Örülen Her Koza Bir Parça Ölümdür
Fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusu sarmış sokağı.Süzülerek, kıvrılarak yatak odamın penceresinden içeri giriyor...Sabah uykumun o tatlı sıcaklığında burnum; yastığımda açtığı oyuktan kendini çıkarıp, havayı kokluyor..Evet..İşte, o mis koku, üstümde neşeli küçük bir kuş gibi daireler çizerek uçuşuyor...
Bu güzel, bildik kokunun çağrıştırdığı anıları bir anda harmanlıyorum belleğimde. Işık hızıyla talan ediyorum yılları. 1950 lerden, 2000 lere değin, en az beş tur atıp, yatağı-ma geri dönüyorum...
Kalkmalı mı, kalkmamalı mı ? Nedense pek keyfim yok gibi...
Sağ gözümü aralayıp, geceden açık bıraktığım pencereye bakıyorum.Bir tutam güneş ışığı ile göz göze geliyoruz...Muhteşemsin, şahesersin, ne bileyim, çok güzelsin sevgili ışık demeti. Uyku sersemi daha fazla övgü bekleme benden...
Aralık duran perdenin kenarında kımıldayan bir şey var. O ne ?Aaa..deli kelebek,ne İşin var senin bu güzel sabahta ev içlerinde, aklınla zorun mu var ? Hani perdemin deseni, çiçekli böcekli, allı morlu, dallı yeşilli olsa neyse, simsiyah fay kumaş...Yoksa Hala gece mi sanmaktasın ? Güneş ışığı gözümü alıyor,seçemiyorum ama renkli kanatların var gibi..Çok güzel olduğun kesin...
Sanki gece boyunca taş taşıdım, bu ne bitkinlik...Doğrulup, ayak yordamıyla terliklerimi giyip kalkıyorum.Ilık çarşaflar sırtımdan bir sevgili gibi sarılıyor, gitme diyor, daha çok erken.. Eh..sabahın üç’ünden beri senin koynunda yatmadım mı Yeter, şimdi cilvelenmeyi kes.Ömrüm varsa sabaha karşı yine sana dönerim. Otur oturduğun yerde ve beni bekle.
Usul, usul pencereye yaklaşıyorum. Allahım, bu ne güzel bir yaratık ?Hele bu kanatlar inanılır gibi değil...Minicik kırmızı puanların serpiştirildiği siyahların arasında,ayrıca sarıdan başlayıp, fıstık yeşiline döndükçe ,daha ovalleşip büyüyen benekler,birbirine; bej-beyaz, kıl inceliğinde simetrik çizgilerle birleştirilmiş, güzel değil, güzel ötesi bir çift tül kanat bunlar...
Bu kadar güzel olmaya mecbur musun serseri şey?
Klasik kelebek duruşu gibi değil bu pozu. O tablo kılıklı kanatlar oldukça dik biçimde ve hafifçe aralanmış. Sanki perdenin kumaşını incelermiş gibi düşünceli ve ciddi görünüyor. Sağ duyargasını biraz öne eğmiş. Başı, gövdesi ve o narin incecik eklemli bacakları hareketsiz...
Bir küçük adım daha atıp, iyice sokuluyorum perdeye. Benim güzel, küçük sabah sürprizim diyorum yavaşça...Sol duyargasını sallayıp havaya dikiyor,sağ duyargasını da onun yanına getiriyor. Hoş geldin evime. Minicik bir hareketle, sanki bana doğru dönüyor. Güneş ışığı hala sağ kanadının üstünde oynaşıyor. Saydamlaştırıyor adeta.
Büyülenmişcesine gözümü alamıyorum ondan. İncitmeden avucuma alıp, sonsuza kadar dolaştırmak isteği uyandırıyor içimde.
İkimiz hiç ayrılmadan ölümsüzleşip, yemyeşil kuytu bir ormanda yaşayalım. Bu zalimliklerden,sözde dostluklardan, çıkar hesaplarından ve hırslardan arınmış bir dünyamız olsun istiyorum...
Uçtun yine azizim” diyorum. kendine gel, on yedi yaşında falan mı sanıyorsun kendini? Kelebeğini avucuna alıp,diyar, diyar sonsuzlukta dolaştıracakmış.Bak sen !
Hoş, mümkün olabilseydi, bir an bile duraksamadan onu alıp gidebilmeyi nasıl isterdim Allah biliyor...Nasıl kıskanırlardı ölümlüler ?Ya da nasıl alay ederlerdi kimbilir ?
“Kedili kadın” dan sonra, “kelebekli kadın”. Eh.. pek fena değil... Örneğin “K” ile başlayan “ köpekli, kangurulu köstebekli, kargalı, kaplanlı, kaplumbağalı,kurtlu (elma ya da kiraz kurt’lu değil tabi ki , vahşi doğada yaşayan asil ve yalnız kurttan söz ediyorum),kuşlu, kurbağalı ve hatta karıncalı kadın” olabilirim... Mahzuru mu var? Olamaz mıyım? Yasak yok ya !
Hep istemez miyim, hep istememiş miydim ? Kocaman bahçeli bir evim olsun. Sokaklarda çaresiz yaralı, üşümüş,kimsesiz , aç görüp te içimin kan ağladığı tüm hayvancıkları toplayıp gücümün yettiğince doyurayım, sağlayayım, aşılarını yaptırayım, çimenlerin üstünde onlarla alt alta, üst üste yuvarlanıp oyunlar oynayayım.... Örneğin bir çiftlik olabilir (yine uçtum),kalabalıktan uzak, ot bürümüş, unutulmuş bir toprak parçası olabilir( bir uçuş daha).
Orada, onlara soğuktan korunabilecekleri barınaklar, yıkama yerleri, sağlık bakımı bölümleri yapayım. Rahatça doğum yapabilecekleri temiz,yuvacıkları olsun. Kendi doğalarınca, özgürce, oynaşarak korkusuzca yavrularını büyütebilsinler, zehirlerden,tekmelerden, taşlardan, sopalardan ezilmelerden, her türlü zalimlikten uzakta, dünyaya ve insanlara güvenlerini yitirmeden korkusuzca yaşayabilsinler diye....
Sabah sürprizime bakıyorum yine. İki arka bacağını birer birer arkaya doğru uzatıyor, geri çekiyor, sonra birbirine sürtüyor. Diğer bacaklarıyla da aynı işlemi yapıyor, geriyor, geriniyor. utan, utan diyorum kendime. şu üç santimlik hayvancık bile sabah sporu yapıyor, bak da utan... Derin bir soluk alıp, bezginlikle iç geçiriyorum. Aman sen kendini kımıldatma sakın. İncilerin dökülür, ne yaparsın sonra ? İki gram yağın erir de , emeklerin, homini gırtlakların boşa gider.
Gardrobun iki orta kapısını kaplayan boy aynaları ve şifonyerin üstündeki büyük kare ayna, ayrı açılardan, aynı anda, poloroid bir fotoğraf makinesi gibi çektikleri resmi yüzüme çarpıyorlar ve buyur diyorlar, işte sen... Bir yabancıya bakar gibi bakıyorum.
Evet, yabancı bir kadın bu, üstelik yatak odamda...Ne işi var, neyin nesi ve nasıl girdi buraya ? Kötü bir şaka mı bu ? Dehşete düşüyorum, şaşakalıyorum, günün moda deyimiyle inanmıyorum.
İster inan, ister inanma, yapacak bir şey yok, hiç kıvırtmaya kalkma, bu sensin işte. İyi, pek güzel, pek alâ, hiç olmazsa bu yaz Burgaz Ada kıyılarında deniz anası sıkıntısı çekilmeyecek, tekne bağlayacak şamandıra aramaya gerek kalmayacak, daha sayayım mı rezil mahlûk ?
İşin bu çözümsüz noktasına gelince, kendimle dalga geçme huyum Hızır gibi yetişiyor imdadıma. Kendimi “ti”ye almak beni pek eğlendiriyor. Bu zevki kimselere bırakmam. Ayrıcalık bende, önce ben...
Zaten sonraya kalanlar gizemli fısıltılarından pek zevk almıyorlar. Çünkü lâf arasında kendimle bu denli acımasızca dalga geçişim, onları önemli ölçüde yoksun bırakıyor bu zevkten. Daha sonra bir şeyler eklemek isteyenlerin de iğneleme, acıtma, sözüm ona “dostça uyarı”ları, incitip kırma hevesleri kursaklarında kalıyor. Böylece bu zehirli dillerden uzaklaşıp, sıyırtıyorum. Nasıl ? Taktik ve korunma kalkanı buna denir işte...
Üstelik bu kalkanı her durumda kullanabiliyorum; aşk’ta, iş’te, savaşta , barışta.... Nasıl işe yarıyor bilseniz...
Eskilerin “Güleriz ağlanacak halimize” deyimi bana böyle cuk oturuyor işte...
Aynalardaki çağrısız konuk yansımaya bakıyorum... Göğüs-bel-kalça orantı olarak uyumlu görünse de 90-60-90 lar mazinin sisleri arasında yollarını şaşırmışlar... Onların yerinde şimdi; kesmek, yontmak, oyup kazımak arzusu uyandıran bir takım yabancı maddeler var... Söylentilere göre bunlara “yağ katmanlar deniyormuş. Kim yapıştırıp ekledi sağıma soluma bunları yahu ? tabii ki sen salakçım ... Üç ayrı aynadaki üç ayrı yansımaya sırıtıp dilimi çıkarıyorum, midemde bir kazınma var ya, açım demeye dilim varmıyor. Eh... biraz utanmamız bulunur her halde..
Sabahlığımın eteklerini savurarak mutfağa yöneliyorum. Çay makinesine katran gibi bir dem sağlamak üzere yığınla çay koyup demlenmeye bırakıyorum ve banyoya geçip hergünden daha hızlı bir biçimde sabah faslımı tamamlıyorum.
İçerde bir konuğum var. Yalnız bırakılmaz, aç da bırakılmaz. Pekiii, güzel sürpriz kızım, sana ne ikram etsem, aç mısın acaba ? Çay içmezsin, kepek ekmeğiyle yapılmış kaşarlı tost yemezsin, rafadan yumurta olmaz. Ne yapmalıyım senin için ? Kedi beslemenin nimetleri... Kelebeklerin nasıl beslendiklerini unutuveriyorsun....
Buldum ! Salon penceresinin kenarına dizdiğim Afrika menekşeleri geliyor aklıma. İki mor, biri sıklamen, diğer ikisi koyu pembe katmerli çiçekleri olan kadife yapraklılarım var ya ! Onlarla da konuşurum hep. Yalnız yaşamaktan olsa gerek, böyle hoş huylar ediniyorum. Haa.. bir de geçen hafta Burgazada’dan topladığım sarılı beyazlı papatyalar var. Birazcık bayatlamış olsalar da, hala çok güzeller....
Hadi gel, seni onlara götüreyim. Yine, fazla kıpırdamadan usulca yaklaşıyorum perdeye....
Çok yakınındayım...Parmağımı sana uzatsam ürker misin ? Ya açık pencereden uçup giderse, ya, korkup can havliyle odanın içinde uçuşup bir yerine zarar verirse ? Şansımı deneyeceğim, ya tutarsa değil mi ?
Parmağımı uzatıp,görebileceği kadar yaklaştırıyorum...Bekliyorum....Şöyle bir kıpırdıyor,Duyargalarını öne, yana eğip sonra dik duruma getiriyor. İncecik bacakları yürüme hazırlığında. Küçücük, milimetrik adımlar atarak parmağıma yöneliyor. Nefesimi tutup bekliyorum. İyice yanına gelip duruyor. Küçük keşiflerle, kendince yokluyor, inceliyor, ölçüp biçiyor, sonra, güvenilir bulmuş olacak ki, iki uzun adımla tırmanıp tünüyor üstüne...Sevinçten bayılabilirim... Benim güzelim, canım, kıyamam sana bir taneciğim, sana zarar vermeyeceğimi anladın, güvendin demek...Pek alâ...
Onu sarsmamaya çalışarak, kedimden öğrendiğim gibi; yumuşacık süzülerek salona yürüyorum. Menekşelerin yanına gelince duruyorum, fısıldıyorum.
Güzellerim, size bir konuk getirdim, lütfen ona iyi davranın. Parmağımı birinci saksının mor çiçeklerine dokunur gibi yaklaştırarak beklemeye koyuluyorum. Otuz saniye kadar hiç kıpırdamadan duruyor.Menekşeleri fark edip etmediğini anlamak mümkün değil.Parmağım ve ben heykel benzeri bir kıpırtısızlıkla sabırla bekliyoruz.
Uçacakmış gibi, birkaç kez o güzel renkli tül kanatlarını çırpıştırıyor ama uçmuyor. Halâ menekşeleri keşfetmesini bekliyorum. Çok sürmüyor. Yine o,inceden ince duyargalarını oynatmaya başlıyor. Eğiyor, çiçeklerden birine dokunuyor, yine geri çekiyor, sonra öbürüyle aynı yoklamayı yapıyor. Duruyor biraz daha düşünüyor ve...işte....sonunda.... nazlı, nazlı salınarak parmak köprüsünün üstünden yürüyüp ,ilk Afrika menekşesine yatay geçiş yapıyor. Yaşasın....Başardım....
Aferin benim sürpriz kızıma ! Nereden biliyorum ki kız olduğunu ? Belki oğlumdur ? Kedi yavrusu değil ki avucuma sırt üstü yatırıp bakabileyim. Gerçi öğünmek gibi olmasın, ben, kedilerin yüzüne bakıp, dişi mi, erkek mi olduğunu anlayabilenlerdenim de, kelebek anatomisi ile ilgili cehaletim utanç verici... Lise yıllarında okuduğum börtü böcek bilgilerimi de, beynimin hangi çekmecelerine sakladığımı hatırlamıyorum.
Her ne ise, içimden ona “kızım” demek geldiğine göre, o, benim “Sürpriz kızım” artık. Eğer erkekse de, kusuruma bakmasın. Ne yalan söyleyeyim, ben, kız çocuklarını oğlanlara nispeten biraz daha çok seviyorum. Kendi cinsime karşı bu kadarcık torpilim olsun a canım...
Hadi sen keyfine bak güzel kızım, ben mutfaktayım.
Gülümsüyorum... Farkındayım, kocaman gülümsüyorum... İçimde, yağmur sonrası ferahlığı var...Hatta şarkı bile söyleyebilirim şimdi...
“ Seni sevda çiçeğim, tac-ı ser’im,
Bilemezsin, ne kadar çok severim.”
Sabahın dokuzunda, çıkardığım sesin, kadından çok, erkek sesine benzediğinin farkına varıp, şarkımı yarıda kesiyorum. Konu komşuya azap çektirmenin alemi yok...
İç iç, biraz daha sigara iç, hata iki kesmiyor, üç pakete çıkar, bak o zaman nasıl açılır sesin. Bir de şan hocası buldun mu, as solist bile olabilirsin. Kendimi dövmek istiyorum...
Çayım mis gibi kokmaya başlamış, ohh... çay gibisi yok. Kocaman cam fincanımı doldurup, tatlandırıcımı aramaya koyuluyorum. Çantamı didikliyorum, yok, raflarda yok, haa.. dün gece bir damacana çay içtiğime göre, yazı masamdadır.Oturma odasındaki yazı masasının üstü savaş alanı gibi. İşte buldum. Yine gülüyorum. Rahmetli annem geliyor aklıma. Şeker hastasıydı ama, yarım kilo dondurmayı, iki dilim kremalı, meyveli pastayı ya da, kaymaklı ekmek kadayıfını umursamadan afiyetle yer, ama çayına ve kahvesine acayip bir titizlikle sakarinini atmayı hiç ihmal etmezdi.Nasıl kızar ve ne çok gülerdim bu haline...
Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu “ derler ya, buyurun işte , aynı naneyi ben yiyorum şimdi. Gülme komşuna, gelir başına . Vallahi bu atasözlerimiz bir harika. İnsan soyunun abuk sabuk davranışların , üç dört kelimelik bir cümle ile teşhis edip, reçetesini yazıveriyor.
Salonun kapısından geçerken, durup “sürpriz kızım`a” bakıyorum. Menekşeleri sevmiş gözüküyor, rahatı yerinde...
Çayımı yudumlarken, bir yandan kendimi dinliyorum. Evet, o yağmur sonrası ferahlığı sürüyor... Dahası , yüreğimi bunaltan yerli yersiz, ıvır zıvır bir sürü tatsızlığı ittirip kaktırmış ve yerleşmiş gibi görünüyor...Ben işte bu hissi duyumsamayı seviyorum.
Sürpriz kızım gibi, bana bu duyguları getiren bütün canlıları. “Yaratılanı sev, Yaratan’dan ötürü” felsefesi ile sevmenin neş’esi kaplıyor yüreğimi. O büyük ve sonsuz kudretinin idrakinden ve teşekküründen aciz olarak yaşadığım Yüce Yaratan’a, gözlerim dolarak ve içim sızlayarak ,sevdiğim, yaşamı paylaştığım bu güzel canlıları bize armağan ettiği için şükrediyorum...
En kötü hissettiğim anlarda bile, içlerinden her hangi biri (güzel, çirkin,büyük veya küçük hiç fark etmez) beni mutlu etmeye yetiyor, hüznüm dağılıyor, gözlerim parlıyor... Yıllar önce bir sevgiliden bu konuda ciddi sitemler dinlemiştim. Hatta bir keresinde, müzikli bir lokantada görüp te sevdiğim bir kedi için, yanımızdaki dostlara “ Yahu şuna bakın, beni gördüğünde bile gözleri böyle parlamıyor” demişti... Gözlerimi parlatmayı beceremeyen eski sevgililere selam olsun....
Şu anda yine, görünmez bir el tarafından derlenip bana uzatılan kocaman bir çiçek buketi almış gibi hissediyorum kendimi. Harika renklerde, ayrı cinslerde, irili ufaklı, mis kokulu bir buket bu... Sanki her çiçek ayrı bir güzelliği, ayrı bir güzel duyguyu temsil ediyor. Düşünün bir an... İnsan soyunun yararlanması için yaratılan sonsuz nimetlerin içinde yer alan bu hayvancıklar örneğin; Sütüyle, etiyle, derisi ile, tüyü ile, gücü ile, yaşamın her devresinde bize hizmet ediyorlar. Küçüğü, büyüğü, sevimlisi, sevimsizi, ürkütücü ya da zararlı olanları bile, ibret, sevgi, hayranlık, şefkat, okşama, hatta mıncıklama isteği uyandırmıyor mu ? (Onların doğadaki yaşama düzenleri, şaşmaz bir güdüyle, insanı büyüleyen davranışları karşısında şaşkınlıkla karışan bir saygı duymuyor muyuz ? Bakıp geçiyor muyuz, bakıp görüyor muyuz ? Bence, bu çağda , ortak sorunumuz; baktığımızı görmemek. Görsek, görmeye çalışsak, yeryüzünde bu gün olduğu gibi, çılgın bir “kör dövüşü” yaşanmazdı...)
İşte bu muhteşem yaratıkların uyandırdığı duygular, harmanlanarak bir bütün oluyor, beni bütünlüyor, o bütünün bir parçası oduğumu hissediyorum. Gülümsemem, gözümdeki ışıltı, yüreğimdeki huzur bundan kaynaklanıyor....
Ay sonunu getirebilecek param kalmayabilir. Buz dolabının kapağındaki mıknatıslı süslerin altına kıstırdığım faturalar mutfağa her girişimde bana öldürecekmiş gibi bakabilir. Otomobilimin benzin gösterge ışığı kırmızı, kırmızı sürekli göz kırpabilir. Hiç umurumda değil. Kredi kartlarımın da canı cehenneme....
Şimdi, salonda Afrika menekşelerimle yarenlik eden güzel “sürpriz kızım”ın verdiği huzuru, mutluluğu, neş’eyi, o sımsıcak sevgiyi hangisi bu içtenlikle verebilir ki ?
İkinci kez fincanıma çay doldururken, uykumun arasında algıladığım o mis gibi “fırından yeni çıkmış ekmek kokusu” aklıma düşüyor. Midemde çalmaya başlayan açlık senfonisinin dayanılmaz ezgileri duyulmayacak gibi değil. Ya o aynalardaki yabancı kadın? Ona ne demeli? Damak zevki mi, sağlık mı, estetik mi ? Öfff...Seçim yapmamı kim bekliyor?
Kendimden başka herkese ve her şeye duyarlıyım. Nasıl oluyor da söz konusu ben olduğumda böyle yan çiziyorum ? Kendimi çok önemsemeyi, titizlenmeyi, dert etmeyi bir tür egoizm mi var sayıyorum acaba ? Çevremde bunca sorun varken, özellikle dış görünüşümle ilgili konularda paranoyak bir özen göstermeyi eski deyimle “abesle iştigal” olarak mı nitelendiriyorum .
Kafa yoracak,düşünecek, fikir üretecek yaşamsal değerler beynimi tırmıklarken, nasıl göründüğümle uğraşmak bana komik ve anlamsız mı geliyor ? Bilmiyorum... Ama bundan çıkarttığım sonuç; kendimi sevmemezlik değil. Bundan eminim.
Kendimden vaz geçiş değil, dişi duyguların ölümü değil... Umutsuz bir kabulleniş mi ? O da değil. Çünkü umutsuzluk acı verir. Ben acı duymuyorum. Olsa olsa gerçeği kabul ediş biçimim bu... Evet, evet adı bu; orta yaşlarımı, her şeyiyle,bedenime ve ruhuma getirdiği ya da götürdüğü çizgileriyle içime sindirmek ve onlara “Hoş geldiniz” deyip, bu duygularla ve bu görüntüyle barışık yaşamak...
“Barışmak” ne güzel bir anlamı var bu kelimenin. Otuz altı yaşıma bastığım günden beri bu barışı imzaladım ben. Hatırlıyorum, o gece dostlarımla birlikte pastamın mumlarını üflerken, arkadaşlarımın “bir şey dile” çığlıkları arasında aklımdan geçen buydu. Bu barışı içtenlikle istemiştim. O gece içimden geçen dilek, kelimesi kelimesine şu idi: “Allahım, kendimle barışık, huzurlu ve çevreme de gücüm yettiğince huzur verebileceğim bir orta yaş dönemi ve yaşlılık nasip et.”
Yarım asırlık ömrümün bu günlerinde, bunu başarabildiğimi görmekte ve dostların olumlu tepkilerinden anlayabilmekteyim. Bu yıllardan sonrası için umut edebileceğim ne var? Sevdiklerimin sağlığı, iyilikleri, gençlerin en az acı ve yara ile yaşam savaşında başarılı olmaları, benden daha kıdemli olanların acısız ölümlerle ikinci yaşamlarına yürümeleri. Kendim için de; elim ayağım tutarak, kimselere yük ve de özellikle muhtaç olmadan akıl sağlığım koruyarak vademi doldurmaktan başka bir dileğim yok.
Bakar mısınız ? Meğer hiçbir şey istemezmişim.Başka ne kaldı ki zaten ? Görmek, duymak, konuşmak, akıl, el, ayak tamam mı, tamam. Eh..artık defolarımı ve montaj fazlalarımı da işinin ehli bir neşter erbabı halletti mi, bitti gitti. Kim korkar hain yıllardan ? ( Anneciğim, Vallahi şaka, ödüm kopar bilmez misin ?)
Üçüncü fincan çayımı içmeye yeltenirken aklıma gelen bir düşünceyle yeniden koltuğa çöküyorum. Kelebeklerin ömrü kısacıktır.Bin bir emek ördükleri kozalarından çıktıktan sonra birkaç gün ya da birkaç saat içinde programlandıkları üzere polenlerini taşır, çiftleşir, yumurtlar ve yaşama veda ederler
“ Örülen her koza, bir parça ölümdür” diyorum yavaşça.
Benim sürpriz kızımın kaç günü ya da kaç saati kaldı acaba ? İçim burkuluyor. Kim bilir ne zaman çıktı kozasından, nerelerden uçup geldi buralara ? Çevrede bunca bahçe, çiçek, onca güzel ağaç varken, fakir haneme konuk olması nedendir ?
Üstelik bir çok arkadaşıma “ Yeter artık, fenalık getiriyorsun içimize “ dedirten her şeyiyle simsiyah olan evimi neden seçti ki ?
“ Güzel kızım, yoruldun mu acaba, bir şeylerden mi korktun, benim bir ölümlü olarak vakti-saatini hiç bilemeyeceğim o son saatlerinin yaklaştığını mı algıladın ? Yoksa birileri sana “ Bu siyah perdelerin ardıda bir kadın var, börtü-böceği, kelebeği, kediyi, köpeği pek sever, şu son demlerini onun yanında sevgiyle şımartılarak geçir” mi dedi? Eğer böyle ise ve kim söyledi ise, doğru söylemiş. Tam yerine düştün. Yaşamak için olduğu kadar, rahatça ölmek için de harika bir son duraktır bu ev.
Ne kadar acımasız ve katı gerçek gibi algılansa da, ölüm yeni bir başlangıç ve yeni bir süreçtir. Sonsuzluktur. Korkulası değildir hiç. Hele, ön yargısız, çıkarsız, hesapsız, hırslardan soyunmuş yürekler için beden ve dünya hapsinden, özgürlüğe geçiştir. Tüm canlılar için kaçınılmaz bir meta morfoz’dur. “ Boş ver sen bunlara güzel kızım, hem belki bu uzun yola birlikte çıkarız seninle bu gün. İster misin ? Neden olmasın , kim bilir ?”
Kızımı menekşesiyle birlikte alıp, masaya getirsem mi acaba? Ne var, şöyle karşılıklı sabah keyfi yaparız.Baca gibi tüttürdüğüm sigaraların dumanından rahatsız olur mu, yoksa odalarda yüzen bu gri li beyaz lı kümeleri yağmur bulutu mu sanır? Yanına gidiyorum. Üçüncü saksıya geçmiş. Sıklamen menekşelerin üstünde ,aykırı, egzotik bir çiçek açmış gibi görünüyor.
Bu güzelliğe dalıp gidiyorum. O zarif tül kanatlarının sarısında çocukluğumu, kırmızı beneklerinde genç kızlığımı, yeşillerde aşklarımı, siyahlarında bu günlerimi görüyormuşcasına seyrediyorum sürpriz kızımı.... Onun bu sabahtan beri, dışarıdaki o güzelim havayı, kendine gerekli olan her şeyi, yaratılma amacını bir yana bırakıp bana konuk oluşu gibi, ben de kendime uzaktan bakıp, hangi yanlışların orta yerine daldığımı, hangi yanlışlara tutunduğumu görüyorum.
O, gelişiyle beni mutlu etti ama, benim mutluluğum onu mutlu etmeyecek, alı koyacak. Yoksa, o da benim gibi, kendinden başka herkesi mutlu etmeyi mi seviyor? Mutlak öyle....
Minicik, güzel renkli sürpriz kızım. Seninle epey benzeşiyoruz. Kan mı çekti, toprak mı çekti, kader mi çekti seni bana ? Elimi uzatıp keyif çattığı saksıyı elime alıyorum yavaşça. İstifini bozmuyor. Pes doğrusu, sen ne biçim kelebeksin, ürkmüyorsun, korkmuyorsun, kaçmıyorsun. Benim bildiğim, tüm kanatlı yaratıklar, böyle durumlarda pırrr...diye olay yerini terk ederler...Bunca güven niye ? Anlaşılan, sen de benim gibi birazcık “hoş”sun.. Hadi gel bakalım...
Küçük mutfak masasının öbür ucuna yerleştiriyorum onu. Yerime geçip oturuyorum. Çayım buz olmuş.Fincanı eviyeye boşaltıp yeniden dolduruyorum ve yerime oturuyorum.Başımda o bildik ağrı ve ağırlık bağlanmış gibi bir hal var.Tansiyonumu ölçtürmem, doktora gitmem,kolestrol, lipid, üre vesairelerime baktırmak, hak getire..En son doktora gidişim ne için ve ne zamandı, onu bile hatırlamıyorum. Annem diyordu zaten. Ben adam olmam.
Küçük hanım, bakıyorum da keyfin oldukça yerinde. Bütün menekşelerin tadına baktın mı, güzel miydiler.?
Öyle zarif, öyle narin, öyle küçük ve korunmasızsın ki.. Ama çaresiz değilsin Asla çaresiz değilsin. Kötü bir şeyler sezinlediğinde, o harika kanatlarını çırparak uçuverirsin. Kurtul ya da kurtulama, en azından kaçmayı, uçmayı denersin. Bu senin “çaren”dir.Sana özgüdür.
Çareleri görmemek, görse de denememek insan soyuna özeldir. Üstelik gerek beden, gerek ruh yapısının mükemmelliği ile insanlar kaçmak, korunmak, savunmak, yaşamı sürdürmek adına, sonsuz denebilecek donanımdadır.
Yakındığımız her şeyin mutlak bir çıkış yolu, bir ya da bir çok çaresi vardır. Çoğunlukla hep yakınımızda, yanı başımızda, ayaklarımızın altında bir yerlerdedir. Çoğu kez kendilerini gözümüze sokarlar da, bir türlü görmez ya da görmezden gelinirler.
Zavallı çareleri bile çaresiz bırakırız bizler.Aklımızı başımıza toplamak işimize gelmediğinden midir bilmiyorum, çareler yıllarca, bir su gibi yanı başımızdan geçer giderler.Onlara “durun, size ihtiyacımız var, bizi bekleyin.” dememek için bin türlü şey uydurup, daha da kötüsü bu uydurduğumuz düzmecelere ve sudan sebeplere sımsıkı sarılarak inanır ve inanılmayı bekleriz.( Bu cümledeki acı gerçek şablonunu, ben ,ömrümün her bir hatasının üstüne yerleştirdiğimde, “cuk”oturduğunu gördüm. İsterseniz siz de deneyin. Bana hak vereceksiniz. Yaşasın kuyruklu ve acıklı masallarımız.)
Acılarımızı çarelerden daha çok severiz.Yakındığımız her bir derdimizi her bir yerimize yafta benzeri yapıştırır, sıcak bir şal gibi sarınıp, sarmalanırız da,yıllarca ortalarda salınırız.Yalansa yalan deyin..Vızıl, vızıl vızıldanmak ne güzeldir !
Benim güzel sürpriz kızım,İnan sen benden daha akıllısındır.Tehlikelerden kaçma ve çareleri denemek konusunda, eminim..Örneğin; şimdi bile, benden tedirgin olsan, ürksen, şu açık pencerelerden birine doğru uçmayı dener, sonuçta kaçar gidersin. İşte aramızdaki fark bu güzelim. Ben senin gibi kaçmayı akıl etmem, hiç edemedim zaten. Fırsat varken kaçamadım, yokken aramayı denemedim.
Daha doğrusu kaçmak istemeyi beceremedim.Çünkü ben salağım minik kızım. Son vaktinde şapşal bir annen oldu. Şimdi sen beni boşver...Beni anlamaya çalışma sakın. Yoksa ,o güzel minik bedenindeki şaheser programlanman karışır, parazitlenir. Neye uğradığını da anlamaz, benim gibi saçmalamaya başlarsın. Onun için, bana kulak asma. Dinlermiş gibi dur, anlarmış gibi duyargalarını kımıldat, bana yeter.
Ne olur sürpriz kızım, biraz daha yaşa. Ne olur, bu son günün olmasın. Birlikte bir iki gün daha geçirelim seninle. Senden yansıyan güzelliklere ve senin duyumsattığın o ilahi sezgilere ihtiyacım var. O minik bedeninde kalan enerjini, benim gibi idareli kullan ne olur. Sen yanımda kaldığın sürece, sokağa çıkmayacağım.Yeterince çay ve sigara stokum var .Acıkırsak idare edebilecek kadar öte berimiz de var. Süresini bilemediğim bu kısa zaman içinde, seninle dertleşmek istiyorum. İçinden “çattık” demiyorsundur umarım. Sana ilk bahar piyangosundan çıktım ben.
Çay fincanımı tabağına, sigaramı tablaya bırakıp kalkıyorum. Aklıma harika bir fikir geliyor.İyi de uygulamak için seni rahatsız etmeyen bir formül bulmam gerekiyor.Farkındaysan, kaç saattir, sen ürkme diye, evin içinde hırsız gibi gürültü çıkarmadan, gölge sessizliği ile dolaşıyorum.Kıymetimi bil.
Şu anda burada olmasaydın, Allah korusun bir örümceğin ipek ağlarında çırpınıyor ya da bir anne kuşun gagasında yavrularına sabah kahvaltısı olarak götürülüyor olabilirdin. Sırf oyun amacıyla bile olsa,haylaz bir kedi yavrusunun pençelerine düşebilirdin değil mi ? Hatta ben bile kışt, pışt diyerek seni evden kovalayabilirdim...Hayat acımasız bebeğim.Ne yazık ki yasaları da kesin ve tartışılmaz.
Şimdiiiii....Nerede benim resim kağıtlarım, kara kalemlerim,guaj tüplerim vesairem ? Bir gün bu yazı taslaklarımın arasında boğulup gideceğim. Kedi yavrusunu yitirse, bulamaz. Şu sağdaki kara dolabın alt raflarında olabilir. Pastel kuru boyalarım da olacaktı. Hem daha pratik,daha az vakit alır.Dolabı açalım bakalım. Bingo! İşte hepsi burada... Böyle alımlı çalımlı bir model nerede bulurum bir daha. Bu arada dua edelim de öbür dört ayaklı, köşe yastığı, yürüyen peluş kılıklı kızım eve gelmesin. Allahtan böyle güzel havalarda hovardalık damarı kabarıyor da, yalvarsam da, eve girmeyi reddediyor.
Resim gereçlerimi kucaklayıp, bir kedi sessizliği ile mutfağa taşıyorum ve yerime oturuyorum.
Eveeet.. Başlayabiliriz. Şimdi beni iyi dinle küçük hanım. Öyle zırt-pırt yön değiştirmek yok tamam mı ? Burada ciddi bir sanat eseri için uğraş veriyoruz. Anlaştık mı ? Bu duruşun hiç de fena değil. Ana hatlarıyla bunu kağıda geçirmeyi başarırsam, gerisi kolay. Sonra istersen evin içinde tura çık.
İşte çizmeye başlıyorum. Başın, gövden, bunlar duyargaların, bunlar o zarif bacakların. Üzerine tünediğin Afrika menekşelerin de biçimleniyor. Sıra kanatlarında. Onları biraz daha büyük çizeyim mi? Biz insanlarda sıkça rastlanır bu abartma merakına. Çünkü kimse kendinde olandan memnun değildir. Kadın ya da erkek, mutlak bir yerlerinin daha büyük ya da daha küçük olmasını isterler ve bu istek onları ömür boyu didikler. Sizlerde böyle bir takıntı olduğunu sanmıyorum. Ne dersin ?
Ben birazcık daha büyük çizmeyi istiyorum . İşte bitti. Taslak tamam. Detayları boya ile belirgin duruma getireceğiz. Bu pastel boyaları ne zamandan beri kullanmıyorum ben? En azından iki yıl olmuştur.
Kutunun kapağını açıyorum. Ohh... O özel koku.. .Tarifsiz .nasıl söylesem, anıların kokusu gibi... Evet, evet...Anı kokuyor bu boyalar. Tüm duyguları, geçen tüm yılları yerinden kıpırdatıyor.Sanki odalardan, sofalardan, dolaplardan, çekmecelerden, hatta yollardan, okullardan, bayram yerlerindeki kayık salıncaklardan dolaşıp geliyor bu koku...
Siyah önlüklerimin ceplerinde biriken kalemtraş yontukları, kırık tebeşirler, simit susamları gibi...Saç örgülerimin ucunda çözülen kolalı beyaz kurdelalar, tokalardan firar eden perçemler, Sümer Bank botlarımın burunlarındaki haylaz sıyrıklar, annemin azarları, küçük masum yalanlar ve artık bir daha hiç dönmeyecek ne varsa, o gibi kokuyor ve taşıyor bu kutunun içinden.Süzülerek, kıvrılarak, cisimleşerek doluşuyorlar odaya.
Sevgili sürpriz kızım işte tüm anılarımı paylaşıyoruz seninle. Sırlarımı öğreniyorsun. Her birine sevgiyle, özlemle bakıyorum.O sevgili hayaletlerim, onların hiç eskimeyen ve eksilmeyen sevgileriyle, anılarıyla yoğunlaşan bu kokuyu içime çekiyorum. Geri dönmenin de, döndürebilmenin de mümkünü olmayan geçmiş zamanın, bu vaz geçilmesi imkansız parçalarına tutunmak öyle güzel ki...
Anılar...Tutunacak dalı kalmayan yüreklerin kurtarıcısı anılar... Onlar olmasa ne yapardım bilmiyorum...
Kendi kendime bile itiraftan kaçındığım bir şey var güzel kızım.Bunu ilk kez sana söyleyeceğim. Hiç mecalim kalmadı. Bu yürek sızısını, bu gönül yükünü, bu hovardaca harcadığım hayat armağanının ezici yükünü taşımaya gücüm yetmiyor. Tükeniyorum güzel kızım. Azar, azar tükendiğimi hissediyorum.
O sonsuz yolculuğa benden çok önce çıkmak mutluluğuna eren annem, babam, dostlarım, kedilerim, kuşlarım... Her biri kendine özgü notalarla bezenmiş tuhaf, benzersiz bir musıkî ile seleniyorlar bana oralardan...Çağırıyorlar.. Yakında...Çok yakında yeniden görebileceğim onları....
Bak, işte resmin bitti... Görmek ister misin ? Senin çevrene başka kelebekler de çizsem mi ? Sana benzeyen, daha küçük, daha büyük, farklı renklerde olsunlar. Ne dersin ? Evet, çizmeliyim. Belki görünce arkadaşlarını bulduğunu sanırsın, ya da aileni... Ailen ? Kelebeklerin ailesi olmaz ki...Onların her şeyleri, kendi kendileridir...
On sekiz yaşımdayken okuduğum bir romanı anımsadım şimdi.." Kelebekler Ağlamaz” Yazarı Alman dı. İsmini unuttum. O günlerde yaşadığım fırtınalara benzeyen bir konusu vardı. Pek etkilenmiştim. “ Kelebekler Özgürdür” Bu neydi ? Ha, evet... Bir tiyatro eserinin adı idi. Yanlış hatırlamıyorsam Dormen Tiyatrosunda sahnelenmişti...En az yirmi-yirmi beş yıl önce...
Sen, güzel, minik, tatlı yaratık...Benim güzel kızım...Sen bilir misin ki, Bu aklı evvel Adem oğulları, Havva kızları farklı yönlerde ve farklı şekillerde sana nasıl özenirler ve senden nasıl esinlenirler.. Tüm zarif iltifatlarda, özgürlük düşlerinde, romantizmin, edebiyatın, güzel sanatların her dalında mutlaka senden izler vardır. Kolleksiyoncular ardınca koşturur.Çoğu kez, güzel kadınlar gibi, başına dert olur güzelliğin...Şu anda. Birden saf ipek kumaşları neden sevemediğimin ayrımına varıyorum...Günaydın...
Hem cinslerinin de boyamasını bitiriyorum. Sağ köşeye ismimi yazıyorum ve resmi sana doğru yavaşça itiyorum. Bakalım beğenecek misin ? “ Ne yapıyorsun, uyuyor musun ? Uyuma ne olur..Hiç sırası değil... Duyuyor musun beni, bak ne diyorum. Gitmek zamanın geldiğinde beni de götürsene... Çok ciddiyim...Seninle birlikte gitmek istiyorum. Şimdi bir mizansen düşünelim seninle, var mısın ?
Düşün ki, burası bir tiyatro sahnesi.Oyunun üçüncü ve son perdesindeyiz. Öteki oyuncuların replikleri bitmiş, çekilmişler. Seninle ikimiz kalmışız... Orta halli bir mutfak dekoru. Siyah bir masa. Bir başında ben, öbür başında sen varsın.- Tıpkı şimdi olduğu gibi – Spot ışıkları salondaki izleyicileri görmemize engel oluyor. Yalnızca arada iç çekişler ve küçük öksürükler duyuluyor.
Ben konuşuyorum, sen susuyorsun.Sürekli anlatıyorum, sen dinliyorsun –tıpkı şimdi olduğu gibi – Tek bir fark var. O da tiyatro sahnesindeki masanın üstüne, seyircilerle senin arana dev boyutlu bir büyüteç yerleştirilmiş. Sen ve Afrika menekşeleri , o güzel renklerinizle olağan üstü boyutlarda görülüyorsunuz seyirciler tarafından...( Yönetmen, benim için böyle bir uygulamaya yanaşmadı, sen zaten yeterince kocaman görünüyorsun dedi. Gerçekten çok mu kötü görünüyorum ?)
Anlattıklarımı dinlerken, ya da senden yanıt beklerken, başını anlayışlı bir ifadeyle sallamanı, sağ duyarganı “evet”, sol duyarganı “hayır” anlamında eğmeni, güldüğün zaman, o tül kanatlarını neş’eyle çırptığını çok net bir biçimde , şaşkınlık ve hayranlıkla izliyorlar..Meğer.ne kadar çok şeyim varmış anlatacak. Ne uzun bir rol vermişler bana, bitmek bilmiyor...Sen de yoruldun biliyorum. Merak etme, sonlara yaklaşıyoruz artık...
Ben, yerimden kalkıyorum, sana doğru yürüyüp yanına geliyorum –şimdi yaptığım gibi – Sol elimi sana uzatıp avucumu açıyorum. Sen başını kaldırıp yüzüme bakıyorsun ve üç kanat çırpışıyla menekşelerinden ayrılıp, avucuma konuyorsun. İki adım atıp duruyorum.- şimdi olduğu gibi – İçimde çekilmeye, ezilmeye benzer bir his var.Sahneyi ışıtan spotlar birer,birer sönüyorlar sanki. Niye böyle kararıyor mutfak ? Dışarıda güneş ışıl, ışıl. Votaj mı düşüyor yine ? Yalnızca bir tek spot tam üstümüzde hala yanıyor. Benim yüzümün yarısını aydınlatarak, avucuma, senin o muhteşem tül kanatlarının üstüne düşüyor...
Mutfak tavanından, masanın ortasına inen uzun zincirin ucuna astığım sarı Hint fenerinin ışığı da kararıyor gibi...
Sana bakıyorum...Ağır çekim bir film gösterimi gibi sağ kanadının üstüne doğru yatmaya başlıyorsun avucumda. –şimdi olduğu gibi – Panikliyorum . Niye kızım, ne oluyorsun ? “Duyargaların kıpırtısız, o incecik bacakların da ...-şimdi olduğu gibi –İçimdeki o çekilme, boşalma hissi artıyor. Ayaklarım bedenimi taşımaktan vaz geçer gibi... Masanın kenarına tutunmak için sağ elimi uzatıyorum. –şimdi olduğu gibi – Ne uzak...Bir türlü yetişemiyorum... Güçlükle başımı eğip, son bir gayretle dudaklarımı o ipek kanatlarına değdiriyorum. –şimdi olduğu gibi – Sol kanadını öpüyorum... Üstümüzdeki tek ve son spot ta kararıyor artık... Ağır ağır yere doğru kayıyorum... -şimdi olduğu gibi... Sen avucumda yatıyorsun...Sarı Hint fenerindeki ampul de söndü...-şimdi olduğu gibi – Sahnenin ağır, bordo kadife perdeleri usul usul kapanıyor...
Oyun bitti...
Alkışlar...
Kimin umurunda ?
Gidiyoruz işte...
Son dileğim kabul oldu... Birlikte gidiyoruz, benim güzel sürpriz kızım...
Sana dememiş miydim....
CEYDA GÖRK...07. 2002