Ölürken GülümsüyorduÖlürken Gülümsüyordu Dışarıda korkunç bir fırtına vardı. Esen rüzgar şiddetle camları sarsıyor, yağmur damlalarını hışımla pencereye doğru savuruyordu. Sonbaharla beraber ağaçlardan dökülen yapraklar, kaldırımlarda oraya buraya doğru çaresizce, belki de bir şeylere isyan edercesine, deli gibi uçuşuyorlardı. Gökyüzü kapkara bulutlarla kaplanmıştı. Uzaklarda bir yerlere yıldırımlar düşüyor olmalıydı. Arada sırada, insanın damarlarında kanını dondururcasına şimşekler çakıyor, pencereler sarsılıyor, yüreğim ağzıma geliyordu. Öyle kasvetli, öyle insanın canını sıkan, içini karartan bir havaydı ki bu, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Gecenin bu saatinde ne işim vardı ki benim bu hastane odasında? Çoğu insan gibi, akşamlarımı sıcacık evimde geçirebileceğim, sıcacık yatağımda istediğim kadar uyuyabileceğim, bir işim olabilirdi pekala benim de. Televizyonun karşısında ayaklarımı uzatıp, çayımı yudumlarken, keyif yapabilirdim ben de. Kendi iç dünyamda, sadece kendi dertlerimle boğuşabilirdim. Oysa buradayken, beni içten içe yiyip bitiren bir şey, canımı almak istercesine, yüreğimin üzerine ezici bir kuvvetle oturuyor, canımı yakıyordu. Bir el, nefes almamı istemiyormuş gibi, adeta boğazımı sıkıyordu. Kulaklarım uğulduyor, gözlerim kararıyor, sanki başımdan aşağıya kaynar sular dökülüyordu. Ellerim deli gibi titrerken, yüreğim yaralı bir kuş gibi çırpınıp dururken, duygularıma söz geçirmek imkansızlaşıyordu. Bir nefes ya da bir beden, sanki elleri yirmi dört saat ensemde, beni takip ediyordu. Onun da burada, bu hastane odasında benimle birlikte olduğunu unutmamı istemiyormuş gibi sürekli kulağıma bir şeyler fısıldıyordu. Şurada, tam arkamda duruyordu; her an elini omzuma atacakmış gibi. Korkuyordum. Kimseye bir şey söylemiyor, duygularımı dile getirmekten kaçınıyordum. Sanki onun adını ağzıma alsam, anında karşımda bitiverecek sanıyordum. İnsanların delirdiğimi düşünmesinden çekiniyordum. Bu duyguları yaşayan, burada hastalarla kalmaktan korkan bazen, bir benim sanıyordum; bir benim… Sonra çocukluğum geliyordu gözlerimin önüne. Hastanelerin ilaç kokan koridorlarında, odalarında harcadığım, tükettiğim, ömrümün en karanlık yılları… Ölümle tanıştığım, erken yaşta onun ne kadar korkunç, kötü bir şey olduğunu anladığım yıllar… O yıllardan sonra böyle bir meslek seçeceğim aklıma gelmemişti. Demek ki kader dedikleri şey, bu olsa gerekti. Nerden bilebilirdim ki, kader denilen şeyin bana bir oyun oynayacağını, koca bir ömrü hastanelerin dört duvarı arasına sıkıştıracağını… Bilemezdim tabiki de. Çünkü kader denilen şey, öğrenilmez, yaşanırdı. Mesleğimi sevmiyor muydum? Asla böyle bir şekilde adlandırılamaz yaşadığım duygular. İşimi severek yapıyordum. Ama bazen hayat insana oyun oynar ya, bazen kelime oyunlarına girişir ya, işte böyle anlarda insan ne yapacağını bilemez, her şeyi sorgulamaya başlar, hayatına anlam katmaya çalışır ya, işte böyle bir şeydi benim şu anda hissettiklerim. Tamamen vicdanımın bir hesaplaşmasıydı hayatla ve belki de yüzleşmekten çekindiğimiz ölümle. Dönüp odanın içindeki hastalara baktım. Monitördeki kalp atışlarını seyrettim bir süre hepsinin. Ne zaman, ne olacağını bilemediğimiz, insan ömrünü belki de bir dönüm noktasına getiren kalp atışları… Kimi zaman hızlanıp, kimi zaman da yavaşlayan, tam müdahale etmeye hazırlanırken normale dönen, yüreğinizi ağzınıza getiren, bazen de ümitsizlikten artık “ne olacaksa olsun” dediğiniz, sizinle oyun oynadığını düşündüğünüz kalp atışları… Gözlerinizi bir an olsun ayırmaktan çekindiğiniz, arkanızı döndüğünüzde “ya her şey bittiyse” dediğiniz, sanki siz sürekli onlara bakıyorken hiçbir şey olmayacakmış gibi hissettiğiniz kalp atışları… Bazen de acımasızca “hadi hoşça kalın, ben gidiyorum” dediği zaman, deli gibi onu gittiği o karanlık yoldan geri döndürmeye çalıştığınız, bin bir umutla monitördeki o uzayıp giden çizgiye baktığınız kalp atışları… Bekleyişi sizi ölmek kadar yoran, içinizi derin bir yasa boğan kalp atışları… Bazen ölüme inat monitöre ses verip, “işte yaşıyor, o yaşıyor” diye içinizden sevinç çığlıkları atıp, tatlı bir melodi gibi dinlediğiniz kalp atışları… Ben böyle düşüncelere dalmışken, odanın içinde bir hareketlilik oldu, ama sesin nerden geldiğini anlayamadım. Baştan sona bütün yatakları dolaştım, hastaları kontrol ettim. Hepsinin gözleri kapalıydı. Göğüsleri nefes alıp verdikçe, yavaş yavaş inip kalkıyordu. Hiçbirinin kalp atışlarında, öncekilere göre bir değişiklik gözlenmiyordu. Her şey yolunda gibiydi. Oturmak için gönül rahatlığıyla geri döndüğümde, birden arkamdan gelen bir ayak sesi duydum. Sanki ensemi soğuk bir rüzgar yalayıp geçmişti. Bütün vücudumun ürperdiğini hissettim. Bacaklarımın bütün gücü gitmişti sanki. Kalbim “küt küt!” atıyordu. Titreyerek yeniden arkama döndüm. Hiçbir şey yoktu. Loş ışığın aydınlattığı odada hiçbir hareket, hareketli hiçbir gölge yoktu. Sadece derin bir sessizlik vardı her bir karesinde. “Galiba” diye düşündüm. “Yorgunluktan sinirlerim iyice bozuldu benim.” Pencereye doğru yaklaştım ve şehrin üzerine yığılmaya devam eden kapkara bulutlara baktım. “Ben buradayım. Beni mi aramıştın?” Arkamdan gelen fısıltı halindeki bu sesle neye uğradığımı şaşırmıştım. Kalbim sanki beynimin içinde atıyordu. Bedenim kıpırdayamayacak kadar halsiz düşmüştü. Kulaklarım uğulduyordu. Pencereye yansıyan akisten, arkamdaki hastaya doğru baktım. Bilinci yerinde olmadığı ve solunumunu kendi sağlayamadığı için solunum cihazına bağlanmıştı. Öylece sessiz bir şekilde yatıyordu. Onun yatağının başındaki lambalar kapalı olduğu için, diğer hastalara göre daha karanlıkta kalmıştı. Dikkatlice bakınca, yatağın başucunda dikilen karaltıyı gördüm ve belli belirsiz parıldayan bir çift göz. O an kalbimin durduğunu hissettim. “Benden korkuyorsun, biliyorum.” dedi bana fısıltıyla. Konuşabilecek durumda değildim. Hipnotize olmuş bir şekilde bakıyordum sadece ve ölesiye korkuyordum. Bu adam buraya nasıl girmişti? Ne kapının açıldığını duymuştum ne de görmüştüm. Tanıdık biri de değildi. İçeri girebilmesi için giriş kartının olması gerekiyordu ve giriş kartı da sadece bu bölümün çalışanlarında vardı. “Burada ne arıyorsunuz?” diye bana ait olmayan bir sesle sordum. Hafifçe gülümsedi. Yüzünü net göremiyordum, ama gülümseyişindeki sıcaklık tüm ruhuma yayılırken, yüzündeki duru güzelliği hissedebiliyordum; kötü biri olmadığını, bana zarar vermeyeceğini… “Burada bana ait olan bir şey var.” dedi ve ellerini hastanın saçlarına götürüp yavaşça ve incitmekten çekinircesine saçlarını okşadı. “Ve ben onu almaya geldim.” Başımdan aşağıya kaynar sular dökülmüştü adeta. Az önce dışarıda, gökyüzünde çakan şimşekler, şimdi beynimin içinde çakıyordu. “Hayır! Yapamazsın bunu!” diye bağırdım. “O daha çok genç.” Güldü. Konuşmadı. Ama gözleriyle çok şey anlattı, anımsattı bana. “Onun ne kadar acı çektiğini ikimiz de biliyoruz.” dedi. “Birinin onun çektiği ızdırabı hafifletmesi, dindirmesi lazım.” Kendi kendime, daha yaşayacağı, yaşamadığı ya da yarım bıraktığı çok şey olmalı, diye düşündüm. Burada nokta koymak bunca şeye, hata olurdu. Büyük şair(1) demiyor muydu “ en güzel günlerimiz, henüz yaşamadıklarımız” diye? Öyleyse neydi bu acelenin, apar topar gidişin nedeni? “Daha çok erken. Bir şans daha vermelisin ona.” “Zaten, o dünyaya geldiğinde ona bir şans verildi.” “Ama…” Ne kadarımız bu şansın farkındaydık? Ne kadarımız bu fırsatı değerlendirebildik? Yaşamı bir şans olarak mı gördük yoksa bir şanssızlık olarak mı? Galiba bu herkesin kendi elinde olan bir şeydi. “Bu kadar mı yani?” “Evet, bu kadar. Ona verdiğimiz süre doldu. Artık gitme vakti.” “Peki ben yakınlarına ne diyeceğim? Nasıl diyeceğim?” Uzun bir sessizlik oldu. Sanki zaman durmuştu. Sonra o, gülümseyerek konuştu: “Onlara ölürken gülümsüyordu de.” Karanlıktaki adam, hastanın üzerine eğildi. Onu alnından öptü yavaşça. “Dur yapma!” diye bağırdım. Karanlıktaki adama yüzümü döndüm. Ama yerinde yoktu. Hastanın yanına koştum. Monitördeki kalp atışları yavaşlamıştı ve giderek daha da yavaşlıyordu. Hemen telefona koştum. Telefondaki sese: “Doktor Bey, arrest var!” dedim telaşla. Tekrar hastanın yanına döndüm. Monitör artık, tamamen düz çiziyordu. Hemen ilaçları hazırladım. Doktor da koşarak yanıma gelmiş, bir yandan kalp masajı yapmaya, bir yandan da yapacağım ilaçları söylemeye başlamıştı. O sırada hastanın yüzüne takıldı bakışlarım. Bu imkansızdı. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım az kalsın. Hasta gülümsüyordu. “Onlara ölürken gülümsüyordu de.” Bu ses kulaklarımda yankılanıp duruyordu. Birden doktorun sesiyle irkildim. “Ne kadar oldu müdahaleye başlayalı?” Saatime baktım. “Kırk beş dakikayı geçti.” Doktor alnındaki terleri silerek, “O zaman bırakıyoruz.” dedi. Bitmişti. Her şey bitmişti. Önümdeki cansız bedene baktım bir süre ve dudaklarındaki donuk ama huzur dolu gülümsemeye. Bu kadardı işte insan hayatı; bir anlıktı. Her şey bir anda böyle bitiveriyordu. Ölüm çatkapı karşımıza dikiliveriyordu. Az sonra kapının ordan, doktorun “hastanızı kaybettik” diyen sesi ve ardından yeri göğü inleten bir çığlık sesi duyuldu. Kendimi bir cehennemin ortasında hissediyordum. Alevler tüm bedenimi kaplamıştı adeta. Yanıyordum. Öyle bir yangındı ki bu, hiçbir su söndüremezdi bu yangını. Hastaya müdahale ederken, bize yardım için gelen arkadaşıma, “Sen devam eder misin? Ben elimi yüzümü yıkayıp geliyorum hemen.” dedim. ‘Olur’ anlamında başını salladı. Güçlükle ayakta duruyordum. Kapıdan tam çıkarken, birden bir el koluma yapıştı. Hızla, koluma sıkı sıkı yapışan elin sahibine döndüm. Karşımda acıyla dolu, ağlamaktan kıpkırmızı kesilmiş bir çift göz bana bakıyordu. “Çok acı çekti mi yavrum hemşire hanım?” diye çaresizce sordu. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Sustum. Bir an bocaladım. Sonra o ses kulaklarımda yankılanmaya başladı yeniden: “Onlara ölürken gülümsüyordu de.” Gözlerim yanmaya başlamıştı, ama zorlukla, son bir gayretle gözyaşlarıma engel olmaya çalıştım. “Ölürken gülümsüyordu.” dedim fısıltı halinde. “Ölürken gülümsüyordu.”
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Telif Hakkı Uyarısı Ölürken Gülümsüyordu isimli yazı, Emel Bahadır tarafından 27.11.2006 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
1
Aralık
1
Aralık
1
Sudenaz’dan Mektuplar (ııı)
• Ersin Başeğmez • Yaşamdan Hikayeler • 22 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
1
Aralık
1
Eylül
14
Eylül
7
Ağustos
2
Vereminden Katiline Hep Aynı Terane
• Emel Bahadır • Hayata Dair Makaleler • 189 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Temmuz
14
Temmuz
6
İncecik Bir Veda Havası
• Emel Bahadır • Hayata Dair Makaleler • 461 kez okundu. • 7 kez yorumlandı.
Aralık
3
Kasım
25
Kasım
25
Aralık
9
Kasım
27 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||