Maça KızMaça KızBu rampayı hiç sevmezdim. Eski 1991 model Kartal’ı sanki sırtımda taşıyordum bayır yukarı. Geçenlerde Salih Usta sağını solunu kurcaladı. “Zehir” gibi olduğunu söyledi. Yan büfede, iki bira yuvarlayana kadar arabanın tamirini yapmıştı. Şerefsiz, otuz kağıdı alırken pis pis sırıtarak;“Altı ay koy benzini, suyunu, git nereye istersen. Gık demez valla.” Kaputu açıp kapattı; it oğlu it kaptı parayı. Sevmem tamircileri. Bastım içimden küfrü. Sıcaktan lastikler asfalta yapıştığı için mi rampada zorlanıyor araba diye düşünürken, solumdan geçen koyu lacivert, camları filmli ”Ford” asfaltla hiç alakası yok dercesine kısa sürede kayboldu önümden. Uyuz oldum gavata, hava atmaya ne gerek vardı! Şerefsiz kesin manita atmıştır arabaya. Ah, ah… Şu hurdayı bir değiştirebilsem, gösterirdim nasıl caka satıldığını. Şu bizim gazetede yayın yönetmeni Sıtkı Beye ettiğim küfrü başka kimselere etmemişimdir. Adama iki sene önce bir sabah, her zamanki gibi akşamdan kalma kafayla, iğrenç bir espri yapınca, hayatının geri kalan kısmını benimle uğraşmaya adadı. Yeni işimi anlatırken gözlerimi kenara kaydırmak zorunda kalıyordum,çünkü bu iki metrelik sıska dangalağın yanında bir altmış beşlik boyum ve nefret ettiğim göbeğimle kendimi palyaço gibi hissediyordum Dağ köylerinde adamın birisi kendini asmış ve ben bundan çok güzel haber çıkarmalıymışım. Sıtkı Bey alaycı ifadeyle anlatırken, içimden makineli tüfek gibi en okkalı küfürleri saydırmaya başlamıştım bile. Köylerde bu tür vakalar çok sık görülür, bunun neresi sıra dışı? Ona ettiğim ,,kalayların,, yüz mislini okuyucu bu tür bir haberden ötürü bana eder diye düşündüm. Köylerde bir sürü sebep var kendini asmak için; adamın borcu vardır, karısı kaçmıştır, domatesler para etmez ve benzerleri. Bunları düşünürken hayatım aklıma gelince, kendini asan garibi kıskandım. Kurtulmuş zavallı. Ben de bir gün kendimi asmalıyım. Güldüm. Yolun sağı solu çam ormanı ama derler ya “yaprak kımıldamıyor” diye. Sabahın bu saatinde sıcak ve sıkıntı vardı havada. Ne berbat bir gündü. Ulan millet adam gibi güneyde tatilini yapar; orasını burasını yakar, Güzel hatunlar, akşamları sahilde buz gibi biralar, ben ise sırtımdan süzülen ter damlacıklardan nerdeyse pişik olacağım. Don sırılsıklam. Sigara yaktım! İlk fırtı çekerken, aklım pakette kalan iki sigaraya takıldı. Akşam almıştım daha ve sigarayı azaltıyorum diye de kendimi kandırıyordum. Cebimdeki 48 ytl ve kredi kartımın hep kırmızıda olması aklıma gelince, tatil hayali nasıl geldiyse aynı hızla buharlaşıp gitti. Arabam o kadar yavaş ilerliyordu ki, ağustos böceklerinin korosu kafamı şişirmeye başlamıştı. Bu şerefsiz yaratıklar, karıncayı yazın takmazlar, vur patlasın, çal oynasın oynarlar. Kış gelince de sokar kemanını bir yerine ve bir lokma için g..leri düşer karınca kapısında. Bir yerlerde okumuştum şafak tanrıçası Eos, deli gibi Tithonos isimli ölümlüye aşık olur. O kadar sevmiş ki adamı, gitmiş Zeus abisine ve sevgilisini de ölümsüz yapmasını dilemiş. Zeus için problem değil, şak diye adamı ölümsüz yapmış. İyi hoşta Eos hep genç kalmasını dilemeyi unutmuş ve ölümlü buruşmaya, yaşlanmaya başlamış. Ölümsüz olan Tithonos, yaşlanınca dırdırından çekilmez olmuş. Eos da “Bu gavatın posası çıktı kilitleyim şunu bir odaya da kafamı dinleyeyim.” demiş. Kapalı odada, moruk tek başına, başlamış kendi kendine konuşmaya. Hayat çekilmez olmuş can sıkıntısından. Yalvarmış tanrılara canını almaları için. Tanrılar da acımış ve onu ağustos böceğine çevirmişler. İyi halt etmişler. Geceleri ateş kenarında, şarabımı yudumlarken onların zırıltısı hoşuma gitse de şimdi fiyakalı bir “selamı” hak ettiler. Bastım küfrü. Başım çatlıyordu. Bir daha “dört al, üç öde” biralarından almam. Tuzak bunlar yahu. Bu üç km.lik rampa sanki ömrümün üç yılını söke söke alıyordu elimden. Sevmezdim bu rampayı. İçimdeki mühendis uyanınca, karayollarını eleştirerek, kafamdan rampa değil de dağın çevresinden dolanan bir yol projesi çizmeye başladım.Çiz,çiz bitmez... Git işine ya, herkesin arabası senin gibi dökülüyor mu? Mis gibi yol işte. Bastım küfrü tekrar. Bu sefer kendime. Ağustos böcekleri daha da çekilmez oldu. Bir saat önce aldığım su yal gibi olmuştu. İçmemle arabanın camından tükürmem bir oldu… Aklıma küçükken babamla beraber buralarda bir yerde eski bir pınar vardı ve buz gibi su aldığımızı hatırladım. Duruyor mu acaba pınar yerinde? Ne de olsa yirmi beş otuz yıl geçmişti aradan. Zaten eski bir pınardı, ama o buz gibi suyun çok farklı bir lezzeti vardı.Babam aklıma gelince içim acıdı,zaten canım sıkkındı. Dut ağacını görünce hemen hatırladım pınarın yerini. Yolun sağ tarafında uygun yer buldum bir araba park edecek kadar. Arabadan inince çok hafif rüzgar yüzümü okşadı. Gömlek sırtıma yapışmıştı ve iki hamlede düğmelerini açmadan sıyırdım üstümden. Arabada sanki bu ufak molaya sevinmiştir diye, gülümseyerek geçirdim aklımdan.Yorgun ve kayık bir tipi vardı. Ufak patika kurumuş otlarla kapanmıştı. Bazı yelerde otlar ezilmişti. Belli ki birileri pınarı biliyordu, çünkü patikanın sonundaydı. Ancak civar köylerin çobanları bilir burayı. Pet şişesinde ısınmış suyu boşalttım elimdeki keten gömleğe. Çıkardığım gibi, bekarlığın kazandırdığı bir ustalıkla gömleği giyidim. Torpidoda çok eski bir bıçağım vardı. Çoktan çöpe gitmesi gerekiyordu ama zor zamanda taşla konserve açmaktan daha iyidir.Kaç kere kendime Pazar pazarında çakı almaya niyetlensem,niyetlerim hep Yaşarın kahvehanede bitmiştir.Bir çay bir el oyun ve al sana gece yarısı. Bir elimde pet şişe diğer elimde eski bıçak daldım patikaya. İlerlemek kolay değildi, yer yer otlar boyumu geçiyordu. “Yılan da vardır buralarda” diye aklımdan geçirince, hafif ürperdim. O soğuk mahlukattan korktuğum kadar babamdan bile korkmazdım. Kolumdaki kıllar dimdik ti, bir an kendimden utandım ama korkuyordum. Elimdeki bıçakla otları sağa sola ayırarak ağır bir şekilde ilerliyordum.Pet şişenin yabani yulaflara dokundukça çıkarttığı hışıltı sesi moralimi daha da bozuyordu.Gözüme ter kaçtı,gel de küfür etme. Patika hatırladığım kadarıyla en fazla elli metreydi ama şimdi bana nedense çok uzun geldi. Dönmek geçti aklımdan bir ara, az kaldı diyerek ilerlemeye devam ettim. Pınara yaklaşırken hafif bayır vardı ve pınardan akan sular oralarını hep ıslak tuttuğu için canlı yeşil otlar bulunurdu. Beklemedik bir şekilde ayağımı alçak bir yere basınca dengemi kaybettim.Zemin islaktı ve ayağım da büyük ihtimalle büyükbaş hayvan izine daldı. Düşmem o kadar ani oldu ki, havadayken tek düşünebildiğim elimdeki bıçakla kendime zarar vermemek oldu. Savrularak sağ tarafıma düştüm. Elimde bıçak bir şeye saplandı. Islak ve yapışkandı. Hafif bayırdan aşağı doğru yuvarlandım. Elimde bıçak yoktu.Büyük bir yılandır diye korkudan titriyordum Sol elimdeki pet şişe de ezilmişti. Ağustos böcekleri susmuştu.Bu iğrenç,pis koku da ne?Alnımda teri silmeliydim,tekrar gözüme kaçmasını istemiyordum. Parmaklarımda,koyu,yapışkan kan vardı.Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibiydi,kulaklarımdaki basınç ve çınlama son hatırladığım şey oldu.Gözlerim karardı ve kalkmak isterken tekrar düştüm. Lanet kilolarımdan en kısa zamanda kurtulmalıyım.... DEVAM EDECEK….
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Başar Besimler yazıyı tebrik etti...
Tuba Bulgur yazıyı tebrik etti...
Birgül Erdoğan yazıyı tebrik etti...
Güngör Demir yazıyı tebrik etti...
Nida Kara yazıyı tebrik etti...
Eylül Duru yazıyı tebrik etti...
Ayşe Hatun Güner yazıyı tebrik etti...
Kasım
17
Kasım
16
Kasım
9
Kasım
4
Kasım
3
Kasım
4
Ekim
31
Eylül
15
Ağustos
27
Ağustos
26
Eylül
15
Ağustos
21
Ağustos
26
Ağustos
27
Kasım
4 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||