Ölümden Dönen AdamÖlümden Dönen AdamHalil tarlaya geldiğinde kuşluk vakti çoktan geçmiş, güneş neredeyse tepeye yaklaşmak üzereydi. Üzerindeki geç kalmışlık duygusu, telaş derecesinde hızlı hareket etmesinden açıkça anlaşılıyordu.Arabadan katırı salar salmaz, hemen baltayı kaptığı gibi beş altı metre ötesindeki çamın dibinde durdu. Çamın yıkılacağı yönü ve baltayı vuracağı noktayı kısa bir süre düşündükten sonra birden vazgeçip, tarlanın ortasındaki koca çama yöneldi. ”Bu biraz daha büyüsün. Hem kenarda, ekine bir zararı yok” diye mırıldandı. Hiç beklemeden ve düşünmeden, koca çamın yaklaşık yirmi santimetre yukarısına birkaç balta vurduktan sonra, aklına bir şey gelmişçesine duraksayıp, ağacın tepesine bakmayabaşladı. Ağacın dalları her yöne yayılıyordu; ama tarla dağın güney yamacında olduğundan, ağırlık merkezi güneyde kalıyordu. Bu yüzden, önce biraz güneyden kesmek gerektiğini düşünerek, baltayı o yönde aralıksız sallamaya başladı. Halil, 45-50 yaşlarında, ‘çam yarması gibi’ denilen cinsten, iri-yarı bir adamdı. Kısa sürede, ağacın kökünü güney yönden üçte bir oranında kesince rahatladı. Fakat ter gömleğini ıslatarak yargınından dışarı çıkıyor ve sürekli elinin tersiyle silmesine rağmen, alnından ter fışkırıyordu. Biraz dinlenmek için yanda eğik bir masa gibi duran, taş kütlesinin kenarına oturdu. Mart sonlarına göre, oldukça iyi sayılabilecek bir hava vardı. Orman içindeki tarla: ıssızlığı ve sessizliği çağrıştırdığı oranda; temizliği, doğallığı, bakirliği de çağrıştırıyordu. İnsana, bir okyanusun ortasında, kendisiyle baş başa kalmışlık hissi veriyor; yalnız, sonsuz ve yeşil bir boşlukta yüzmek gibi, uçmak gibi duygular düşletiyordu. Sanki akciğerleri: havanın temizliğini ve içindeki oksijenin bolluğunu, elle tutulup gözle görülen bir nesne gibi fark ediyor ve nefes almak bir rahatlamaya, bir zevke dönüşüyor, kendini uçacak derecede hafif hissediyordu. Halil’in teri soğumaya başlamıştı. Güneşe baktı, tepe noktasını geçmiş olduğunu görünce, yine geç kalmışlık telaşına kapılarak hemen baltayı kaptığı gibi, bu kez ağacı kuzey yönünden kesmeye başladı. Ama aynı hızla devam edemedi. Sanki pazıları kırılmış ve tüm eklem yerleri kireçlenmiş gibiydi. Terin soğumasıyla birlikte vücudu da kazık gibi olmuş, eğilip doğrulmakta zorlanıyordu. ”Hamlıktan olmalı” diye düşündü. Öyle ya; kış boyunca hiç, kollarını ciddi bir işte kullanmamış, odun bile yarmamıştı. Artık Halil’de, o ilk tempo yoktu ama, daha sık duraklamalar ve süresi her defasında biraz daha uzayan dinlenmelerin sonunda çamı devirmeyi başarmıştı. Fakat vücudu pelte gibiydi. Sanki baltayı o, çamın köküne vurmamış da, baltanın sapı onun pazılarına, baldırlarına vurulmuştu. Terleyip soğumaya bağlı olarak da bir halsizlik hissediyordu ki, birden gözleri de kararmaya başladı. Emin olmak istercesine gökyüzüne ve etrafa birkaç kez bakındıysa da, hiç bulut göremedi. Ama gök açık olduğu halde, yer gittikçe kararıyordu. Aniden korku, telaş ve pişmanlık duyguları arasında, bir sözcüğün beyninde “dank” ettiğini hissetti ve hemen olduğu yere çöktü. ”Yok canım, olmaz öyle şey… Ölüm o kadar kolay mı?” diye mırıldandı. Sanki karşısında başka birisi var da, ona derdini anlatırmışçasına: ”Sabah ağır şeyler yedim ya, ondandır… Evet, evet ondan… Demek ki soğuk algınlığım da varmış ki; bal ile kaymak hemen belli etti,” diye rahat bir soluk aldı. Fakat anırmakta olan katıra bakınca, onu seçmekte zorlandığını fark etti. Ve yeniden ölüm duygusu, beyninde bir kez daha “dank” etti. Yok, hayır hayır… Bu bal kaymak işi olamazdı… Hemen Anasını hatırladı. Ne diyordu rahmetli: “Ahh, anam ah… Tansiyonum yükseldi mi, dünya gözümde zindan oluyor.” demiyor muydu? “Acaba tansiyonum mu yükseldi?” derken, her tarafından ter fışkırmakta olduğunu fark etti. ”Kalp krizinde ter basarmış adamı” diye aklından geçirip, bir an için ölmekte olduğu fikrine kapıldı. Kendini yokladı. Aşırı sayılabilecek bir ağrısı, sancısı ve bulantısı yoktu. Terleme sonucu vücut da gevşemiş, yalnızca eklem ağrılarıyla kas kırılmaları ve sırtında hafif bir batma vardı. Ama gözlerindeki kararma sürekli ilerliyordu. “Belki de ölüm böyle bir şeydir” diyerek hemen önlemler almaya koyuldu. Katırı yakalayıp arabanın yanındaki ağaca bağladı. ”Katır anırınca duyup gelirler. Ölümü de fazla aramadan at arabasının yanında bulurlar” dedi. Arabadan pet şişeyi alıp, şifa niyetine biraz su içti. İçinde belli belirsiz, suya dair, olumlu bir beklenti gelip geçti. Fakat hiçbir şey değişmemişti. Gözleri iyice kararmış, çevresini adeta gece olarak algılıyordu. Bu duruma daha fazla tahammül edemeyerek arabanın yanına çöküp, şapkayı gözlerini kapatacak biçimde başına geçirdi. Bir kaç dakika sonra, havanın aniden soğumasını ve hafif bir rüzgârın, ter içindeki vücuduna soğuk soğuk çarpmasını, artık yolculuğun başladığına yorup, zaten şapkanın içinde hiçbir şey görmeyen gözlerini sıkıca kapattı. Yedi yaşlarındaydı, bir ördek vardı kucağında ve bir oğlağı kovalıyordu. Derken 4.45 treni Kırıkçayır’dan hızla gelip geçti. Üzgün üzgün bakarken kaçan trenin arkasından; dumanların içinde, Bursa’da Ziraat Fakültesinde okuyan oğlu belirdi sanki bir saniye kadar… Ardından davul zurna eşliğinde düğünü ve meşalenin etrafında teke zortlatması oynayan insanlar… Sonra, sabah evden çıkarken torunun: ”Dede bakkala mı gidiyorsun” cümlesinin arkasında saklı şeker siparişi; ormancıdan, tapulu arazisi içindeki ağacını kesme izni almasının formalitesi ve köpeğin kendilerini yarı yola kadar takip ettikten sonra, dişi bir köpeğin arkasına takılarak geri dönmesi, kafasında birkaç saniyede gelip geçti. Fakat, film bir noktada takıldı. Bu son sahnede önceki akşam karısıyla oturmuş televizyon seyrediyorlardı. Torunların kavga gürültüsü arasında, seyrek uzun saçlı, entel sakallı, gözlüklü bir adam dönüp dönüp “Yarın güneş tutulması, gece gibi olması, yarın…” diye bir şeyler söyleyip duruyordu. Halil aniden ayağa kalkarak şapkayı havaya fırlattı. “Tuuh, benim akılsız kafam… Güneş tutulması… Tabi ya, güneş tutuldu…” diye dizlerini döverek, sevinçle hoplayıp zıplamaya başladı. Ölüm korkusunun karartıp morarttığı yüzü, yeniden yaşama sevinciyle pembeleşip kızarmaya başladı. Sevinci kahkahalara dönüşerek, ormanda yankılanıyor, ağzı kulaklarına varıyordu. Bu arada zaten, güneş tutulması da yavaş yavaş sona eriyor, artık her yer ve her şey aydınlanıyordu. Mart 2005 Antalya
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
1
Aralık
1
Aralık
1
Sudenaz’dan Mektuplar (ııı)
• Ersin Başeğmez • Yaşamdan Hikayeler • 22 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
1
Aralık
1
Ağustos
16
Ağustos
16
Ağustos
2
Temmuz
24
Haziran
30
En Büyük Tehdit Milliyetçilik 4
• Nazmi Öner • Eleştiri Makaleleri • 124 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Mayıs
21
Nisan
23
Nisan
23
Nisan
24
Ağustos
2 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||