Öpücük KutusuÖpücük KutusuBu gün iç hesaplaşma günüm sanki. Yıllar, nasılda kuş gibi uçup gidiyor. Aynaya baktığımda bembeyaz, kıvırcık buklelerin gölgelediği gözlerimde yaşam coşkusu, dudaklarımda ise mutluluk görüyorum. Yüzümde sanki dünyayı kucaklamak isteyen bir gülümseme, elimde lokantalarda içinde hesabı getirdikleri define sandığına benzeyen öpücük kutum. Sevgili anneanneciğime benzediğimi söylüyorlar. Yetmişinde pembe, mavi pantolonlar giyen, kıvırcık pamuk beyazı saçları, sürekli gülümseyen yüzü ile tüm aileyi kanatlarının altına sığdıran, hayat dolu, güçlü ve martı misali, özgürlüğe kanat açmış kadına benzemek ne güzel. Telefonun sesi beni anılara dalmaktan kurtarıyor.‘’Babaanneciğim, ben torunun Sinem, bu gün okulda harfleri öğrendik, çok sevdim harfleri, sen Bodruma gidince artık sana E-mail atarım babaanneciğim. ‘’ İşte mutluluk bu diyorum, geçmiş yıllar gözlerimin önünde hızlıca vals yaparak geçti. Başardım tanrım sana binlerce teşekkür. Sinem devam ediyor; ‘’Babaannecim şimdi televizyonda dizim başlıyor, telefonu kapamadan önce sana biraz öpücük göndereyim, kutun boşalmıştır.’’ Elimdeki öpücük kutusunu sımsıkı kucaklıyorum. Sevgili anneanneciğim aklıma geliyor. Bu sandık onun için ne kadar önemliydi. Her telefon konuşması sonunda ona, güç alması gerektiğinde kutudan alıp kullanması için, bir çok yedek öpücük yollardık. Anneannem dört çocuk doğurmuş, iki oğlan, iki kız, hepsi küçücük daha bacaklarına dolanıyorlarken dedem rahmetli olmuş. Memleket kurtuluş savaşından yeni çıkmış, dedemin başladığı, Fevzi Çakmak Sokağının başında yer alan evin, dört katının kabası henüz bitmiş, çatısı yeni örtülmüşken dedem çıktığı iş seyahatinden dönememiş, inşaat öylece kalmış rahmetlinin ölümünden sonra. Bize o günleri anlatırken; ‘‘Bir sabah kalktım, baktım pırıl pırıl gökyüzü. Savaşın acılarını, insanların içinde olduğu sıkıntıları yakından görmesine rağmen, bu güneş, dünyada yaşamın devam etmesi için, yıkılmadan, her gün daha bir parlak doğabiliyorsa; bende eşimin kaybını içimde, derinlerde bir acı olarak saklar, çocuklarım için yola koyulurum’’ dediğini ve kollarını işe sıvadığını söylemişti. İnşaatlardan adam tutup kullanılmış çivileri toplatıp düzelterek, bin bir yokluk içinde boğuşarak evi bitirmiş, bir yandan da çocuklarını doktor, avukat, kimya mühendisi yapmış. Dördüncü çocuğu benim annem o üniversite okumadan babama aşık olup evlenmiş. Anneannem onu bırakmış, mutluluğa kanat çırpsın diye. Babam hem anneannemin aile dostunun oğlu, hem de süvari alayının en yakışıklı zabiti, evlenmişler. Ben annemim üç kızının en büyüğü olduğum için hiç çocuk olamayanıyım. On iki yaşımda Küçük su plajında, iki yaşındaki kardeşimin arkasından koşarken çevrede beni izleyen kadınlardan biri; ‘’Kızım annenin hiç mi aklı yoktu, seni bu küçücük yaşında evlendirerek çocuk çocuğa karıştırmış’’ demez mi! Hemen koşarak Zerrin’i annemin kucağına atmış ve; ‘’Bu son anne, sokakta çocuğuna kendin bak’’ demiştim. Annem çocuk ruhlu, çok çalışkan, korkularının güçsüz kıldığı fedakar bir kadındı. Tüm aile anneannemin dört katlı on iki daireli apartmanında otururduk. Teyzem, iki dayım ve biz. Kiracılar durumlarına göre kira verirdi anneanneme. O kiralarda, pek beklemeden bize hediye olarak geri dönerdi. Apartmanın diğer kiracıları ailenin sıkıntıda olan akrabalarıydı. Bir iki aile dışı kiracı da arada akraba muamelesi görürdü mecburen. Yaz olunca pazar sabahları bahçeye uzun bir kahvaltı masası kurulur, anneannem erkenden kalkar, pamuk saçlarını topuz yapar, şapır şapır ses çıkaran terlikleri ile en üst kattaki dairesinden aşağıya iner masanın başında yerini alırdı. Anneannemin şapır şapır ses çıkaran terlikleri sayesinde hangi noktada olduğunu hep bilirdik. Onun hoşuna gitmeyeceğini düşündüğümüz bir şey yapıyorsak terlik sesini duyunca hemen toparlanır, o içeri girene kadar düzelirdik. Bu bizim aile tercihimiz. Annemim gelişi de iki üç oda uzaktan fark edilirdi . Hemen pozisyon alır hiç yakalanmazdık. Bir gün, dayım anneanneme yumuşacık, sessiz bir terlik almış, apartmanda ses olmasın, ayakları rahat etsin diye. Anneannem ertesi sabah uyanmış evde çıt yok, evlatlığı Binnaz kalkıp sofrayı hazırlamış mı diye merak etmiş. Dayımın kalbi kırılmasın diye hemen yeni terliklerini giyerek mutfağın yolunu tutmuş. Birde ne görsün, birisi Binnaz’la öpüşüyor kapının önünde. Kim o, ne yapıyorsunuz derken, daha adamın yüzünü görmeden, adam balkondan bahçeye atlamış, ağaçlar arasında kaybolmuş. Aynı gün öğleden sonra, büyük dayımı anlatmak dahi istemediği bir olayda yakalamış. Bakmış olacak gibi değil, hemen odasına gitmiş sessiz terliklerini ayağından çıkarmış ve naylonuna koyarak dolabına kaldırmış. Bir daha giydiğini gören olmamış. Ben evcilik oynarken giyerdim onları. Bana takılırdı, ‘’o terlikler çok tehlikeli giyme’’ diye. Ben anneannemi de, annemi de gerçeklerle yüzleşemedikleri için hep kınadım. Ben onların gittiği yoldan gitmeyecek, hep sessiz terlik giyerek gerçeklerle yüzleşecektim. Gerçekleri yok farz ederek kendimi aldatmak yerine, istemediğim gerçekleri önce öğrenecek sonra değiştirecektim güya. Yıllar sonra anladım ki sadece sevdiklerimin kendi davranışlarını gözden geçirerek iyi olma şanslarını ortadan kaldırmamışım; aynı zamanda evin sevgili annesi rolü yerine sevilmeyen polisi olmayı seçmişim... Anneannem, bahçedeki kahvaltı masasının başından ancak başka kahvaltı edecek kalmadığına emin olduğu zaman kalkardı. Çocuklar dahil hepimizle konuşur, dertleşir, kahvaltı sonunda masadan kalkarken öpücük borcunu unutanlara evladım hesabı ödemedin der, öpücük kutusunu uzatır içine öpücük doldurmalarını beklerdi. Biz ona yaş günlerinde, bayramlarda aldığımız ufak tefek hediyeler dışında sadece kutuya koyduğumuz öpücüklerle karşılık verebilirdik. Başının arkasında yüzlerce tokanın zor zaptettiği pamuk yığını misali topuzu, tokalardan kaçıveren yaramaz bukleleri, dudağında o çok sevdiğim gülücüğü, gözlerinde sakladığı yılların yorgunluğunu, yaşam coşkusu ile örten bu kadını seviyorum ben. Hem de çok seviyorum. Uzun bir ayrılıktan sonra, bir araya geldiğimizde onunla boğazdaki kahvelerden birine giderek uzun, uzun baş başa sohbet etmiştik. Biz çaylarımızı yudumlarken karşı masada oturup sürekli elindeki deftere bir şeylere yazan hanım kalkıp yanımıza gelmişti.Yazarmış. ‘’Saatlerce sizi izledim ikinizin yaşını tahmin etmeye çalıştım başaramadım’’ dedi. ‘’Önce içten kahkahalarınıza baktım, henüz örselenmemiş iki genç dedim, sonra birbirinize teselli eder gibi sarılışınız iki olgun insan bunlar dedim. Ardından kalkma vakti geldi, biriniz kalmak isteyen çocuk oldunuz, diğeriniz büyük olup küçüğü ikna etmeye çalıştı. Bana söyler misiniz gerçek yaşlarınız nedir?’’ ‘’Anneannem çocuklukta, gençlikte, olgunlukta tüm yaşamak isteyip de yaşayamadıklarımızı birbirimize anlattığımızı; birbirimizden uzakta geçen tüm yılları, o gün birlikte paylaşmaya çalıştığımızı, belki onun için yaşımızı bulamadığını’’ söyledi ona. Aslında ikimizin de ortak özelliği, yaşsız kadınlar olmamızdı. Yaş, yaşlılık, yaşlanma, bunlar bizim kitabımızda olmayan kelimelerdi, kitabımızda yaşla başlayan tek kelime yaşamaktı. * Dün gibi hatırlıyorum, anneannem girdiği komada yaşamla ölüm arasında boğuşuyordu, tüm aile onun evinde toplanmıştık. O güçlü, ağaçlar gibi kadın yastıklar arasında küçülüvermişti adeta. Tek değişmeyen şey yüzünde hep var olan gülümsemesiydi. Anneannem sonsuzluğa kanat açmak için sabırsızlanmaktaydı. Eminim o ölümden ürkmüyor, ölümü yeni bir fırsat olarak görüyordu… Martı onu kanadına takıp götürmek için geldiğinde, bu dünyada yaşayamadığını -eğer varsa- yaşayabileceği yeni fırsatlara doğru kanat açmak için sabırsızlanıyordu, belki de bu amaçla dinlenerek biraz enerji toplamak için yatıyordu. Annemin sesi kulaklarımda değil, beynimde, kalbimde, tüm hücrelerimde yankılanıyor sanki, ‘’artık onu kaybettik’’. İnanamıyorum, o dağ gibi kadın, o hepimizin tüm sorunlarını çözen, kanatlarının altına tüm aileyi sığdıran güçlü kadın, kimsenin bileğini bükemediği mert, erkek kadın, hastalığı bu defa yenemesin, mücadeleyi kaybetsin. Ama farkını yine ortaya koyarak, yetmiş yaşında sabah boğazda ısrar ile kürek çekip, öğleye doğru ağlamadan, şikayet etmeden, sızlanmadan, sessizce uykuya girer gibi huzurla komaya girerek bu dünyadan ayrılmak… Yatağında melek gibi uzanırken bulmuş annem onu. Hep başucunda duran öpücük kutusu kucağında kapağı açık duruyormuş, belliki yeni yaşamına giderken hepimizin öpücükleri, sevgisinide yanına almış. Ölümünden sonra benimle, belki de bende yaşamalıydı . O günden sonra omuzlarım, taşımaya karar verdiğim bu yükle hafif kambur kaldı. Ben en büyük torunu olduğum için ölümünden sonra öpücük kutusunu inatla istedim. Neden bu kadar ısrar ediyorsun dediler. O yıllarda, iki çocuğumu yanına alan babaları bir bankacının peşinden evi terk etmiş, yirmi yıllık çalışmamın karşılığı olan birikimlerimizi, yılların emeğini de yanında götürmüştü. Oysa kendisi, sadece yedi yıl çalışmış devamında işsiz gezmişti. Açtığım boşanma davası bittiğinde malı, mülkü, paraları alıkoymuş oğlanları geri göndermişti, sadece okul çantaları ve kitapları ile. Bense her şeyden habersiz boşanmanın resmiyet kazanmasını ve kurtuluşumu kutlamak için, tek başıma Operaya gitmiştim. Opera çıkışı eve döndüğümde, üst katta oturan komşular, balkondan sevinçle bağırdılar ; ‘’Tülin hanım müjde, oğulların kapıda’’. Birde baktım ki iki oğlan çantalarının üzerinde merdivenlere oturmuş, beni bekliyor. O an öyle mutlu oldum ki, tüm birikimlerimi onun elinden kurtarma mücadelesi vermek yerine, tüm gücümü yeniden yapılanmak için kullanmaya karar verdim. Kazandığın paralar onunla savaş için harcanacağı yerde, oğullarım ve benin ayakta kalmamızı sağlamalıydı. Zannederim eski eşim Ahmet’te oyun planını kurarken, yirmi yıllık çalışmamın tüm karşılığı olan, evlerden, arabalardan ve banka hesabından vazgeçmem için bu heyecan anını planlamıştı. Onu asla affetmeyeceğim ve tanrıya bıraktım hesabını. Ben kırk yaşımdaydım ve üniversitede okuyan iki çocuğum vardı. Anneannemin öpücük kutusuna, ayakta kalmak için, başkalarından daha çok ihtiyacım vardı. Ailem beni anladı ve bir gün kutuyu bana gönderdi, kutu artık bende.... * Aynanın karşısında, yüzümdeki çizgilerden, çizgilerin sebebi olan anılara doğru yolculuğa devam ediyorum. Ahmet’le evlendikten sonra önce Kırkağaç’a sonrada Elazığ’a yerleşmiştik. Ben Elazığ Çimento fabrikasına laboratuar şefi olarak atanmışım, Ahmet’te üretim mühendisi. İkinci çocuğumun doğum izni ile onu Elazığ’da bırakarak oğlum Serkan ile İstanbul’a anneme gelmiştim. Çocuklara bakan Ayşe bacıda bizimle birlikte gelmişti İstanbul’a. Bir türlü annemin evine alışamamıştı. Çiçekli pamuklusu içinde, Ayşe bacının karnı, taşıdığı kiloya yakın ur nedeniyle sürekli ondan önce girerdi kapıdan. Köylü kadın deyip hafife almayın, lafı evirir çevirir çevresine istediğini yaptırmayı başarırdı. Ayşe bacının kendi doğruları vardı… Her sabah çocukları giydirir, okul başlamadan epeyce önce okula zorla yollar. ‘’Erken gidinde erken gelin’’ diye sıkı, sıkı tembih ederdi. Elinde büyüyen iki üç nesil çocuk, okulun saatle gidilip gelinen bir yer olduğunu ona anlatmayı başaramamıştı. Elazığ’a geldiğimizde telaşla cocuklara bakacak kadın arıyoruz, yok, yok. Ertesi gün işe başlayacağım, çocukları ne yapacağım. Gözlerimden yaşlar süzülüyor, evi süpüreceğim, süpürgeyi de bulamıyorum, panik içindeyim. Taşınırken süpürgeyi ne yaptım bilmiyorum. Tam o anda camın önünden süpürgeci geçiyor. Hemen camı açıp, eğiliyor ve süpürge seçmeye çalışıyorum. Gözümden yaşlar akmaya devam ediyor. Süpürgeci derdimi soruyor ve beş dakika sonra kardeşi, Ayşe bacı ile geri geliyor. Ayşe bacı cocuksuz kırkbeşinde taze dul. Doğu insanını tüm içtenliği ile artık bizim evde çalışıyor. Geldiğinin haftası ‘’gel bak bi yol sana ne deyvercem ‘’ dedi. ‘’sen böyle kolsuz giyiveriyon ya, onçün dün gece eciniler mutfakta kabı kacağı tangırdattı durdu ‘’ demez mi. O günden bu yana kılık kıyafet denetimi hala devam ediyor. Doğumu bekliyoruz, koynumda uyuklayan oğlum kızamık çıkarıyor ateşler içinde, kocam bin iki yüz kilometre ötede, Elazığ’da kim bilir kiminle kırıştırıyor yokluğumda. Bir dolu yeni stajyer gelmişti fabrikaya ben doğum iznine ayrılırken… Karnımdaki kıpır, kıpır bir yaramaz, inşallah abisinden mikrop alıp kızamık çıkarmaz doğmadan. Bunu yarın doktora sormalı. Dışarıda martılar çığlık çığlığa, acaba ben bir martının kanatlarına tutunsam, geçmişe gençliğime uçabilir miyim. Erkenden evlenip, çoluk çocuğa karışıp, yaşayamadığım gençliğime yeniden başlayabilir miyim acaba…. Yarabbim ya mikrop aldıysa ufaklık, nasılda oradan oraya kayıyor karnımda. Onu nasıl merak ediyorum. Baba; İstanbul’a geldim geleli bir kez bile aramadı, adı baba. Baba olmak için ne yaptı ki o mahut şey dışında. Hiç düşünmek bile istemiyorum, akşamları da evde değil, her gece her gece ne yapar bu adam dışarıda, büyük oğlu ateşli, hiç mi merak etmiyor. Allah’tan Elazığ Çimento Fabrikası lojmanlarındaki kadınlar dedikoduları bana ulaştıracak cesareti bulamıyorlar. Ne de olsa ben laboratuar şefi olarak tek apoletli bayanım aralarında. Günlerde yerim genel müdür hanımının yanı. Protokol sırasına tabi oluyoruz anlayacağınız gibi, hey tanrım, sen bilirsin. Ahmet’in yaramazlık hikayelerini, bana adeta için için zevk alarak anlatmalarını dinleyemem. İstersen oku mühendis ol yine bizim gibi güçsüz kadının tekisin der gibi. Haksızda değiller, Ahmet’e hatalarını anlatmaya çalışmaktan çoktan vazgeçtim. Hani hiç sessiz terlik giymeyecektim ben. Nerede gerçeklerle yüzleşerek onları değiştirmek isteyen kız. Anneanneciğim niye hamilelik beni böyle güçsüz kıldı. ‘’Anne attaa’’ Oğlan yat yat sıkıldı, ateşide düşmüş, onu üşütmeden biraz dolaştırabilsem. ‘’Tamam canım az kaldı tozu alınca, ocağı söndürüp çıkarız. Senin için biraz yemek alalım yanımıza, dolmuşta uyuyup eve gelince uykuya devam etmek istiyorsun canım, öyle ufacıksın ki yemezsen büyüyemezsin’’. Bende ufacık olmak ve sevilmek istiyorum yeniden. Anneannem çok sevilmiş miydi acaba? Sevilmek çok güzel, annemde bizi seviyor, eminin. Ama bana sarıldığını hiç hatırlamıyorum. Bu durum onunla başladı ve hep böyle devam etti. İnsanlar benim hakkımı yiyip, beni gözyaşlarına boğmadıkça sarılmadılar. Benim sana sık sık; sıkı sıkı sarılmak istememin nedeni bu galiba oğlum. Size ulaşabildiğim müddetçe hep sıkı, sıkı sarılacağım. İleride gelinlerime de sarılacağım, torunlarıma da sıkı sıkı sarılacağım ki, onları çok sevdiğimden hiç şüpheleri olmasın. Haydi bakalım ‘’attaaa’’ gidelim artık... * Anıların peşinde geçmişe yolculukta 1966 yılındayım. Aylardan Kasım. Bu gün üniversiteye başlıyorum, artık Kimya Mühendisi olacağım, beyaz önlükler giyip laboratuarda deneyler yapacağım. Güzel olan yeni, yeni şeyler öğrenmek, ne öğrendiğin o kadar önemli gelmiyor bana… Üniversite, evden dışarıda, yeni bir dünya demek, yaşamakla eş anlamlı bence. Evde boğuluyorum. Okulu bitirip evlenerek kendi evimin annesi olduğumda çocuklarıma korkmadan yaşamayı öğreteceğim. Korkularımla onları kısıtlamadan ihtiyaçları olduğunda destek olabilecek mesafede olacağım. Gelişebilmeleri için onlara yaşama alanı bırakacağım. Evden dışarı çıkabilmek için resmen organizasyon yapmam gerek, bir kız arkadaşım eve uğrayacak, annem onu görecek, onunla dışarı çıkmama izin verecek. Bunu gerçekleştirmek için her seferinde bir ödül vermem lazım arkadaşlara, ya kopya vereceğim imtihanlarda, ya da ödevlerini yapacağım… Okul bitse de biran önce ekonomik güvenceye kavuşsam. İstediğimi yapmakta özgür olsam. Gökteki martıların kanadına tutunsam, yaşama kanat çırpsam… Ooo… Üniversitenin kocaman bir kapısı var. Giriş o kadar görkemli ki, ben kapı girişine yaklaştıkça kendimi daha küçülüyor gibi hissediyorum. Giriş çok kalabalık, acaba ders programı nerede asılıdır. Yoksa öğrenci işlerine mi gitsem. Hele bir kapıdan gireyim de.. ‘’Ayı, utanmıyor musun, biraz dikkatli olmak gerekmiyor mu, senin geldiğin yerde böyle mi yaparlar?’’ Eyvah bu benim sesim, iri yarı bir çocuk beni demir giriş kapısına yapıştırarak ezdi geçti. Ona çatıyorum. Yakın çevrede gruplar halinde toplanan öğrenciler gülüyor. Kıpkırmızı oluyorum. Peki, niye bana gülüyorlar bunlar, belki daha kontrollü davranabilirdim.. Ama o çocuk, bu lafları fazlası ile hakketmişti. Bana gülen en yakın gruba bakıyorum, gözlerim dolu, dolu oluyor. Gruptan ayrılan bir kız yanıma geliyor. ‘’ Bir şey oldu mu ?’’ ‘’ Epeyce canım yandı kolum moraracak, o özür bile dilemedi ve sizde bana güldünüz.’’ ‘’ Biz sana gülmedik. Helal olsun kıza, daha okula ilk geldiği gün ayıyı gözünden tanıdı dedik. O çocuğun adı ayı Mesut, üçüncü sınıfta.’’ Aman tanrım yolun başında duran çocuk, şu yaz tatilinde Alevok Motelde şarkı söyleyen bariton çocuk değil mi? Olamaz ne işi var burada. Yok canım benzetmişim. Niye beni tanıyor gibi bakıyor. Niye gözlerini dikti bana öyle. O ilk gün okula girdiğimde gördüğüm, Alevok Motelde şarkı söyleyen bariton çocuğa benzettiğim, beni tanıyor gibi bakan çocuk, dört yıl annemden gizli gizli flört etmeye çalıştığım, sonra evlendiğim, çocuklarım Serkan’la Kaan’ın babası olan, Ahmet. * Babaannemle hatırlayabildiğim ilk anım 5 yaşımda. Bunu bana anlatılarda mı hatırlıyorum, yoksa gerçekten içinde mi yaşadım bilemiyorum. Birisi beyaz bir gelinlik giyiyor, gri loş bir odadayız, babaannem sırtında yastıklar, siyah beyaz desenli divanda yatar gibi oturuyor. Bu anı çocukluk albümümde yer alan tek babaanne resmi gibi hep siyah beyaz. Babaannemin çukura kaçmış gibi duran gözleri de siyah beyaz. Halbuki hep yeşil gözleri olduğunu duydum anneannemden. Gelin anneannemle babaannemin her ikisinin de müşterek dostlarının kızı. Gelinliğe özlemle bakıyorum, ne görkemli duruyor. Kabarık ve üzerinde ışığın dans eder gibi dolaştığı parlak beyaz rengi var. Altında bugüne kadar gördüğüm en güzel tarlatan jüponu giymiş. Gelinin eteğini kaldırarak jüponu seyrediyorum. Bana, dayımın götürdüğü çocuk balesindeki balerinleri hatırlatıyor. Bende bir gün balerin olacağım, müziğin koynunda kabarık jüponlar giyerek beyaz martılarla dans edeceğim . Büyüklere kahve geliyor ve bana vermiyorlar. Ev sahibi anladı benim kahve içmek istediğimi. ‘’ Sende ister misin yavrum?’’ ‘’ Çocuklar kahve içmez kararırlar’’ dedi anneannem. Gıcık oluyorum şu kadına ya, hep her şeye o karar veriyor. ‘’ İçerim ve kararmam, ne istediğimi ancak ben bilirim anneanne.’’ ‘’ O da ne demek, cici kızlar öyle cevap vermez.’’ ‘’Cici kızlar cevap vermez, camdan bakmaz, yemek bırakmaz öyle ise ben cici kız olmayacağım….’’ ‘’ Cici kız olacaksın ve büyüyeceksin, bende kendi elimle giydireceğim gelinliğini kızımın…’’ ‘’Teşekkür ederim, ben sakat mıyım ki kendi gelinliğimi kendim giyemiyorum anneanne. Sende cici anneanne olmazsan ben sana gelinliğimi göstermem.’’ ‘’ Böyle çok bilmişliğe devam edersen, bir daha sen benimle gezmeye zor gelirsin küçük hanım. İyi sende kendin giz geinliğini, türküsü var kendi gelinliğini kendi giyenlerin. Olmayacak adama gönlünüzü takarsınız, geleceğinizi çıra koyup yakarsınız. ‘’ Eyvah renkli günlerin sonu olur bu. Hayatımın en renkli günleri genellikle onunla geçti doğrusu. Annemin tek düze annelik ve ev hanımlığı yaşamında olmayan renklerin tümünü anneannemin koluna girip yaşadım. Babaannemle ilgili başka hiç anım yok, o sene ölmüş ve o resim çekilirken çok hastaymış … * Ayna karşısında dikilmekten yorulsam da geçmişe, gençliğe yolculuğa devam ediyorum. Simin, Amerika’daki kardeşim yedi yıl sonra, Bodrum’a kayın validesi Belkıs hanımın Akyarlardaki oteline geldi. Bizim ailede cümbür cemaat Akyarlara gitti, Belkıs teyzenin onsekiz odalı otelinin dokuz odasına yerleşildi. Allah yaşasın, otelde şenlik var. Tam o sırada İzmir Fabrikasında toplantıya katılmam söylenince dayanamadım bir gün izin aldım, İzmir’den Bodruma geçecek bende şamataya katılacaktım. İlk defa çocuklarımdan ayrı bir şey yapıyorum. Nedense şiddetle gelmek istemediler. Tam otobüse binmek üzere evden çıkıyorum, Ahmet : ‘’ O güzel bavulu bırak’’ demez mi? ‘’ Sanki evde başka küçük bavul mu var’’ dedim. ‘’ Naylona koy o zaman bavul bana lazım’’ dedi. ‘’ Daha önce söyleseydin uçak kaçacak, vakit yok’’ dedim. O anda Kaan`ın yüzündeki ifadeye baktım, yorumlayamadım. Sanki bir daha birbirimizi hiç göremeyecek gibi kucaklaşarak ayrıldık. Düşmanca bir şeyler vardı Ahmet’in yüzünde. Bir gece önce sessiz telefonlar gelmeye başladığında, artık ortalıkta çapkınlık yaparak bizi aşağılamasına dayanamadığımı söyledim, suratı ondan böyle zannederim. Bodruma varır varmaz, hemen aramalıyım çocuklarımı. Aynı hava Modoko da mobilya seçerken de vardı. Sanki ben aynı evde oturmuyormuşum gibi, sen karışma biz ne istediğimizi biliyoruz dediler. Seçilenler üzerinde hiç benimle konuşmadılar, niçin bu kadar kalbimi kırıyorlar, ne yaptıklarını görebilecekleri bir ayna tutabilmek isterdim yüzlerine. Bir gün gelecek kimseye, beni böyle aşağılama imkanı vermeyeceğim. Şimdi çok erken, çocuklar daha çok küçük…. Son günlerde Ahmet yeni bir strateji gütmeye başladı, çapkınlığa giderken çocukları da alıyor yanına; sörf, yelken falan öğretiyormuş yeni sevgilisi çocuklara… Buluşmalarına karşı çıkıyorum. Bu durumda ben çocukların güzel şeyler yaşamasını istemeyen kötü anne oluyorum. Çocuklar gün geçtikçe kollarımın arasından kayıp gidiyorlar ve çaresiz kalıyorum. Derslerine destek olup, tüm ev işlerini, yemek, yatak, çamaşır, ütü yanında sekiz saat Efes Pilsen in Bakırköy’deki fabrikasında laboratuar şefi olarak çalışıyorum. Günde en az on sekiz saat koştururken onlara renkli bir şeyler yaratamıyorum. Hafta sonunda, beni dışarıda bırakılarak yaptıkları planlara, beni de dahil etmeleri için dayattıkça çocuklarım, benim onların eğlenip mutlu olmasını istemediğimi düşünmeye başladılar. Anlaşılan Ahmet’in stratejisi sonuç vermeye başladı ve ben engel olamıyorum. Adam aklını umumun iyiliği için kullansa çok şeyler yapabilir, kötülük için kullandığından kendimizi korurken onun yolunu kesmek zorunda kalıyoruz hep. Bu seferki kız annemin yazlığında yatağımda unutulan Tofaş araba anahtarının sahibi galiba. Allah ikisinin birden belasını versin. Gerçi bu Ahmet`in tarzı, kızlar bilmiyor ki, bu gün Ayşe, yarın Fatma, öbür gün kendileri de aynı durumda olacaklar ne olduğunu anlamadan. Evden tam çıkarken şeytan ‘’gitme çocuklar duygularını dışa vuramıyor, bir problem var‘’ dedi. Önce İzmir’e gidiyorum, fabrikada bir görevim var, oradan doğru Bodrum, üç saatte oradayım. Hepsi hepsi iki gün uzak kalacağım çocuklardan. Kardeşimi ve yeğenlerimi senelerdir göremedim. Tam yedi sene oldu galiba. Tanrım, vazgeçer İzmir’e uçmazsam şirkete nasıl anlatırım bunu. Hayır, Tülin kızım, bu hasta bir duygu yoluna devam et. Sabah akşam ararsın çocuklarını. Evde olsan ne değişecek ki. Çocuklar ve Ahmet hafta sonunda, her sabah evden çıkıp gece sen uykudayken dönecekler ve seni hiç ilgilendirmiyor havasında ne yaptıklarını bile söylemeyecekler. Şeytan kaldır at kendini balkondan aşağıya diyor. Kaç kez düşündüm bunu çocuklarım ne yapar sonra, bir de ruh sağlıkları nasıl etkilenir böyle bir olaydan, onların ihtiyacı olduğunda yetişemeyecek kadar uzaklarda olmaya dayanamam herhalde. Böyle aptalca, korkakça düşünmek sana yakışmıyor. Ahmet öyle değerini yitirdi ki gözümde, ondan intikam almak bile gelmiyor içimden, onu geri kazanmak gibi bir uğraş ise, beni hiç ilgilendirmiyor artık. Geçmişte yaşananları düşününce bu çok büyük bir değişim benim için. Çocukluğumuzda Muazzez Tahsin, Kerime Nadir romanlarını elimde gören annem : ‘’Kızım bu saçma kitapları okuma, yaşamda böyle şeyler olmaz’’ derdi. Oysa benim yaşamıma, o romanlardan kaç tane sığdı anne... Sizin gibi sesli terlikleri giymek de her zaman işe yaramıyormuş demek ki. Yaptıklarını yutmadığımı belli ettiğimde, kabalaşıyor, terbiyesizleşiyor, canımı acıtıyor ve devam ediyor kaldığı yerden… Sabah, akşam, gece yarısı, öğlen, kaçar kez aradım evi Bodrumdan, açan olmadı. Kızla bir yerlere gitmiş olsalar buna bile sevineceğim. Çocuklarıma bir şey olmasında yeter ki. Gün zehir oldu bana, sabahlara kadar denize bakarak düşündüm. Hesaplaştım geçmişle ve kendimle gurur duyuyorum. Yaşadıklarımı kaç insan yaşamaya dayanabilir ve ruh sağlığını kaybetmeden ayakta kalabilir. Keşke daha ilk sadakatsizliğinde çocuklarımı alıp onu terk etseydim. Keşke topukları tak tak eden bir terlik giymek, tüm sorunları çözebilseydi. Adamın yaptıklarını bildiğimi yüzüne haykırmak bile toparlamasına yaramıyor, bilakis saldırıyor. Artık çok geç galiba, bu gün ailece, hep birlikte Bodrumdan İstanbul’a dönüyoruz. Kardeşim annemlerde kalacak. Hey gidi yıllar hey, bu gün 29 Haziran 1989 evliliğimin yirminci yılı bugün doluyor. Otobüste bizim aileden on sekiz kişiyiz, dört buçuk sıra bizim. Annem dayımla en ön sırada oturuyor. Bense dördüncü sıradayım. Kalbim küt, küt atıyor, evde beni neyin beklediğini bilemiyorum. Telefon hiç açılmadı, Bodrumdan neredeyse saat başı aradım evi. Acaba bana darıldı mı çocuklar, Bir gün onları bırakıp İzmir’den Bodruma geçtim diye. Onlara hediyeler aldım. Beğenecekler mi bakalım… ‘’Şoför, şoför çabuk dur. Dur şoför, hemen dur kaza olacak’’. Annemin sesi, şoför fren yapmaya başladı bile. Annem uykuda konuşuyor, şoför farkında değil çok şaşırdı. Simin hemen arkasında oturuyor annemin, onu uyandırdı. şoföre durumu izah etti. ‘’Ne oluyor kızım, niye dürtüyorsun beni’’. ‘’Anne bağırma, o kulaklığı da çıkar kulağından, uykunda şoför dur, kaza olacak diye bağırdın, adam şaşırdı, otobüste tüm yolcular korku ile uyandı’’. ‘’Başkası bağırmıştır ben değildim’’. Tamam işte bitti, başkası suçlu, annem değil. Acaba bendemi böyle yapıyorum, ben hiç mi suçlu değilim. Sevgi ile başladığımız beraberlik de buralara nasıl geldik. Tüm yaşadıklarımı niçin ben yaşıyorum da, başkaları değil. Bütün bunları küçük sevgililere zarar vermeden yaşamımdan nasıl uzaklaştırabilirim. Tüm aile Kadıköy’de indi. Aileden bir tek ben kaldım otobüste. Ataköy’e kadar en az yarım saat var. Bu gün pazar eve gidip iyi bir kahvaltı hazırlarım, çocuklara lalanga ve ballı, kaşarlı krep de yapayım, ne çok severler. Öyle özledim ve öyle merak ediyorum ki onları. Doğrusu Ahmet’ten uzak bu bir kaç gün çok iyi geldi bana. Daha berrak düşünebiliyorum artık. Beni onunla bununla aldatarak aşağılamasına izin vermemeliyim. Demokraside çareler tükenmez. Peki ama bizim evdeki demokrasi mi? Serkan ilkokulda, üçüncü sınıfta, hocası Sosyal Bilgiler dersinde sormuş : ‘’Çocuklar demokrasi ne demek, bilenler el kaldırsın’’. Serkan hemen el kaldırmış. ‘’Serkan söyle evladım bakalım demokrasi ne demek’’. ‘’ Demokrasi evde babanın dediğinin olmasıdır öğretmenim’’. ‘’ Bu nasıl demokrasi oğlum, hiç babanın dediğinin olması demokrasi olur mu?’’ ‘’Evet, olur öğretmenim. Babam hep bu evde demokrasi yok mu, niçin benim dediğim yapılmıyor der. Demokrasi babamın dediğinin yapılmasıdır’’. Bizim evde başka bir demokrasi var, o nedenle tüm çareler tükenmiş görülüyor. Gözünü aç Tülin, gerçekten tüm çareler tükenmiş olamaz. İşte nihayet geldim. Kapıcı apartmanın önünü süpürüyor. Beni görünce niye şaşırdı böyle. ‘’ Merhaba abla, biz siz taşındınız zannettik geçen gün. O kadar çok eşya çıkınca evden. Bir daha kapıyı açan olmadı, her sabah ekmeğe geldiğimde kapıyı çaldım durdum.. ‘’Hayır Mehmet efendi, Pikniğe falan gitmişlerdir, çocuklar’’. Gördün mü işte yoklar, ben kapıdan onlar bacadan nereye gittiler acaba. Beni meraktan öldürüp delirtene kadarda gelmezler. Bu gün yirminci evlilik yıldönümümüz, nede yıldönümü ya. Gece onlar gelene kadar oturacağım ve Ahmet’ten hesap soracağım. Beni bu kadar merak ettirmeye hakları yok. Hiç olmazsa çocuklara telefon ettir. Yerim belli, yurdum belli, bu kadarı sadistlik. Anahtarı döndürdüm, kapı kilitli değil, uzak bir yere gitmiş olamazlar, kapıyı kilitlerlerdi o zaman. Aman tanrım eve ne olmuş böyle…Çocukların odası boş, salonda boş. Tüm eşyalar gitmiş. Hırsız olamaz. Hırsız ders kitaplarını ne yapsın ki. Dolaplar bomboş. Yerde bir telefon, yanında bir not. ‘’Anne biz babamla gidiyoruz , artık onunla birlikte yaşayacağız, bir karar vermek zorundaydık, öyle karar verdik. Ev sahibi kira ödenmedi diye bize dava açmış. Evraklar avukatta, avukatın telefonu kağıtta yazılı. Sakın bizi arama. Serkan’’. Sakın bizi arama… Sakın bizi arama… Sakın bizi arama…Ve kop koyu bir karanlık… Tanrım yine telefon çalıyor. Ah, aman, aman, başım, gözlerim… Açmalıyım. Telefon çalıyor… Tanrım ne oldu böyle bana, telefon yerde yanı başımda. Avizeyi kaldırıyorum. Kardeşim Siminin sesi: ‘’Abla ne kadar geç açtın telefonu, nerede ise kapatıyorduk, annem bekleyin telesekreter devreye girsin de not bırakın dedi. Yirminci evlilik yıldönümünüz bugün kutlamak için arıyoruz.’’ Ne kibar kardeşim beni çok merak ettiklerini söylemiyor. Çevreye bakıyorum, Yirminci evlilik yıldönümümde her yer bomboş, çocuklarımı da almış gitmiş… Keşke onlara mutluluk verebileceğine güvenebilsem, keşke her şeyin onlar için iyi olacağına birazcık inanabilsem. Tanrım dayanma gücü ver, her şeye dayanma gücü, bu kadar acımasın canım, bu acıyı nasıl yok edebilirim. ‘’Alo, abla orada mısın, alo.’’ ‘’Siminciğim, Ahmet çocukları eşyaları ve her şeyi alıp gitmiş…’’ ‘’Hemen Zerrin’le geliyoruz abla, sakın kıpırdama, bir şey yapma geliyoruz, bunu hep birlikte kutlamalıyız.’’ Kutlamak, neyi kutlayacağız, kutlama yok, anlamadılar beni. Çocuklar yok, çocuklarım, aman tanrım nasıl dayanacağım buna, çocuklarıma ulaşmalıyım. Nasıl, nasıl, nasıl… Telefon ederim, kayınvalideye, görümcelerime, birinin bilgisi vardır mutlaka… Okula giderim, işyerine giderim Ahmet`in. Çaresiz oturamam ben. Kesinlikle yapabileceğim bir şeyler olmalı. Vardır bulmalıyım, bulacağım, bulacağım, bulmalıyım… Kapı çalıyor, niçin çalar kapı, bu evde kimse kalmamış ki… Kalk aç kapıyı adını sesleniyorlar. Bu kardeşlerimin, Siminle Zerrin’in sesleri galiba . Yoksa anneannemin sesimi bu. ‘’Olmayacak adama gönlünüzü takarsınız, geleceğinizi çıra koyup yakarsınız’’. Ah anneanneciğim sen bana söylemiştin gelinliğini ben giydireceğim diye, bense inatla kendim seçtim eşimi ve gelinliğimi, senin ikazlarına hiç aldırmadan... Oğullarım, üstüne titrediğim oğullarım, derslerinden, giyimlerinden, beslenmelerinden başka hiç bir konuya yaşamımda yer vermediğim oğullarım nerede, ne yapıyorlar bilemiyorum, bu onların seçimi diyerek onlara arkamı dönemem. Ahmet kimseye kendi seçimini yapma şansı vermez, o karar verir, sen kendi seçimin sanırsın, tıpkı annem gibi… Kapıyı yumrukluyor birileri, kalkayım da açayım bari. Zerrin ve Simin kapının önünde ellerinde de koca bir sepet, içi tıklım, tıklım dolu…Zerrin: ‘’Ay aşkolsun abla, elimiz kolumuz dopdolu, kapıda meraktan ölecektik . Tuvalette miydin, neredeydin, konu komşu kapılarını açtı, sana duyuramadık vallahi.’’ Koca bir sepet ellerinde, annemin piknik sepeti bu. İçinde şarap, kuruyemiş, cips, sosis ekmek, birde anneannemin öpücük kutusu, çok istediğim halde, o güne kadar henüz elime geçiremediğim... ‘’Abla kutlayacağız ne demek… Dalgamı geçiyorsunuz siz, ben çıldıracağım. Neyi kutluyorsunuz, benim kutlama yapacak halim mi var. Oğullarım, bilgi almalıyım. Onlara ulaşmalıyım. Ahmet ne isterse yapsın, benim umurumda değil artık; oğullarım çaresiz, mutsuz, zavallı bir durumda olabilir. Kendi gözümle görmeliyim. Bunlar on yıl sonra olmalı idi, üniversiteleri bitip elleri ekmek tutunca. Çok erken, daha çok erken. Çocuklarımı istiyorum ben’’ Simin: ‘’ Sevgili ablacım sana söz veriyoruz, ne istersen onu yapman için sana yardım edeceğiz. Ama önce bizi bir dinle, düşünelim ve bir yol çizelim ki nereye doğru yürüyeceğiz bilelim. Birde böyle düşün, senin yapman gerekeni o yapmış, ne iyi işte kutlayalım bunu, şerefe. Amerika’da ayrılıklar hep kutlanır, ayrılık ölüm değildir, yeni bir hayatın ilk günüdür ayrılık’’. Canım Siminciğim sözleri benim yaşamımı değiştirmişti. Aynanın önünde ayakta durmaktan yoruldum. Ne gerek var o acıları hatırlamaya, onların hepsini birlikte hatırlamak niye. Yüzümdeki kırışıklar, her biri bir acının izi olsada yakışıyor bana, yaşadıklarım ise yeni beni yaratanlar, tecrübelerim, onlardan utanmıyorum. * Simin Amerika’ya döndükten sonra, ilk defa annemin yazlığı dışında bir yerde Kaş’a tatile gitmiştim. Çocuklar gitti, anneannem gitti, yirmi yıllık evlilik bitti. Ama, benim büyük bir güç kaynağım var, anneannemin öpücük kutusu bende. Kovmak mı gerek çaresizliği, uzaklaştırmak mı gerek beni güçsüz kılan düşünceleri, açıyorum kutuyu, bir öpücük alıyorum içinden. Başımı kaldırıyor ve ümitle ufka bakıyorum. En doğruyu bulup yakalayacağım ben. Ayrılığın üstünden günler geçmiş. Okullar kapalı, ne yapsam çocuklara ulaşamıyorum derken Zerrinden bir telefon; ‘’Ablacık müjde oğlanlar çok iyi. Burada Marmaris’te bizim tatil yaptığımız oteldeler. Tesadüfe bak sen. Ahmet`in yanında çocukların yaşında bir kız var. Sevgilisi belli. Bizim hiç yüzümüze bakmadı. Çocuklarla konuştum, onları hiç merak etme’’. Olur etmem, mümkün mü hiç bu. Ama onları görmek için ardından Marmaris’e gitmeyecek yeni Tülin. Kaş kumsalında tek başıma yürüyorum. Öğle vakti çıkan o korkunç fırtına altını üstüne getirmiş kumsalın. Her yer denizin taşıdığı istiridye kabukları ve deniz anaları ile dolu. Küçücük yengeçler, deniz yıldızları adeta can çekişiyor sahilde. Oteldeki insanlara bakıyorum, pek çoğu da öyle, sanki mutsuzlar ve yaşam mücadelesinde ayakta kalmak için canlarını dişlerine takmışlar. Kendilerini iyi evlerde oturmak, iyi arabalara binmek, iyi giysiler giymek, iyi yerlerde gezmek ve iyi yemek, sevdiklerinin arzularını gerçekleştirmek uğruna paraya veya sevgiye köle etmişler. Parada kendileri için değil belki, kendilerine bir sürü imkan yaratılmasını bekleyen sevgililere, bir gün parayı alıp kaçıvermeleri için. Dün okuduğum bir şiir aklıma geldi; Basit yaşayacaksın, basit Mesela susayınca su içecek kadar basit... Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında. Tek düğmesi olacak elindeki cihazın; Tek bir düğme, tek bir cümle gibi... Sevince lafı dolandırmadan söylediğin `Seni seviyorum` gibi. Basit bir öpücük yetecek sana... Basit, sıcak bir öpücük; Ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, Tüm düşlerin. Kabak çekirdeği verecek sana Rakamların veremediği mutluluğu. El yazısı ile yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak En değerli kağıdın, hep yanında taşıdığın, atmaya kıyamadığın. İki harekette giyiniverecek, İki harekette soyunuvereceksin. Nazım Hikmet’in bu okur okumaz çok sevdiğim şiirinden kendimi zorlayarak hatırlayabildiğim tek tük mısralar bunlar. Yaşam felsefem buydu benim. Bu bendim, yakın geçmişte kaybettiğim. Ben neleri severim, ne yapmak beni mutlu eder. Unutmuşum. Önceleri Ahmet’in mutluluğu, sonrada çocuklarımın ihtiyaçları derken, beni bir yerlerde unutmuşum. Doğa, doğallık, huzur, küçük mutlulukları yakalayan, pozitif enerji yayan huzurlu insanlar, nerelere kayboldunuz, yirmi yıl.... Bir deniz yıldızı aldım yerden ve suya geri attım. Belki can çekişen bütün yıldızları kurtaramam ama bu yıldız kurtuldu artık. Acaba kendi acılarıma bakmaktan vazgeçerek, insanlara ayna olup, neden mutsuz olduklarını görmelerini sağlasam. Bu deniz yıldızı gibi, onların acılardan, bağımlılıklardan kurtulmasına da yardımcı olabilir miyim. Kendimi adamaya öyle alışmışım ki birileri için mutlaka bir şeyler yapmalıyım. Sen önce kendi dengeni yakala kızım… Ayağımda şapşallar, mayomun üstünde eski bir penye bluz, altında hep aynı şort. Bir tek elimdeki kitap sık, sık değişiyor. Çevreye bakıyorum, İnsanlar ağır takımlarını önce kumsala sonrada odalarına geri taşırken belleri bükülüyor. Hayır, kimse kimseyi değiştirmemeli, herkes kendi istediği tercihi yapma hakkına sahip olmalı. Basit yaşam tercihi, paranın gücünü reddetmek falan değil. Bu düşünce ile para ve para ile sağlanabilecek şeyler, sana karşı kullanılan bir silah olmaktan çıkıyor, senin mutluluğun için çalışabilecek bir değer haline geliyor adeta. Gençliğimde Erdek`te Motel Alevok’ta geçirdiğimiz tatil aklıma geliyor, on sekiz yaşımdayım. Üç sene üst üste, anneannem, dayımlar, teyzemler, ODTÜ den babamın çalışma arkadaşları ve aileleri birlikte tatile gidiyoruz. Yaşıtlarım epeyce çok. Kızlı, erkekli, her gece birlikte eğleniyorlar. Annem görülebilir mesafeden uzaklaşmamıza izin vermediği için ben bungalovun önünde veya deniz kenarında oturuyorum. Uzaklardan gelen müzikleri yakalamaya çalışıyorum. Yıldızlara bakarak şiirler yazıyorum. Bende gençliğimi yaşamak istiyorum diye çığlıklar atıyor içim. İyi ki deniz sağır duymuyor sesimi. Annemin babamın yaşaran gözlerimi göremeyeceği loş köşeleri seçiyorum. Sanki kendimle birlikte, yalnız değilmişim gibi hissederek mutlu olmaya çalışıyorum. O sıkıntılı günler dünde kaldı artık Tülin, bu gece Kaş’da çıldırtan güzellikte bir ay var tepede. Ve o ay, ayağına kadar uzanan gümüşten bir yol çizmiş denizin üzerine; sahildeki teknelerin üzerinde çılgın martılar çığlık çığlığa bağrışıyor. Tabaklardan balık çalıyorlar. Ah, ben bir tutunabilsem martının birinin kanadına, hayallerimi yaşamaya doğru kanat çırpsam, flörtümle el ele gezsem, öpüşsem kuytularda hiç yapamadığım gibi. Çok geç değimli artık, bir gün, belki... Yaşım kırk olsa da, bunları yapabilir miyim; ne annem var nede Ahmet yeni yaşamımda. Annem, bir kol boyu mesafede duracak, ne kadar ısrar etse de gidip onunla yaşamayacağım tekrar. Açmış kollarını beni bekliyor renksiz, anlamsız, kendini hapsettiği dört duvar arasında geçen gri yaşamına... Geçenlerde ziyaretine gitmeden önce telefon ettim. ‘’ Anneciğim alışveriş yapacağım, senin eksiklerini söyle, bırakıvereyim’’ dedim. ‘’Patlıcan, biber ve fasulye alıver birer kilo’’ dedi. Manava girdim, patlıcan bostan patlıcanımı, normal patlıcan mı, biber dolmalık mı, çarliston mu, sivrimi. Fasulye ayşekadın mı, çalımı? Bilmiyorum hepsinden birer kilo aldım, o istediğini alır gerisi bana kalır. Annemi mutlu etmek istiyorum. Ahmet’ten ayrılınca yanına dönmedim, ihtiyarlığında sanki ona haksızlık etmişim gibi suçluluk duyuyorum ... Yanıma, ayşekadın fasulyesini, dolma biberi, çarlistonu aldım, kapısını çaldım. Dışarıda Haziran güneşi, camlarda kalın perdeler sıkı sıkı kapalı. Aç perdeleri annecim, aç gözlerini, dışarıda aydınlık ve güzel bir dünya var dedim. Yüzüme ‘’bu kız delirdi mi ne’’ der gibi baktı, sonra torbalara eğildi. ‘’Aaa. Ayşe mi bu, canım çalı çekmişti, e pes Tülin, ben bu kadar dolmalık biberi ne yapayım, çarliston istemiştim, karnıyarık yapacaktım, bostan patlıcanından olmaz ki’’, ‘’Üzülme anneciğim seni mutlu etmeyi başaracağım sonunda, bir dakika izin ver bana, seni mutlu edecek her şey bagajda’’. Gittim mutluyum, her şeyi düşündüm, tüm önlemleri aldım, annemi mutlu etmeyi başaracağım. Bagajdakileri getirdim. Kapı açık bir baktım ki annem hüngür hüngür ağlıyor; ‘’Sen benimle dalgamı geçiyorsun, niye önceden istediklerimi getirmedin, hangi güzel günden bahsediyorsun, hangi güzel dünya, sokaklar pislik dolu, caddelerde yürümek mümkün değil, birde trafik, yankesiciler, çanta kapıp kaçanlar’’. Tamam anneciğim, tamam, o senin dünyan, sen benim dünyama gözlerini kapadığın sürece onu nasıl görürsün. Ama ben bir daha senin dünyana sığamam anneciğim, ben orada ölürüm. Ben yeniden doğdum yaşama, bu hayatımı da sana veremem. * Geçmişe yolculuğum devam ediyor. Yaşam bir şerit gibi geçiyor gözlerimin önünden. Ahmet ile nişanlandığımız günlere geldim. Anneannem; ‘’Tülin nasıl olsa İstanbul da staj yapıyor, nişanı burada Çınar Otelinde yapalım’’ demiş. Kayınvalide hemen düşünmüş Ahmet’in kardeşi Sevim’de nişanlanacak, iki nişana da aşağı yukarı aynı insanları davet edeceğiz, ekonomik olsun. Haydi nişanlarını birlikte yapalım, bir arada çıksın, demiş. Sevim, küçük görümcem bu işe çok bozulmuş. ‘’O gecenin tek yıldızı ben olmak isterim’’ demiş. Ben çok şaşırdım ve ona gökyüzünü gösterdim. ‘’ Bak Sevim gökyüzüne binlerce pırıl pırıl yıldız yan yana. Birbirinden daha farklı, hepside güzel ve sen onların hepsini ayrı, ayrı fark ediyorsun, ışık saçtıkları için. Gel yüzünü asma, asma ki pırıl pırıl parlayasın. Düşünsene iki yıldız birlikte daha kolay aydınlatırız geceyi’’ dedim. Beni anladı sanıyorum. Çok neşeli geçti nişan. O gece, Çınar Otelinin terasındaki ışıklarda, gökyüzündeki yüzlerce martı da dans etti bizimle. Ahmet’in kollarında dans ederken martılar bize, biz martılara karıştık sanki, yüreğim çığlık çığlığa martılar gibi, bundan sonra yaşayabileceğim geleceği istediğim gibi, kim bilir belki…. Derken Ağustos bitti, staj bitti, İstanbul da bitti, Ahmet askere gitti. Okul dönemini İstanbul da Halıcıoğlunda Levazımcı olarak yapacak. Geçen ay anneannem bir kıyak çekmiş bize. Anneme telefon açtı hastayım Tülin’i acele bana gönderin dedi. Annem epeyce direndi, okul, okul, dedi ama kaybetti. Ben doğru İstanbul’a postalandım. Meğer Ahmet anneanneme uğramış; ‘’Tülin’in yemin törenime gelmesini çok istiyorum’’ demiş. Anneannem hemen işi bitirmiş. Gittim, kayın peder beni okulun kapısında karşıladı. Töreni beklerken tırnaklarım acıyor diye bana hep şamfıstığı soydu verdi. O iyi bir adam. Kayınvalide; ‘’Bey geline bu ne iltifat, 40 yıllık karınım bir gün elinden fıstık yemedim’’ dedi, pek gülüştük. Tören çok ilginçti, yeminden sonra Ahmet izin almış, beni anneanneme götürüp bırakmadan önce deniz kenarında yürüdük biraz. Koca bir somun ekmek aldık bakkaldan. Hepsi ile martıları besledik. Martılar, ekmekleri yakalamaya çalışırken, bize coşkulu bir akrobasi gösterisi sundular adeta. ‘’Biliyor musun Tülin, geceleri sevgimi martılarla sana yolluyorum’’ demişti Ahmet. ‘’Maalesef Ahmetciğim bilemiyorum, Ankara’da Martı yok, mektuplarını bana ulaştıramaz onlar, gel sende benim gibi mektup yaz gönder, ne hissettiğini bende bileyim’’ demiştim. Namussuz, niye yazmıyor ki sık, sık. Ben üç yazarsam ondan bir geliyor. Martı ile yolluyormuş sevgisini, o yolladı ya yeter, bana ulaşıp ulaşmadığı hiç önemli değil. Haydi bakalım bende sevgimi koca bir top yapıp ve ayın ayağıma kadar çizdiği yoldan yuvarlayarak sana yollarım artık. Yarın postaneye gitmeyeceğim ve mektubunu postaya atmayacağım. Belki beni anlar o zaman… Nişanlım Ankara’ya geliyor. Onu öyle çok özledim ki. Gece binecek otobüse annem karşılamama izin vermedi. Doğru bize gelecek, iki saat birlikteyiz. Sonra otobüse binecek ve gider gitmez okula teslim olacak. İnşallah gecikip de bir problem yaşamaz. Anneme çok kızdım. Sabahın köründe gelip sonra hemen gidemez diye tutturdu, millet ne sanırmış. Çok ağladım. Sonunda balkona çıkıp oturmamıza izin verdi. Hep göz önünde olursak dedikodu olmazmış. Canıma tak dedi vallahi nişanlılık ne zor şeymiş. Balkonda konuşurken karar verdik. Ahmet okul bitince teğmen maaşı almaya başlayacak. Ben de lisans mezunu oluyorum. Mastır yaparken asistanlık ayarlayıp para kazanabilirim. Nişanlılık çok acı verici artık evlenebiliriz. Ahmet gidince annesi ve babası ile konuşacak. Bende bizimkilere söylemeliyim. * Bu gün evlendik. Bu güne kadar nasıl geldik bilemiyorum. Kayınvalide, kayınpeder, görümceler ve onların tarafından hiç kimse nikaha gelmedi. Ahmet ne kadar geç söyledi onaylarını alamadığını. Aslında gelinlik provasında terzi erkek diye olay çıkarınca hepimiz çok şaşırdık. Ve ben çok kırıldım, kendini affettirmek için neye üzüldüğünü anlatmak zorunda kaldı. Meğerse onlardan nasıl olsa onay alırım diyerek yola çıkmış. Nikah gününü almış. Davetiyeler basıldı. Gelinlik seçildi ve gelinlik parasını da gönderdi . Ama hala ailesi ile anlaşamamış… Bu nasıl aile, sen nasıl bir insansın diye bütün gece ağladım. Sabaha kadar nikahta ‘’Hayır’’ demek ve beni üzen herkesten intikam almak için kendi kendime söz verdim. Gece uykumda bile bunu tekrar edip durmuşum kardeşim Simin söyledi. Aslında annem ve babam, bir noktadan sonra, evlilik için bana destek bile oldular. Onlar yarı yolda bırakılmayı hakketmedi, fakat Ahmet’e çok kızdım. Efendim çok geç konuşmuş babası ile. O kardeşinin nikahı olmadan başka bir nikah yapamam dediği için cesaret edememiş bir türlü, son anda bir emri vaki yapmayı planlamış kendince. Yaşamda tüm sorunları emrivaki ile çözmeye çalıştığı için çözümsüzlük yaratıyor adam. Hep ne yaptığı değil nasıl yaptığı problem yaratıyor. Kızdığım olan değil, böyle önemli bir konuyu benden saklamış olması. Ailemin yaşadığı şok da cabası. Zavallı Siminciğim, nikah memuru bana evlenmeyi kabul ediyor musunuz diye sorunca nefesini tutmuş. Bende, epey uzunca düşünmüşüm, halbuki çok hızlı bir şekilde yaşadığım her şeyi bir, bir hatırlayarak hesaplaşmaya çalışmıştım. Ben ‘’Evet’’ deyince pat diye bir ses… Simin yerde, boylu boyunca heyecandan bayılmış zavallıcık. Bir baktım tüm büyüklerin yüzü kıpkırmızı… O zaman anladım ki yüreklerin tümü hoplamış, benim gibi aklı başında bir kız en fazla ne yapabilir ki bu kadar korktular. Tüm olanları bir bardak su ile yuttum. Hepimiz aynı şeyi defalarca yapmıyor muyuz. Buna olgunlaşma demiyorlar mı büyükler? Yarın trene binerek Manisa`nın kazası Kırkağaca doğru yola çıkacağız. Evimiz yok, eşyamız yok, bir giysilerimi koyduğum bavulum yanımda, koca koca mutluluk hayallerim, umutlarım kalbimde, pırıl pırıl gözlerimiz, el ele siyah bir trenle her şeyi arkada bırakarak birbirimizin olmaya gidiyoruz, otel odasına gelin gidiyorum… Pırıl pırıl bir kar çiçeği deldi soğuk yüzünü toprağın Çiçek baktı ve baktı da çevresine günlerce Ben bu dünyanın çiçeği değilim dedi. Geceler buz gibi yapayalnız, Günlerse upuzun ve umutsuzluk dolu, İnsanlar çıkarcı alana kadar yüzüne güler, Dostlar ve dostluk bile gerçek değil bazı bazı… Çiçek yorgun, ümitsiz büktü boynunu Yere bakar oldu günler geceler boyu. Bir deli rüzgar bir şeyler getirdi yanına bir gün. Başka bir rüzgar örttü üstünü toprakla yeni misafirin. Çiçek baktı, soğuk, yağmur, kar o yapayalnız. Güneş artık hiç çıkmayacak, bitmeyecek bu yalnızlık. O ne yanında sanki bir kıpırtı, Bir sarmaşık yırttı toprağı, başı dimdik yükseldi yukarı. Rüzgar estikçe salındı kur yaparcasına çevrede, Bir gün buldu kolları yalnız çiçeği, sarıldı Bizim çiçek yalnızlık bitti dedi, mutluydu, Ondan sonra özlemle aranan artık yalnızlık oldu... Bu şiiri benim için mi yazmış şair, evet zehirli bir sarmaşıkmış bana sarılan, kurtulunca yalnızlık korkusunun tuzağından, güzel bir yalnızlığın kötü bir beraberlikten ne kadar güzel olduğunu anladım. Güzel beraberlikler için kalbimde yer açtım. Büyük oğlum bir gün, dört mutsuz insan iken, dört mutlu insan olduk anne dedi. Sonrada belki dört değil üç diye düzeltti. Kim mutsuz diye sormadım, biliyorum. Ahmet’in ne yaptığı değil, nasıl yaptığı problem yaratan. Aklıma yönetim geliştirme eğitimlerinde örnek olarak anlattığım, iki Ayşe ile iki Alinin hikayesi geldi. Birinci Ali ve Ayşe tanışıp sonunda birbirlerinin olmaya karar vermişler ve olmuşlarda; İkinci Ali Ayşe’yi pazarda görmüş ve ‘’bu benim olacak, katim karar’’ demiş. Arkadaşlarının yardımı ile dağa kaldırıp onunla birlikte olmuş. Her iki Ayşe ile Alinin yaptıkları o mahut şey ayı şey. Ama bir durumda, ırza geçme vakası olarak polis kayıtlarının arasında yerini alırken; diğeri mutlu bir beraberliğin başlangıcı oluyor. İşte Ahmet’in hatası ayrılmak değil, bunu ırza geçerek yapması, hala kabahatini anlayamıyor. Serkan’a; ‘’Annen torunun sırtındaki doğum lekesini görmesin, onu da benden bilir’’ demiş. Keşke anlayabilse, o zaman belki yaşlılığında böyle yapayalnız, kimsesiz, yokluk içinde kalmazdı. * Telefon çalıyor yine sıyrılıp anılardan açmalıyım. Telefonda torunum Sinem; ‘’Babaanneciğim, ben torunun Sinem, bu gün okulda harfleri öğrendik, çok sevdim harfleri, sen Bodruma gidince artık sana E-mail atarım babaanneciğim. ‘’ İşte mutluluk bu diyorum, geçmiş yıllar gözlerimin önünde hızlıca vals yaparak geçti. Başardım tanrım sana binlerce teşekkür. Sinem devam ediyor; ‘’Babaannecim şimdi televizyonda dizim başlıyor, telefonu kapamadan önce sana biraz öpücük göndereyim, kutun boşalmıştır. Elimde tuttuğum küçük define kutusunu öylesine sıkmışım ki parmaklarım zonkluyor, elimi gevşettim, telefonun avizesini yerine koydum. Aynada kendimi izliyorum, bembeyaz buklelerim tokalardan kurtulup alnıma düşmüş, yüzümde huzurlu bir gülümseme. Sandığı iki elimle kucaklayıp göğsüme sıkı, sıkı bastırdım, tanrım başardım dedim. Sevgili anneanneciğim bana doğru yolu gösterdiğin için teşekkür ederim. ’’İyilik bulduysanız onu martıların kanatlarına bağlayınız, tüm dünyaya iyilik tohumları dağılsın diye, dağılsın ki iyilik çoğalsın. Kötülük gördüyseniz olduğu yerde bırakınız, kalbinizde kök salarak, güneşi gölgeleyen, kin ve nefret ağacına dönüşmesin. Olduğu yerde bırakınız ki; kendi kendini kurutup yok etsin kederinden’’ diyerek bize doğru bir seçim yapacak birikimleri yıldız gibi işlediğim için sana teşekkür ederim. Kötü olan insanlar, dünya değil anneciğim; kötü olan bizim tercihlerimiz, seçimlerimiz. Biz başardık anneciğim, bak sevgi dolu iki oğlum, iki gelinim, iki torunum, dostlarım ve sevgili yeni hayat arkadaşım; ben mutluyum anneciğim, mutlu ve özgür. Kimse benim sırtımdan, benim yaşam enerjimi sömürerek yaşayamaz artık. Sevdiklerim torunlarım, oğullarım, gelinlerim, sevgili eşim, dostlarım, arkadaşlarım. Ve artık birde ben varım benim sevdiğim. Biliyorum ki, ben sevgi tohumları saçabilirsem etrafıma, yeni yeni sevgililer çıkacak karşıma, torunum Sinem gibi... Korktuğum gibi öpücük kutum hiç boşalmayacak. Bodrumdan kışı İstanbul’da geçirmek için yeni döndüm. Yarın Pazar, kahvaltıya geliyor akrabalar. Hesabı ödemeden gitmelerine izin vermeyeceğim, hepsinden birer öpücük alacağım, ileride kutuyla birlikte onlara miras bırakmak için. Arada sırada kutumu gökyüzündeki martılara doğru açıyorum dünyaya sevgiyi taşımaları için, öpücüklerimin yayılarak tüm insanları sevgiyle kucaklaması için.
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
1
Aralık
1
Aralık
1
Sudenaz’dan Mektuplar (ııı)
• Ersin Başeğmez • Yaşamdan Hikayeler • 22 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
1
Aralık
1
Ekim
18
Ekim
18
Ekim
18
Ekim
18 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
|||||||||||||||||||||||||||||||