O Bunu Hak EttiO Bunu Hak EttiKulağıma oynak bir çalgı sesi geliyor. Kulak kabartıyorum bu ses ne diye sonradan aklım üstüme geliyor. Bu ses hiç alışamadığım ve her çaldığında yanlış bir yerine basacağım diye heyecanlandığım cep telefonumun sesi.Kızım “baba sana her zaman ulaşmak istiyorum” dedi ve bunu benim başıma bıraktı gitti. Telefonun yeşil düğmesine basıp açıyorum ve “alo” diyorum. Karşıdan gelen ses kızımın sesi, bana “babik naber” diyor. Ben “anlamadım kızım, ne dedin?” dediğimde başlıyor konuşmaya. “Baba sana EFT yaptım Money lazım olur belki diye aklıma takıldı da. Hem ne zamandır çevirim dışıyım, bir escape yapıp yanına geleceğim. Hadi mucuk ben kaçar” deyip kapattı telefonu. Kızım telefonda ne demişti hiç bir şey anlamamıştım. Boynumu yana yatırıp dudaklarımı büküp garip garip telefona baktım ve kızım acaba bana ne dedi? Diye bir süre düşündüm. Saçma sapan şeyler söylemişti ve ben hiç bir şey anlamamıştım. EFT ne? Mucuk ne? Çevirdim dışı ne? Eskep gibi bir şey dedi ama onunda ne olduğunu bir türlü anlayamamıştım. Ruhum sıkılmıştı ve çocuğumun o karnı acıktığından sadece “mam mam” diyen kızımın konuştuğu hemen hiç bir şeyi anlamıyordum ve bu benim gücüme gidiyordu. Gençlerle aramdaki iletişim günden güne azalıyordu hatta kendi kızımın bile bazen ne konuştuğunu ve bana ne söylediğini anlayamıyordum. Küçük ve sevimli evimin camından sokakta oynayan çocukları izledim bir süre. Çocuklar ah! Çocuklar. Dünyanın neşesi geleceğimiz çocuklar. Nasılda hepsi pırıl pırıl, yüzleri tertemiz, saf, berrak, taze fidanlar. Onları izlemek içime huzur veriyor ve beni atmış beş sene geriye götürüyor. Biraz daha oturup camın kenarında sonra hırkamı sırtıma alıp bastonumu takıp bileğime çıktım evden. Sıcacık bir bahar havasında bir iki şey alıp biraz dolaşıp dönecektim geriye. Sokaktaki boş arsada top oynayan çocuklar önüme doğru yuvarlanan topu tutmam için bana “dede top top” diye bağırdılar. Bastonumu uzattım, birden top bastona takılıp kaldı yerinde içimden o topa öyle bir vurmak geliyor ki yaşlı ve titrek bacaklarıma inat, fakat korkuyorum. Koşarak gelen minik çocuk gülerek “dede çaksaydın ya roveşatayı. Yap bakalım bir yarım vole” diye gevrek gevrek gülerek teşekkür etmeden topu aldı önümden ve koşarak diğer arkadaşlarının yanına elinde topla hoplaya zıplaya giderken bağırıyordu “ben Kaka’yım! Ben Kaka’yım! Şaşırmıştım benim bildiğim çocuklar “kaka” diye başka bir şeye derler ama bu çocuk ne demek istemişti acaba? Biraz yürüdükten sonra otobüs durağına vardım, banka oturup beklemeye başladım otobüsü. Durakta ki bankın yanında iki genç bir birine sevgi dolu sözcükler söylüyorlardı. “ah gençlik ah!” dedim ve yüzümü tebessümlü bir şekilde usulca gençlere çevirdim. Gördüğüm manzara karşısında çok şaşırmıştım. Bir birlerinin müstehcen yerlerine dokunup dudak dudağa sarmaş dolaş bir vaziyette olduklarını gördüm. Çok utandım ve başımı hemen geri çevirdim. Otobüsün bir an önce gelmesi için dua ediyordum. Ama bu gençleri biri uyarmalıydı onları kırmadan üzmeden uyarmak gerekiyordu. “ıhı ıhı” yapıp yumuşak bir ses tonuyla seslendim gençlere “Gençler size bir şey söylemek istiyorum” dedim. Gençlerden bir ses çıkmayınca başımı yine onlardan tarafa çevirdim. Yüzüme anlamsız ve boş boş bakıyorlardı, onlara dedim ki “Bakın güzel evlatlarım, sevmek sevilmek ayıp değil. Fakat bu yaptığınız toplum açısından hiç hoş değil. Bu yaptığınız ayıp olabilir” diye uyarmak istedim. Gençler yüzüme lakayıt bir ifadeyle bakmaya devam edince ben “Sevmek ayrı, sevişmek ayrıdır evlatlarım” diye devam edince sözüme. Erkek olan kızı bırakıp yanıma yaklaştı orta parmağını bana göstererek “Moruk az konuş çok yaşa” dedi. Kanım çekilmişti sanki, biraz da tansiyonum yükseldi sanırım. Evladım diye seslendiğim genç bana öyle küfür ve kelimeler söylemişti ki. Kahrımdan ölebilirdim. “Allah’ım bu gençlik ne olmuş? Nereye gidiyor? Diye seslendim kendi kendime. Bu çocukların annesi babası yok muydu acaba? Onlara insanı insan yapan duyguları hiç kimse öğretmemiş miydi? Ben aynı bankta çığlık çığlığa sessizliğe gömülürken onlarda yanımda aynı terbiyesizliğine devam ettiler. Sonra yanıma bir genç daha geldi elinde kitaplar vardı. Durmadan kafasını sağa sola yukarı aşağı sallıyor ve bazen mırıldanıyordu. Kulağında minik kulaklıklarla sanırım şarkı dinliyordu. Onun yüzüne bakıp tebessümlü bir ifadeyle başımı salladım. Selam verdim kendimce. Genç yüzüme bakıp gülümsedi. Bende ona gülümsedim. Kulağındaki kulaklığı çıkarıp “Dede Metal sever misin?” Dedi ve güldü. Bende Metal sevilmez mi? Evladım, metal olmasa hala taş devrinde taş yontuyorduk” dedim. Genç öyle bir kahkaha attı ki arkamdaki gençler bile sevişmeyi bırakıp onunla beraber gülmeye başladılar. Ne demiştim ki? Bu kadar komik bu gençler böyle gülüyorlar dedim içimden. Sonra baktım ki gençler içten gülüyorlar bende onlarla kısa bir süre güldüm. Arkamdaki gençlerden erkek olan yanımda oturan gence “Hey! Adamım Ya! Salla, moruğun dünyadan haberi yok, sen metal soruyosun. Bu var ya Heavy Metal’li bile bilmiyordur” Deyince, yanımdaki gençle beraber yine büyük kahkaha attılar. Sonra tanıdık bir cümle geldi kahkahanın ardından “Ya moruk alemsin ha!” Otobüsün bir an durağa yanaştığını fark ettim. Yavaşça yerimden kalkıp yeni doğmuş buzağı gibi titrek bacaklarımı yavaşça hareket ettirerek otobüse yanaştım. Ufak ve ağır adımlarla otobüse çıkıp oturdum yerime. Otobüs hareket edip yol almaya başlayınca başımı camdan dışarıya çevirdim, gözümün önünden geçen insanlar evler arabalar ve doğduğum büyüdüğüm şehir bana ne kadar yabancı karışık ve anlaşılmaz geliyordu. Ben bastonumu tutan damarları dışına çıkmış ellerime bakarak daldım gittim. Ne olmuştu böyle! Acaba ben başka bir dünyada mı yaşıyordum. Gençleri anlayamıyordum gençler başka bir dille konuşuyorlardı Gelişen teknoloji biz yaşlıların hayatını kolaylaştıracağı yerde çekilmez bir çile haline dönüştürüyordu. Bankada numaratörden sıra almak, cep telefonundan numara çevirmek, otobüste ineceğin yerin düğmesine basmak, nöbetçi eczaneyi öğrenmek bile büyük bir çile biz yaşlılar için. Hele hastaneye düşersen vay haline. Ne sıra alabiliyor ne sıramızın geldiğini bilebiliyordum. Yanımdaki gençlere iki de bir “evladım benim sıra geldi mi? Gelince haber verir misin? Demek bile çok gücüme gidiyordu. Fakat mecburdum. Teknoloji öyle hızlı gelişiyordu ki, ben yaşlı halimle ona yetişmek şurada dursun, arkasından bile bakamıyordum. Emekli aylığımı çekeceğim gün sıkıntıdan ölüyordum. Çünkü bankamatiği kullanamıyordum. İçeride sıra beklerken karışık numara sisteminde sıram geçiyor ama kimse sıra sende demiyordu. O yüzden küçük ve şirin evimden dışarıya çıkmak istemiyordum. Bu yeni dünyadan kendimi ne kadar çok uzak tutarsam o kadar kendimi güvende hissediyordum. Yeni yetişen genç nesli hele hiç anlayamıyordum. Ne konuştukları konuşmaları, ne eğlence anlayışlarını, ne sevgili aşk hayatlarını çözemiyordum artık her şey beni sıkıyordu. Küçük demliğime çay demleyip yine aynı camın önüne oturup derin derin düşünmeye başladım. Dil bir toplum için ne kadar çok önemli, bir toplumun bir milletin şah damarıdır dil. Bu dili kimler bu hale getirmişti? Bizi kimler koparmıştı evlatlarımızdan torunlarımızdan. Böyle giderse bizden sonraki nesil bir birini hiç anlamayacaklar ve hiç anlaşamayacaklardı “Acaba kim bu gençleri bu hale getirmişti? Acaba biz yaşlıları kim bu gençlerden koparmış ve onların konuşmalarını anlamaz hale getirmişti? Derin derin düşünürken suçlu kim? Diye. Birden beynimde şimşekler çaktı. Birden bunu bize kimlerin yaptığını buldum. Nasıl da? Yıllardır fark etmemiştim. Nasıl da? bunu anlayamamıştım. Kaşlarımı çatıp erimiş kaslarımı sıkıp titrek bacaklarımı gerdirerek, zıpkın gibi, deli kanlı gibi, ayağa kalkarak sert ve hızlı adımlarla onu cezalandırmak için bastonumu almadan birkaç adım yürüdüm. Onu karşıma alıp yüzüne nefretle baktım. Sonra kocaman okkalı bir tükürüğü yüzüne tükürdüm. O bunu hak edeli çok olmuştu. O bunun cezasını çekmeliydi. İçimdeki nefreti ve kini kustum suratına. O kadar çok sinir oldum ki , yine tansiyonum çıktı sanırım. Bacaklarım titremeye başladı gözlerim kararmaya başladı hemen usulca tekrar camın önüne oturduğum yere doğru yavaş adımlar atıp duvara tutuna tuna yürürken, salondaki aynada büyük bir tükürük yukarıdan aşağıya doğru yavaş yavaş akıyordu…
Telif Hakkı Uyarısı O Bunu Hak Etti isimli yazı, Bekir Sepet tarafından 04.04.2008 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
4
Aralık
3
Aralık
3
Sudenaz’dan Mektuplar (vı) (son)
• Ersin Başeğmez • Yaşamdan Hikayeler • 36 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
3
Aralık
3
Dünya Engelliler Gününü Saygıyla Anıyorum
• Zeliha Okan • Yaşamdan Hikayeler • 29 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Kasım
28
Ağustos
30
Ağustos
11
Temmuz
26
Temmuz
5
Temmuz
2
Temmuz
8
Şubat
26
Ağustos
16
Şubat
20 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||