Mektup
Yaşayan tüm ümitlere…
MEKTUP
Ocağın ortaları… Çarşı pazar, dükkân dükkân alışveriş telaşı yayılıyor sokaklara. Bu havaları da sevemedim gitti. Karşıdan pide mi yaptırsam, yan taraftan köfte mi? Gerçi Nuri, içkiyi bırakalı adamakıllı bir köfte yiyemez olduk ya; bir ay önceki Köfteci Yeşil’in o lokum gibi köfteleri nerde? Mumla arasan yok. Saat kaç? Daha on bir. Acıkmışım yahu! Elimde sigara çıktım pasajın önüne, karşıya el ediyorum. Elim yere doğru ikiyi işaret ediyor. Muammer işareti çaktı: Tamam ağbisi.
Camlardan sızan ışıktan pasajın içine hiç fayda yok; bütün dükkânların ışıkları yanıyor. Çifter çifter hem de. Gelen giden de yok ki! Ayın kaçı bugün? On yedisi. İyi iyi. Yarın bir tane daha yazarım. Öbür gün de yazarım. Dalmışım, sırtıma patlatıverince Naim, uyanıyorum: “Ah be Nihat Abi, ne düşünürsün bu kadar? Kafanda saç kalmıycak yakında.” Yahu bu Naim fırlamanın teki.”Boş ver sen onu.” diyorum, “ Çay kap gel ordan. Yemek yiyeli yarım saat oldu, hala çay getireceksin!”
“ Akmaz, kokmaz. Satılmasa ne olur?” diyorum. Evvelki gün gelen çocuk da uğramadı. “Yarın gelirim.” demişti. O da gelmedi. Yok be! Bu iş ta bizim zamanımızda öldü. Yine de dükkânı açtığım zamanlar iyiydi satışlar. Biri gider, biri gelirdi müşterinin. Fötrlüsünü mü ararsın, kasketlisini mi? Çoban paltolular, o zamanlar da vardı. Ya dize kadar deri çizmeli, hayalet yüzlü, masmavi gözlü ecnebi talebelere ne demeli; üniversitelerde yıkım olduğundan bu yana onlar da görünmez oldular. Olur mu ya? Bir daha nerde bulacaklar “Aşiyan Sahaf”ı! Gelene gidene anlatmaktan hoşlanırdım bu “aşiyan”ın hikâyesini. Kimse de çıkıp demezdi “Amma kafa ütüledin.” diye. Belki içinden demiştir kimi; ben ondan bilmiyorumdur. Söyleyen yüzüme söyleseydi. Değil mi ya? İnsan yüz yüze konuşmaktan çekinmemeli. Söyleyebilmeli içinde ne varsa; en azından “Birileri okusun da ne üçkağıtçılıklar yapmışım, ne dümenler çevirmişim, kimlere âşık olmuşum öğrensin.” diye yazabilmeli bir kenara. İz bırakmadan gitmek…
Boynunda yetmiş beş santimlik fularıyla “aydın havası” çala çala dükkânı dolduran yeniyetmelere ne demeli? Ne diyebilirsin ki; en nihayetin de boğazından geçen iki lokmanın birini bu haylazlara borçlusun işte.
Ta o zamanlarda, bizim gençliğimizde de vardı böyle şapka-fular aydınları. Hem edebiyatın noktasını bilmezler hem de... Nasıl da kıskanırdım onları bazen. Şapkalarını, fularlarını falan değil tabii: Onlar kadar çok kitap alacak param olmadığı için. Gerçi olsa neydi? Bir kere lütfedilmiş bir hayatı kitaplara bağışlamanın aklı başında insanın işi olmadığını söylerdik birbirimize, Kadir’le ben. Öyle derdik, ama kulağına laf giden mi var? Elde kitap, derslik derslik dolaşırdık ilk zamanlar. Sonraları okulu tezgâha sokamayınca, işimiz gücümüz kitap okumak olmuştu. Okula gitmek yok, otur kitabını oku. Deli gibi. İşin mi yok? “Yok, be Nihat.” derdi. Deli ederlerdi adamı. Hele bir iki tanesi vardı fakültede, Allahlık. Bir araya gelindiğinde, kazara şiirden söz açılmaya görsün. Küllük’ten ne kapmışsa, okuyor ezbere. Kendini kaybediyor. Sanki kendisi yazmış, kendisi söylemiş! Yanındaysam, kulağıma eğiliyor Kadir: “Sıkı dur. Şimdi de yoruma başlayacak” “Ne? Ne yorumu?” Ama ne yorum; yorduğu bir şey varsa o da etrafında toplanmış bahtsızlardır. Gel de süngüye davranma.
Uzatacak olurdu kimisi. Sağ olsun, Zahir Güvemli, o zamanlar dergiye bir yazı yazmış. Bu tip edebiyatçılara en etkili aydınsavar: “… ba’dettaâm eşinüp gerinmelerine sahne idüğünden tarikı mecazla Küllük tesmiye kılındı.” Tık yok. Savuşuverirlerdi. Kadir mutlu olurdu mutluluğuma. Onları savuşturabildiğime…
Kadir’in durumu iyiydi. Eee, ne de olsa İstanbul’un yerlisi. Babası tüccar. Dedeleri “Merhum Kirmanoğlu Kostar Efendi”, mütareke yıllarında Kadıköy’de açmış dükkânı. Zaman zuhur geçmiş, her fani gibi bizim Kostar Efendi de cartayı çekince – Vallahi ben demiyorum. Kadir diyor. Dedesini hiç görmemiş; haliyle torunluktan bihaber. “Aksinin tekiydi.” deyip dururmuş Kadir’in babası da. – dükkânı karşıya taşımış oğlu. Sonra ne akla hizmet, Ankara’da da imalata geçmiş Mehmet Bey. Bir iki dokuma tezgâhı falan derken almış yürümüş Mehmet Kirmanoğlu. Sonra Kadir’in ağabeyi Murat’a, işlerin İstanbul kanadını emanet edip gitmiş Ankara’ya. Oraya yerleşmiş. Kıştan kışa gelir olmuştu İstanbul’daki son üç senemde. Konaktan kopamıyormuş da, on beş sene olmuş hala alışamamış da falan filan.
Herkes gibi yazacak birçok şeyi vardı Kadir’in. Küllük’ün eşek tayfasından yakayı sıyırdık mı doğru benim eve. Benim dediğim de… Kadir, ağabeyi Murat’tan arakladığı parayla almış. Ben ev aramaya başlayınca ilk senenin sonuna doğru, tuttu buraya getirdi beni: Sonra “Nihat, bu ev senin.” demez mi? Ne insandı Kadir? Hani sanatçı olduğunu bilirdim de bu kadar cömert olmasına ne diyeceğimi bilemediydim. Güç bela teşekkür edecekken susturuverdi beni: Burası “aşiyan”ıymış onun. Bundan sonra benimmiş! Benim değil, ikimizin. İki katlıydı. İkinci katı, alt katın yarısı kadar iki odalı bir yer; alt katta hamamlık, mutfak, salon, bir de evin üçüncü odası. Bizden önce Tamburi Mustafa otururmuş. Adam, İstanbul’un son yüzyılına akla ziyan besteler yapmış. “Zaten bu Abdülhamit sürgünü Tamburi Mustafa da olmasaymış…” derdi Kadir, “Tevfik nasıl yazacaktı o şiirleri. Çok severmiş Tamburi Mustafa’yı. Mızrabının bir eşi daha bulunmazmış.”
Eve varır varmaz Beyazıt’a bakan odasına çıkar, başköşesine geçerdi. Ben aşağıda çayı çorbayı hazırlayana kadar da yazıverirdi. Sonra bana okuturdu yazdıklarını. Beğendiğimi görünce de hemen resim tablasının başına geçer, başlardı çiziktirmeye. O İstanbul resimlerini nasıl çizerdi bu kadar capcanlı. Bazı resimlerindeki minarelerden ezanları duyulurdu İstanbul’un. Sahipsiz adlı resmi hele! O nasıl bir adam ki, ne dervişlere ne papazlara ne cami hocalarına benziyor. Goygoyculara da pek benzemiyordu.
Kalemine çabuktu çabuk olmasına ya, ne zaman bana bir mektup yazmasını istesem, gözlerine bir anlamsızlık katıp:
“Yahu burnumun dibindesin. Ne mektubu?” derdi. Ne mektubu olacak, aşk mektubu. “Mektup, birbirinden uzaklaşmış, uzak kalmış insanların işi. Birbirine yakın iki insan, yazacağına konuşmalı. Biz ne güzel bir aradayız. Mektup, gereksiz!” Hem öyle derdi, hem de benim ona yazdığım mektupları satır satır dolaşırdı geceleri. Anlayamazdım.
Üniversiteyi de bitirdik göz açıp kapayana dek. İki yıl daha, akşamları sabah ettik “aşiyanımızda”. Mutluyduk. Kadir zar zor olsa da dergilerde yer bulur olmuştu hikâyelerine. Şiir de yazardı saklı saklı. Ama bir kere olsun ne okudu ne okuttu şiirlerini.
* * *
— Bakar mısınız?
— Buyur buyur. Hoş geldin. “Tüh be! ‘Buyurun buyurun, hoş geldiniz!’ diyecektim. Neymiş o köylü ağzıyla, hoş geldin beş gittin falan. Çok ‘absürde’müş! Bu boynu fularlı aydınlar da pek resmi oluyorlar yahu. Neymiş efendim, nezaketmiş. Hadi ordan palavracı. Tatlı su edebiyatçısı, ne olacak?! Güzel olmasına güzel ama… Şu tavırlara, süzüklüğe bak. ”
— Nermi Uygur’un İnsan Açısından Edebiyat adlı kitabı var mı?
Bir an durakladım. Hemen bir ciddiyete büründüm: Artistlik olsun diye arada bir taktığım numarasız gözlüğüme davrandım hemen. “Hım! Demek İnsan Açısından Edebiyat.” diyorum kıza. Bir elimle de kemerimi yakalamışım; nereye kaçacaksa? Yanındaki oğlan biraz ikirciklenir gibi oldu ya, önemli değil. Kim asılmıyor ki müşterisine? Simitçiler, taksiciler, sucular, kuaförler… Her yerde var. Üniversitelerde bile var! Evet, evet, iyi kötü, çoğumuzun çanına ot tıkamış akademik zararlılar var ya? Öğrencilerine asılan fırsat düşkünleri namussuzlar yok mu? Bir de kitapçı asılsın, ne olmuş?
Kadir’li yıllar… Aşiyan’dan bakıyoruz Beyazıt’a. Nermi… Bizim fakültedeki Nermi. Bizden sonra başlayan Türkoloji öğrenciliği, bizimkinden önce bitmişti. Bir de kitap basmış ha!
— Elimde yok. Ama sizin için özellikle getirteceğim Ankara’dan. Elimin biri bıyığımda şimdi: “Nermi Uygur, benim talebem olur.” diyorum. Kız teşekkür ededursun, artistliğe devam ediyorum: “ Ne demek efendim, ne demek; lafı mı olur? Sizler gibi sanatkâr insanlara, edebiyatçılara, ‘aydınlara’ ihtiyacı var memleketimizin. Hatta sizin için imzalatırım kitabı.”
Saygı, sevgi fıskiyesinin altında kaldı dükkân. “İki gün sonra gelip alabilirsiniz.” Öğreniverdim, erkek arkadaşının akşama kadar dersi varmış o gün. Bir kolpaya getirip… Pis pis sırıttığımı yenice fark ettim, utandım nedense? Teşekkürler dökülüyor raflardan. Çaylarını da içmeden gittiler.
Bir telefon edeyim. Nerdeydi bu yayınevinin numarası? Burada yok. Şu defterlerden birindeydi, ama hangisinde? Burada yok. Öğrencilikten kalma bir telefon rehberi vardı. Onda olmasın. Çekmecelere bakayım.
Şu çekmecelerin haline bak. Bir ben yokum çekmecelerde. E, iki aylık tatilden sonra, kim yapacak temizliği? Kimin aklına gelir ortalığı derleyip toplamak. Şu çekmecede… Bu ne? Gönderen: Murat Kirmanoğlu.
* * *
— İstanbul’dan geldiğinden beri ağzından düşmemiş. Babamla dertleşirdi. Arkadaşından bahseder dururmuş. Ben o zamanlar çocuktum. Alıcısı Kadir Kirmanoğlu olan pek çok mektubunu vermişimdir postaya. Gönderdiği mektuplara buranın adresini yazardı: “Aşiyan Sahaf; Deliklitaş Mah. Servi Sok. Ümit Hanı, No:200/7 Eskişehir”
Ama bir kere olsun mektup geldiğine şahit olmadım.
— Gerçekten mi?
— Tabii ya. Babam anlatırdı; çok üzülürmüş Nihat Ağbi, mektupsuz kalışına: “E, o kadar sene birlikte yiyip içmişler oğlum, zor zor!” derdi. Ben de bilirim az buçuk. Bazı akşamlar, “aşiyan”dan yadigâr tamburla hüseynî makamda bir iki taksim geçerdi. Sanırsın tamburun ciğerini söküyorlar; inletirdi tamburu.
— E, ne yazıyormuş Aşiyan’dan gelen ilk ve son mektupta?
— Mektup dediğin ne senin, iki satır bir şey: “Sevgili Nihat, Aşiyan, Tevfiksiz kaldı!”