kayit
Google Özel Arama
Hikaye AnaSayfa Hikaye / Yaşamdan Hikayeler







Okudunuz Mu?
YasinŞahin
Yasin Şahin


Ömür Biter Yol Bitmez

30 / 1 / 2008  Çarşamba tarihinde Tevfik Tekmen tarafından eklendi, 355 kez okundu...

“ÖMÜR BİTER YOL BİTMEZ“Git git bitmez, yolun sonu görülmez, ömür biter yol bitmez…”“Neden bitmezmiş? Demirli betondan olsun, katran karası asfalttan olsun, isterse tozdan topraktan olsun, sonunda yol değil mi? Başı sonu belli değil mi? Mağripten maşribe… Neden bitmesin ki?”“Değil. Bir kere dünya, yuvarlak...”

Okuyucu Puanı ;

 ADnet Reklamları Siz de reklam verin  adnet  

Tevfik Tekmen

Tevfik Tekmen







EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Ömür Biter Yol Bitmez


ÖMÜR BİTER YOL BİTMEZ

“Git git bitmez, yolun sonu görülmez, ömür biter yol bitmez…”
“Neden bitmezmiş? Demirli betondan olsun, katran karası asfalttan olsun, isterse tozdan topraktan olsun, sonunda yol değil mi? Başı sonu belli değil mi? Mağripten maşribe… Neden bitmesin ki?”
“Değil. Bir kere dünya, yuvarlak değil düz bir çizgidir. Düz çizgi dipsiz direksiz bir suyun üstündedir. Başı, sonu belli değildir. Yani, dünya düz bir yolun üstündedir, başı sonu belli değil. Keh, keh, keh!.. Yalan mı? Dünyayı yuvarlak sananlar, yuvarlak dünyanın durmadan döndüğünü sananlar, dünya döndükçe tepe takla nasıl durup niye düşmediklerini anlayamayanlar, dünya top gibi değil düz bir çizgidir. Yer ayaklar altında, gök başımızın üstündedir. Keh keh keh! Yalan mı? Düz yol da böyledir. Başı sonu belli değil…”
“Git git yol bitmez. Yolun sonu… Ömür biter yol bitmez. Aslında her şey başımıza dert; bitmeyen yol değil dert babam dert!”
“Keh, keh, keh! Yani asıl mesele dertli fert… Hey gidi dertli fert! Düz yolda dur dikil. Önce elini siper et ve ileriyi seyret. Sonra dön, geriye bak! Ne gördün? Önün daar, gerin dar! Bu ne biçim iştir; bir düşün! Dar bir yolun üstündesin. Yalan mı? Düz bir yolun üstünde… İster devam et, ister yan yola gir. Doğru yolda yürüyenler; size iyi gitmeler!..”

***
Yıl iki bin sekiz. Ocak ayı. Hava soğuk mu soğuk; soğuk insanın iliklerini donduruyordu. Belli ki Balkanlardan soğuk dalgası gelmiş, dağlarda kar, buz vardı. Zaten kar, hep dağlara yağar, sular hep orada buz tutar, soğuğunu buraya salar. Trakya denen yer işte böyle bir yer. Gök kubbe kapalı, bulutlar alçak mı alçak, uzansan elin değecek. Hava hem soğuk, hem de pusluydu.

Karısıyla ikisiydi. Ayaklarında bot, kıçında kadife pantolon, başlarında kasket, sırtlarında kalın mont, yünden kazak, kaşkol, hem de eldiven; sıkı sıkıya giyinmişlerdi. Hava soğuktu ama bari yağmasa! Çünkü çadırları yoktu. Yeşildirek’ten aldıkları atlet, külot, çetik, çorap; birkaç bişey satarlarsa üş-beş kazanıp mutlu olacaklar, yarına umutla bakacaklardı. Paranın gözü çıksın; iki gönül bir olunca samanlık seyran olurmuş ama o eskidendi. Eski camlar bardak olmuş, gelenekler bozulmuş, samanlık seyran olurmuş ama bugün hepsi boş; paran varsa varsın, yoksa yok. Parasız doymuyorsun, doğuramıyorsun, okuyamıyorsun, bırak hepsini göğsünü gere gere ölemiyorsun bile ki yaşamak çok zor olmuş. Eski günler mazide; güzel şeyler de orda kalmış. Çok şey unutulmuş. Unutulmamış, yok olmuş. İşte böyle, paracı, sevimsiz bir dünya kurulmuş. Paran varsa varsın, yoksa yok; paran kadar konuş, yoksa sus!.. Susmazsan susturulursun, bu halini arar olursun, belki de zor bulursun. Bugünün gerçeği buymuş…

***
Satacaklarını kucaklayıp indirdiler, yol boyuna sıra sıra dizdiler. Demir eşekleri kaldırıma doğru yerleştirdiler, tahtaları, örtüleri serdiler, tezgâhı hazır ettiler. Tezgâh üstüne çamaşırları, çetik, çorap, atkıları, özene bezene dizdiler. Soğuk buz gibi donduruyor, poyraz yeli kamçı gibi çıplak yerlerini kırbaçlıyordu. Soğuk çok üşütecek, bu belliydi. Belki elleri çatlayıp kanayacak, belki yüz derileri yanacak, dudakları uçuklayacak, belki yalama olacaklardı tamam da; birden yağmur mu, kar mı ne olduğu belli olmayan bişeyler çiselemeye başladı. Soğuk neyse ne; ona katlanacaklar ama yağış olursa pazar olmaz, satış olmaz. Satış olmazsa pazarcılık olmaz. Onları pazarcı edenin gözü çıksın!
Yeşil, kırmızı, mor, pembe, siyah, beyaz; renk renk çamaşırlar ıslanmasınlar diye tezgâhın üstünü şeffaf bir naylonla örttüler. Hava soğuk, hem puslu, bulutlar yere kadar çökmüş bişeyler çiseliyor. Toplanıp eve mi gitsek, biraz durup beklesek mi acaba diye kararsızlık içindeyken; göğün görülebilen uzak yerlerine bakıp beklemeye karar verdiler. Hava açılacağa benziyordu…
“Üç yıl, üç yıl…” diyordu Beytullah bey. Üç yıldır çalışmıyor, emekli maaşıyla geçim yapamıyor, hayatın zorluklarıyla boğuşup duruyordu. Para, para, para… Paranın canı çıksın, parasız yaşanmıyordu. Tezgâh açacak, bişeyler alıp satacak, üç-beş kazanırsa bütçeye katkı yapacak ama pazarcılar onu kıskanıyordu. “ Bir işi olmayan pazarcı, emekli olup işsiz güçsüz kalan pazarcı, aç pazarcı, tok pazarcı…” Herkes satacak, kim alacak? Arz var, talep yok. İhtiyaç var, kapital yok. İnsanlar fakir, alım güçleri yok! Yok, yok, yok…
Üşümüş ellerini üfledi, ovaladı. Karısının yüzüne baktı. Kaldırımın az ötesinde mağazanın balkonu vardı.
“Biraz bekleyelim” dedi karısına, “balkon altına gir. Eldivenlerini giy. Ağzını, burnunu sar…” Demir eşekler ellerini kirletmişti; “ben kahveye gidip ellerimi yıkayım.” Üşümüştü. Bu yüzden idrar yolları onu zorluyordu; “ çişim geldi, işeyim...” dedi, “sen bekle. Hem tezgâhı gözle. Yel uçurup açılmasın, çamaşırlar ıslanmasın...”
Ellerini göbeğinin altında kavuşturdu, boynunu kıstı, yürüdü. Az ötede asmalı kahve vardı, oraya gitti. Mavi boyalı demir kapıyı açtı, sorgusuz sualsiz daldı. Kimden kime ne? İçersi sıcaktı. Kahve sıcaktı, kahvedekiler tanış değil yabancıydı. Şaşırdı. Selam vermedi, başını bile eğmedi; dosdoğru ayakyoluna gitti. Gidince çişi olduğunu unuttu. Ellerini yıkadı, su soğuktu. Kapıyı örttü, ışığı söndürdü, cam dibinde boş bir masa gördü, oraya yürüdü. Orta yerde kocaman bir soba, har har yanıyor, çevreye ısı yayıyor, soğuk havaya nispet yapıyordu. Sobanın yanına eğildi. Gazete yapraklarını çevirecek; spordan, siyasetten, dünden, bugünden, çeşitli görüşlerden bilgi edinecek, hava açana kadar böyle vakit geçirecekti. Fener ara transferde kimi sattı, kimi aldı? Kasımpaşa’lı, Kayser’li acaba ne yapıyorlardı? En mühim mesele türban mıydı?.. Acaba saç telleri cinsel objemi, yoksa başka bişey miydi? Sayfalarda dedikodu var, baldır bacak tatlı hayat vardı, savaşan var, sevişen var, Amerika’ya sataşan var, satış yapan var… Çok şey var; acaba ahlak, gerçeklik, dürüstlük, acaba insanlık var mıydı? Atatürk cumhuriyetinin kıymetini bilen, yerini, yurdunu, ülkesini, milletini seven; paraya pula, sömürücülere hizmet etmeyen, kim olduğunu, nerden gelip nereye koştuğunu iyi bilen, kadir kıymet bilen birileri var mıydı? Şöyle bakacak, göz atacak, biraz ısınacak, ufak ufak çayını yudumlayacak, gözünün biri de yolda olacaktı. Canı cehenneme; bir de sigara yakıp ama zevkten, ama kederden dumanları tüttürecekti!
Ellerini yıkamış, ıslaktı. Gazete ıslanmasın diye ıslak ellerini sobanın yanına silkeledi. Gitti, cam yanındaki boş masaya oturdu. Masada eski bir örtü, sigara külü, cam küllük, renkli bir gazete vardı. Saydı; kahvede sekiz masa, çok sandalye, az kişi vardı. Orta masadaki dört kişi istekalara taş diziyor, üç kişi seyrediyordu. Sövüyor, küfrediyor, apış arası, yüz karası, ne yazık ki gerçek böyle; lümpenleşiyorlardı.(seviyesiz) Duvar dibindeki masada takım elbiseli, elbise eskimiş, gömleği eskimiş, kravatlı, yaşlı bir zat; boş, manasız, biraz da meraklı gözlerle onu süzüyordu. Beytullah bey, küllüğü yakınına çekti, bir sigara telledi, gazetenin sayfalarını çevirdi. Bu sırada kahveci geldi, ondan çay istedi. Kahveci gitti, çay geldi, içti. Boşu almaya gelen kahveciye; “tazele...” dedi. Gazetede okudukları hep aynı şeylerdi. Yazarlar lümpen, milletin çoğu lümpen, lümpenleri yönetenler lümpen; iş bilip kılıç kuşananlar kurnaz, dümeni döndüren, malı götüren, lümpenleri sömüren, düzeni sürdürenler vardı. Asgari ücret kaç para? İşçi, köylü, emekli, kime ne demeli, ne söylemeli… Kim ne diyor, kapitalist, emperyalist ne söylüyor, onlar kime hizmet ediyor, karşılığında ne alıp ne veriyor? Terör var, eziliyorum hak isterim diyen var, ülkeyi bölmek isteyen, bölmek ne ki; satmak isteyen var, kadercilik var, akbabalar, sırtlanlar, çakallar var… Ne yazık ki boş vermişlik var! Lümpenlik ne ki? Dünkü gün, iki gönle samanlık seyrandı, bugün bu durum var. Paran varsa her şey var, yoksa yok; para için kanlar akıtılıyor, uyuşuklar iyice uyutuluyor, konuşmak isteyenler susturuluyor. Birçok yazar, yolumuza ışık tutacak, bizi aydınlatacak birçok aydın bile çok vahimdir kukla olmuş oynatılıyorlardı. Dünyanın köküne kibrit çakılmış, her yer yangın yeri. Başka bir dünya yok ki, o yanarsa herkes yanacak! Acaba kibrit çakanlar nereye kaçacaklarını sanıyorlardı? Beytullah bey gazeteye baktı. Çevirdi çevirdi baktı, sonra kızdı kapadı. Spor sayfasına da bakmadı. Çünkü Fener, Ronaldo’yu, Maldonado’yu almamıştı. Kimseyi de satmamış... Bir de baktı ki, meraklı Melahat yanında! Takım elbiseli, kravatlı yaşlı adam… Başını kaldırınca göz göze geldiler. Beytullah oturuyor, o, onun başında dikiliyordu.
“Sen yabancı mısın?” dedi yaşlı adam, damdan düşercesine. Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı! Ne alaka... Beytullah bey şaşırıp afalladı. Yabancı mı? Allah, Allah! Yabancı ne demek? Bu şehirden mi, başka bir yerden mi? Türk değil, başka ülkeden mi? Yabancı ne demek? Hangi çağda yaşıyoruz; birden şaşırdı, afalladı. Beytullah bey, adamın; “bu kahvede yabancısın, başka mahalleden mi geldin?” demek istediğini anlamıştı.
“Yok, değilim” dedi, “yabancı değilim, buralıyım.” Meraklı Melahat;
“Tuvaletten çıktın, ellerini silmedin?..” dedi. Adam böyle deyince, Beytullah bey şok yaşadı, afalladı. Ne demek ellerini silmedin? Aslında tam böyle değil; helâya girdin, işeyip sıçtın, ellerini yıkamadın, öyle pis çıktın! Beytullah bey, adamın böyle dediğini sandı, onu sorguladığını sandı. Beytullah pis biri… Hava soğuk, hayat zor, yağmur mu kar mı ne olduğu belli olmayan bişeyler çiseliyor, toplansın, pazarı bırakıp eve mi gitsin; orda mı beklesin, ne yapsın, ne etsin; bir de kahveye girmiş sıcak mı sıcak, sıcak çarpmış şaşırmış, sen kimsin be dam, ne diyorsun? Zaten aklı karma karışık... Şaşkın şaşkın;
“Ben tuvalete girmedim” dedi adama. Adam:
“Girdin, ben gördüm” deyip diklendi, “kapıdan girdin, yürüdün gittin. Dosdoğru tuvalete gitti. Beni görmedin mi? Şurda oturuyordum, duvarın dibinde. Seni gördüm.” Beytullah bey:
“Girdim ama işemedim.” dedi. Dedi ama sinirleri de aniden gerildi. Sana ne be adam? Girdim çıktım, işedim sıçtım… Sinirli sinirli:
“Sen oraya oturup gün boyu giren çıkanları mı takip ediyorsun?” dedi. Meraklı adam:
“Hayır…” dedi. Beytullah bey:
“Eeee?..” dedi. Adam bişey demedi. Yüzü hafif tuhaf, bakışları biraz sırıtkan, ama o da afallamış, şaşkın gibiydi. Bu yabancı adama nerden bulaştım acaba der gibi... Beytullah bey, bu yaşlı adama kızmıştı. Temizlik hastası mıdır, aklından zoru mu vardır, başkalarını sorgulamaya ne hakkı vardır? Ulan, zaten canı burnunda; otuz yıl çalışmış emekli olmuş, çalışırken huzursuz, şimdi pazarcı olmuş… Zaten utanıyor. Bir de pazarcılar kıskanıyor, huzursuz mu huzursuz.
“Sen beni ne sandın?” dedi meraklı adama. “Lavaboya kusar, işer, sıçar, elini götünü yıkamaz mı sandın? Ne sandın?..” Yaşlı adam:
“Estağfurullah!” dedi, yüzü kızardı.
“Eeee?.. Zorun ne o zaman?” Adam kızardı, bozardı, gördüğü bu tepki karşısında ne yapacağını şaşırdı. Bu tanımadığı adam nekes birisi çıkmıştı. Sana ne? Sana ne gelenden gidenden? Ellerini yıkayıp silmeyenden?.. Ceplerinde bişeyler aradı. Elleri titriyor, bacakları titriyor, her yerleri zangır zangır titriyordu. Sigara buldu, kibrit bulamadı. Kırış buruş olmuş paketten tek bir sigara aldı. Dudakları da titriyordu. Titreyen elini masaya doğru uzatıp bir şeyi işaret etti.
“Ver…” dedi. Beytullah bey, adamın ne istediğini anlamamıştı. Masada gazete, mavi cam küllük, bir paket sigara ve çakmak vardı.
“Gazeteyi mi?” diye sordu. Adama gazeteyi vermek istedi.
“Hayır hayır…” dedi yaşlı adam “yeşil olanı ver.” Yeşil olan çakmaktı. Beytullah bey çakmağı ona verdi. Adam, titreyen eliyle titreyen dudaklarındaki titrek sigarayı zor yaktı. Beytullah beye teşekkür etmedi. Başıyla tuvaleti gösterdi;
“Ellerini kâğıda silmedin…” dedi. Beytullah bey, adamın gösterdiği yere baktı. Orada tuvalet vardı, tuvaletin eski bir kapısı vardı, çatlak camında sarı bir ışık; belli ki içerde birisi vardı. Baktı, bakışları orada takılı kaldı. Sonra kapı açıldı, işeyen adam dışarı çıktı. Elleri ıslaktı. Çivide asılı bir top samanlı kâğıt vardı. Kâğıtlardan bir tane koparıp ıslak ellerini kuruladı. Vay anasını!?. Beytullah bey, meseleyi şimdi anlamıştı. “Haaa!..” dedi. Ellerini yıkayıp çıkmıştı ya; çünkü içerde bez yok, peçete yoktu! Çivide takılı kâğıt varmış, o, bilmiyordu. Orada kâğıt olduğunu bilmeyen birinin yabacı olduğunu yaşlı adam iyi biliyordu! “Haaa!..” dedi, “kapıyı açıp kahveye girdim, dosdoğru oraya gittim. Demir eşekler kirletmiş ellerim pisti. Ellerimi yıkadım, içerde silecek bişey yoktu. Gelip sobanın dibine eğildim, suları oraya silkeledim. Sen gördün! Ellerimi üstüme silmediğimi, insanların içine değil sobanın dibine silkelediğimi, ama orada kâğıt var; görmediğimi sen gördün! Haaa!.. Şimdi anladım! Bana ondan sordun; yabancı mısın diye…” Yanlış anladığı için yaşlı adamdan özür dileyecekti. Çünkü hayatı boyunca hiç yapmadığı bişeyi yapmış, yanlış yapmış, agrasif davranıp bir insana saygısızlık yapmıştı. Dönüp baktı ki; yaşlı adam yok, gitmiş! Kahve içlerine bakındı, arandı, tarandı; adam yok, gitmiş… Yerinden fırladı, kapıyı hızla açtı, dışarı çıktı. Adamı yolda yakaladı, kolundan tuttu;
“Dur amca…” dedi, “işin mi var, gel, gitme… Lütfen!” Adam hiç bişey söylemedi. Yüzü gülümsüyor, yabancı kabahatini anladı bunu adı gibi biliyordu. Dönüp tekrar kahveye geldiler. Masanın bir tarafına o, öbür tarafa da yaşlı adam, karşı karşıya oturdular.
“Çay içer miyiz?” dedi, yaşlı adam şaşaladı. Kekeleyerek;
“İç… iç… iç…” dedi, içeriz, ya da içmeyiz diyemedi. Beytullah bey:
“İçeriz, içeriz…” dedi üstüne basa basa. Kahveciye el etti, iki tane çay istedi. “Adım Beytullah…” dedi, elini uzattı, yaşlı adam da uzattı. Tokalaştılar. Yaşlı adamın eli yumuşak ve sıcaktı. Belli ki çok okuyup çok yazmışlar, yardım yapmışlar, tokat olmamışlar; onlar çok kutsaldı. Şimdi titremiyorlardı. Adamın muhterem birisi olduğunu hemen anladı. “Emekliyim…” dedi, “otuz yıl çalıştım. Memurluk yaptım. Yabancı değil buralıyım. Te şurada…” dedi, gösterdi. “Yol kenarına tezgâh kurduk. Karım orda. Pazarcı olduk. Ellerim pislenmişti. Bir de üşümüştüm. Hava da puslu! Yağacak mı, yağmayacak mı belli değil…” Beytullah bey konuşuyor, yaşlı adam hep gülümsüyordu. Aslında, Beytullah Bey pek bir anlam veremiyor, ne yapmak istiyor, bilmiyor; hala şüpheleri vardı. Adam gözleriyle sanki masadaki sigarayı gösterdi, sorgucu bir şekilde. Beytullah bey anladı.
“Haaa!..” dedi, “diyorsun ki; hem emekli bir memursun, hem yakınır durursun, bu pahalı Amerikan sigarası da ne? Tombaladan çıktı…” dedi, “aslında…” deyip o da gülümsedi. “Eskiden olsaydı… Eskiden her şey çok başkaydı. Bambaşka. Emperyalistin sigarasını içmek, emperyalistin gazozunu içmek, Lewis marka kot giymek… İnsan düşündüğü gibi yaşamalı öyle mi? Teori ve pratik meselesi… Doğrusun, eskiden öyleydi. Şimdikiler yaşadıkları gibi düşünüyorlar! Adın neydi?” diye yaşlı adama sordu. “Söylemedin. Benim ki Beytullah…”
“Ke… Ke… Ke…” deyip kekeledi yaşlı adam. Aslında baştan çok güzel konuşuyor, hiç kekelemiyordu.
“Kerim mi?”
“Kemal…” dedi yaşlı adam. Başını iki yana salladı; “panik atak!..” dedi, “panik tuttu! Sinirlenirsem, üzülürsem, bir açmazın içine düşersem tutuyor. Allah belasını versin.” Beytullah bey:
“Kemal abi özür dilerim” dedi, “benim yüzümden… Sana kabalık ettim. Hiç tarzım değildi. Aslında karakterime zıddı zıddına tersti ama oldu işte! Stres… Zaman değişmiş, yaşam tarzı çok değişmiş, kimileri kendilerini değiştirip buna ayak uydurmuşlar ama kimisi değişememiş. Stres zamanımızın vebasıymış, öyle tarif ediyorlar. Yeni, bu yeni hayat tarzına uyamayanlar stres illetine yenik düşüyor. Şaşırdık kaldık! Kısacık ömürde böyle çok değişiklik… Bir de diyoruz ki, bu ömür bize kısa; yüz yirmi, yüz otuz, yüz kırk yıl yaşasak. Yüz elli yıl yaşasak ne olacak? O zaman yandık valla! Kemal abi…” dedi panik ataklı adama. “Bir kızım, bir de oğlum var benim. Biri Can, biri de Canan. İkisi de can mı can. Lakin bizden sonrası tufan! Onların hayatları bizimkinden de zor olacak. İnsan mı olsunlar, başka bişey olup insanlığı mı unutsunlar; şaşırıp kalacaklar. Ben daha uzun bir ömürden korkmuyorum. Canım istiyor aslında çok yaşamayı. Her şeye rağmen yaşamak güzel... Güzel abi! Bak sana bişey anlatayım; eskidendi. Çok eskiden. Gençken... Bizleri enselemişlerdi. Yeni evliydim o zaman. Kızım olursa adını Eylem, oğlum olursa Devrim koyacaktım. Hayalimde olan buydu. Korktum, koyamadım. Dünya yanardöner. Bugün böyle, yarın başka türlü. Ne yöne gider, o zaman gittiği yerde kim hüküm sürer belli mi olur; isimleri yüzünden sıkıntı içine düşmesinler, üzülmesinler istedim. Öyle akıl etmiştim. Bizi enselediler, bileklerimizi kelepçelediler, alıp götürdüler. Sorguya çektiler. Adım Beytullah ya; sorgucu polis bana, ulan it dedi. Ulan komünist pezevenk! Siz nasıl öğretmensiniz? Kendi sulanmış beyinlerinizle gencecik çocukların akıllarını bulandırıyorsunuz! Bir de adının içinde Allah var? İmansız, kitapsız! Yüzüme bir yumruk patlattı, gözüm kapandı. Anında… Tek gözle kalınca korktum. İkisine de içinde can olan isimler koydum. Lakin öyle bir zamanda yaşıyoruz ki; canın da, cananın da kıymetini bilen yok. Kemal bey abi… Birçok değerimiz yok olmuş. Değeri olan tek şey, para! Ne yapalım, yola devam… Ama yanlış anlama, benimkisi moda olmayan yola devam. Yani, sağ gösterip de sol vurmuyorum. Öyle dedim ve esnaf oldum. Pazarın ucuna tezgâh kurdum. Bire alır üçe satarım, parayı kaparım, bundan sonra ben de böyle yaşarım. Yani, zengin hayatı… Yerse, yedirirlerse! Her köşe başı tutulmuş abi! Her yerin bir sahibi var. Satmışlar, satıyorlar Kemal abi! Orman vasfını yitirmiş deyip ormanları, "turizm bacasız sanayi" deyip deniz boylarını, dağları, bayırları, sulak çayırları… Ot bitmeyen kıraç arazileri bile satıyorlar kim alıyorsa? Her yeri satıyorlar. Abi, burnuma kötü kokular geliyor. Ortadoğu’daki Yahudi devleti de böyle kurulmamış mıydı? Yani abi, biz burda istekaya taş diziyoruz, ver papazı al kızı diyoruz. Biri ötekine beş atmış, Ronaldo, Maldonado yalanmış, rakıyı fondip yapmış, çakır kafayla yatağa yatmış, uyuyor, uyutuluyoruz abi! Bura sıcak, dışarı soğuk…” Böyle derken aklına geldi, dışarı baktı. Bulutlar dağılmış, pus kalkmış, güneş var hava aydınlanmıştı. Ne kadar oldu dedi içinden, kahveye geleli?.. Meraklı bir Melahat’la sohbete tutulmuş, kendini unutmuş, yoksa vurdumduymaz birisi mi olmuştu? Karısı orada, dışarıda; eli ayağı üşümüş, yüzü şişmiş, ya don tuttuysa? Telaşlandı. Sigarasını, çakmağını aldı, dışarı fırladı. Kemal beyi boş ver… Haftaya Perşembeye gene gelecek, o zaman gene konuşurlardı. Aylar, yıllar uzun, yollar uzun mu uzun; git git bitmez. Ömür biter yol bitmez, dertlerse hiç bitmez. İçinden bu klasik lafı mırıldandı. Dışarıda güneş vardı ama güneş sahte; tam eşek öldüren güneşi. Olsun dedi içinden, hiç değilse yağış kesilmiş. Yürüyüp gitmezden önce pazaryerine doğru baktı. Pazar sokağının beri ucunda küçük bir tezgâh, tezgâhta renk renk çamaşırlar vardı. Tezgâhın başında karısı vardı. Uzaktan ona baktı. Omuzları düşmüş, boynu içine gömülmüş, sanki bütün umutları solmuş, put gibi olmuş! Tezgâhın önünde, don, gömlek alan yok, para veren müşteri yok, zabıtalar vardı! Onlar da memurdu. Görevini yapıyor, emirleri uyguluyor, kaçak pazarcıya ceza yazıyorlardı.
Bari maliyeciler duymasa!..

Yolları uzun kılanlara,
Uzun yollara tuzak kuranlara,
Üç kuruşa satılanlara,
Bu dünyayı yaşanmaz kılanlara;
“Yuh” olsun!

Yaşlı adam da bir zamanlar memurmuş. Çok koşmuş, çok yorulmuş. Sonra tekaüt olmuş. Uzun zaman olmuş. Beytullah gibi o da çok kimseleri okutmuş. Kimisi adam olmuş, kimisi de HİÇ olmuş. Piç olmasalar bari!

Bu hikâye çok yakında yaşandı. Yarısı gerçek, yarısı palavraydı. Bu hikâyeden kim ne anladı? Anlayana sivrisine k saz, anlamayana davul zurna az. Anlayanlara selam olsun…

Tevfik Tekmen/ 29.Ocak.2008/ Salı Saat:19,50*Lüleburgaz*



Telif Hakkı Uyarısı Ömür Biter Yol Bitmez isimli yazı, Tevfik Tekmen tarafından 1/30/2008 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...

Yazı İşlemleri


Tavsiye Et :
Isminiz ve Soyisminiz :
Tavsiye Edeceginiz E-Posta Adresi :
tebrik Fatma Çetin Kabadayı yazıyı tebrik etti...

Ağustos
22
Bir Bahar Günü 5
Ahmet Ünal ÇAMYaşamdan Hikayeler • 8 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ağustos
22
Duble But
Başar BesimlerYaşamdan Hikayeler • 6 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ağustos
21
Pilot
Metin AkarYaşamdan Hikayeler • 18 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ağustos
21
Toffff (3)
Kenan OcakYaşamdan Hikayeler • 27 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ağustos
21
Kabirde İlk Gece (11)
Seyit UzunYaşamdan Hikayeler • 47 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ağustos
4
Ceylan Yoza Gitti
Tevfik TekmenYaşamdan Hikayeler • 94 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ağustos
1
O Ç Osmanov
Tevfik TekmenYaşamdan Hikayeler • 142 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Temmuz
28
Yazıklar Olsun!
Tevfik TekmenEleştiri Makaleleri • 95 kez okundu. • 4 kez yorumlandı.
Temmuz
24
Hey Kaos Dur
Tevfik TekmenGüncel Makaleler • 83 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Temmuz
22
Nasıl Solcu Oldum
Tevfik TekmenYaşamdan Hikayeler • 161 kez okundu. • 7 kez yorumlandı.
Ekim
12
Lütfen Hoşgörü!
Tevfik TekmenFelsefi Makaleler • 1165 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Ocak
14
Yetim Ali`yi Döven Boz Ayı
Tevfik TekmenYaşamdan Hikayeler • 880 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ocak
26
İşte Aşk Bu
Tevfik TekmenAşk Hikayeleri • 660 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Şubat
11
İnsanlar Ölmesin
Tevfik TekmenYaşamdan Hikayeler • 624 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Aralık
26
Neydi Ne Oldu
Tevfik TekmenDidaktik Şiirler • 602 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.

Anahtar Kelimeler Ömür Biter Yol Bitmez, Ömür Biter Yol Bitmez hikayesi, Ömür Biter Yol Bitmez hikaye, Ömür Biter Yol Bitmez nedir?, Ömür Biter Yol Bitmez hakkında bilgi, Ömür Biter Yol Bitmez hikayeleri, Tevfik Tekmen hikayeleri, Ömür nedir, Ömür hikayesi, Ömür hikayeleri, Biter nedir, Biter hikayesi, Biter hikayeleri, Yol nedir, Yol hikayesi, Yol hikayeleri, Bitmez nedir, Bitmez hikayesi, Bitmez hikayeleri,










Hikayeler    Copyrights © 2000 - 2008 Hikayeler.net | Tüm Hakları Saklıdır          xhtml validcss valid Rss | Künye | İletişim
Text Reklamlar : Loans | McDonalds | Mortgage Calculator | Halloween Costumes | Remortgages | Video | Arkadaş | Saat