Oof of Olmayan Resimlerim
31 / 10 / 2007 Çarşamba tarihinde Mehmet Necip Özmen tarafından eklendi, 381 kez okundu...
“ Babam fark etmesin diye gölgelemek istemiştim karnedeki notları.Mürekkepli kalemle yazılmışlardı rakamlar ve yazılar.Okullar kapanmış ve yol sapağında otobüsten inmiş, ilçeye altı kilometrelik yolu yaya yürüyorduk üç arkadaş.Paramız yoktu şevrole taksilere binebilecek kadar.Moraller de öyle bozuktu ki!.Sıkıntılıydık.Sancılı...” Okuyucu Puanı ;
Oof of Olmayan ResimlerimBabam fark etmesin diye gölgelemek istemiştim karnedeki notları.Mürekkepli kalemle yazılmışlardı rakamlar ve yazılar.Okullar kapanmış ve yol sapağında otobüsten inmiş, ilçeye altı kilometrelik yolu yaya yürüyorduk üç arkadaş.Paramız yoktu şevrole taksilere binebilecek kadar.Moraller de öyle bozuktu ki!.Sıkıntılıydık.Sancılıydık. Hiç ayrılmayan üçlü ;okul ,sınıf,oyun,ev ve neredeyse kader arkadaşlarıydık..Yolun yarısında dere üzerindeki taş köprüde duraklayıp dinlenmek istediler iki arkadaşım.Ben ise komşu büyük şehirden bindiğimiz otobüste, yüz kilometrelik yolun neredeyse tamamında düşüncelere gömülmüş, planlar yapıyordum baba dayağını erteletmek için.Sonuçta kaçınılmaz bir gerçekti, cezalandırılacağım..Tahta bavullarla indik derenin kıyısına.Suruç ovası cennet yeşili,toprak ve hava ısınmış,cehennemi bir sıcak.Aylardan mayıs sonu, pamuklar diz,arpa buğdaylar insan boyu, bereket fışkırıyor her yandan. Dere dupduru, kaplumbağalar,yavru balıklar bile seçilebiliyorlar. Görmeden arkadaşlarım, karnemi pantolonumun arka cebine koydum ve ayağım kaymış numarasına düşer gibi yapıp dereye daldım.Bir gömlek, bir don, bir pantolon.Hepsi incecik kumaşlardan.Biraz yüzdüm arsız arsız..Karne iyice ıslanacak kadar.Sonra sanki birden aklıma gelmiş gibi,”eyvah”dedim.Fırladım onaltı yaşın bütün çevikliğiyle sudan ve arka cebimden özenle çıkarıp karnemi çayırların üzerine serdim.Çok sürmedi kurudu kibrit gibi oldu giysilerim ve karnem.Notlar da tam istediğim gibi, bulanık seçilmesi zor…Dünyanın parasını harcamıştı babam yatılı lisenin pansiyonu için.Henüz lisenin birinci sınıfında kompozisyon ve beden eğitimi dersi dışında onbir kırık notla dönüyordum eve.Orada beni karşılayacak dağ gibi babacığazım vardı.Üzerime çığlarını ve bütün kayalarını salarak silindir gibi ezip geçecek babacığazım.Annem kol kanat ama,benim umudum pek zayıftı o konuda.Çünkü babamın celalliği hiçbir şeye benzemiyordu.O kolu kanadı kırar yine ulaşırdı bana..Evde yaşayıp bilmeyen kalmamıştı.İyi bir öğretmendi okulunda ve ne yazık ki evde istediği ise hep başarı,hep başarı,hep başarıydı başkalarının çocuklarına kıyasla… Babam karneme bakmış ve kaç zayıf notum olduğunu sormuştu.O zaman eylül sınavlarına(ikmale) kalma en fazla dört dersti.Doğaldır ki en üst sayıyı söylemek zorundaydım.Öylede oldu…”Düüört”dedim.Sanki üçü de der gibi.Ne olduysa oldu,bir kahkaha attı ve başını iki yana salladı”Allah Allah!..”dedi gülerek ve odasına girdi.Avlunun iki odasından bir yanındaki ebeveyn odalarından bir süre sonra çıkıp bir şeycikler demeden mahfelin yolunu tuttu.İçkisi sigarası yoktu.Çok farklı bir insandı.Sosyalist, tüm düşüncelere ve taraflara açık,öğretmenler sendikasının çalışanlarından,aynı zamanda namazında ve niyazında ,sözü dinlenen güçlü bir insandı..Şaşırıp kalakaldım olduğum yerde.Annem büyük bakır leğenin başına yeniden oturdu.Sodalı küllü suyla haşlanmış çamaşırları ovalamaya koyuldu.Ancak şu lafları da söylemeden edemedi”Ulan eşşeğin b.ku..Babayın haberi vardı.Okulundan arayıp telefonla ögrenmiş.İki gündür canım çıhtı.Neyse ki eyyi terefinde bu gün.Seneye burada lise açıliymış.İyi oldu dedi baban.Bir sene gurbet yaşamağı adam etmiştir o nu”.. Nerdee adam olmak?..Haylaz,kuduruk,şeytanı deliğine kaçıran cinsten biriydim o zamanlar yediğim irili ufaklı her cinsten dayaktan..Evde yediğim babamın her daim dayağı,öğretmen tokatı ve berber dayımın ustura bileme kayışı ile dükkanın dolap altı dayağı, hafız hocanın nar sopasının önce havada ıslık çalıp sonra yumuşak etimde şaklayanı ve falaka dayağı ,bendeki izlerini anlatmama gerek kalmaz sanırım!.. Yaz ayları sallanıp geçerken, biz üç kafadar kimimiz fırında,kimimiz sebze halinde, kimimiz gazoz imalathanesinde kol çevirerek ek işlerden harçlık kazanmaya çalışıyorduk.Hem iş öğreniyor hem ikindi zamanları hafız hocaya giderek o yaşlarda bile sure ezberlemeye çalışıyorduk.Akşamları da musiki cemiyetin’de büyük şefimiz sağlık ocağı şoförü Mahmut abinin korosunda hem saz çalıp hem türküler,şarkılar söylüyorduk.Pazar günleri işsiz güçsüz günlerimizdi.Anamız çamaşırlarımızı soymadan evden tüymenin yollarını bulur,sigara içmek için ilçenin dışında bir dere kenarı ya da bir söğüt bahçesinin loşluğunda heyecanla çene çalar,öğlen sonları sidik ve sigara dumanı kokulu sinemanın avantür filmlerini heyecan dolu anlatımlarla seyre giderdik.Benim aklıma geldiği bir gün.”Arkadaşlar,bir daha büyük şehre nerden gideriz ki?.İznimiz olmaz.Okullar açılınca hiç gidemeyiz.Hadi, bir pazar atlayıp minibüse gidelim.Akşama da döneriz.Paramız da var.Gezeriz,ordaki arkadaşlarla vedalaşırız.Bir de (o yere) gidip kafamızı kapıdan uzatır avratlara bakarız”dedim.Bu fikrimin üzerine atladılar arkadaşlarım.Üçtük,dört olduk ve ilk Pazar günü sabah erkenden,gahi uyuyarak,gahi camdan kafalarımızı uzatıp kusarak ,benzin kokan “gmc” marka Amerikan eskisi,burunlu ve çok esneyen yaylı yarı otobüs,yarı minibüsle virajlı yollardan sonra vardık büyük şehre.İnsan yola koyulurken ayrı bir psikoza girip çok ayrı bir insan oluyor,indikten sonra şehrin havasına hemen uyum sağlayıp mükellef bir yemekten sonra da yoldaki bütün rezillikler unutuluyordu. Taş yapıdan bir sağlık müzesi binası vardı şehirin.Sıkça uğrardık.Gençlerin ciddi pozlarda uğradığı ancak,zavallılar ; ne okul,ne ev,ne diğer büyüklerden alınamayan cinsel bilgilerin , kabartma alçıdan, duvarda asılı çıkıntılı birebir renkli görüntüleri önünde ,bütün algılayıcılarımız sonuna kadar açık resmederdik kafamızda şekil ve şemalleri .Sonraları işe yarar düşüncesinden hareketle her amaçla kullanırdık kıkırdayarak birbirimizle…Elbette çok nadir olarak karşı cinsten birini görürdük sağlık müzesinde..Zaten o da pişman olmuştur çoktan, bu erkek cehennemine nasıl olup ta düştüğü için.Diğer resimler ise;veremli öksüren biri,aşı yapılan bir çocuk,yıllarca hükümet konakları önünde cam muhafaza içinde ve sararmış, neredeyse figürleri belli olmayan, bu gün orta yaşlı olan her insanın bildiği 1970 li yılların dalgalı siren sesleri,atom bombasının sulu boya temsili bir resmi ve benzeri diğer çerçeve resimlerdi duvarları süsleyen.Onların çoğuna hemen hiç bakmadan geçerdik. Bu gezi günümüzde de sanki hepimizin sözbirliğiymiş gibi ayaklarımız o yana çekti bizi.Şehrin de en kıyak yerlerinden ,güzel mekanlarla süslü bir semtti.Camlarda asılı afişler vardı.Büyücek yazılı isim dikkatimizi çekti.Resim hocamızın tablolarından oluşan sergi vardı içeride.Sevindik.Bir taşla iki kuş vuruyorduk.Hocamızı da görürdük.Güzel yağlıboya resimler yapardı.Ressamdı kendi çapında.Ama acımasız bir not düzeneğine sahipti.Resim dersini seçip şevkle ve zevkle resim yapmama karşın,yıl sonu notunu etkileyecek birer yağlıboya tuval serbest çalışma vermişti bizlere.Orta okulda öğretmenlerimin müzik,resim ve kompozisyon kaynağı gibiydim.”Bir deli fişeksin oğlum” dedim,”yap kralından bir resim, millet görsün.”Kaç ay düşündüm bilmem renklerin uyumuyla uğraştım.Yüzlerce düz dam,üst üste,iç içe ve her ev ,her eyvan, her dam oynaşan renklerle tablo üzerinde bir cümbüş havasında gözlerde raks etmeliydi.Ve tablomun bitiminde aynı düşündüğüm gibiydi.Oynaşıyordu renkler.Bana göre muhteşemdi.Ama en iyi kırık not olan on üzerinden dört alarak, nasıl olsa berbat olan karneme çok sevdiğim resim dersini de “zayıf” olarak eklemiştim… Girdik salona.Önce hepimizin ilk uğrak yeri malum yerler oldu öncelikli gezinilen .Sonra ta karşı baş köşeden başladık hocamızın resimlerini hayranlıkla ve de gururlanarak incelemeye..Bizimkilerden biri seslendi.”Oğlum, hele tez buraya gel!”Gittim.Parmağıyla bir tablo gösterdi hocamızın imzasını taşıyan…Altta bir etikette şu kadar liraya satılmıştır yazısı…Donmuştuk.Tablolardaki görüntüler gibi. Bir ayağımı şiddetle yere vurmuştum.Hatırlıyorum sağ ayağımdı.Aylarca uğraştığım ve pansiyonda bilmeyen kimsenin kalmadığı benim tablomdu karşımda asılı duran.İmza…???”Bir daha resim yapmayacağım ve seçmeyeceğim” diye yemin ettim kısık bir sesle ve dilimi ısırdım sonra çektiğim ilk acıdan .İçimdeki acıyı o yaşın geç ergenliğinde,o anda nasıl yaşadığımı kimse bilemezdi.Hala da bilemez.Bu davranışın ismini koyamadım da ne o an ne de nice sonra.Ezik ve baskı altında bir kişiliğin ne cüretle bir büyüğüne ne söylemesi gerekebilirdi ki?.Kim inanırdı.?Arkadaşların tepkisi çok kısa sürdü.Çünkü yapılacak işler vardı daha eğlenceli.Bir kaç gün ağrıdı sağ ayağımın tabanı.Aklıma hep geldi o an.Sonra unuttum.Uzun aralarda ,benzer resim ve tablo ile ilgili konuşulup o ortamlarda bulunduğumda yaşadım o anı.Yeteneğim uçuşmuştu anaforunda genç çocukluğun.Kanıma boğulmuş gibiydim.Sessizdim.Baskıların verdiği pasiflikle hakkımı açık açık yedirmiştim.Bir kurt kapanının iki çemberine sıkışmıştı sanatım.İntihar etmiştim.Sanatsal yanım çökmüş idi sanki… Yirmidört yıl sonra bir yirmiüç nisan akşamı gazetenin ön sayfasında küçücük bir siyah beyaz fotoğraf gördüm.Mustafa Kemal ve İsmet Paşa’nın taarruzdan önce cephede resimleri.Ayakları da görünmüyordu.Avuç içi kadar bir resim. Yarın , çocukların“çocuk”bayramıydı.Bir uzak başka şehrin yine uzakça bir kasabasında öğretmendim.Bayramları çok severim.Benden bir şeyler katmak isterim.Bu;bazen müziğimle olur,bazen şiirlerimle,bazen yazılarımla olur.Boyumu aşıp oyun yazıp,oyun yönettiğimde oldu.Zamanım oralarda bu uğraşlarla geçerken çocukken yapamadığım ya da yaptıralamayanlarımın yapılmasını sağlamaya çalışıyordum.Pek çoğu arkadaşlarımın, derslerinin bitiminde kaçarcasına evine dönerken,bu uğraşların olması gerektiğine inanan az sayıdaki canım öğretmenlerimin desteğiyle çocuklara sanatsal alanlarda verebildiğim kadarını vermeye çalıştım.Başıma gelmeyenler de kalmadı desem yerinde olur.Çalışmak kimine şiar,kimine ise zarardı benim ve benim gibilerin özverilerinden kaynaklanan…Gereksiz bir zaman harcamaydı.Briç,batak oynamak,ya da kahve köşelerinde duman içinde okey taşlarını dizip birkaç çayın,birkaç kuruşun ince zevkini(?)yaşamak varken, iş miydi yani ,bu adamın yaptıklarına katılmak. Karanlığı aşmış toplumların geçmişinde olmazsa olmaz iki önemli şey vardır:Birincil sanat,ikincil ve paralelinde disiplinli çalışmak.Bunlar da özveriyle ve insan eğitimiyle olacak işlerdi.İşsel huzurla,içsel huzur birleşerek elbette.Sentezi ise yönetenler yapmalı ve derhal uygulamaya koymak için öğretmenlerden yardım istemeliydiler.Emredip rencide ederek değil.Eğitilmiş beyinlerle.Aydınlık beyinlerle…Enstitüsel… Evet o küçük siyah beyaz resim çok duygulandırmıştı beni..”Taarruzdan öncede cephede”..O anı yaşamak istedim o insanlarımla.Uyuyan oğlumun odasına girip resim kağıdı ve resim kalemini bir süreliğine hırsızlayıp,salon avizesinin hafif çaprazına gazete kağıtlarını yaydım, üzerine resim tezgahımı kurdum.Kareleme yaparak ,akşam saat dokuzdan sabah saat dörde kadar resmi bitirdim.Şu soru hep aklımdaydı;”eski yeteneğim duruyor muydu?” ..Kaybolur muydu? Yetenek kaybolmayıp aksine kazandırılırdı.Bunu bile bile kendime lades yaptım.Resim duvarda asılı yıllardır..Beğenilir.Ben de gururlanırım.Aaaah sevgili resim öğretmenim.İnan ki senin için hala kötü düşünemiyorum.Ama bu gün ki aklımla o nu da bilesin.Sana kıyamam.Ne de olsa öğretmenimsin. İki yıl öncesiydi.Büyük ailemin de yerleşmiş olduğu o şehirde gördüm öğretmenimi.Yüreğimi sormayın.İçinde olmanız gerekirdi ancak bilmeniz için.Saçlar kırlaşmış.Biraz kilolu.Eğilip yüzündeki ize baktım arkadan yanaşarak.Başka yere bakar gibi.Yaşlanmıştı.Ve şark çıbanı izi hala yüzünde belirgindi.Ve nasıl bir duygudur ki o nu; babamın,annemin bir akrabası gibi hissettim o an.Tozlanmış bir kitabı silkelemek geçti içimden.Not veren o buruşmuş elini öpmek istedim.Kendimi tanıtmalıydım ama!.Acaba nasıl tanıtmalıydım.Vazgeçtim,durakladım.O ağır ağır yürüdü önümden.Saygı ve hürmetle selamlaştı birileriyle.Biraz ben de yürüdüm ardından.Yerleri zor seçerek dolu,dumanlanmış gözlerimden.Sonra bir işyerinin kapısından aniden giriverdi içeriye. Sanki benden kaçar gibiydi…Ya da bana öyle gelmişti… (Bu öyküyü yazmama sebep sevgili arkadaşıma teşekkürler.Hatırlattığı için.Üstteki resim karakalem sonraki resimdir)
Tavsiye Et :
Ekim
15
Ekim
15
Ekim
15
Ekim
14
Ekim
14
Ekim
14
Ekim
12
Ekim
4
O Pencerelerde Daha Neler Neler
• Mehmet Necip Özmen • Hayata Dair Şiirler • 42 kez okundu. • 2 kez yorumlandı.
Eylül
26
Eylül
19
Şubat
25
Aralık
8
Mart
15
Savaş Çocukları(ırak`taki Çocuklara)
• Mehmet Necip Özmen • Didaktik Şiirler • 1180 kez okundu. • 4 kez yorumlandı.
Mart
22
Şubat
25 |
![]() |
|
||||||||||