O Günler GüzeldiO Günler GüzeldiNe güzeldi o günler. Saf bir çocuk kalbinin oynadığı oyunlar.En büyük zevkim maç yapmaktı. Okul çıkışında çantaları yolun kenarına fırlatır, iki taşla bir kale kurar ve başlardık oynamaya. Önümüzdeki top ya patlak olurdu, ya da balonlamış. Birbirine yaslanmış yamuk yumuk evler, tepemizde son gücünü kullanan keskin bir güneş… Bitmek tükenmek bilmeyen bir hırsla, koşardık topun ardınca… Ama en çok sevdiğim kırda, çimlerin üzerinde yaptığımız maçlardı. Kasabanın az uzağına, ineklerin otladığı yere, bisikletlerle giderdik. Hemen kalelerimizi kurar maç pozisyonu alırdık. Genellikle ben ayakkabılarımı ve çoraplarımı çıkarır, serin çimlerin üzerinde lap lap basarak koşardım. Ayağıma bir şey batsa da hiç umurum duymazdı. Baharın serin rüzgârlarında yaptığımız bu maçlarda yorulmak nedir, bilmezdik. Bazen koşarken kayarak ineklerin altından bile geçtiğimiz olurdu. Zaten rakibimiz sadece karşı takım değildi. Her an karşımıza koşarak çıkan bu ineklerdi. Kaşımın üzerinde bir çizikle o güzel maç günlerinin hatırasını hala üzerimde taşırım. Bir gün gene kırda maç yapıyoruz. O günün vazgeçilmez oyuncuları ineklerde oradaydı. Tam ala bir ineğin yanından hızla topu sürerek geçiyordum, inek biranda kafasını çevirdi ve alnım boynuzuna sürtündü. Ama ben alnımın acısını, akşam annem kafamda pıhtılaşmış kan lekelerini silerken hissettim. Bu maçların en güzel anı ise sonu olurdu. Hepimiz yorgunluktan bitmiş olurduk. Güneş yeni yeni batar ve hafif bir rüzgâr bizi serinletmeye çalışırdı. Ama bu yeterli değildi. Biraz ileride çobanların ineklerini suladığı kuyudan kovayla su çeker- o kuyunun suyu ne kadar da tatlı gelirdi- birbirimizi boydan aşağıya ıslatırdık ve serin çimlerin üzerine uzanırdık. İşte rüzgârın serinliğini de ancak o zaman hissedebilirdim. Güneş iyice görünmez, hava iyice kararır olduktan sonra eve dönerdik. Tabi her gün aynı azarları işitirdik; ama o azarlar bile tatlı geliyordu. Bahar günlerinin bir diğer güzel eğlencesi ise meyve çalmaktı. Meyve dediysem genellikle erik ve çağla. Bizim kasabada başka meyve kolay kolay yetişmez veya yetişse de çok bakım ister. Uzun toprak temeller üzerine yaslanmış dallardan sarkan meyveleri görünce karşı konulmaz bir güç bizi oraya çekerdi. Eğer temelin yanında bir direk veya ona benzer bir şey varsa iş kolaydı. Direğe tırmanıp oradan temele çıkardık. Ama tırmana bileceğimiz bir şey yoksa o zaman epey uğraşırdık. İlk önce sırayla birbirimizi yukarıya kaldırırdık. Sona kalan kişi ise bir fedakârlık yapmak zorunda idi. Çünkü alttan biri kaldırmadan, o kişinin temele çıkması imkânsızdı. Bu aşağıda bekleyende hep yaşı bizden biraz ufak olan Ahmet olurdu. Her defasında ona yukarı çıkınca meyve atacağımıza dair söz verir, yukarı çıkınca o sözümüzü hemencecik unuturduk. Aşağıdan Ahmet bize yalvarırdı; ama bir tane, erik veya çağla, bile atmazdık. Ağaçta meyvelerin büyüsüne kapılır, kendimizi kaybeder ve patlayıncaya kadar yerdik. Bazen Ahmet, bize en olmadık küfürleri savurur, taşlar fırlatır, bağırırdı; ama onu duymazdık bile. En son aşağıya inice cebimizde ne kaldıysa verirdik; fakat genellikle ceplerimiz boş inerdik. Ağaçtan inmemizde kolay olmazdı hani. Ya ağacı tamamen kurutacak ya da ev sahibine yakalanıp kaçacaktık. Hiç unutmam, gene bir bahar günüydü; Murat tutturdu: “Çok güzel bir bahçe biliyorum, oraya gidelim.” diye. “Neyse gidelim, bakalım.” dedik ve düştük yola. Bisikletlerle kasabanın epey dışında, sanki terkedilmiş gibi, bir bahçeye geldik. Biz daha bahçe temelinin yanına yeni gelmişken içeriden tok sesli köpek havlamaları gelmeye başladı. Biraz tedirgin olduk temele çıkmaktan; ama dallardan sarkan meyveler çok güzel görünüyordu. Hem bu meyveler ne erik ne de çağlaydı. Burası bir kiraz bahçesiydi ve kirazlar kıpkırmızı, dolgun dolgun görünüyordu. Ve bu ağaçlar o zamana kadar hayatımda gördüğüm en büyük kiraz ağaçlarıydı. Biranda köpekleri unutup temele sürtüne sürtüne tırmanmaya başladık. Bu temel toprak da değildi. Dümdüz beton bir sütundu. İlk önce temele Murat çıktı ve köpekleri sakinleştirici birkaç hareket yaptı. İnanılmaz bir şekilde köpekler sustu ve sırası ile temele biz tırmanmaya başladık. Hepimiz bir dala çıkıp kirazları yemeye ve ceplerimize toplamaya başladık. Aslında ceplerimizde kirazların pestili çıkıyor, suları kıpkırmızı cebimize sızıp yenmeyecek hale geliyordu; ama o an bunun farkında bile değildik. Her zamanki gibi Ahmet aşağıda: “Bana da atın, bana da!” diye bağırıyordu. Biz gene kendimizden geçmiş, yemeye dalmıştık. Bu sırada tok bir ses işitildi: “İnin aşağıya hırsızlar. Bırakın o meyveleri.” Sesin nereden geldiğine bakmayıp daldan tekrar temele tırmanmaya başladık. Dalın en ucunda Murat vardı. Hepimiz temele çıkmıştık; fakat Murat daha daldaydı. Bu sırada ağaç kuvvetli bir şekilde sallanmaya başladı. Murat sıkıca tutunmuştu, düşmemek için direniyordu. Hepimiz temele oturduk olanları sessiz ve şaşkın izliyorduk. Bu sırada bahçenin sahibi uzun bir sırıkla Murat’ın eline vurmaya başladı. Murat, iki eliyle daldan tutunmak yerine tek eliyle yüzünü saklıyordu ve daha fazla dayanamayıp yere düştü. O anda bahçe sahibinin yüzünü görebildim. Bu kişi Murat’ın babası Yusuf amcaydı. Burası da, sonradan öğrendiğime göre, onların bahçesi, yani geçim kaynaklarıymış. Murat, yere düştükten sonra babası bir süre donuk bir şekilde kaldı ve Murat’ı kucağına alıp azarlaya azarlaya eve doğru götürdü. Murat, acıdan mı, korkudan mı bilinmez, çığlıklar atarak ağlıyor, “Bacağım, bacağım…” diye kıvranıyordu. Biz bu olay karşısında temelden atlayıp kaçtık. Murat, o sene okula gelmedi. Dediklerine göre düşünce bacağını kırmış. Zaten okul kapanmasına üç hafta kalmıştı. Ama anlayamadığım Murat’ın neden kendi bahçesine hırsız gibi girdiğiydi. Kim bilir beklide macera içindir. Şu kadarını söyleyebilirim ki: bizim bahçede de erik, çağla, kiraz ve elma ağaçları vardı. Ama ben bir defa olsun o ağaçlara tırmanıp meyvelerini toplamadım. Meyvelerin birçoğu ağaçta kurumaya, çürümeye veya dökülmeye mahkûm olmuştu. Bunun sebebini kendime dahi açıklayamadım, içgüdüsel bir şey olsa gerek. Ama bizim orada bir söz vardır: “Komşunun tavuğu kaz görünürmüş.” Baharda gökyüzünün süslerini de unutmamak gerekir: uçurtmalar. Hele bizim kasabada bir başkaydı bu uçurtmalar. Bizim evin az üzerinde bir tepe vardı. Ağaçsız, ıssız, sessiz, dikenli, kel bir tepe. Tek şen olduğu zaman bu bahar günleriydi. Rengârenk uçurtmalarla süslenirdi. Kimi bulutlara kadar yükselirdi, kimi takla atarak yere çakılırdı. Bazen de birbirlerine dolanırdı. Ama her şey uçurtmayı havalandırıncaya kadardı. Göğe çıktıktan sonra bu uçan cisimden ne zevk alıyorduk, bilmiyorum. Elimizi asılan bir ip. Başka, hiçbir şey… Fakat saatlerce bunu tutmaktan sıkılmıyor, günlerce orada oturup uçuşunu seyretmek istiyordum. Sanırım beşinci sınıftaydım. İş eğitimi dersinde hoca: “Bu dönem, erkekler uçurtma, kızlar dantel yapacak, ona göre not vereceğim.” dedi. Bu benim için en kolay ve zevkli işti. Ama uçurtmamın en iyi ve en güzel olmasını istiyordum. Bu yüzden babamla birlikte yapmıştık. Sarı, mavi, kırmızı renklerden oluşuyordu. Dev bir uçurtmaydı. Tabi beşinci sınıftaki bir çocuğun gözlerinde devdi, o uçurtma. Gerçekte büyük müydü, bilmiyorum. İş eğitimi dersinden bir gün önce uçurtmayı denemek için tepeye çıktık. Hafif bir rüzgâr, beyaz; ama çok yoğun bulutlar vardı. Hava sakin ve tatlıydı; fakat çevrede bir yağmur kokusu da kol gezmiyor değildi. Ama bahar günlerinde bu koku bizim kasabada çok normaldi. Her gün, aniden, ahmakıslatan yağabilirdi. Uçurtmayı havaya kaldırdık. Havada bir kuş gibi süzülüyordu. Sallanmıyordu bile. En ufak bir hırçınlık, asilik göstermiyordu. Babam kafamı okşadı: “Bu nazlı güvercin bulutlarda süzülmek istiyor, elindeki ipi de salalım mı” dedi. Heyecanlı bir şekilde elimdeki yumağı da uzattım: “Tamam, baba, tamam... En yüksekte bizimkisi uçsun.” dedim. O ipi de saldık. Uçurtma neredeyse görünmüyordu. Daha bir güzel süzülmeye başladı. Derken hava birden kararmaya, rüzgâr hızını artırmaya başladı. Babam olacakların farkına varmıştı. Hızlı hızlı ipi çekmeye başladı. İpi yarıladığımızda rüzgâr neredeyse fırtınaya dönüşmüş, yağmurda yağmaya başlamıştı. Tüm uçurtmalar ipini koparmış, bir tek bizimki direniyordu. Uçurtma ardı ardına takla atmaya başlamıştı. Sonra kasabanın üzerine doğru geniş bir kavis çizip tekrar havaya kalktı. Tepemize kadar yükselmişti. Babam uçurtmayı artık çekemiyor, ipi salmamak için direniyordu. Biranda uçurtma ipi koparıp gökyüzünde süzülmeye başladı. Zincirini koparan bir köpeğin sakinleşmesi gibi, yavaş yavaş kasabanın diğer ucuna kadar uçtu ve gözden kayboldu. Bense yaşlı gözlerle ve donmuş bedenimle sadece uçurtmanın arkasından bakakaldım. O gün ne kadar çok ağlamıştım. Ama ertesi gün sıfır aldığımda attığım kahkaha bana daha acı geldi. O kahkaha neyin nesiydi, bilmiyorum. Sokak arasında oynadığımız rengârenk misketler, saklambaç, uzuneşek, birdirbir… Daha neler neler… Hepsi de ne kadar güzel oyunlardı. Bu çocukluk anıları, bu güzel oyunlar anlatmakla bitmez. Ya şimdi… Kendimi yapayalnız hissediyorum. Yaptığım hiçbir şeyden o günkü oyunlar kadar zevk alamıyorum. Bu gün on dokuz yaşındayım, üniversiteye gidiyorum ve babamın durumu iyi olduğu için hiçbir işte çalışıp kendimi yormadım. Dışarıdan ne kadar mutlu, rahat ve güzel bir tablo… En azından bizim kasabada birçok kişinin imrendiği bir yaşam. Ya şu yalnızlık… Bir türlü peşimi bırakmıyor. O günlerdeki gibi oynayamıyorum, meyve çalamıyorum, uçurtma uçuramıyorum. Çevrenin ahlaki yapısı buna izin vermiyor. Ellerim, görünmez bir kelepçe ile kelepçelenmiş. Çimlere uzanıyorum şimdi. O günkü gibi serin değiller. Geçen o kuyunun yanına gittim. Suyu o kadar da tatlı değilmiş. Bu suya tat katan neydi? Arkadaşlık mı, çocukluk mu, yorgunluk mu? Bilmiyorum. O günü yaşamak istiyorum, başaramıyorum. O günkü dostlukları da bulamıyorum. Şimdiki arkadaşlıkları sorarsanız: Menfaat dostluğundan ileri gidemiyor. Yani “ak gün dostluğu” da diyebiliriz. Ne bir el kol şakası yapabiliyorsun, ne de doya doya güreşebiliyorsun. Her şey yazısız bir kanunla yasaklanmış. O yüzden kalabalık da bile kendimi yalnız hissediyorum. Kabul etmek istemesem de, diyelim ki ben büyüdüm. Ya şimdiki çocuklar. Oynamayı dahi bilmiyorlar. Bahar ayında uçurtmalarla şenlenen kel tepe şimdi her mevsimi güz olarak yaşıyor. Yapayalnız, sessiz, sakin… Sarı dikenleri ile öğle güneşinde parlarken bazen dikkatimi çekiyor. O kadar… Meyve ağaçlarının dallarını temelden aşağıya sarkıttım, özellikle kiraz ağacının dalları nerdeyse yere deyecekti, fakat kimse çalmıyor. Sokaklar bomboş. Nerede bu çocuklar? O oyunlar nerede? Hayat nerede? Kim bilir, dörtkenarlı kutunun içindedir de haberimiz yoktur. Yaşlıların bir sözü vardır: “Nerde o eski bayramlar.” Şimdi ben söylüyorum: “Nerde o eski oyunlar.”
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
4
Aralık
3
Aralık
3
Sudenaz’dan Mektuplar (vı) (son)
• Ersin Başeğmez • Yaşamdan Hikayeler • 36 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
3
Aralık
3
Dünya Engelliler Gününü Saygıyla Anıyorum
• Zeliha Okan • Yaşamdan Hikayeler • 28 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Ağustos
15
Ağustos
15
Ağustos
15
Ağustos
15
Mayıs
9
Haziran
8
Haziran
25
Mart
9
Haziran
23
Mart
9 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||