Paralel Kirlenmeler (4)
Otomobil beşinci vitese geçtiğinde göl manzarası sona eriyor, şimdi iki tarafı da zeytin ağaçlarıyla çevrili, dümdüz ve geniş bir asfalt yolda hızla ilerliyoruz. Tahmin ettiğim gibi beş dakika sonra ulaşıyoruz varacağımız yere. Cemal, benim uyarımla arabayı durdurup sağ tarafta uygun bir yere park ediyor.
–İşte, diyorum yolun altındaki ağaçları göstererek; burası amcaoğlunun bahçesi… Alt tarafta da bizim zeytinlik var.
Zeytin ağaçlarının altında, yeşilin bin bir tonuna sahip diz boyu otlara basa basa ilerliyoruz. Beyaz yaprakları ve sarı göbekleriyle yeşili süsleyen papatyalar… Otların arasından fırlamış gibi duran boynu bükük gelincikler… Bir renk cümbüşü sarmış her yanı. Tabiatın dinginliğindeki huzur, ağaçların ve otların doğal ahenginde uyum bir anda tüm yorgunluğumu alıyor. Burnuma kekik kokuları geliyor; derin derin ciğerlerime çekiyorum temiz havayı.
Kısa ve sessiz bir yürüyüşten sonra baba yadigârı biricik bahçeme geliyoruz. Fidanlar büyümüş, boyları üç buçuk-dört metreye ulaşmış. Dalları fesleğen gibi, yaprakları taze ve canlı…
–İşte burası, diyorum. Bu fidanları yirmi yıl önce ,sağ olsun, amcaoğlu dikti. Ben buraya en son dört yıl önce gelmiştim. Bahçeyi o sürer, fidanlara o bakar, zeytinleri de o toplar. Her yıl bir teneke yağla beş teneke zeytin gönderir bana. Bir zamanlar sadece sebze ekmeye yarayan boş tarla onun sayesinde zeytin bahçesi hâline geldi. Yazlık yapacağımız arsa ise hemen aşağıda.
Yavaş yavaş yürüyoruz. Zeytin fidanlarının bitip de sadece yabanî otların yetiştiği kumluk alanın başında birkaç meyve fidanı karşılıyor bizi. Yerini sevmiş, adeta ağaca dönüşmüş bir erik fidanı; cılız kalmış şeftali, elma, kiraz fidanlarına tepeden bakıyor. Yeşil yaprakları arasındaki süt erikleri iri iri parlıyor. Birkaç tane koparıp Gülbeyaz’a uzatırken:
–İşte bahçenizin ilk meyveleri, diyorum. Yiyin birkaç tane.
–Ben birkaç erikle doymam Dilâver ağabi, diyor Cemal. Eskişehir’e de götürmek için toplayabilir miyim?
–Topla topla, diyorum; ağaç sizin…
–Ay ne obursun Cemal, diyor Gülbeyaz; ben sahili görmek istiyordum.
–Siz gidin, ben ceplerimi doldurayım, arkanızdan gelirim.
–İyi o zaman, biz gidelim Dilâver Bey!
Dikenlere, pıtraklara, ısırgan otlarına dikkat ederek, yabanî otların arasından ağır ağır yürüyoruz. Şaşkınım: “Ulan Cemal, ulan Cemal!” diye geçiriyorum içimden. ”Yoksa sen de mi gizli bir planın parçasısın? Karınla fikir birliği edip kumpas mı kurdunuz bana? Vay kurnaz vay! Aramızdaki gerçek aptal ben miyim yoksa?”
–Dilâver! diyen bir kuş cıvıltısı duyuyorum yanı başımda.
Gülbeyaz’a dönüyorum. Blûzunun ikinci düğmesini de açmış, kırıtarak bakıyor. Gülbeyaz’ın bu hâlini görünce geri dönüp Cemal’e bakıyorum bir an. Cemal başka âlemde… Ağacın üst dallarındaki erikleri zıplayarak toplamaya çalışıyor.
Onun bu çocuksu hâlini görünce “Bu şapşal hiçbir planın içinde olamaz!” diye düşünüyorum. “Plan yapsalar ne yazar ki? Arsayı veririm ama tapuyu asla… Yok öyle üç kuruşa beş köfte!” Böyle düşününce rahatlıyorum ve derin bir nefes alarak:
–Söyle yavrum, diyorum.
Gülbeyaz önümüzdeki boş araziyi gösteriyor:
–Buradaki arsa çok geniş, en az iki dönüm boş yer var. Bize beş yüz metre kare az değil mi?
–Valla ben metre kareden anlamam tatlım, bu geniş arsa sadece ikimize ait. Ortadan bir çizgi çekeriz, istediğin tarafı alırsın. Artık beş yüz mü olur, bin mi olur ben bilemem.
Cilveli bir gülüşle:
–Teşekkür ederim, diyor.
Yan yana yürüyoruz. Gözlerim iki düğmesi açılmış blûzunun yakaları arasında… Sağ elimle belini kavramayı düşünüyorum bir an ama sabrediyorum. Çünkü yirmi metre sonra hafif bir yokuştan inip sahile ulaşacağız ve Cemal’in görüş alanından çıkacağız.
“Kiraz dudakların tadına bakmak için birkaç dakika yeter!” diyorum kendi kendime.
–Niçin bebeğiniz olmadı Gülbeyaz? diye soruyorum. Kusur sende mi, yoksa Cemal’de mi?
Şaşırıyor bir an; kızarıp bozarıyor. Utangaç bir eda ile:
–Galiba Cemal’de…
“Sen benimle bir gece kal, bak nasıl hamile kalacaksın.” diyorum. Diyorum ama içimden…
–Göreceksin bak, bu yazlık sana çok uğurlu gelecek. Yazlığı yapıp taşınalım, en kısa zamanda bebeğiniz olacak.
Yan gözle bana bakarken anlamlı anlamlı kıkırdıyor. Sahile inip Cemal’in görüş alanından çıkmadan önce bir daha arkaya bakıyorum. Cemal dünyadan habersiz, ağaca çıkıyor. Sahile iniyoruz; Cemal gözükmüyor artık. Son olarak çevremi kolaçan ediyorum; kimsecikler yok. Sağ elimin tersiyle dudaklarımı kurulayarak son hazırlığımı yapıyorum. Fakat Gülbeyaz’ın bir sözü, tüm hayallerimi alt üst ediyor:
(Devamı var)