Paralel Kirlenmeler (3)
–Elbette, baksanıza şu tabiatın güzelliğine! Yolun üst tarafında üzüm bağları, zeytin bahçeleri… Her tarafta bin bir çeşit meyve, rengârenk çiçekler, yemyeşil otlar… Alt tarafta ise muhteşem İznik Gölü…
–Ay vallahi çok heyecanlandım, diyor Gülbeyaz. Sizin arsaya ne kadar yolumuz kaldı?
–Yirmi dakika sonra oradayız. İznik’le Orhangazi’nin tam ortasında… İznik ve Orhangazi’den başka, bu gölün kıyısında otuza yakın köy vardır. Az sonra göl kıyısında kurulu olan Çakırca köyünden geçeceğiz. Daha sonra Boyalıca köyünden… Sonra da bizim köy… Fakat bizim köy sahilde değil, dağın eteğindedir.
–Ne bitmez yolmuş; meraktan çatlayacağım!
–Merak edecek bir şey yok Gülbeyaz… İçinde yüz elli civarında yetişmiş zeytin fidanı olan bir bahçe… Göle sıfır… Sahile yakın olan iki dönümlük kısmı yabanî otlarla ve dikenlerle kaplı… Bu çalılığın altında da masmavi göl uzanıyor. Biz bu çalılığı temizleyip villaları oraya dikeceğiz.
Yine el çırpıyor Gülbeyaz:
–Ne güzel, ne güzel!
“Ne güzel diyen dilini yesinler senin!” diyorum. Tabii ki içimden…
Gülbeyaz’la ilgili mahrem hayaller kurarak biramı içip bitiriyorum. Boş kutuyu pencereden fırlatınca Cemal:
–Doğayı kirletiyorsun Dilâver ağabi, diyor tebessüm ederek.
–Ne kirletmesi Cemal? Boş bir kutuyla doğa mı kirlenirmiş? Siz bilmezsiniz; toprak harıl harıl çalışan bir kimyacıdır. Bir yılda çürür gider o kutu. Doğa kendisini korur, merak etmeyin.
Çakırca köyünden geçiyoruz. Buradaki evler hep bahçe içinde ve en fazla iki katlı… Her evin en az bir duvarını asma dalları sarmış. Asmalarda yemyeşil, taptaze yapraklar… Üzüm yaprağı görüntülü evler… Evlerin önü ise üzüm çardaklı…
–Dilâver Bey, diyerek sessizliği bozuyor Gülbeyaz.
Geri dönüp:
–Buyur Gülbeyaz Hanım, diyorum.
Gülbeyaz, iki ön koltuk arasına eğik vaziyette yaklaşarak:
–Eşinizle barışacak mısınız? diye soruyor.
Tam algılayamıyorum kadının sorusunu. Blûzunun üst düğmesini açmış çünkü; adeta burun buruna ve nefes nefeseyiz. Başımı beş–altı santim uzatsam dudak dudağa geleceğiz. Gözlerimi diri göğüslerinden ayıramıyorum. Nicedir hasret kaldığım kadın kokuları hücum ediyor burnuma.
–Efendim, anlayamadım.
Kadın nereye baktığımı gördüğü halde toparlanmak bir yana daha da eğilerek tekrarlıyor sorusunu:
–Eşinizle barışacak mısınız, diye sordum. Öyle bir söylenti var da…
Ellerimin terlediğini ve titrediğini hissediyorum. İşin kötüsü sağ elimin beynimin kontrolünden çıkarak yavaş yavaş kalktığını fark ediyorum. Bu isyankâr elin, gözlerimin çivilendiği yere girmek üzere olduğu zannına kapılıyorum bir an. Telâşla irkilip öne dönüyor ve yola bakıyorum.
“Oğlum Dilâver!” diyorum kendi kendime. “Eline, beline, diline sahip ol! Şimdi sırası mı? Bu kadın da az kurnaz değilmiş ha! Benden daha çapkınmış şırfıntı! Tabi, Dilâver Beyde para çok; üç daire, bir dükkân, on iki dönüm zeytin bahçesi… Kirada oturan bir işçinin karısı olmaktansa… Yağma yok Gülbeyaz Hanım; evliliği aklından bile geçirme… Sen bana kendini koklatırsın, ben de sana paramı…”
Fakat mantıklı düşünüyorum ve hafifçe ondan yana dönerek duymak istediği cevabı veriyorum:
–Ne barışması Gülbeyaz? Biz resmen boşandık. Ona da, kızıma da birer daire verdim; çekip gittiler. Sizinle şunun şurasında üç aylık komşuluğumuz var. Sen o gudubeti hiç görmedin. Onu bir tanısaydın bu soruyu kesinlikle sormazdın. İki dünya bir araya gelse o çirkef kadınla tekrar evlenmem. O defter benim için kapanmıştır. Artık hayatıma beyaz bir sayfa açacağım. Gönlüme göre birisini bulup evleneceğim.
Gülbeyaz’ın yüzüne bir mutluluk dalgasının yayıldığını görüyorum o anda. Geniş bir nefes alıp koltuğa yaslanıyor.
Ter içinde kalmışım; kâğıt peçeteyle alnımdaki terleri siliyor ve önümüzde kıvrım kıvrım uzanan yola bakıyorum. Sessizce yol alıyoruz. Gülbeyaz yerel gazeteyi okuyor, Cemal dikkatle arabayı sürüyor, ben de Gülbeyaz’la ilgili yasak hayallere dalıyorum.
Şimdi Boyalıca köyü sırtındayız. Burada göl manzarası harikadır. Uzun ve yemyeşil kamışların halelediği elips şeklindeki İznik Gölü, adeta ayağınızın altına serilmiştir. Orada, Samanlı ile Katırlı dağlarının arasında, bir zümrüt gibi parıldar göl. Güneş; artık gökte değildir, bu zümrüdün tam ortasına düşmüştür. Sudaki güneşin çevresinde ak köpüklü dalgacıklar titreşir durur. Güneşin sudaki yansıması, yakamozlanan gölün parıltısı gözlerinizi alır. Gözleriniz şimdi büyülenmiştir; bu manzara haricinde başka bir şey görmeniz mümkün değildir.
–Yavaş sür arabayı Cemal, diyorum. Muhteşem İznik Gölünü seyret. Dünyanın hiçbir yerinde böylesine bir güzellik göremezsiniz.
Şimdi birinci viteste gidiyoruz ve manzaranın tadını çıkarıyoruz.
–İşte bizim gölümüz, diyorum gururla. Dünyanın en temiz gölüdür burası. Çocukluğumda, az sonra gideceğimiz tarlaya sebze ekerdik de testimizi gölden doldururduk. Günde birkaç defa göle girer, doyasıya yüzer ve su içerdim. Gölümüzde ilik, dikence, gördek, sazan, yayın dediğimiz nefis balıklar yetişirdi. Hatta bahar aylarında, tam bu mevsimde, ilik balıkları sahile vurur, onları elle dahi yakalayabilirdik. Babamın ufacık bir kepçeyle, yarım saat içinde iki sandık ilik balığı yakaladığını hatırlıyorum. Yiyemediğimiz balıkları tuzlayıp küplere basar, kışın yerdik. Eee, hiç konuşmuyorsunuz; beğendiniz mi gölü?
–Masal gibi, diyor Gülbeyaz.
Cemal’inse gözleri parlıyor.
–Söyleyecek bir lâf bulamıyorum Dilâver ağabi! Allah böyle güzellikler de yaratmış demek!
–Bas gaza artık, diyorum. Beş dakika sonra, villa yapacağımız cennete kavuşacağız.
(Devamı var)