başladığını, bunun içinde gömülmesi gerektiğini söylemişti. "Orada uyuyacağım" demişti "ve hiçbirşey hissetmeyeceğim." Çevreye ağır bir koku salmaya başlayınca diğer insanın parçalarına yaptıkları gibi, annelerini gömdüler. Gömülü olduğu yere hergün uğrayıp anneleriyle konuştular. Onun "Hayatın amacı yoktur" sözlerini yinelediler. Yıldız`ın hayat hakkında ki son yargısı buydu. Çocukların da bunu böyle kabullenmeleri gerekiyordu. Böylece daha az acı çekerlerdi. Çocukları için, bunu kabullenmek zorunda kalmıştı. "Mücadele etmeyin hayatı olduğu gibi kabul edin." Hasan kabullenemiyordu. Kazmaya devam ediyordu. Küçük tünelini Hazan da farketmişti ama içine girmeye korkuyordu. Kendi kendine oyunlar oynuyordu artık. Kendi kendine körebe hariç her oyun oynanıyordu. Yemek işini de o hallediyordu. Hasan annesinin öğütlerini tamamen unutmuş gibiydi. Hazan ona hatırlatıyordu. "Yemek yemeği aksatmamalı, su içmeliyiz ve uyumalıyız. Bunları yapmak şart Hasan yoksa yaşayamayız." Hasan pekala yaşıyordu. Hergün daha yukarıya kazarak yeryüzüne yaklaşıyordu. Bir gün Hazana anlattı... "Yeryüzüne çıkacağız Hazan." dedi "ışığı göreceğiz...çok yakında." Hazan onun bu çabasını anlamıyordu. "Burada da yaşıyoruz. Neden dünyaya gitmek istiyorsun. Daha güzel yiyecekler var diye mi?" diye soruyordu. ...Ama Hasan kardeşinin sözlerine önem vermiyordu. Hayatın bir amacı olmayabilirdi ama orada ölecekler diye bir kuralı da olamazdı. Kuyunun ağzından toprak yağmaya başladığı gün Hasan hala tünel kazıyordu. Tünelin içinde hiçbirşey yemiyor, içimiyor, düşünmüyordu. Hazan genelde ona sesini duyurabilmek için kafasını tünelden içeri uzatıyordu. Bu yüzden Hazan`ın çığlığını duymadı. Neden sonra aşağı indiğinde Hazan tünelin başında oturmuş ağlıyordu. "Sana seslendim ama sen gelmedin." dedi "Yukarıdan toprak yağdı ve su yolu kapandı." Hasan buna hiç üzülmedi. "Annem susuz kalırsak kendi suyumuzu içebileceğimizi söylemişti." dedi. "hem yakında çıkacağız buradan. Şimdi sen de yeryüzüne çıkmamız gerektiğine inanıyorsun herhalde." Hasan toprağı kazdı, annesinin sakladığı yerden bıçağı almıştı, böylece köklerle çok fazla uğraşmıyor, daha hızlı hareket ediyordu. Hazan yemek buldu, ona düşen görevi yerine getirmek güdüsüyle, ağabeyini bekledi tünelin başında uyuyup uyandığı saatler boyunca. Annesinin mezarını da ziyaret ediyordu ama ona Hasan`ın ne yaptığını anlatamıyordu. Hasan o gün son kez aşağı geldiğinde annesinin mezarına gitti. Onunla konuştu, veda etti ve sonra kardeşine "Benimle gelmelisin" dedi "Toprak artık ıslak değil, yer yer üzerime yığılıyor. Güneş toprağı ısıtıyor. Bu da demek ki güneşe yaklaştım, yeryüzüne yaklaştım. Belki aşağıya hiç inemem artık." Hazan o tünele girmeyi hiç istemiyordu. Kayarak aşağı düşeceğini ve kuyunun ağzından düşenlerin kaderine uğrayacağını sanıyordu. Ancak Hasan gidince yalnız kalacaktı. Bu düşünce korkularını da aşıyordu. Kardeşinin peşi sıra tırmandı. 20 Mayıs sabahı Çerçi Ramazan diye bilinen kişi tarlasında bir delik buldu. Deliğin bir kaç metre ötesinde birbirine sarılmış, oniki-onüç yaşlarında iki çocuk yatıyordu. Güneş ışığından yanan gözlerini toprağa gömmüşlerdi. Konuşuyorlardı. "Hazan birşey görüyor musun?" "Hayır, Hasan gözlerim acıyor..." "Kokuyu alıyor musun peki?" "Evet; bu vişnelerin kokusu olmasın sakın" "Olabilir..." "Şimdi ne yapacağız?" "Nefes alacağız, nefes almak çok güzel burada"
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Telif Hakkı Uyarısı Kuyu isimli yazı, Yasemin Aslan tarafından 10/13/2007 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Kasım
18
Kasım
11
Kasım
8
Kasım
7
Kasım
7
Mart
21
Mart
18
Mart
12
Mart
6
Aralık
1
Nisan
10
Ağustos
9
Yaşanmamış Hikayeler/ Yüreğinin Sesini Dinle
• Yasemin Aslan • Düş Hikayeleri • 1189 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Temmuz
10
Haziran
9
Yaşanmamış Hikayeler (2) / Bir Günaydın Hikayesi
• Yasemin Aslan • Düş Hikayeleri • 712 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Ekim
13 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||