kayit
Google Özel Arama
Necla Güney Alptekin Canlı Yayında!
Hikaye AnaSayfa Hikaye / Yaşamdan Hikayeler

Parmak Çocuk


Parmak Çocuk


PARMAK ÇOCUK

Hikmet BARLIOĞLU

Parmak Çocuk


Ferhat Dede onu eve, ağzı zımbalı, üstü minicik delikli küçük bir kese kağıdının içinde getirdi.
Başı mavi yazmalı,dudakları dualı, omuzları yün atkılı yaşlı karısı, alt kattaki ahşap giriş kapısının önünde terlik katına beklemekteydi. Gözünün yollarda, aklının meraklarda kaldığı kolaylıkla anlaşılıyordu.Görenler, sınırdan terhis edilip gelecek bir oğul, hastaneden sağ-salim dönecek bir evlat, baba evinde el öpmekte ivedilenecek bir gelin-kız beklediğini sanırlardı.
Yaşlı kocası yoldan ayrılıp evlerinin bulunduğu çıkmaz sokağa düşer düşmez, kapı önünde bekleyememiş, romatizmalı bacaklarını sürüte sürüte, ellerini-kollarını aça aça ona doğru adımlar atmaya başlamıştı.
-Getirdin mi Ferhat? Diyordu. Getirdin mi bir göreyim ne olursun. bir kerecik göreyim.
Ferhat dede, ak-pak bıyıklarının altından altından, ak-pak sakalının üstünden üstünden gülümsedi :
-Olmaz sokak ortasında, hanım. Dur eve girelim bir kere.
-Ama bu çıkmaz sokakta bizden başka kimse yok ki.
-Olmaz burada, gir eve.
Yaşlı kadın önde, yaşlı kocası arkada içeri girdiler. Ahşap kapıyı örtüp kol demirlerini arkasına sağlı sollu vardılar ve ahşap merdivenin basamaklarını çıkmaya koyuldular. Perişan nine, trabzanlara yüklene yüklene her çıktığı basamaktan sonra başını çevirip Ferhat Dede ‘ye bakmakta, sanki onun arkasından geldiğini gözleriyle görmek istemekteydi.
Aralık penceresinin camından içeri girmeye zorlanan akşam güneşinin solgun sarı ışıkları çıplak merdivenin basamaklarını, trabzanını mahmur dudaklarla öpmekte, yaşlı karı-kocanın sırtlarında, omuzlarında, başlarında dolaşmakta, muradını ala ala pencereden ayrılmakta, yerini alacakaranlığın dudaklarına bırakmaktaydı.
Yukarı katın sofasında durmadılar. Sofayı yorgun adımlarla geçip oturma odasına girdiler.
Oda, konuk pekilenmeye hazırlanmış bir köy odasını andırmaktaydı. Çıplak tahtaların üstüne göbekli bir Bünyan halısı serilmişti. Duvar diplerinde boydan boya alçacık sedirler yer almaktaydı. Nakış nakış, desen desen, ilmek ilmek Eğin halılarıyla örtülü sedirlerin arkalarında, koltuk kumaşlarından kılıflı, kalın, sert yastıklar vardı. Duvarlardan birindeki sülüs yazılı bir kıblegah, bulunduğu yerde kendi kendine “Garik-i bahri isyanım, dahilek ya Resulullah” diye tespih çekmekteydi. Yanında, az ötesinde iki eliyle sapı süslü kılıcının kabzasına dayanmış, sırtı pelerinli bir “Gazi Mustafa Kemal” vardı ve altındaki Latince yazılarla gören gözlere “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben, özgürlük aşkı ile gururlanan bir adamım” demekteydi.
Müslüman evinin Kur ‘an-ı Kerim ‘i, pencere yanındaki çiviye asılı el örgüsü bir beyaz filede bir büyük sabır içinde bekliyordu. Duvarlardan birine çiçekli desenlerle süslü, kahverengili-kırmızılı bir duvar halısı asılmıştı. Oda kapısının yanında, bölmeleri oyma korunaklı en alt bölümü kapalı kanatlı bir gömme dolap mevcuttu. Sedirlerden her birinin önünde ahşap oyma, altıgen birer sehpa duruyordu. Oda çifte koltuk pencereliydi ve üstü birer yarım daire biçiminde olan pencerelerin içleri her yandan camlarla çevrili mihrapları andırmaktaydı. Odanın tavanı boydan boya, enden ene oymalarla, kakmalarla, nakışlarla süslenmişti. Ortada dallı-güllü bir göbek ve çevresinde renklerle beslenip yaprak salmış çiçekler soluk alıp vermekte ve göbek, fokur fokur kaynayan bir gözeye, çiçekler, nabız nabız atıp yana-yöreye dağılan su damlalarına benzemekteydi. Tavandaki göbeğin döşemedeki izdüşümüne, üstü temiz beyaz örtülü, örtüsünün etekleri işlemeli-saçaklı, yuvarlak bir orta masa atılmış, kendisine tam gelecek düz bir sarı muşamba serilmiş ve üzerine küçücük bir evi andıran, sapsarı tellerden yapılmış olan bir kuş kafesi yerleştirilmişti.
Oda, ikindiyle akşamı birleştiren tatlı, serin bir alacakaranlık içindeydi ve renkler, biçimler kendi köşelerine çekilmek üzereydi.
Ferhat dede eşikten adımını atarken :
- Tümünü yak, hatun. Dedi. Bugünün onuruna.
Perişan Nine :
- Bugünün onuruna.
Diyerek bir-iki düğmeye dokundu ve tavanda varsıl bir elektrik ampulü, duvarlarda sarı, kırmızı, yeşil aplikler cana geldi. Biçimler ve renkler üstlerine yeni yeni sinmeye hazırlanan mahmurluklarını sırtlarından-omuzlarından attılar ve yoksulluğa sürüklenirken yolu varsıllığa uğrayan odada nabız nabız atmaya, körpe körpe soluklanmaya başladılar.
İki yaşlı, ışık altında yaldızlanan sarı telli kafesin başına geçtiklerinde yüzlerinde şımarık bir mutluluk gezinmekteydi. İçlerinin tüm yaşama, tüm var olma, tüm süregitme isteği birer kıvılcım halinde göz bebeklerine yansımıştı. Sözcükler dudaklarından daha bir canlı, daha bir sıcak, daha bir tatlı çıkıyordu. Ferhat Dede, özenle elinde tutageldiği kese kağıdını Perişan Nine ‘ye uzatarak :
- Sen şunu tutuver hanım. Dedi. Lütfen kese kağıdını sıkma. İşte şurasından, tel zımbanın vurulduğu yerden tutacaksın. Ben kafesin kapısını açayım.
Ferhat Dede, sarı tellerden yapılmış küçük evin ön kapısını kıtlatıp açtı, tel kapıyı ardına kadar dayadı, kese kağıdını karısının elinden aldı, boğazını yırtarak kafesin içine soktu ve hafifçe silkeledi.
Minicik bir kanat sesi, körpecik bir cikleme, belli belirsiz bir çırpınışla sessiz kafes şenlendi, küçücük yoksul ev varsıllaştı.
Serçeden biraz büyük bir kuştu. Bir muhabbet kuşuydu. Sarı kafesi mineleyen masmavi bir rengi, ürkek-parlak-körpe-iri gözleri, üstten alta kıvrık, sarı bir gagası, incecik-minicik ayakları, küçücük kanatları ve süslü, uzun bir kuyruğu vardı. Bırakıldığı yerde kalmamış, ufacık bir atılışla tüneklerden birine atlamıştı.
Ferhat Dede, karısına belli etmemeye çalıştığı bir mutlulukla ayakta, kuşu süzerken Perişan Nine, yüzünü-gözünü aydınlatan bir beğeniyle :
- Aman ne güzel... Aman ne güzel...
Diye haykırıp ellerini çırptı. Ferhat Dede :
- Yalnızlar arasına hoş geldin güzel kuş. Dedi. Hoş geldin, safalar getirdin.
Sözleri, yaşlı kadının dudaklarında vurgusunu buldu :
- Hoş geldin güzel kuş, hoş geldin, safalar getirdin.
Dede mırıldandı :
- Oturalım, başına dikilip korkutmayalım. Korkmaması gerektiğinin bilincine varmasını bekleyelim. Acaba sen bu arada şöyle iki fincan kahve yapabilir misin?
Perişan Nine ‘nin sevinçten etekleri zil çalmaktaydı :
- Elbette ki; yaparım, bey. Elbette ki; yaparım. Senin istediğin kahve olsun. İçeceğini bilsem; ona bile kahve yaparım ben. Bir sor bakalım içer mi ?
Ferhat Dede gülümsedi. Yanıt vermeyeceğini bile bile :
- Bir acı kahvemizi alır mısın, kuşum?
Diye söylendi ve sonra, yanıt-manıt beklemeksizin karısına döndü :
- Almazmış. Dedi. Kahve dokunuyormuş.
Yaşlı kadın tatlı gülümsemeler içinde , omuzlarındaki atkısını açtı, kapı dibindeki bir askıya astı ve odadan çıktı.
Dede soyunmadı, ceketiyle-pantolonuyla-kasketiyle yürüyüp sedirlerden birine geçti, sağ bacağını altına aldı ve sırtını yastıklardan birine dayadı. Mutluluktan parıldayan gözleri sarı kafesteki mavi kuştaydı. Boş kafesin dolduğunu, odanın şenlendiğini, eve yeni bir soluk geldiğini düşünüyor, bakışlarını konuğundan ayıramıyordu.
Perişan Nine ‘nin oda kapısından görünmesi fazla sürmedi. Ellerinde plastik bir tepsi, üstünde yanları işlemeli, beyaz oval bir örtü, üzerinde tabaklarıyla birlikte birer büyük porselen fincan ve bakır bir kahve cezvesi vardı. Yürürken elleri titremekte, bedeni öne doğru eğilmekte, fincanları tabaklarında şıngırdatmakta, adımlarını küçük küçük atmaktaydı. Aklının-fikrinin kahvede değil, kuşta olduğu belliydi. Nitekim, içeri girer girmez dudaklarından çıkan ilk söz :
- Kuş nasıl? Oldu.
Ferhat Dede, eşinin tepsiyi önündeki sehpaya bırakmasına yardım ederken gülümsedi :
- Ne deprendi, ne öttü, öylece bakıyor şimdilik.
Perişan Nine cezveyi fincanlara özenle boşalttı ve kendi fincanını eline alarak sedire çöktü ama sırtını yastıklara dayamadı. Fincanı elinde, yaşam arkadaşı yanında gözleri kuştaydı :
- Erkek mi, dişi mi? Diye sordu.
Ferhat Dede ‘nin yüzünde gülümsemeler gezinmekteydi :
- Sen şunu “Kızımız mı, oğlumuz mu?” diye sorsana. Dedi. Kız kız. Bu, masmavi gelinlikli minicik bir kız.
- Nereden belli kız olduğu?
- Oğlan olsaydı; gagası koyu renkli olurdu. Bunun gagası açık renkli.
- Kuşçu da öyle mi söyledi?
- Söylemeseydi de bilirdim ya, öyle söyledi.
- Konuşur muymuş?
- Söylenenlere bakılırsa; muhabbet kuşlarının erkekleri konuşur, dişileri konuşmazmış.
- Neden “Söylenenlere bakılırsa” diyorsun?
- Konuşabilseydi deve kuşları konuşurdu. Bu minicik kuş nasıl konuşsun? Nice birileri daha doğru-dürüst Türkçe konuşamıyor. Nice bir kültürlü geçinenlerimiz daha bir sesli harfi sessiz harften ayıramıyor. Bitişik yazılması gereken “da” ları – “ki” leri ayrı, ayrı yazılması gerekenleri bitişik yazıyorlar. Soru eklerini sözcüğe birleştiriyorlar. Üstelik; bu güzelim dilimizin altından girilmiş, üstünden çıkılmış ve dilimiz yabancı sözcüklerin boyunduruğu altına sokulmuş. Kullanageldiğimiz Ararca, Farsça, Fransızca, Almanca, İngilizce, İtalyanca, Latince, Rusça, Ermenice sözcükler, Türkçe sözcüklerimizden fazla. Gösteriş için yabancı sözcükleri kullananların çoğu onları da yalan-yanlış söylüyorlar.
- Biz kuştan panel konuşmacılığı beklemiyoruz ki. Üç-beş sözcük, bir-iki tümce söyleyebilsin, yeter.
- Nasıl söyleyebilsin ki? İnsan olarak biz bie onun dilini konuşamadıktan sonra?
- Yani sen inanmıyor musun, kuşun konuşabildiğine?
- İnanmamı mı bekliyorsun?
- Ya Melahat Hanım ‘ların kuşuna ne dersin? Yanımda konuştu, duydum. “Babacım, babacım” dedi.
- Yapma Perişan. “Melahat Hanım” dediğin yaşlı, dul bir kadın. Bir büyük kızından başka kimsesi yok evinde. Onlarda kim bir erkeğe “Babacım, babacım” diyebilmiş ki, kuş da duyup yansılasın* Hem de “Babacığım” yerine “Babacım” diye diye. Şeyhe “Efendi hazretleri, siz geceleri beyaz bir ata biner, göklerde uçarmışsınız, doğru mudur?” demişler, adam gülmüş ve “Biz uçmayız oğlum.” Demiş. “Bizi müridlerimiz uçururlar.” Bana bakarsan, kuşlar da öyledir; kendileri konuşmazlar, onları insanlar konuştururlar. Hayvanın çıkardığı doğal sesleri, kendi sözcüklerine benzetirler. Bunlar Almanya ‘ya, İngiltere ‘ye, Fransa ‘ya ve bilmem nereye de gitseler; işte böyle Türkçe ‘ye benzetilen “Babacım” la, “Yeşil” e benzetilen “Şil, şil” le öterler.
- Erkeğini getirseydin konuşurdu.
- Erkeğinin konuştuğu kadarını bu da konuşur, gözümün nuru.
- Hani ya konuşmadıklarını söylüyordun?
- Benim anlatmak istediğim konuşma, senin umup beklediğin türden bir konuşma değildir. Bu; hangi dille konuşulduğuna bakılmaksızın, dünyanın her yerinde geçerli olan konuşmadır. Bu eylemin, devinimin, işaretin dilidir. Yüzünü buruşturman canının sıkıldığının, hoşlanmadığının anlatımıdır. Gülmen böyledir, ağlaman böyledir, omuz silkmen, dirsek çevirmen, gelmen, kaçman, esnemen, inlemen böyledir. Böylesi bir konuşmada, dilin yerini davranışlar, tutumlar, jestler, mimikler, etkiler, tepkiler alırlar ve onun yerine onlar konuşurlar. Anlamak konuşmaktan değerlidir. Anlaşılmamış konuşmanın önemi yoktur.
- Şimdi konuğumuz da bizimle öyle mi konuşacak?
- Konuşmaya başladı bile. Baksana; tüneğinde h.ç bir hareket yapmadan, tek ses çıkarmadan sürekli olarak bizi izliyor, tanımaya, anlamaya çalışıyor.
- Geldiğinden beri yem yemedi, su içmedi. Yemi-suyu mu yok dersin?
- Yemi de var suyu da. Suluğunu doldurup takmıştım. Üç ayrı yemliği yemle dolu. Fazladan kafesine bir de ballı yem astım. Altına gazete kağıdı serdim.
- Ama yiyip içmiyor.
- Normaldir. Yeni bir yere, yeni bir kafese geldi ve yeni insanlarla karşılaştı. İlgilenmeyip kendi haline bırakalım; güvensin. O bizim kızımız, bizim çocuğumuz artık.
- Parmak kadarcık kızımız, parmak kadarcık çocuğumuz. Ona bir ad koyalım.
- Koydun bile.
- Anlayamadım?
- “Parmak kadarcık çocuğumuz” dediğine göre; adı “Parmak Çocuk” olsun.
- Parmak Çocuk?
- Parmak çocuk.
- Öyle bir masal vardı.
- Bu da o masaldaki Parmak Çocuk işte. Oldu mu?
- Oldu, oldu.
- Parmak çocuk.
- Parmak Çocuk.
- Canını-ciğerini yerim ben bu Parmak Çocuk ‘un.
- Tamamını yeme hanım. Bana da bırak.
- Bırakamam, kanatlarını-butlarını da yiyeceğim.
- Altındaki yuvarlak masa bundan böyle Parmak Çocuk ‘un masasıdır. Lütfen yardım et, bitişik odadaki masayı buraya alalım. Yemeklerimizi o masada yeriz. Olmaz mı?
- Neden olmasın? Elbette olur.
Yaşlı karı-koca, elbirliğiyle odadaki bir köşe dibine yeni masalarını attılar. Yanına iskemlelerini koydular. Şenlikli ilk akşam yemeklerini masalarında yediler. Sonra sedirlerine çekilip kahvelerini içerek, arada bir kaçamak bakışlarla Parmak Çocuk ‘u izleyerek sohbete daldılar.
Parmak Çocuk, ne konduğu tüneği değiştirdi, ne bir yem tanesi yedi, ne de tek bir yudum su içti. Olduğu yerde mumlamıştı. Yaşayıp yaşamadığı bile belli değildi. Sadece o iri, güzel gözleriyle durgun durgun baktı.
Camdaki tıkırtıları duyan Ferhat Dede, karısının omuzları üstünden pencerelere göz gezdirerek :
- Yağmur... Diye mırıldandı. Yağmur başladı.
Perişan Nine, boşalmış fincanını tabağıyla birlikte önündeki sehpaya bıraktı. Arkasını dönüp pencereye bile bakmaya gerek görmeden :
- Başlasın. Dedi. Her yağışında beni alıp eskilere götürüyor. Anımsıyor musun? Yeni yeni tanışıp kaçamak kaçamak buluştuğumuz günlerden birinde, hay-huylarını sahiplerine bırakıp el ele kırlara açılmıştık. Mevsim ilkbahardı ve doğa çiçek mahşerini andırıyordu. Çimenler-çayırlar dile gelmiş, çaylar coşmuştu.Kemerli taş köprü dallar-yapraklar giyinmiş, çiçeklere bürünmüş, cümle kuşların cıvıltılarını kuşanmıştı.
Ferhat Dede tatlı tatlı gülümsüyordu.
- Döndüğümüzde vakit ikindiyle akşam arasıydı ve serin bir ilkbahar yağmuru bizi kentin girişinde karşılamıştı.
Perişan Nine ‘nin parıldayan gözleri, yakınındaki uzaklarda bir şeyler aramaktaydı :
- Erkek San ‘at Okulu ‘nun saçağı altına sığınmaya çalışmıştık.
- Saçak dardı. Yerimiz korunaksızdı. Yağmurun ılık damlaları saçlarımızda, omuzlarımızdaydı.
- Akşam güneşi yerlerdeki su birikintilerinde solgun sarı çırpınmaktaydı. Akşamı karşılamaya soyunmuş reklam panolarının rengarenk ışıkları birikintileri sarıya, maviye, yeşile boyuyordu.
- Kargalar yorgun kanatlarla telli kavakların körpe dallarına süzülüp konarak haykırıyorlardı.
- Yorgun ve ıslak atların çektiği demir tekerlekli arabanın kendi içine dönmüş sürücüsü, durumun farkında bile olmaksızın bol dumanlı sarma sigarasını tüttürmekteydi.
- Çiseleyen ilkbahar yağmurunun arkasındaki bir plakçı dükkanından bir türkü yükselmekteydi
- “Evlerinin önü tahta-taraba, Zello Zello, tahta-taraba...”
- “Zello Zello tahta-taraba...”
- Saçları-kaşları ak gümüşler içindeki bir adam gömlek katına yanımıza gelmişti.
- “Islanıyorsunuz, gençler. Pencereden gördüm, dayanamadım. Lütfen gelin, gelin içeriye. Yağmurun dinmesini içeride bekleyin.”
- Okul Müdürü ‘ymüş. Bizi genç bir karı-koca sanmışmış.
- Yok canım. İki sevgili olduğumuzu anlamıştı. Halden-yoldan anlayan deneyimli bir insandı.
- Nerelerdedir şimdi kim bilir?
- Çoktan ölmüştür.
- Yazık.
Perişan Nine ‘nin yüzündeki tatlı gülümseyiş, yerini, anında acı bir gülümsemeye bıraktı :
- Bir-iki yıl öncesine kadar, hiç bir hesabımda ölüm yoktu, Ferhat. İki yıldan bu yana, her uyanışımda sağ olduğuma şaşmaya başladım. Uyumaktan korkar oldum. Sanki; her yatışım bana son yatışımmış gibi geliyor. Bir sabah uyanınca; beni yanında geceden ölmüş bulsan ne yaparsın?
Ferhat Dede titremekten kendini alamadı :
- Ağzından yel alsın. Diye kekeledi. Düşünmek bile istemem.
- Yani olsa ne yaparsın?
- Sen ne yaparsın?
Perişan Nine üşenmedi.Yerinden kalktı. Çiviye asılı işlemeli kılıfı yerinden aldı. İçindeki Kur ‘an-ı Kerim ‘i çıkardı ve avucunu onun üstüne koydu.
- Bu kitap tanığım olsun ki; kendimi ya pencereden aşağı bırakırım, ya fare zehiri içerim, ya bir arabanın altına falan atarım.
Ferhat Dede, avucunu yaşlı karısının avucunun üstüne kapattı :
- Ben de. Dedi.
Perişan Nine ürperdi :
- Farkında bile değilsin. Geceleri sık sık uyanıyorum ve her uyanışımda korkuyla seni izleyip duruyorum.
Ferhat Dede gülümsedi :
- Soluk alıp veriyor muyum diye, değil mi?
- Evet.
Yaşlı adam, yaşlı eşinin elinden Kur ‘an ‘ı aldı, kılıfına koydu, götürüp yerine astı ve gülümsemesini sürdürerek mırıldandı :
- Yaşam ve ölüm varlığın iki kutbu, iki ucu, iki menzilidir. Varlıklar onlarsız ve onlarda varlıksız olamazlar. Varlık yaşamdan uzaklaştıkça ölür, ölümden uzaklaştıkça yaşar. Yaşam; doğmamışlar, varolmamışlar, yaratılmamışlar için nasıl yoksa ölüm de yaşayanlar için bir öyle yoktur. O nedenle; yaşayanın ölümü kendisine dert edinmemesi gerekir. Aslında, ölüm yok olmak da değildir. Var olduğumuza, yaratıldığımıza ve yaşadığımıza göre; biz, sen ve ben, bu dünya için, bu evren için gerekliyiz. Birer denge unsuruyuz. Ve ne yaparsa yapsın; bu dünya, bu evren bizi sırtından atamaz. Zira; atacak yeri yoktur. Çok uzun peryodlar içinde de olsa; biz bu evrende yine yaşayacağız, yine yaşayacağız, yine yaşayacağız.
- Yine de ben ölmekten korkuyorum.
- Bu doğaldır. Ölüm korkusu varlığın sigortasıdır. Bu korku olmadan o var olamaz. Gül bu yüzden dikenler geliştirir, tavşan bu yüzden yel gibi kaçar. Korku başını alıp giderse; yerine yokluk oturur. Yaşam vefalıdır. Kendisini seveni sever, kendisine bağlanana bağlanır. Yaşamak istiyorsak; koşullar nasıl olursa olsun, ona bağlanmalı, ona dört elle sarılmalıyız. Öyle yapalım, istersen. Gel şimdi kendimize kendi ellerimizle birer fincan sütlü kahve hazırlayalım.
Odadan birlikte çıktılar, mutfağa birlikte girdiler, fincanlarını-tabaklarını birlikte hazırladılar, cezveyi ocağa birlikte sürdüler, hızını arttıran yağmuru camdan birlikte izlediler, kahveyi birlikte taşırdılar, birlikte yazıklandılar, birlikte cam dibine oturdular ve birlikte içtiler.
Perişan Nine ‘ in gözleri mutfak camındaki yağmurla yıkanmaktaydı :
- Duracağa benzemiyor. Diye mırıldandı. Yazık; aşağı mahalledeki evleri yine sular-seller basmıştır.
- Görünen köy kılavuz mu ister? Kalkıp dere içine evler yapıyorlar.
- Ya da ovaya, tarım alanlarına.
- Sonra da seller-sular içinde kalınca; “Nerede bu devlet ba?” diye yaygara koparıyorlar.
- Yine de yazık.
- Elbette ki; yazık.
Lambaları söndüre söndüre oturma odasına döndüklerinde Perişan Nine kendisini sedire bıraktı, sağ koluyla arkasındaki yastığa dayanıp yarım dönerek camları kırbaçlayan yağmura baktı. Oda aydınlık, dışarısı karanlıktı, yağmur görünmüyor, sadece kırbacının sesi duyuluyordu. Ferhat Dede ‘nin beklenmeyen haykırışı yaşlı kadını korkuttu :
- Yahu Hanım, Parmak Çocuk yok.
- Nasıl yok olur? Kafesindedir.
Adamın sesi şaşkınlık doluydu :
- Yok.
- Kaçtı mı dersin?
- Kaçamaz ki. Kafesin iki kapısı var, ikisi de kapalı.
- O zaman kafestedir.
- Kafeste yok.
- Olmaması olanaksız. Geldiğinden beri kapısını açmadık ki.
- Ama yok. Kafes bomboş. İnanılır şey değil. Yoksa ben mi göremiyorum. Bir bakat mısın şuna?
Perişan Nine, yerinden şaşkınlıklar içinde kalktı, yürüyüp kafesin başına dikildi, eğilerek içeriyi gözden geçirdi ve eskisinden de büyük şaşkınlıklara düştü :
- Kafes gerçekten bomboş.
- Al sana bir sarı odanın gizemi. Kapıları kapalı, hiç bir çıkış yeri yok. Ama elimizle koyduğumuz kuş kafeste değil.
Yaşlı karı-koca belirgin bir şaşkınlık ve belirgin birer üzüntü içerisinde sedirlerine döndüler. Ferhat Dede ‘nin ilk işi sigara yakmak ve Perişan Nine ‘nin ilk işi onu uyarmak oldu :
- Hani bırakacaktın sigarayı?
- Aman hanım, değme-ilişme bana. Görmüyor musun koşullar nasıl zorluyor.
Perişan Nine üstelemedi :
- Bari küllük getireyim sana.
Diyerek yerinden kalktı, yorgun adımlarla odadan çıktı, elinde bir cam küllükle geri döndü ve döner dönmez haykırdı :
- Aaa! Parmak Çocuk kafesinde.
Ferhat Dede, sigarasının külünü yerlere döke döke sedirden fırlayıp kafese yürüdü. Yaşlı kadın şaka-maka yapmamıştı. Parmak Çocuk gerçekten kafesindeydi ve ürkek gözlerle kendilerine bakmaktaydı. Kendisi de karısı da gözlerine inanamıyorlardı. Şaşkın gözlerle bir muhabbet kuşuna, bir birbirlerine bakındılar ve istemeye istemeye yerlerine döndüler. İkisinin de bakışları kafese ve içindeki Parmak Çocuk ‘a kilitlenmişti. Bu gizemli gidiş-dönüşe bir anlam vermeye, bir çözüm bulmaya çalıştıkları tutumlarından belliydi. Parmak Çocuk yine tüneğindeydi. Yine yemiyor-içmiyor, yine kendilerine durağan gözlerle bakıyordu.
Sessizliği ilk bozan Perişan Nine olu :
- Nereye gitti ve nasıl döndü bu kuş?
- Bilemiyorum. Az önce kafeste olmadığını kendi gözlerinle gördün değil mi?
- Kesinlikle.
- Görmeseydin ve ben öyle bir şey söyleseydim inanabilir miydin?
- Asla.
- Peki, şimdi kafeste olduğuna emin misin?
- Kesinlikle. Ya sen?
- Ben de.
- Peki nasıl açıklayabiliriz bu durumu?
- Ben bir açıklama bulamıyorum. Sen bulabiliyor musun?
- Hayır.
- Ver şu küllüğü. Hala elinde tutuyorsun.
- Sen de sigaranın parmaklarını yaktığını yeni sezinlemiş olmalısın.
- Öyle oldu gerçekten.
- Yağmur durdu. Açayım mı pencereleri biraz?
- Aç istiyorsan.
- Sen istemiyor musun?
- Aç. İstiyorum.
Perişan Nine, sırasıyla her iki pencerenin içlerine diz koyup uzanarak kanatları açtı. Islak bir ilkbahar havası, kollarında-kucağında körpe bir toprak kokusuyla odayı duvarlardan duvarlara dolaştı. Sarı kafesteki mavi kuş, getirildiğinden bu yana ilk kez ürperdi, canlandı ve “Cik” ledi. İki yaşlı insan aynı anda, aynı şaşkınlıkla, aynı sevinçle ve aynı alkışlarla onun bu ilk “Cik” ini kutladılar. Ferhat Dede ‘nin kahkahaları odayı çınlatmaya başladı :
- Duydun mu Perişan? “Cik” dedi. Parmak Çocuk “Cik” dedi.
- Duydum Ferhat, “Cik” dedi. “Cik” dedi bu kutsal konuk.
- Parmak Çocuk sen “Cik” mi dedin? “Cik” lendin mi güzel kuş?
Parmak Çocuk her hangi bir yanıt vermedi; bulunduğu yerde durgun, çekingen bakındı. Yine yem yemedi, yina su içmedi.
Ferhat Dede ile Perişan Nine, gözlüklerini taktılar, bir aynı gazetenin sayfalarını yarıdan bölüşüp okudular ve okurken kendilerine ilginç gelen konuları birbirlerine aktardılar. Perişan Nine bir ara, okuduğu sayfayı yaşlı eşine uzatarak :
- Şuraya bir baksana Allah aşkına, bey. Dedi. Adam neler neler söylemiş.
Ferhat Dede gözlüklerinin üstünden karısına baktı :
- Neler söylemiş?
- Zülkarneyn ‘in uzaylı olduğunu ileri sürmüş. Bu konuda bir de kitap yazmışmış.
Yaşlı adam gözlüklerini çıkarıp elindeki gazete sayfalarıyla sedire bıraktı :
- Başka?
- Tanrı dünyayı iki yanından çekip uzatmış ve kuzey kutbu ile güney kutbunu oluşturmuşmuş. Kendilerine “Yecüc-Mecüc” denen bir topluluğun insanlara kötülük etmemesi için önlerine, kıyamete kadar kalacak demirden bir set çektiğini ileri sürmüş. Tevrat ‘taki Tanrı ‘nın yani Yehova ‘nın bir uzaylı olduğundan söz etmiş.
Ferhat Dede belli-belirsiz gülümsedi :
- Seni inandırabildi mi bu sözleriyle bari?
Dedi. Perişan Nine belirgin bir kararsızlık içindeydi :
- Bu konularda yeterince bilgim yok ki. Bana göre doğru da olabilir yanlış da.
Yaşlı adam :
- Öyleyse dinle. Diyerek söze başladı. Bizim din kitabımız bir bilim kitabı değildir. Yolunu şaşırmış bir Arap toplumuna, sırf anlayabilsinler diye onların diliyle indirilmiştir. O topluluğun, yüksek bilgiler içeren ilimlere değil, ahlakla ilgili bilgilere gereksinmesi vardır. O da ahlakı ve toplumu düzene sokma peşindedir. Onu, gelişen teknolojiye uydurmaya çalışmak yarar getirmez. Her halk, her insan, inancıyla baş başa bırakılmalı ve inanç tartışılır hale getirilmemelidir. Dinsel hükümleri böylesine olmadık biçimlerde yorumlamaya kalkışanlar, birer Erich Von Daniken yansılayıcısıdırlar. Teknoloji geliştikçe evrensel bilgiler de değişmekte, gelişmektedir. Dünya yuvarlaktır ve üstündeki engebeler, portakal üzerindeki pürüzler hükmündedir. Bu nedenle; kutuplarında bir çekilip uzatılmışlık yoktur. Eskiler dünyayı doğudan batıya uzanan bir düzlük olarak düşünmüşlerdir. Dünyanın çekilip uzatılmışlığı düşüncesine yol açan budur. Bu yüzden, Yaratıcı için “O doğunun ve batının Rabb ‘idir” denmiştir. Bu nedenle kuzeyin ve güneyin de Rabb ‘i olduğundan söz edilmemiştir. Bildiğimiz üzere; dünyada, eskilerin bildiği anlamda keskin bir doğu ve keskin bir batı yoktur. Yönler de her şey gibi görecelidir. Her yer bir birine göre doğu, her yer birbirine göre batıdır. Güneşin bir yöreye göre battığı yer, bir başka töreye göre doğduğu yerdir. Çünkü; doğan-batan güneş değildir. Bu; dünyanın güneş çevresindeki dönüşünün bir oluşumudur.
Ferhat Dede kısa bir süre soluklandı, sonra konuşmasını sürdürdü :
- Kendisine “Zülkarneyn” denen kimse; Makedonya Kralı II. Filip ‘in oğlu Büyük İskender ‘dir. “Karn” Arapça bir sözcüktür ve “Boynuz” anlamındadır. “Karneyn” “Çift Boynuz” demektir. Sözcük İngilizce ‘de de vardır. “Golden Horn” yani “Altın Boynuz” böyledir. Bunun, boynuzlu bir insanla ve uzaylılıkla ilgisi yoktur. Viking ‘lerin ve başka bazı savaşçıların başlarındaki taçlara-başlıklara yanlardan boynuz veya kanat taktıkları bilinmektedir.Büyük İskender ‘in tacında da boynuzlar vardır ve “İki boynuzlu” olarak nitelenmesi bu yüzdendir. “Yecüc-Mecüc” diye adlandırılan insanlar Orta Asya ‘daki Türk ‘lerdir. Bunlar, Çin ‘lilerle sürekli savaş halindedirler. Çin ‘liler, Türk akınlarından korunabilmek için ünlü “Çin Seddi” ni yapmışlardır. Zülkarneyn ‘in Yecüc-Necüc ‘e karşı yaptığı söylenen “Sed” bu seddir.
Ferhat Dede diliyle dudaklarını ıslattı :
- Tevrat ‘taki Tanrı ‘nın Yehova olduğu doğrudur ve Tevrat ‘a göre; adının Yehova olduğunu Musa ‘ya Tanrı ‘nın kendisi söylemiştir. Ben, kişisel olarak bunu kabullenmiyorum. Zira; Yahudilik yani Musevilik de, Müslümanlık gibi tek Tanrı ‘lı ve göksel bir dindir. Tanrı ‘yı tek olarak kabullenmişe; adının olamayacağını da kabullenmek zorundadır. Çünkü; ad, benzer varlıkları birbirinden ayırabilmek için kullanılır. Benim adımın Ferhat, senin adının Perişan oluşu bu yüzdendir. Tevrat ‘ın Tanrı ‘sının Yehova ve Yehova ‘nın da uzaylı olduğunu ileri süren o yazar, Kur ‘an-ı Kerim ‘in Tevrat ‘ı ve İncil ‘i doğrulayıcı olarak indirildiğini bilmez görünmektedir. Öyle davranması, Kur ‘an ‘ın Tanrı ‘sının da uzaylı var sayılması gibi tehlikeli bir düşünceye yol açar. Ki; hiç bir müslüman bunu kabullenmez.
Fehat Dede, sevecen bakışlarla ve tatlı gülümseyişlerle yaşlı eşine baktı. Perişan Nine, bulunduğu yerde elinde olmaksızın başını tartmakta, iki de bir irkilip kaldırmakta ve yeniden göğsüne bırakmaktaydı. Bunu görünce :
- Hanım. Diye seslenmek zorunda kaldı. Hanım, sen uyuyorsun. Haydi, git yatağına lütfen.
Perişan Nine, ağırlaşan göz kapaklarını açmaya çalışarak ve gülümseyerek yerinden doğruldu :
- Kusura bakma. Dedi. Gözlerim kendiliğinden kapanıyor. Gerçekten yatmalıyım. Sen de kalkıver; uykusuz kalma.
- Ben biraz daha oturmak istiyorum. Sen yat ve üstünü-başını iyi ört. Hava oldukça soğuk.
Yaşlı kadın, açık durmakta olan pencere kanatlarını kapattı ve çıkarken oda kapısında duraklayarak eşine baktı :
- Omuzlarına bir örtü falan versem mi?
Diye sordu. Ferhat Dede omuzlarına örtü-mörtü istemedi ve :
- Bana aldırma. Dedi. Üşümüyorum. Zahmet olmazsa; sen Parmak Çocuk ‘un kafesinin üstüne bir örtü örtüver; üşümesin.
Perişan Nine, bakışlarını kafesten yana çevirip kuşa baktı, gülümsedi, bir yerlerden etekleri işlemeli büyük ve güzel bir örtü çıkararak kafesi üstten alta perdeledi :
- İkinize de iyi geceler.
Deyip çıktı.
Ferhat Dede üst üste sigaralar tüttürerek bir süre gazete okudu. Sonra kalkıp odadan ayrıldı. Döndüğünde elinde büyük bir tabaka karton, bir elişi makası ve bir yapışkan bad vardı. Masaya onlarla oturdu. Bir süre karton kesip-biçti, katladı, yapıştırdı, küp biçiminde kapaklı bir karton kutu yaptı ve bu kutuyla oynayıp durmaya koyuldu.
Karton kutuyu masanın üzerinde bırakıp kalktığında ve duvardaki aplikleri, tavandaki elektrik ampulünü söndürerek odadan çıktığında vakit sabaha varmaktaydı.
Yatak odası sıcak bir kırmızıya bürünmüştü ve Perişan Nine hafiften horlamaya başlamıştı. Duvardaki ampulün ışığı altında yüzü pembe pembeydi ve ışık, yüzünün tüm kırışıklıklarını almış götürmüş, ona pürüzsüz bir yüz bırakmıştı.
Ferhat Dede, tüm yaşantısında belki de ilk kere olarak büyük bir mutluluk içinde soyundu, yaşlı olmasına karşın pijama falan giymedi ve külot-fanila katına karısının yanına girdi. Bir elini onun üstüne attı ve tatlı gülümseyişler içinde uykuya daldı.
Uyandığında körpe bir sabah güneşi, döşemeyi bir uçtan bir uca örten koyu renkli cicimin ilmeklerinde, nakışlarında mahmur mahmur esnemekteydi. Duvardaki aynadan yansıyan pırıltılar renklerden renklere bürünerek geniş yorganın sateninde geziniyor, karyoladan aşağı şerit şerit dökülüyor, koltuk pencerelerinin diplerinde sinlenmeye çekiliyordu.
Perişan Nine yanındaydı ve yatakta oturmaktaydı. Görünmeyen bacakları yorganın altında ve eskimiş elleri yorganın üstündeydi. Gözlerini yorgana iplik iplik bağlamıştı. Sırtı kambur kamburdu. Saçları dağınık, başı hareketsiz, göğsü sessizdi. Yanıt alamayacağından korka korka :
- Hey... Dedi. Sen ne yapıyorsun öyle?..
Yaşlı kadın yavaşça başını ondan yana çevirdi ve kendisine, onu yeni görüyormuş gibi baktı.
- “Ne yapıyorsun öyle?” dedim.
Diyerek sorusunu yineledi Perişan Nine acı acı gülümsedi :
- Bir şey yaptığım yok ki. Oturuyorum yatakta.
- Bunca yıllık hanımımı bilmez miyim? Kötü bir düş gördün ve onu yorumlamaya çalışıyorsun, değil mi?
Kadın, kötü bir şeyleri başından kovmak istercesine elini boşlukta salladı :

- Gerçekten kötü bir düş gördüm ve hayra da yoramıyorum.
- Anlat bana, ben yorayım.
- Düşümde mavilikler içindeydim. Çevremde beyaz beyaz bulutlar vardı. Uçuyordum ama karnım aç olduğu için kanat çırpamıyordum. Tepeden aşağı seni gördüm, bağırmak istedim, sesim çıkmadı. Bir ara baş örtümüm bulunmadığını fark ettim. Sonra, kendimi bir cenaze kalabalığının arasında buldum. Baş örtüm oradaydı ve ölünün tabutunun üstüne örtülmüştü. Onu almaya uğraşırken birisi, ölen adamın kendisini minareden attığından öldüğünü söyledi. Cenaze töreni ansızın bir odun deposuna dönüştü. İki adam ha bire hızar çekmekteydiler. Odunların gereğinden büyük kesildiklerini ve sobaya falan sığmayacağını düşünerek bir soba kapısı kapattım ve senin önündeki sehpaya bir bardak su koydum.
- Ve sonra uyandın?
- Evet, evet uyandım.
- Şimdi de düşünü kötüye yoruyorsun ve ölümünün sana düşünde bildirilmiş olabileceğini sanıyorsun.
Perişan Nine tedirgin tedirgin mırıldandı :
- Ben çok yakın bir vakitte öleceğim, Ferhat.
Ferhat Dede tatlı bir kahkaha kopardı :
- Ölmeyeceksin. Daha çok yaşayacaksın. Gördüğün düşün senin ölümünle hiçbir ilgisi yok.
- Öyle mi dersin?
- Öyle derim. İstersen; nedenini de söyleyeyim ve senin düşünü bir kere de ben yorumlayayım.
- Söyle ve yorumla.
Ferhat Dede kolunu karısının omzuna attı ve gülümsedi :
- Dinle küçüğüm, dinle. Dedi. İnsan oğlu düşlerinden boşu boşuna korkmakta, onları boşu boşuna bazen iyiye, bazen kötüye yormakta, onlardan boşu boşuna geleceğini çıkarmaya çalışmaktadır. Düş yorumu üzerine yazılmış raflar dolusu kitaplar bence boşa harcanmış çabalardır. Çünkü düşler; geleceği göstermezler, geçmişi gösterirler. Onlar yorumu değil, kendilerinin anlaşılmasını gerektirirler. Düşler anlaşıldığında yanlış yorumlara ve bunları içeren ciltler dolusu gülünç kitaba gerek kalmayacaktır. Bunların bir kesimi, türlü koşullar yüzünden bastırılmış duyguların su yüzüne çıkmasından ibarettir. Aralarında cinsel dürtüler, cinsel istekler mevcuttur. Kalan bir kesimi ise; doyurulmamış isteklerin doyurulmasıyla ilgilidir. Tümü, bilinçaltının birer hüneridir. Bilinçaltı bilincin devrede bulunmadığı zamanlarda kendisini gösterir. Her ikisinin de bilgi bankaları vardır. Bilincin bilgi bankaları düzenlidir. Neyi bir yana koymuşsa; gerektiğinde onu orada bulabilir. Bilinçaltının bankaları öyle değildir. O, kendisine gerekeni değil, o anda eline geçeni almak ve onunla yetinmek zorundadır. Düş ortaya böyle çıkar. Bilincin devrede bulunduğu koşullarda düş yoktur, gerçek söz konusudur. Düşün gerçekliğinden ise söz edebilmek olanaksızdır. Söylediklerim, senin o anlattığın düşü neden gördüğünün açıklamasıdır. Bunu anlayabildinse; artık düşünün anlamına geçebilirim.
Perişan Nine mırıldandı :
- Anlattıklarından şunu öğrendim : Düşler, gelecekle değil geçmişle ilgilidirler.
- Tamam. Anlattıklarımın özeti işte budur. O bakımdan senin düş yorumunun gerçekle ilgisi yoktur. Düşü neden gördüğünü ortaya koydukça ve anlamını açıkladıkça bunu daha da bir iyi anlayacaksın. “Düşümde mavilikler içindeydim.” diyordun. Mavilik genelde ya denizle ya da gökle ilgilidir. Senin maviliklerin göğün mavilikleridir, çünkü; göğün kanatla bağlantısı vardır. Gördüğün mavilikler, bilinçaltının Parmak Çocuk ‘tan aldığı ve sana gök olarak sunduğu maviliklerdir. Çevrende gördüğün beyaz beyaz bulutlar da aynı kaynaktan alınmıştır. Zira; Parmak Çocuk, tüylerinin aralarına beyazlar serpiştirilmiş mavi bir kuştur. Uçuyordun. Zira; “Kuş” la “Kanat” ve “Kanat” la “Uçmak” birbiriyle ilintilidir. Uçmak istiyordun ama kanat çırpamıyordun. Çünkü; Parmak Çocuk eve geldiğinden bu yana uçmuyordu ve bilinçaltın onun uçmasını istiyordu. O uçmadığından, yerine sen kanatsız olarak uçmak zorunda kaldın. Bu bir istemin doyurulmasıdır. Tepeden aşağı beni gördün, bağırmak istedin ama sesin çıkmadı. Nasıl çıksın ki? Kendini parmak Çocuk ‘un yerine koymuştun ve o da geldiğinden bu yana bir “Cik” ten öte bir şey söylemedi. Baş örtünün başında bulunmayışı kafesin örtüsüz oluşuyla bağlantılıdır. Kendini bir cenaze kalabalığının arasında neden bulduğun apaçık ortada. Yatmadan önce ölümden ve birimizin ölümünün obirimizi nasıl etkileyeceğinden söz etmiştik. Seni, düşünde cenaze kalabalığının arasına düşüren budur ve bu da çok doğaldır. Düşte, başında olmayan baş örtüsünün tabutun üstüne örtülmüş olması da yadırganacak ve sana geleceği gösterecek bir husus değildir. Uyumadan önce sözünü ettiğin ölümle düşte kendini özdeşleştirdin. Kendini kendin tabuta koydun ve bunu betimlemek için de baş örtünü ona örttün. Düşünde, tanımadığın biri, ölenin kendisini minareden attığını ve bu yüzden öldüğünü söyledi. Minare yüksekliği sembolize eder ve anımsarsan; sen de, benim ölümümden sonra ne yapacağını belirten üç almaşık göstermiştin : Ya kendini pencereden aşağı atardın, ya fare zehiri içerdin ya da bir arabanın altına fırlatırdın. Bilinçaltın o almaşıklar arasından, pencere gibi bir yüksekliğe çağrışım yapan minareyi seçti.
Ferhat Dede bir an durup soluklandıktan sonra aynı gülümsemeyle sözlerini sürdürdü :
- Düşünde, cenaze kalabalığının bir anda odun deposuna dönüşmesi bir ısınma gereksinimi yüzündendir. Odunun varlığı, hızar çeken insanlar ve soba, ateşle ve sıcaklıkla ilintili şeylerdir. Yatmadan önce odadan çıkarken omuzlarıma bir örtü isteyip istemediğimi sormuştun. Zira; havanın soğuduğunu sezmiş, benim üşüdüğümü sanmıştın. Düşte kapattığını gördüğün sobanın kapısı, yatmadan önce kapattığın pencerenin kanatlarından ibarettir. Odadan ayrılırken bana su vermemiştin ama bunu aklından geçirmiş olmalıydın. Yapmak istediğin, ancak yapamadığın bir işi düşünde yaparak eksik kalmış bu istemini doyurmaya çalıştın. Al işte sana düşün, onu görmenin gerekçe ve açıklanması gereken anlamı. Ortada her hangi bir yorum yok ama anlam var. Yaşamında uçağa binmemiş olan düşünde uçağa binemez. Binmiş olduğunu görse de; o binişi, uçağa binenin gördüğü düşteki binişe benzemez.
Yaşlı kadın, düşün kendisine verdiği kuruntulardan kurtulmuş görünüyor, eşine daha bir sevecen ve daha bir güvenle bakarak :
- Teşekkür ederim. Dedi. Beni kuruntulardan kurtardın sabah sabah.
Ferhat Dede yataktan sıyrılırken gülümsedi :
- Kuruntunun insana yararı yoktur. Bir kurdun bir meyveyi kemirdiği gibi insanı içten kemirir, tüketir. Yaşam kısadır ve kısa olduğu iç,n de değerlidir. Kendisine değer vereni ve kendisini seveni sever. İnsan için iki kutup vardır. Bunlardan biri ölüm, obiri yaşamdır. Yaşamdan ne kadar uzaklaşırsan; ölüme o kadar yaklaşırsın ve ölümü ne kadar görmezlikten gelirsen, kendini yaşama o kadar yaklaşmış bulursun. Zor olan yaşamaktır. Ölüm kolaydır ve eller altındadır. Ölüm önlem gerektirmez, yaşam önlem ve özen gerektirir. Yaşayanlar kudretli, ölenler acizdir. Güçlüyü ayakta tutmak doğanın prensibidir.
Perişan Nine, giyinmeye çalışırken mırıldandı :
- Güçlüyü ayakta tutmak güçsüze haksızlık değil midir?
- Değildir. Doğanın değer hükümleri insanın değer hükümleriyle çakıştırılamaz. Zira; böyle bir girişim, bir uzunluğu bir hacim ölçeği ile ölçmeye benzer.
Ferhat Dede konuyu değiştirdi :
- İstersen bunları daha rahat zamanlarda konuşabiliriz. Gel bak, sana ne göstereceğim.
Oturma odasına birlikte girdiklerinde yaşlı kadın şaşkınlıkla :
- Aaa.. Diye haykırdı. Parmak Çocuk yem yiyor…
Ferhat Dede hafif sesle mırıldandı :
- Korkutma, yesin. Otur masaya.
Karşılıklı oturdular. Yaşlı adam, geceden hazırlayıp masaya bıraktığı karton kutuyu aldı. Üstündeki kapağını kaldırıp karısına uzattı ve :
- Ne var bunda? Diye sordu. Ne görüyorsun içinde?
- Hiçbir şey görmüyorum. Kutu boş.
Ferhat Dede, cüzdanından bir banknot alıp eşine vedi :
- Koy lütfen bunu kendi elinle kutuya. Dedi.
Kadın söyleneni yapıp banknotu kutunun içine bıraktı ve kapağını kapattı. Yaşlı adam kutuyu eline alarak :
- Kendi elinle banknotu kutunun içine bıraktığına eminsin değil mi?
Diye sordu. Karısından olumlu yanıt aldıktan sonra kutuyu yeniden ona uzattı ve açmasını istedi. Perişan Nine, karton kapağı kaldırdı ve şaşkınlıkla bir kuyunun içine bir de kocasına baktı :
- Aaa… Dedi. Banknot yok. Kendi elimle kutuya ben bırakmıştım onu. Peki, nedir nu? Hokkabazlık mı?
Ferhat Dede karton kutuyu aldı ve gülümsedi :
- Değildir. Bu; bir olayın irdelenmesi, anlamlaştırılması ve onun öyle olabileceğinin kanıtlanmasıdır.
- Ama anlayamadım.
Yaşlı adam kutuyu yeniden eşine verdi ve açmasını istedi. Kutunun kapağının kaldırılması Perişan Nine ‘yi yeniden şaşırttı :
- Aaa, banknot yine kutuda. Kutuda. Nasıl oldu? Nasıl yapabildin bunu?
Ferhat Dede gülümsemekteydi :
- Hanımcığım… Dedi. İster inan, ister inanma. Bunun nasıl olabileceğini ben Parmak Çocuk ‘tan öğrendim.
Yaşlı kadın inanmayan gözlerle yaşlı eşine bakmakta ve gülümsemekteydi :
- Aman bey… Diyordu. Bırak Allah aşkına. Parmak kadarcık kuş insana hüner mi öğretirmiş? Çaka yapıyor olmalısın.
Adamın yüzünde şaka yaptığını gösteren bir anlatım yoktu.
- Yapmıyorum. Dedi. Hüner midir, değimlidir, bilemem ama bunu bana Parmak Çocuk öğretti. Anımsar mısın? Dün bir ara Parmak Çocuk, kaçacak-uçacak yeri bulunmayan kafesinde kaybolmuştu. Bunu sadece ben görmedim, sen de gördün. Kafeste yoktu. Daha sonra onu yine kafesinde bulduk. Oradaydı. Nereye ve nasıl gitmiş, nereden ve basıl gelmişti, anlayamıyorduk. Tam bir Sarı Odanın Gizemi ile karşı karşıya idik. Önümüzde iki almaşık vardı : Bu Parmak Çocuk ya gizemli bir kuştu, ya da bize, o anda aklımızın almayacağı bir oyun oynamaktaydı.
Ferhat Dede lezzetli bir soluk aldı, sonra diliyle dudaklarını ıslatarak sözlerini sürdürdü :
- Gizem; bir başına varoluşta ve varlıkların kendi içlerinde, yapılarındadır. Bunun dışında bize gizemli gelenler birer bilgi eksikliğinden ibarettir. Ben, Parmak Çocuk ‘un yok oluşunu-varoluşunu böyle bir düşünceye bağlayarak yola çıktım, nasıl yok olup varolabildiğini anlamaya çalıştım, bilinmezi bilinir duruma getirdim ve bunu kendime ve sana kanıtlayabilmek için de şu karton kutuyu yaptım. Benim başarım senin şaşkınlığın ve senin şaşkınlığın da benim başarım sayılabilir. Çünkü; gördüğün üzere, elinle koyduğun banknot bu karton kutuda yok olup yeniden varolabiliyor.
- Evet bu bir gerçek. Sen şimdi bana onun nasıl kayıplara karıştığını ve yeniden nasıl ortaya çıkabildiğini söyle.
- Söyleyeceğim. Zira; bu, Parmak Çocuk ‘un kaybolup ortaya çıkışının yeterli bir açıklamasıdır.
Ferhat Dede, kutuyu masanın üstüne koydu, kapağını açtı ve içinden, alt kapak büyüklüğünde kesilmiş dört köşe bir karton parçası çıkardı ve :
- Hanım. Dedi. Bu; kutunun dibine koyduğum hareketli bir karton parçasıdır. Kutunun dibi değildir. Onun üstüne oturan bir kapaktır. Ama bakanlar onu kutunun dibi sanmaktadırlar. Kutunun dibine bıraktığını sanarak sen o banknotu bunun üstüne bıraktın. Konuşmalar arasında, ben o kutuyu senden alıp sana sezdirmeden ters çevirdim. Banknot, ters çevrilen kutunun altına düştü ve hareketli karton bunun üstüne kapandı. Ters kapağı açıp bakınca; sen banknotu bunun için göremedin. Her çevirişte, banknot altta kalmakta ve göstermelik kapak bunun üstüne kapanıp kutunun dibi gibi görünmektedir. Banknotun karton kutudaki yok oluşunun-var oluşunun nedeni budur.
Perişan Nine şaşkın gözlerle bakmaktaydı :
- Peki, bunun Parmak Çocuk ‘un kaybolup geri gelişiyle ne ilgisi var?
- Çok ilgisi var. Kafesin dibinin temiz kalabilmesi için, dip büyüklüğünde bir gazete kağıdı kesip kafesin içine yerleştirmiştim. Kaybolduğunu sandığımızda; Parmak Çocuk, bu gazete kağıdının altına girmişti. Oradan çıktığında var olduğunu gördük.
Perişan Nine, bakışlarını sarı telli kafese çevirerek kuşa baktı ve kendini alamayarak güldü :
- Ah kurnaz… Ah kurnaz… Dedi. İyi ama bedeninin kağıt altındaki kalınlığını nasıl göremedik?
- Göremezdik. Zira; yassılmış olmalıydı.
- Peki bunu niçin yapmış olabilir?
- Çekingenliğinden yapmıştır. Ne de olmasa; yeni bir kafese girdi, yeni bir eve geldi, yeni insanlarla karşılaştı. Bütün bir gün neden yem yemediğini, su içmediğini sanıyorsun? Kendisine her hangi bir zarar verip veremeyeceğimizi anlayabilmek için hep bizi gözledi durdu.
- Ve şimdi yemini yiyor.
- Hem de babasının malı gibi.
- Onu şimdi daha çok sevmeye başladım.
- - Ben de. Bu kuş, akıllı bir kuş. Başkalarını hor görüp onları kuş kafalı olmakla suçlayanlara, kuşların hiç de akılsız olmadıklarını ortaya koyan bir kanıt o. Ne akla gelmeyen yeteneklere sahip olduğunu zamanla göreceğimizi sanıyorum.
Ferhat Dede başını çevirerek kafese doğru seslendi :
- Değil mi Parmak Çocuk?
Anlamış mıydı? Türkçe mi biliyordu? Adını nasıl pekilenmişti? Yanıt mı veriyordu yoksa bir rastlantı mıydı? Bilemiyorlardı ama sarı kafesten yükselen mavi ses her ikisini de mutlu etmişti.
- Cik.
İkisi birden :
- Aferin cicik…
Dediler ve sonra birbirlerine bakıp gülüştüler.
Kahvaltı için masaya oturtulmadan önce, pencerelerin kanatları yeni bir sabaha ve yeni bir sonbahar havasına açılmıştı.Yolu gözlenen bir güneş, selamsız-sabahsız pencere kanatlarına sürünmeden içeri girmiş, sarı, parlak bir kurdelayı andıran dilini Parmak Çocuk ‘un kafesine uzatmış, kafesin sarı tellerini yaldızlayarak mavi kuşu açık yeşile boyamıştı..
Çocuk cana gelmiş, dile gelmişti. Kabına sığamıyor, tünekten tüneğe atlıyor, içlerinde hiç de değişik yemler bulunmadığı halde, her yemliğin ayrı ayrı tadına bakıyor, bir tam günlük susuzluğunu suluğunda gideriyor, ıslanan gagasını tüneğine sağdan-soldan sürterek temizliyor, bir yandan bir yana her atlayışında cikliyor, kafes dibine serilmiş gazete kağıdında cikir-bikir yürüyor, tellere tırmanıp küçücük karnını sergiliyor, bakanları şaşırtan bir özenle kafesin her yanını ayrı ayrı inceliyor, tünekten tellere uzanıp minicik gagasıyla uzaklığı ölçüyor, kafes tavanındaki tellerde tersine tersine geziniyor, tavana asılıp baş aşağı bakıyor, dibe atlayıp oradan sıçrayarak tüneğine konuyor, kanatlarını aça aça gagasıyla kanat altlarını yokluyor, yeniden cikleyip başını indire-kaldıra yem yiyordu.
Perişan Nine, kaşığını bardağın camına değdirmeden çayını sessiz sessiz karıştırırken :
- Kapısını açacak mısın? Parmak Çocuk ‘u dışarı çıkaracak mısın? Diye sordu.
Kahvaltıya elini sürmeyi bile düşünmeyen Ferhat Dede, tellendirdiği sigarasının tavana tavana yükselen dumanını izlemekteydi. Soruyu :
- Daha değil. Diye yanıtladı. Kuşçu, kafesine alışması için on-onbeş gün çıkarmamamı öğütledi.
- On-onbeş güne nasıl dayanabileceksek?
- Dayanabileceğimi ben de sanmıyorum. Kara kara trenlerin dağlardan aşıp, tünellerden geçip getireceği bir yolcumu bekler gibiyim.
- Zorlu geçen uzun bir kıştan sonra çiçek kokularıyla gelmesi özlenen bir baharı beklercesine.
Günleri, geçmiş günlerinin hiç birine benzemiyordu, Bir Edi-bir Büdü değillerdi artık. Evde bir ayrı can, bir ayrı soluk, bir ayrı ses, bir ayrı yürek vardı. Kendilerini, yalnız kendilerini düşünmekten kurtaran bir ayrı şey vardı ortada. Kendi kendisini sınırlamak,kendi kendisini kalıba koymak, kendi kendisini yeniden var etmek gibi birşeydi bu. Ferhat Dede, tüm yaşantısında belki de ilk kere, kilit vurmakla sorumluluğu pekilenmeyi aynı potaya koymakta, aynı terazide dengeye getirmeye çalışmaktaydı. Bu ona, sorumluluğu alınanın özgürlüğünün de çekilip alınması gibi geliyordu.
Perişan Nine, sevginin bencillik olup olmadığını düşünmekteydi. Sevilmek, karşılaşılacak her şeyi koşsuz-koşulsuz pekilenmek miydi? Seven sevilene ne veriyor, karşılığında onun nelerini alıp götürüyordu? Parmak Çocuk ‘u, tellerinin arasından ve kapatılmış kapısından çıkamayacağı bir kafese koymak onu seviyor görünmekle eş anlamlı mıydı? Yaşlı kadın, kocasının sevgi dolu uyarısıyla düşüncelerinden silkindi. Ferhat Dede :
- Karıştıralı dakikalar oldu, hanım. Demekteydi. Yudumlayıversene artık şu çayını.
Yaşlı kadın :
- Teşekkür ederim. Diyerek çayından bir yudum aldı. Bu soğumuş. Değiştireyim. Sen neden elini sürmüyorsun kahvaltıya? Bak ne güzel sele zeyrini var, kelle peyniri var.
Ferhat Dede gülümsedi :
- Başka da bir şeyimiz yok zaten.
- Şükretmek gerek. Bunu da bulamayanlar var.
- Onu biliyoruz her halde. Mahalle pazarlarında sebzenin-meyvenin çeriği-çürüğü iyisinden-güzelinden çok satılıyor. Çöpçüler pazar sonrası artık yerlerden sebze-meyve artığı toplamıyorlar. Fırınların önlerine tek-tük uğrayanlar, birkaç kuruş daha ucuza ekmek alabilmek için belediye satış kulübelerinin önlerinde sıralara-kuyruklara giriyorlar. Dün apartman dairelerinde oturanlar bugün gecekondulara taşınıyorlar. Gidenler, evlerine-işlerine, gidebildikleri kadar yaya gidiyorlar.
- İyi ya. Sen söylüyorsun işte. Şükretmemiz gerekmez mi?
- Şükretmesine elbette ki; şükredelim, hanım ama buna da müstehak olduğumuza ben hiç inanamıyorum. Sen fiili hizmetlerinle birlikte tam 36 yıl memurluk yaptın, ben, iyi bir görevde iyi bir aylıkla tam tamına 45 yıl 3 ay çalıştım. Ve, bizim soframızda bir zeytinle bir kelle peynirden başka şey yok. Ve bizim, nur içinde yatasılardan kalma bu evimizden öte hiçbir şeyimiz yok. Aylık alıp yeme-içme borçlarına dağıtabilmek için üç aylara gün sayıyoruz ve birkaç üç ay sayabileceğimizden de hiç emin değiliz.
- Yine de şükretmeliyiz : Birimiz değil, ikimiz birden aylık alıyoruz.
- Ne demezsin ya. Kirada otursaydık, şöyle bir üst-baş değiştirmeye kalksaydık, şöyle bir yerlere gidip-geliyor olsaydık, şöyle tam bir doyumluk yeseydik; bir ayımıza yeter miydi şu iki üçaylık? İkimizden birimiz ölürse; ne olacak kalanın hali, hiç düşündün mü?
- Ağzından yel alsın. Orasını hiç söyleme.
- Gördün mü ya?
- Dur sana da bir çay doldurayım. Ama şekersiz iç.
- Öğüt verenime bak, tatlı çay içiyor.
- Benim şekerim seninkinden az.
- Benimkinden az ve normalinden fazla.
- Normalini doktorlar da bilmiyor ki.
- Niçin bilmesinler?
- Eskiden 110 ‘u üst sınır sayıyorlardı, şimdilerde 160 sayıyorlar da onun için.
- Onu sen söylüyorsun.
- Ben onların yalancısıyım. Ve bir de senin yalancınım.
- Neden?
- Doktorlara her zaman aldırış edilmemesi gerektiğini söylüyorsun ve örneklerinle beni de inandırıyorsun da ondan.
- Aldırış eden etsin, ben etmiyorum. Bunda da haklı olduğum kanısındayım. Kendisi sigara içtiği halde, bana sigarayı yasaklamak isteyen doktora senin yanında sigara kullanıp kullanmadığını sormadım mı?
- Sordun.
- Ne yanıt verdi?
- “Sorunlu olan ben değilim.” dedi.
- Peki bu yanıt mıdır? Sana-bana bir tatlı çayı bile yasaklamaya çalışanlar atlara avuç avuç şeker yedirildiğini neden görmezlikten geliyorlar? Bize bir-iki çimdik tuzu yasaklayanlar koyunlara çanak çanak tuz yedirildiğini niçin göz ardı ediyorlar? Bizim proteinden uzak durmamızı öğütleyenler, hayvanat bahçesindeki bir yaşlı aslanın bir ayda birkaç milyar liralık et yediğini neden dikkate almıyorlar? Sevgili hanımım, sevgili yoldaşım, sevgili Perişan ‘ım, sen beni dinle, sen bana inan : Otomobile üç şey gereklidir : Yağ, su, yakıt. Yağ olmazsa; hareketli metal parçalar birbirlerini yerler. Su olmazsa; motor yanar. Yakıt olmazsa; araba yerinde sayar. İnsan bedeni de benzer şeylere gereksinir : Su ister, tuz ister, yağ ister, şeker ister, protein ister. Su almazsa; beden kirlenir, kurur. Tuz almazsa; beden elektrik üretemez. Yağ almazsa; mafsallar çalışmaz. Şeker almazsa; beyin işlemez, protein almazsa; hücreler beslenemez. Bunları yasaklayarak bedeni yaşatamazsın.
- Ama varlıkları da bedene zarar verir.
- Her zaman değil. Eskiler : “Azı karar, çoğu zarar” demişlerdir. Ecren bir başına iki yüzlü madalyondur. Her şey hem yararlı, hem zararlıdır. Hem iyidir, hem kötüdür. Hem güzeldir, hem çirkindir ve bu evren ölçeğinde çelişmezlik değildir. Çölde susuz kalmış bir insana bir bardak su bir lütuftur. Lütuf arttıkça değeri azalır ve en azaldığı çizgide kahır olmaya başlar. Atlıkarıncada üç-dört dakika dönersen zevk alırsın, onbeş dakika dönersen hastanelik olursun ve daha fazlasında ölürsün. Tuttuğunun altın olmasını isteyen ve dileği kabul edilen adamın sonu acıklıdır.
Çiğneye-çendeleye kahvaltılarını yaptılar ve hazırlanıp elektrik parasını ödemek üzere evden birlikte çıktılar.
Sonbahar güneşi de olsa; güneş güneşti işte. İnsana tepeden tepeden bakıyordu. Gölgeler yine içtendi, yine utangaçtı. Ayaklarına dolaşa dolaşa, kendileri için yerlerde sürünmeyi pekilene pekilene onları izliyorlardı. Ara sokaklarda, caddelerde yaprakların sürgünü vardı. Beti-benzi sararan, eli-ayağı tutmayan, öksürüp aksıran, gözlerin zevkini bozan, varlığıyla güzellikleri gölgeleyen, artık hiçbir işe yaramadıkları için gençliğin kapısından-penceresinden dışarı atılan, dur-durak bulamayan ve sığınacak yeri olmayan yaşlıları andırıyorlardı ve kendilerini, gözleri oyulmuş, rengi dökülmüş, dişleri sökülmüş bir eski sığınma evinin yıkık bahçe duvarına çalıp-vurup duruyorlardı.
Ferhat Dede, yanlarından geçen, silme odun yüklü, arabacısı tükrüklü-küfürlü, altı lastik tekerlekli, kasası eski, atı yorgun-bitkin, erimiş-tükenmiş arabaya baktı ve kamçısı sağrıya inip kalkan arabacıyı oturduğu yerden aldı, arabanın önüne bağladı, meşin başlığı başına taktı, gemi ağzına verdi, koşumlarını sıkıp sağlamladı ve atı arabacının yerine oturttu, sonra arkasına dönüp arabacının gerneşe-osura yokuşu tırmanmaya çalışmasını izledi.
Perişan Nine :
- Yine arabacıyı arabaya bağladın ve atı onun yerine oturttun değil mi? Dedi.
Yaşlı adam :
- Hele beni kınayana bakın. Diye gülümsedi. Sen sanki köpeğe insan taşlatmıyor, kediye adam tekmeletmiyorsun.
- Yaratıldığım toprak seninkinden alınırsa; benden başka davranış beklenemz.
- Topraktan yaratıldığına eminmiş gibi konuşuyorsun.
- Değilsem de balçıktanımdır.
- Ya da atıldığı yere yapışıp tutunan ve insanın beli ile kaburgaları arasındaki bir yerden fırlatılan bir sıvıdan.
- Olamaz mı?
- Ateşten, alevden yaratıldığını düşünmek daha iyi değil mi?
- -Değil. İstemem. O zaman Şeytan ‘laşırım.
- Şırımlaşmaya gerek yok ki. Zaten şeytanla iç içe bu insanoğlu.
- Tümü değilse de bazılarının şeytandan daha bir şeytan olduğu yadsınamaz.
Gençten, iri-yarı bir adamdı, geçmek isterken çarpıp sendeletti. Ferhat Dede :
- Az uzaktan geçsen olmaz mı, a yavrum? Diye sızlandı.
Beriki hiçbir şey olmamışçasına bir ağız dolusu dişlerini gösterip güldü :
- Orada adamlar var, onlara mı çarpaydım?
- Burada da adam var, bana çarptın ya.
- Sen de kendini adamdan mı sayıyorsun, moruk. Kodum mu yassıltırım. Git yoluna efendi efendi.
Ve; gittiler efendi efendi yollarına. Ne Ferhat Dede, ne de Perişan Nine çekti çekti uzattı.
Kuyruğu, kuruluşa yüzlerce metre kala fark ettiler. Elleri çantalı-poşetli, kutulu paketli, zincirli-bastonlu, şemsiyeli-yağmura hazırlıklı onlarca adam, bir tespihin gevşek ipine kehribar tanecikler gibi dizilmişlerdi. Kimi sızlanıyor, kimi yakınıyor, kimi birine-birilerine bir şeyler anlatıyor, kimi sağa-sola bakınıyor, kimi beklemekle beklememek arasında gidip gidip geliyor, kimi ördek gibi kafa kaldırıp önündeki kehribar tanelerini sayıyor, kimi önüne bakıyor, kimi elindeki bir şeyleri okuyordu. Yanlarından geçen her araba, dışarı taşanları yeni bir sıraya sokmakta, girmemekte direnenleri klaksonla uyarmakta, bazen cam indirip ahlaksızlara ahlak dersleri vermekte ve fırçasını içeri alıp gazlamaktaydı.
Bir kuyruğa bir de birbirlerine bakıp iş bitimine kadar kendilerine sıra gelip gelmeyeceğini düşünürlerken yanlarına küçük bir çocuğun yanaştığını gördüler. Ferhat Dede, küçüğün saat soracağını, Perişan Nine sadaka isteyeceğini sandılar. Ama küçük, saat de sormadı sadaka da istemedi.
- Dede. Diye fısıldadı. Alın varsa kuyruğa-muyruğa girme; sana bugün-mugün sıra-mıra gelmez. Yarına da gelmez, o birisi gün de işte böyledir.
Yaşlı adam tepeden aşağı küçük çocuğa baktı. Boyu boy atmamış fidan gibiydi. Dağınık saçları sırmayı andırmaktaydı. Mavi gözlerinde denizler dalgalanıyordu. Biraz fırçalansa; dişleri inci gibi olabilirdi. Yüzü körpelikler içindeydi. Yanakları pürüzsüzdü. Yaşamla barışık olduğu giyiminden anlaşılmaktaydı. Eski gömleğinin üstüne bir kısa pantolonun aşırtmalarını atıp yaşama “Ben de varım.” demişti. Sağ elini cebinden çıkarsa; çemberinin demir teli, ucu kabaralı topacının ipi, arkasını dönse; pantolon cebinden lastiği sarkmış sapanı görülebilirdi.
Soru, Ferhat Dede ‘nin yerine Perişan Nine ‘den geldi :
- Peki, ne yapalım dersin?
Çocuk bu kere yaşlı kadının bacağına eğilip dudaklarını onun kulaklarına uzatırcasına fısıldadı :
- Önden ikinci küçük ağabeyimdir. Arkasındaki ortanca, dördüncü de büyük abim. Üçü de sıralarını satıyorlar. Milyonu bastırdın mı; en öndesin ninem.
Ferhat Dede, bir yerlere kesinlikle çıkacağını sandığı asfaltını bir çıkmaz sokakta tükenmiş gördü ve yine de sığıp geçebileceği bir aralığın ardına düştü :
- En öne geçersek ne der sıradakiler?
Çocuğun gözlerindeki durgun deniz kükreyerek gelip gelip kıyıdaki kayalıklara çarpmaktaydı :
- “Dedem tuvaletteydi, yerine bekliyorduk.” Dedik mi; tamamdır.
Onun koluna girmesini beklemeden Ferhat Dede Perişan Nine ‘nin koluna girdi :
- Gidelim mi, hanım? Dedi. Kaldırımı dikkatli in, ayağını burkarsın.
Yerinden-yurdundan olmuş bir çınar yaprağı, sızlana-yakına yaşlı kadının göğsüne kondu ve konduğu yere tutunup kaldı. Ferhat Dede :
- Nereye sığınacağını çok iyi biliyor bu yaprak. Dedi. En sıcak sığınak kadın sinesidir.
Sonbahar esintisi sağı-solu görmeye öğleden sonra çıkmıştı. Kendini beğenmişin biriydi. Önce yolunu silip süpürüyor, sonra adımını atıyordu. Yerlere atılmış kağıtları, izmaritleri, yaprakları, çöpleri dura-eğlene önüne katmakta, dibe-köşeye saklanmaya çalışanların kurnazlıklarını pekilenmemekte, çevrelerinde şöyle bir dönerek yerlerinden etmekte ve nerede bırakacağı bilinmeden sürüp götürmekteydi. Kızgın tavadaki cin mısırlar gibi yerlerde sıçrayan, kesik kesik yürüyen, atlayan, pırpırlayan serçelerin, kavak dallarına sıralanmış kargaların esintiye aldırış ettikleri yoktu. Bir kumru, sığındığı köşede demini çekiyor, bahçe duvarları arkasından gıdaklayan bir tavuğun sesi geliyor, acıkmış bir sarı kedi bir tütüncünün açık kapısından yem bekliyordu.
Perişan Nine, eşarpının düğümünü yoklayarak :
- Kediler bile değişti. Dedi. Eskiden kasapların önünde beklerlerdi.
Ferhat Dede mırıldandı :
- Etin kendini de, tadını da tanıyamaz oldular. Halkın ota-çöpe düştüğü bir dönemde, kedi eti nereden tanısın? Anımsar mısın? Senin istemene gerek bile bırakmadan, aldığın etin yanına kasaplar bir de “Kedi payı” verirlerdi. Yıllardır artık kedi payı-medi payı yok.
- Marketlerde eti, önümüze çekilmiş ve pespembe ışıklandırılmış koyuyorlar ya. İnan ki; kedi payları da içindedir.
Ferhat Dede bir yandan adım atıyor, bu yandan da gülüyordu :
- Sence salam-sucuk üretiminin artmasıyla kedi nüfusunun azalması arasında bir bağlantı var mıdır?
- Aman Ferhat, tiksindirme insanı.
- Neden tiksinesin ki, hanım? Yıllardır salam mı yiyoruz sucuk mu?
- Unutma ki eski çağlarda değiliz. Her gıda maddesi denetimden geçiriliyor. Çoğunun islami kurallara göre yapılıp edildiği etiketlerinde belirtilmiyor mu?
- Boğazı sıkılarak kesileceği yerde, boğazı kesilerek öldürüldü mü, bitip gidiyor mu her şey? Adam burada denizden çıkarıldığı için ölen balığı lezzetle yerken obir yanda tavuğun islami kurallara uygun halledilmişini arıyor.
Perişan Nine gülümsedi :
- Çalıştığım zamanlardaydı. Fatih ‘te tavukçular vardı. Kafeslerden seçtiğin tavuğu keser, hazırlar, tartar, verirlerdi. Onlarla ilgili iki anım canlandı. Biri güldürücü, o biri düşündürücüydü. Önce hangisini istersin?
- Düşündürücü olanı. Güldürücüyü sonradan anlatınca; üzüntüm geçer hiç olmazsa.
- Sırada benden önce bir adam vardı. Kasketli, paltolu, iri-yarı, ciddi biriydi. Sıra kendisine gelince; seçtiği tavuğu tavukçudan aldı, temizleyici iki işçiyi dirseğiyle yana itti. Cebinden ikiye katlanan bir bağ bıçağı çıkardı, tavuğu tahtanın üstünde kesti ve temizlenmesi için işçilere uzattı.
- Adamlar zaten kesip temizliyorlarmış ya. Neden kendisi kessin?
- Ben de merak ettim. Çıkmasını bekledim ve çıkınca tavukçudan sordum. Dinibütün müşterisiymiş. İşçilerin cenabet olabileceklerini düşünür, besmele çekmeyeceklerinden korkar, kendi tavuğunu kendi besmelesiyle kendisi kesermiş.
- Saygı duyarım. Tavukçunun her müşterisi öyle olsa; kendisine pek işçi de gerekmez. Ama benim aklımın almadığı bir nokta var. Adam, temiz olarak ve besmele çekerek ve belki tavuğun başını da kıbleye çevirerek kesmesine kesiyor da, sonradan hayvanın sıcak suya sokulup tüylerinin yolunmasını, içinin temizlenmesini ve hazırlanmasını yine de, o cenabet olduklarından kuşkulandığı işçilere bırakmış olmuyor mu?
- Oluyor.
- İşte ben buna üzüldüm. Bari şu güldürücü anını da anlat ki; geçip gidiversin bu üzüntüm.
Perişan Nine anlatırken gülmekten de kendisini alamıyordu :
- Tavukçunun bir başka, tanıdık ve saygın bir müşterisi vardı. Kafesleri tek tek gözden geçirdiyse de; alıp kestireceği hayvanı kendisi seçmedi. Seçme işini tavukçuya bıraktı ama sözüne bir de not iliştirdi :
- Ne diyordu notunda?
- “Lütfen taze olsun.” diyordu.
Ferhat Dede kendisini tutamayıp güldü ve gülerken de sordu :
- Peki, tavukçu ne dedi bu akıllıca isteğe?
- Tavukçu da akıllıymış, hiçbir şey demedi.
- Bravo adama. Bazen susmak yıllarca unutulamayacak etkili bir yanıttır.
Yürümeyi sürdürdüler. Yaşlı kadın yazıklanmaktaydı :
- Tavuk-mavuk artık bizler için düş oldu.
Ferhat Dede, kaldırım diplerine sığınmış olan solgun, kuru yapraklara bakıyordu :
- Ataların “Eski çamlar çardak oldu.” demeleri belki de bu yüzdendir.. “Eskiden her şey değişikti, her şey güzeldi.” Diyoruz ve demekte de haklıyız. Yenilerin bunu anlama olanakları olmadığı gibi, yermeye de hakları yok. Çükü; eskiyi bilmediklerinden bugünle kıyaslama olanağından yoksunlar. Biz öyle değiliz. Eskiyi yaşadık yeniyi yaşıyoruz. Bir doların altmış beş kuruş olduğunu ancak biz biliriz. On bin lirada on bin tane lira, her lirada yüz tane kuruş, her kuruşta kırk tane para olduğunu biz biliriz. Bir yumurtanın beş paraya, bir kilo hiylesiz tereyağının yirmi beş kuruşa, bir metre basmanın üç kuruşa alındığını biz biliriz. Bin liraya konak satıldığına, on liraya kurbanlık inek alındığına bizler tanık olmuştuk. Çağ değişti, koşullar değişti, yaşantılar değişti, alışkanlıklar değişti. Bu salt bizim için değil, tüm varlıklar için böyle. Sinekler eskiden şekerli şeylere saldırırlardı. Şimdilerde limonlu şeylere saldırıyorlar. Parazitlerin çoğu, kimyasal öldürücülere karşı bağışıklık geliştirdiler. Kediler sütü tanımıyor, içmiyorlar. Eskilerde külle yetinen çamaşırlar-bulaşıklar artık deterjan istiyorlar.
Ekmeklerini, gazetelerini alıp eve dönebildiklerinde merdiven çıkmayı göze alamadılar ve anahtarı kilide sokmadan kapı önündeki bir-iki basamaklık taşlıkta oturdular.

Güneş, içinin son ateşiyle taşlığı öpmekteydi. Taşlarda yaldız sarılığı vardı. Yorgun, sarı, kuru, yaşlı yapraklar ağlaya-inleye yerlerini-yurtlarını terk ediyorlardı. Serçeler, havaya serpiştirilen ekmek kırıntıları gibiydi. Dallar dallardan, ağaçlar ağaçlardan ayrılmış, uzaklaşmıştı ve hemen hepsi, kışı korunaksız karşılamaya hazırlanan yoksulları andırmaktaydılar. Sonbahar, düzü-ovayı bırakmış, arkaları sıra, evlerinin bulunduğu sokağa gelmişti. Soluğunda üzgün yağmurların kokusu vardı. Ellerinde olmaksızın bakıştılar ve birbirlerinin yüzlerinde bir bayat sonbaharın körpe izlerini aradılar. Bulmakta da zorlanmadılar; sonbahar, yüzlerinde acımasız ayaklarla gezinmişti ve gezindiği yerlerde izleri pençe pençeydi. Ferhat Dede Perişan Nine ‘siz ve Perişan Nine de Ferhat Dede ‘siz kaldıklarını bir an için akıllarından geçirdiler, sonra istenmeyen hayalleri kovarcasına ellerini sallayıp yerlerinden kalktılar.
Yaşlı adam ve yaşlı kadın, Parmak Çocuk ‘un içeriden gelen ciklemesini, iri demir anahtarı emektar kapı kilidine soktukları anda birlikte işittiler. Ferhat Dede :
- Kız, bu Parmak Çocuk… Dedi.
Perişan Nine şaşkın şaşkın onayladı :
- Evet o. Aman Allah ‘ım… Bir bekleyenimiz varmış meğer… Merdivenden, sofadan, odadan nasıl duyabildi anahtar sesini?..
Cikleme gençliklerini geri getirmiş gibiydi. Merdiveni soluk soluğa çıktılar, sofayı öyle geçtiler ve odaya öyle girdiler.
Parmak Çocuk, korunaksız kafesinde güneşle göz göze, diş dişe, pençe pençeyeydi. Gagası açıktı. Oradan oraya, şuradan şuraya, buradan buraya kaçmaya çalışıyordu.
Ferhat Dede, yaşından beklenmeyen bir çeviklikle koltuk pencerelerinden birine ve Perişan Nine de obirine koştular, kanatları ardına kadar açıp serin havaya yol verdiler.
Adam :
- Bağışla bizi, Parmak Çocuk… Diye yazıklandı. Devler aptal, devler hantal olurlar. Güneşin kafese vuracağını, uzun süre gitmeyeceğini, senin sığınabilecek bir gölgeliğinin bulunmadığını hiç düşünemedik…
Perişan Nine üzgün gözlerle Parmak Çocuk ‘a bakmaktaydı :
- Sıcaktan bunalmış yavrucuk. Baksana; gagasını nasıl açıp açıp kapatıyor, nasıl bir güçlükle soluk almaya çalışıyor.
Yaşlı adam çok üzgündü :
- Yahu. Dedi. Haydi ben düşünemedim, akıl edemedim, sen niçin beni uyarmadın evden çıkarken?
- Aman Ferhat, insan yaşamadığı, denemediği şeyi gerçekleriyle bilemez ki. Bu eve ilk kere bir kuş geliyor bunca yıldır.
- Dili olsa da ver yansın etse bize. Kapattık bir kafese, kestik mümkününü, almayı bile düşünemedik alınması gereken önlemlerini.
- Şimdi serinler ve düzelir, bu da bize ders olur.
- Bu kocamış yaşlardan sonra?
- İnsan ölünceye kadar öğrenmeye çalışsa; yine de tümünü öğrenemez, tümünü bilemez bu dünyanın koşullarının..
Perişan Nine çay yapıp getirmeğe gitti. Ferhat Dede kendisini sedire bıraktı. Ve; Parmak Çocuk ağırdan düzelmeye başladı. Serinlik iyi gelmiş, güneş de sanki o anı bekliyormuş gibi önce kafesten, sonra pencereden çekilmişti. Mavi kuşun solukları zamanla normale döndü ve kuş yem yemeye başladı.
Yaşlı kadın, üstünde yeni doldurulmuş çay bardaklarının ve öteberinin bulunduğu bir tepsiyle odaya döndüğünde Ferhat Dede :
- Bir şey söylesem şaşarsın, hanım. Dedi. Parmak Çocuk, biz eve dönünceye dek yem-mem yememiş.
- Aaa, nereden anladın?
- Yemliklerinin dopdolu duruşundan. İnan ki; daha yeni yem yiyor bu.
- Geldiğimizi ta dış kapıdaki anahtar sesimizden anladı. Kuşların bu kadar duyarlı olduklarını bilmezdim.
- Bekle biraz, bu cicik biz daha neler öğretecek. İnanmak olanaksız, kuş yolumuzu beklemiş.
Dört-beş gün süresince durumda fazla bir değişiklik olmadı. Fakat yaşlı karı-koca Parmak Çocuk ‘un yeni bir özelliğini fark ettiler : kuş, kafesin dışına kabuk saçmıyor, kabukla ne kadar dolarsa dolsun, onları uçurtup altındaki yemi ortaya çıkarmak için üstünde çırpınmıyor, kanatlarıyla kabukları yelpazelemiyor, büyük bir özenle yemini kabuklar arasından buluyordu.
Ferhat Dede, kuşçunun öğütlediği kadar bekleyemedi ve haftasının üstüne kafesin üst kapısını dışarıya ve yandaki alt kapısını da geriye açtı.
- Bu bir dünya kuralıdır. Diyordu. Giden gelir, gelen döner, içerideki dışarı çıkmak ve dışarıdaki içeri girmek ister. Bu da çıkmak isteyecek, çıkabildikten sonra dönecektir.
Boşuna beklediler : Parmak Çocuk çıkmadı, fakat çıkabilmek için kendisine bir kapı-pencere arayıp durdu.
Perişan Nine umutsuzdu :
- Kafes teller içinde ve tellerin tümü birbirinin tıpkısı. Telsiz kapıları nasıl bulabilir ki?
Ferhat Dede işi kolaylaştırabilmek için :
- Parmak Çocuk, bak, buralar kapı, buralar açık, buralardan çıkabilirsin. Diyerek telsiz açıklıklardan içeri birkaç kere parmak sokup çıkardıysa da sonuç alamadı.
Gözleri Parmak Çocuk ‘larının üstündeydi ve kuş sürekli olarak kafesini incelemekte, çıkış yolu aramakta, ancak bulup çıkamamaktaydı.
Bulamadığını, göremediğini, sezemediğini sandıkları bir anda, Parmak Çocuk ‘un öce kapı teline gagasıyla tutunup çıktığını ve çıkar çıkmaz sert bir kanat çırpışıyla dışarı fırladığını gördüler.
Oda bir anda alkışlara ve sevinç çığlıklarına boğuluverdi.
- Aferin Parmak Çocuuuuk… Afferiiin… Sana bin maşallah…
Beyaz çiçeklerle süslü mavi kuş yönünü-yerini bulamamıştı. Şaşkın bir biçimde odanın orasına-burasına uçuyor, pervazlanıyor, ivedi kanatlar çırpıyor, dur-durak bilmiyordu. İlk atılışı pencerelere oldu. Sert bir pıtlama sesiyle kafasını camlara vurunca uçup kapının üst pervazına kondu, hızlı hızlı soluklanmaya başladı. Karı-koca yerlerinden deprenmediler, seslenmediler ve üstüne girmediler. Kuş, ikinci atılışta koltuk penceresinin içine kondu. Üçüncü atılışında başka konakları denedi, sonuç alamadı ve kafesin üstüne indi. Küçücük başını aşağı eğip yan tutarak, büyüteçle bakan bir insan gibi yuvasını dıştan incelemeye girişti. Gagasıyla tutuna-yoklaya kafesin sarı tellerini tek tek indi, tek tek tırmandı, tam bir yumuşak iniş yapıp kafesinin yanına indi. Suluğunu camın dışından yokladı. İçmeye çalıştı, başaramadı. Yemliklerini araştırdı, yemek istedi, yiyemedi. Araya araya kafesinin çevresini minicik fakat hızlı adımlarla iki kere dolaştı, yan kapıyı ve birkaç kere sıçradığı halde üst kapıyı bulamadı. Ama yılmadı, aradı, usanmadı yokladı. Sonunda yan kapının alt teline sıçradı ama içeri girmedi. Sadece bakındı ve koşup koltuk penceresinin içine kondu. Anlamaya çalışırcasına, soru sorarcasına üç kere cikledi. Ötmüyor, sözcük söylemiyor, cikliyordu. Zamanı, o gün geceye kadar odayı incelemekle geçti. Masaya, pencere içlerine, çay tabakları içerisinde yemler-sular koydular, aldırmadı, yem yemedi, su içmedi ve geceleyin oda kapısının üst pervazında uyudu.
Ertesi sabah merakla odaya girdiklerinde Parmak Çocuk ‘u kafesinde su içerken buldular.
- Günaydın Parmak Çocuk… İyi uyudun mu kuşum?.. Sen becerdin mi yerine girmesini?.. Sularını mı içiyorsun cicik?.. Cacik, cicik,cicik… Bacik, bicik bicik…
Suyunu içerken, yudum alıp tavuklar gibi başını yukarı kaldırmamakta, gagasını suya batırıp ileri doğru sürmekteydi. Ferhat Dede, kabukları üflemek amacıyla yemliğin birini kafesten almak için elini içeri uzatınca; bundan hoşlanmadığını belirten tepkiler gösterdi ve girişimi sert cikciklerle önledi. El dışarı çekildi, Parmak Çocuk sakinleşti.
Tam yanında bulunduğu anlarda bile, yan kapıyı bulamıyor, kafesin çevresinde bir tam tur yaptıktan sonra bulup kapıya sıçrıyor, her keresinde bunu öyle yapıyor ve dışarıya açıldığında taraça oluşturan üst kapıyı kullanmıyordu. Kafes tavanına asılı ballı yemden hoşlanmıştı. Soru sorulduğunda, söz söylendiğinde, anlamak istercesine iri iri gözlerle bakıyor ve “Cik” diyordu.
Ev bayram havaları içindeydi. İki yaşlının yüzlerinde gül pembesi körpelikler geziniyor, gülümsemelerinde delifişek gençlikler soluk alıp veriyordu. Her ikisi de “Nir isteği olsa da yerine getirsek.” lere soyunmuşlardı. Çaylarında-çorbalarında tad, ekmeklerinde-peynirlerinde lezzetler vardı. Yaşlılığın karlı zirvelerinden inip çocukluğun pembeliklerine sığınmış, sonbaharlardan yeni yeni ilkbaharlara girmişlerdi. Geçmişi soluyan bayat odada rengarenk çiçekler açmış, yemyeşil, körpe çimenler boy atmış, körpe baharların arı-duru suları çiçeklerle süslü kemer köprülerin üstlerinden üstlerinden aşmaya, gökkuşaklarının toz tozakları arasından sıçramaya başlamıştı. Açılan hiçbir çukur kendi toprağıyla bir daha kendini örtemezken, bir küçücük kuş bir büyük boşluğu örtmüş, kapatmış, süslemişti.
- Hani azaltacaktın sigarayı?
- Değme keyfime, Perişan. Bu anda, iki keçisi bulunduğu için burnundan kıl aldırmayan çalımlı köylüler gibiyim.
- O eskidendi akıllım. Şimdi ağıllarının kapılarında otomobiller var.
- Keşke olmasaydı.
- Fena mı?
- Değil mi? Yabancılar bol keseden verdikleri borçla hayvancılığımızı çökertiyorlar.
- Kapısı otomobilli ağılla hayvancılığın çökmesinin ne ilgisi var?
- Yok mudur sanıyorsun? Yabancı bir büyük banka, yerli bir takım aracılar eliyle hayvancılık yapacak insanlarımıza yüz yıl vadeli krediler veriyor.
- Kötülük bunun neresinde?
- Şurasında : Krediyi alabilecek insanın en az yasal rüşt çağında yani en az 18 yaşında bulunması gerekiyor.
- Normal değil mi?
- Düşünsene Perişan : En az 18 yaşında olan bir insanın alacağı kredinin vadesi 118 yaşında bitecek.
- Eee?
- “Eee” si ne canım? Sen hiç 118 ve daha yukarı yaşlara kadar yaşamış insan gördün mü? Yaşı dillere destan belki bir nine veya dede, tümü o kadar işte. Krediyi alabilecek insan yüz yıl sonrasını nasıl olsa yaşayamayacağını bildiğine göre, ne yapacaktır? Hayvancılığı-mayvancılığı bırakıp aldığı parayı keyfine göre tüketecektir ve buna kaştın, kaldırılıp bir yana atılmış olan hayvancılık kalkınmış görünecektir.
- Aaa…
- Yaaa…
- Peki, ya öylesine kredileri almadan yapılan hayvancılık?
- Ciddi bir hayvancılığımız olduğunu sanmıyorum. Zira; bizde, yerleşik bir hayvancılık yani bir ahır hayvancılığı yoktur. Hayvancılığımız gezgin bir hayvancılıktır. Hayvanlarımız otu olan mer ‘alarda, yaylalarda, otlaklarda, bayırlarda, çayırlarda, dağlarda bulabildiklerince otlarlar. Buralarda kontrolsüz çiftleşirler. Bu yüzden et, süt, yağ, yün verimleri bozulur ve azalır, kendileri soysuzlaşırlar. Yabancıların salt domuzların yedirilmesine, semirtilmesine ayırdıkları geniş mısır kuşakları vardır. Ahır hayvancılıklarında ev artıklarını bile hayvansal ürünlere çevirirler ama bizde; ört ki ölem.
Perişan Nine, bulunduğu yerde kıpırdanmamaya ve ses çıkarmamaya özen göstererek hafif bir sesle :
- Hişşşt.. Dedi.
Ferhat Dede, karısının gözleriyle gösterdiği yere bakınca bakışları pırıldadı ve dudaklarına tatlı bir gülümseme oturdu : Parmak Çocuk yerdeydi ve şaşılacak bir yakınlıkla Perişan Nine ‘nin, ayağını içinden çıkarmış olduğu terliklerinden birinin içinde gezinmekteydi.
- Terliğimi inceliyor.
- Kıpırdanma incelesin.
İncelemekle kalmadı, yaşlı kadının ayağının dibine atladı ve çorabının üstünden gagasıyla başparmağını yokladı. Sonra pırpırlayıp kafesinin bulunduğu masaya kondu, yuvasının çevresini dolaşarak yan kapıdan yuvaya girdi ve gagasını yemliklerden birine daldırdı. Seve seve, isteye isteye, doymaya doymaya yem yedi. Yemli gagayı suluğa daldırdı. Suyunu içti, tüneğe sıçrayıp ıslak ağzını tellere sürte sürte temizledi.
Gece geç saatlere kadar oturdular, konuştular, görüştüler. O da onlarla birlikte oturdu, yem yedi, su içti, oynadı, arada bir cikledi ama uyumadı. Daha sonra başını yan yatırıp yatırıp tavandaki elektrik ampulünün ışığına baktı ve cikledi. Perişan Nine, etekleri işlemeli bir örtüyle kapıları açık kafesin üstünü yukarıdan aşağı örtünce sustu ve örtüyü kabullendi.
- Konuşmuyor, söylemiyor ama bakışlarıyla istediklerini pek de güzel anlatıyor.
- Bazen biz de öyle yapmıyor muyuz, hanım? Jestlerle mimikler beyinlerin birer sessiz konuşmasıdır. Beyin, tüm iyi ve kötü duygularını onlarla belirtiyor, dile her zaman el atmıyor. Ben kaşlarımı çatıyorum, sen neden çattığımı, ben gözlerimi belertiyorum, sen neden belerttiğimi, ben gülümsüyorum, sen neden gülümsediğimi, ben dudaklarımı ısırıyorum, sen neden ısırdığımı, ben çene kemiklerimi sıkıyorum, sen neden sıktığımı anlıyorsun.
- Tıpkı bir işitme engellinin bir sahne oyununu izlemesi gibi. Görme engellilerde ise bu böyle değil.
- Yanıldın. Bir görme engelli tanıdığım vardı, sinemaya giderdi.
- İnanamam.
- İnan.
- Onların banknotları, bozuk paraları birbirlerinden ayırabildiklerini, camsız bir saatle zamanı anlayabildiklerini görmüş ve duymuştum ama sinemaya gidebildiklerini görmemiştim, duymamıştım.
- Gidiyordu. Anadan doğma görme engelliydi. Türkan Şoray ‘ı, Belgin Doruk ‘u, Muhterem Nur ‘u, Hülya Koçyiğit ‘i aklında kusursuz güzelleştiriyor, sesinden hareketle Bilal İnci ‘yi, Önder Somer ‘i, Hayati Hamzaoğlu ‘yu çirkinleştiriyordu.
- Görme duyusu ortadan kalkınca hayal gücü gelişiyor olmalı.
- Tek kollu bir adamın iki kollu biri kadar güçlü olabildiğini gözlerimle görmüştüm. İki kolu bulunmayan bir başkasının, bedenindeki tüm gücünü çenelerinde ve dişlerinde topladığına tanık olduğumu unutamıyorum.
- Ben de, kolsuz bir adamın olmayan kolunun ağrıyıp sızlamasından yakındığını işitmiştim. Bedenimizin eksiksiz oluşuna sevinmeliyiz.
- Sevinmeliyiz. Gören gözün değeri zifiri karanlığa saklanmıştır.
- Vakit ilerledi yatsak mı?
- Yatalım hanım, yatalım. İnsan bedeni, gün boyu enerji tüketen bir akümülatör gibidir. Onu; yatarak, dinlenerek şarj etmek gerekir.
- Bir elektrik prizine bağlanmadan şarj edilebilmek çok güzel bir şey.
- Parmak Çocuk da şarj ediyor kendisini bu anda.
- İyi geceler Parmak Çocuk.
- İyi geceler cacik, cicik.
Yataklarına çekildiler. İçecek birer bardak uyku sütü aramadılar. Uykulara konuşa konuşa, el ele, gönül gönüle daldılar ve kendilerini yarattığına inandıklarından sabaha sağ çıkarılmalarını gizli gizli dilediler.
Sabahleyin bir koşu odaya girip örtüyü açtığında Ferhat Dede Parmak Çocuk ‘u kafesinde bulamadı. Üstünden eliyle yoklaya yoklaya dibe serili gazete kağıdının altında mavi kuşu aradı ve açık oda kapısından sofaya doğru seslendi :
- Kız bu kuş yine yerinde yok.
Odaya sesinin yerine Perişan Nine ‘nin kendisi geldi :
- Kafesi baştan başa örtmemiş miydik?
- Örtü yerindeydi, kendi ellerimle açtım.
- Neredesin Parmak Çocuk?
Bir yerlerden uysal bir “Cik” geldi. Birlikte baktılar : Parmak Çocuk koltuk pencerelerinden birinin içindeydi. Sakindi, gözlemleyiciydi ve kendilerine bakmaktaydı.
Perişan Nine :
- Örtünün altından sıyrılıp çıkmış olmalı. Dedi.
Ferhat Dede güldü :
- Daha kim bilir ne hünerler gizli bu küçük ve güzel bedende? Şu kalbime bak, Allah aşkına. Bir yere gidemeyeceğini bile bile nasıl da telaşlandım.
- Telaşa ne gerek var bir kuş için?
- Kendisinden “Bir kuş” diye söz ederek onu küçümseme lütfen. O bir çocuk. O Parmak Çocuk.
- Ve bizim her şeyimiz.
- O bizim bekleyenimiz. Yokluğumuzda ocağımızı tüttürenimiz. Ondan başka bekleyenimiz var mı hanım?
- Ne yazık ki yok, kimsemiz yok.
- Ama ne mutlu ki Parmak Çocuk ‘umuz var.
- Biz sağ olalım ki o da olabilsin.
- Ve o da sağ olabilsin ki bizler olabilelim.
- Değil mi Parmak Çocuk?
Kuş sese canlı canlı baktı ve cikledi. Ferhat Dede :
- Yahu adını pekilendi. Dedi. Şuna bak Allah aşkına.
Küçük kuşun parlak mavi tüyleri,arasına özenli ve düzenli bir biçimde beyaz noktacıklar yağdırılmış mine çiçeklerini andırmaktaydı. Başının maviliğinde yeni yeni beyazlar soluk almaktaydı. Gagasının temizliğine çok düşkündü. Yeri dar geldiğinden olmalı ki; fazla uçmuyor, mini mini adımlarla fakat hızlı hızlı yürümeği yeğliyordu. Uçuşları, kanatlarını belli etmeyen sıçramalar, atlamalar halindeydi. Başı bedeninin her yanına uzanmakta, her noktasına yetişmekteydi. Boyuna tatlı ve süslü bir uzunluk veren kuyruğunun teleklerini gagasıyla başından ta sonuna dek tarıyor, temizliyordu.
Uçtuğunda görülen açılmış kanatlarının altı birbirinden güzel desenlerle süslenmişti. Yukarılardan aşağılara dalış yapmayı seviyordu. Davranışlarının, uçuşlarının ve dalışlarının alkışlanması hoşuna gitmişti. Bağrışmalardan, şaklabanlıklardan hoşlanmaktaydı. Gürültüden, ışıktan rahatsız olmuyordu. Pencereye hükmedebilen kuş seslerine anında yanıtlar veriyordu. Sadece adını değil, Ferhat Dede ile Perişan Nine ‘nin varlıklarını da pekilenmişti. Odada birisi eksik olduğunda onu aradığını ve bulduğunda rahatladığını açıkça belli ediyordu.
Makineyle yazı yazdığı bir sırada atlayıp masasına konması Ferhat Dede ‘ye dünyaları bağışladı. Kuşu, bir kuş olarak değil, bir küçük çocuk olarak pekilenmiş gibiydi. Onunla muhatap olabilmek için sanki çocuklaşması gerektiğini sanmaktaydı.
- Cacik cacik cacik… Diyordu. Bacik bacik bacik. Sen benim masama mı geldin Parmak Çocuk?.. Küçük çocuk… Mavi çocuk… Kuş yavrusu… Yavrunun kuşu…
Yakınlaşmıştı, yanaşmıştı, makinenin önüne önüne gelebilmişti. Metalik gövdeden yana çıkmış olan şaryodaki kağıtla ilgilenmekteydi. İki ayağının üstüne dikilmekte ve kaçmaya-uçmaya bile gerek görmeden gagasıyla kağıdın yanlarından yanlarından küçük küçük koparmaktaydı.
Ferhat Dede başını öne eğip sesini yalancıktan sertleştirerek :
- Hey ne yapıyorsun sen? Koparma kağıdımın yanlarını…
Diye seslendi. Parmak Çocuk kağıdı bırakıp bir koşu makinenin arkasına kaçtı ve merdaneye sarılı olup bir kesimi yukarı kalkık duran kağıdın arkasında görünmez oldu. Fakat bu saklanış birkaç saniye bile sürmedi. Yeniden yürüdü, yeniden ortaya çıktı. Alttan yukarı dikildi ve Ferhat Dede ‘ye meydan okurcasına üst üste birkaç kere cik çekti. Sonra, merdaneye sarılı kağıdın yanlarını gagasıyla çekip çekip koparmak hakkıymış gibi yeniden işe koyuldu.
Parmak Çocuk ‘un bu kafa tutuşu ve kağıdı koparmaktaki inadı yaşlı adamı kahkahalara boğdu ve Ferhat Dede odadan sofaya doğru seslenmeye başladı :
- Heeey Hanııım… Gel biraaaz… Çabuk geeeel…
Odanın açık kapısında görünen Perişan Nine heyecan içindeydi :
- Hayrola bey?.. Ne var?.. Ne oldu?..
- Korkma korkma. Yok bir şey. Ne yaptı Parmak Çocuk, biliyor musun? Önce makinemle ilgilendi. Sağını-solunu özenle inceledi Sonra kağıdın şu yanını gagasıyla küçük küçük koparmaya başladı. Engellemek için kızar gibi davrandım. Kaçtı, makinenin arkasına saklandı. Hemen sonra dışarı çıktı. Aman nasıl bir diklendi, aman nasıl bir meydan okudu, şaşarsın. Bayağı kafa tuttu bana ve yine kağıdını koparmaya girişti.
Ferhat Dede, merdaneden çekip aldığı kağıdı karısına gösterdi. Kağıdın bir yanı boydan boya minik minik kırpılıp kopartılmıştı ve gaganın koparıp aldığı yerler yukarıdan aşağı bir dantelayı andırmaktaydı. Dede, parmağının ucunu bu kırpıntıların bir kesimine doğru uzatarak :
- Şuraya bak, Allah aşkına. Dedi. Şurası benim profilimi andırıyor mu?
Perişan Nine güldü :
- Yanı-yöresi kırpılmış kağıtlar, yel üstündeki bulutlar gibidir. Neyi dilersen ona benzerler.
- Yok yok, gerçekten bana benziyor, görmüyor musun?
- Sen o sayfayı çıkar ve anı olarak sakla. Eğlenceyi buldun nasıl olsa.
Ferhat Dede dayanamayıp yerinden kalktı. Ruhunun derinliklerinden fırlayan sevinçli, şaşkın, kıvançlı bir çocuk odaya atlamıştı ve sofaya doğru koşmaktaydı. Nine ‘yi mutfakta bir şeyler yıkamaya çalışırken buldu.
- Perişan… Diye haykırdı. Buldum buldum…
- Neyi buldun Allah aşlına? Hamam tasının su dolu kurnada yüzdüğünü görüp suyun kaldırma gücünü bulan ve hamamdan “Buldum… Buldum…” diye fırlayan Arşimed gibi?
- Evet evet, tıpkı Arşimed gibi. Ama ben suyun kaldırma gücünü değil, kilim üstündeki sigara izmaritinin nedenini buldum.
- Bulmana ne gerek vardı? Ben biliyorum : Dalgınlığına gelmiş ve izmariti yere atmışsın. Neredeyse ahşap evi yakıp kül edecek ve bizi evsiz-barksız bırakacaktın.
- Öyle şey yaptığım olmuş muydu hiç? Ben özenli insanım. İzmaritimi söndürmeden bırakmam. Çok gerekirse küllüğümü yanımda taşırım.
- Peki ama ne diyeceksin bakalım?
- Bulduğum da oydu. Sönmüş izmariti küllükten alıp masadan aşağı atan Parmak Çocuk ‘muş.
- Neden yapsın ki?
- Anlayamadın mı? Kuşta yuvasını temizleme içgüdüsü var. Sen bir kadın olarak evini nasıl temizliyor, fazlalıkları nasıl çöpe atıyorsan, o da bir dişi kuş olarak aynısını yapıyor. Fazlalık saydığı şeyleri yere atıyor.
- Deneyelim öyleyse, atsın izmaritleri görelim.
Denediler, gördüler. Parmak Çocuk, küllükte izmarit bulunmasını hazmedemiyor, gagasıyla yakaladığını sürüp götürüp masadan aşağı atıyor, attıktan sonra da arkasından bakıp yerini bulup bulmadığını kontrol ediyordu. Onun bu davranışı, Ferhat Dede ‘yi küllükte izmarit bırakmamaya yöneltti. Gözlemledikçe yeni ve güzel tutumlarını sezmeye, bulmaya başladı. Küçük kuş, davranışları yönünden sineklere benziyordu. Kovuldukça geliyordu. Ferhat Dede, onun bir ara perdenin saçaklarını gagasıyla çekip koparmaya çalıştığı bir sırada, “Yapma, etme” anlamında uzun bir “Hiiiişt…” çekti ve çekince de bu sözcüğün Parmak Çocuk yönünden “Gel” anlamında pekilendiğini gördü, öğrendi. Kuş bununla da kalmıyor, “Gel gel gel…” i, “Git git git…” anlıyordu. Yaşlı adam o yaşında bunları öğrendi ve bunları kullanmaya başladı.
Makineyi masadan kaldırmıştı. Başını eğiyor, çenesini bomboş masaya yaslıyor, sağ elinin işaret parmağını masaya vurarak “Gel gel gel…” yapıyor, Parmak Çocuk ‘un minicik adımlarla kayarcasına koşarak kendisine doğru geldiğini, gagasını dudaklarına değdirdiğini görüyor, parmağının ucunu masaya vura vura ona doğru yürütüp “Git git git…” diyor, kuşun geri geri kaçtığını gözlemliyor, bunu yineledikçe yineliyordu. İletişimden kendisi de Parmak Çocuk da hoşlanmışlar ve bunu bir oyun haline sokmuşlardı.
Ferhat Dede ‘nin sözlüğü yeni yeni sözcüklerle dolmaktaydı :
- Hiiiş… Parmak Çocuk… Nerdesin, hiiişt…
- Gel kuşum, gel gel kuşum…
- Parmak Çocuk, cicik çocuk… Cacik cacik cacik, cicik cicik cicik…
- Sen Parmak Çocuk, ben Ferhat… Ferhat… Ferhat… Haydi kuşum “Ferhat” de…
- Bak cicik, cacik, bu “Su”… Bu “Mama”… “Su, mama…”
Ele gelmiyor, parmağa konmuyor ama el-mel değdirmeden masaya çene yaslanıp ağızla çiğnenmiş ekmek verildiğinde büyük bir güvenle yanaşıp yiyordu. Daha sonra Perişan Nine ‘nin ağzından da yem yemeğe başladı. Omuzlara konmakta, kola konup dudaklara yanaştırıldığında yem yemekte, oyun oynamak istediğinde; masaya rastgele bırakılmış bir elin parmaklarını ısırıp afacan afacan kaçmakta, oyunu anında “Gel gel gel…”, “Git git git…”, “Gıdı gıdı gıdı…” ya bağlamakta, her gelişinde gagasını öptürmekteydi. Yokluğunda Perişan Nine ‘yi aradığı ve bulamayınca huzursuzlandığı halde, tüm sevgisini, tüm ilgisini Ferhat Dede ‘ye bağlamıştı.
Ferhat Dede dolaptan bir şeyler almaya çalışırken onun çıplak topuğunu hafifçe ısırdığını, yürüdükçe arkasından yürüdüğünü, koştukça kanat çırpmaksızın arkasından koştuğunu fark ettiği gün, Karun ‘un hazinelerini bulmuş kadar sevindi. Sonraki günlerde, işini-gücünü bıraktı, salt arkasından yürütmek için evin her yanında gezinmeye koyuldu.
Geliyordu ve minicik bir köpeği andırmaktaydı. Kendisi neredeyse o oradaydı. Özenli adım atmayı, bastığı yere dikkat etmeyi, yeri görüp belirlemeden ayak basmamayı yaşamında ilk kez bir kuştan öğrenmişti. Bunu unuttuğu, adımını yanlış attığı anda Parmak Çocuk ‘u ezebileceğinin bilincindeydi ve yine tüm yaşamında ilk kez attığı adıma, bastığı yere dikkat etmesi gerektiğini eşine söylemekte, rica etmekte, bu konuda onu uyarmaktaydı.
Bir minicik mavi kuş, iki yaşlı-başlı insana, rastgele kapı-pencere açmamayı, salt kendileri için yaşamamayı, salt kendilerini düşünmemeyi öğretmişti.
Kafesinin anahtarı Parmak Çocuk ‘un belindeydi. Ve; kafes, onun için bir yemlikten. bir pınardan, bir yatak odasından başka şey değildi. Günü masada ve yerlerde geçmekteydi.
Bir akşam yemeğinde kafesin üstünden atlayıp masaya indi ve Ferhat Dede ‘nin tabağından pirinç pilavı yemeğe başladı. Dağıtıcı, bozucu, dökücü, kirletici değildi, insana şaşkınlıklar verecek ölçüde kibardı. Porselen tabağın yanına konuyor, büyük bir oburlukla yağlı pirinç pilavını tane tane yiyor, doyduktan hemen sonra “Haydi size afiyet olsun” dercesine masadan ayrılıyordu. Kendisini masaya öylesine ortak etmişti ki; her pilav pişirildiğinde, kendi pilavının bir çay tabağı içinde önüne koyulması zorunda kalındı. Hakkının hak olduğuna inanıyor, verildiği kadarını pekileniyor, son pirinç tanesine kadar tüketiyor ve kafesine dönüp gagasını tellerde temizledikten sonra suluğundan suyunu içiyordu. Alışmıştı. Yemek masası hazırlanmasından hoşlanıyor, tabak-bardak, çatal-kaşık seslerini tanıyor ve onlarla birlikte masadaki yerini alıyordu.
Evde artık iki kişi değil, üç kişiydiler. Varlığı belliydi, soluğu belliydi, sevdikleri-sevmedikleri belliydi. Ferhat Dede ‘nin ayrılmaz ve kopmaz bir parçası olmuştu. Kafesine dönmeden işemiyor, işemeden kafesinden çıkmıyordu. Kendisi uyanıkken kimsenin uyumasına katlanamıyordu. Ferhat Dede onun bu özelliğini, bir sabah yatak odasında ağzının bir gagayla öpülmesi üzerine uyandığında ve Parmak Çocuk ‘u yastığında bulduğunda anladı.
Tüyleri beyaz kar tanecikleriyle süslü parlak mavi kuş yanındaydı. Gagasıyla dudaklarını acıtmadan ısırmakta, bazen alt, bazen üst dudağını gagasının arasına almakta, uyandırmaya yetmeyince; gagasını ağzına sokmakta, sonuç alamayınca; gagasıyla burnunun bir kanadını acıtacak ölçüde ısırıp çekmekteydi. “Haydi gidelim” der gibiydi. Zira; uyandırır uyandırmaz yere atlıyor, minicik adımlarla kafesinin bulunduğu odaya doğru yürüyor, gelinip gelinmediğini anlamak istercesine arada bir dönüp geriye bakıyordu. Ferhat Dede, onun, kafesteki örtünün altından nasıl sıyrıldığını, kapalı oda kapısının, halı-kilim sürütmemesi için bir parmak enine kesilmiş altından nasıl çıktığını bilemiyor, ancak Parmak Çocuk ‘un yassıla yassıla çıktığına olasılık tanıyıp kendisine gelmek için gösterdiği o sevgiye, katlandığı o sıkıntıya hayranlık duymaktan kendini alamıyordu.
Her ne zaman tuvalete gereksindiği için banyoya girse; Parmak Çocuk kesinlikle yanında ve kesinlikle ayaklarının altındaydı. Kendisi içeri alınmadan kapı kapatıldığında; huysuzlanıyor, ciklemelerini değiştirip cak cak ötüyor, kapıyı gagalıyordu. İçeri her alındığında sakindi, uysaldı, sabırlıydı. Klozetteki Ferhat Dede ‘nin ayakları dibindeydi, yönünü onun yönüne uyduruyor, o işini bitirip kalkmadan yerinden ayrılmıyor, sesini çıkarmıyordu.
- Gel bakalım Parmak Çocuk, lavaboda bir de ellerimizi yıkayalım, sonra çıkalım.
Anlar gibiydi. Ellerin yıkanıp kurulanmasını öylece beklemekte, birlikte girdiği banyodan Ferhat Dede ‘yle birlikte çıkmaktaydı.
Birbirlerine doyamayan iki sevgiliye benziyorlardı. Günleri, saatler, dakikaları, saniyeleri ayrı geçmiyordu. Kanatları olduğu ve uçabildiği halde, masaya her oturuşunda Ferhat Dede ‘nin ayağının üstüne atlıyor, onun, ayağıyla kendisini biraz yukarı kaldırmasından, sonra elinin üstüne almasından ve daha sonra masaya yavaşça atlatıp “Gel gel gel…”, “Git git git…” yapmasından, her “Gel gel gel…” sonunda dudak-gaga öpüşmekten, hiçbir şey yapmayacakmış gibi durup ansızın parmak ısırarak kaçmaktan hoşlanıyordu. Alıp vermeyenlerden, her şeyi başkalarından bekleyenlerden ve “Her şey için teşekkür…” edenlerden değildi. Aldığından fazlasını vermekteydi. Aldığından fazlasını vermekteydi. İçi sevgi doluydu ve sevgisi, dipten yüzeye fıkır fıkır kaynayan arı-duru gözeleri andırmaktaydı. Evin neresinde olursa olsun; Perişan Nine ‘nin yemek masası hazırladığını seziyor, anlıyordu. Çağırmaya gerek bırakmayacak ölçüde hazırdı, duyarlıydı, uysaldı, kibardı. Masanın her hazırlanışında, evin bir üçüncü bireyi olarak kendiliğinden yerini alıyor, kendi tabağından ve tabağa girmeden pilavını yiyor, kendi suyunu kendi tabağından içiyor, masa toplanıncaya kadar kafesinde oyalanıyor ve sonra “Gıdı… Gıdı…” için yine masadaki yerini alıyordu.
Ferhat Dede :
- Şuna bak Allah aşkına Perişan… Demekteydi. Günün hangi saatinde, hangi dakikasında sevgisine, ilgisine, varlığına gereksinsek; vermeye, göstermeye, kanıtlamaya öylece hazır. “Yahu, bugün olmaz; rahatsızım. Keyfim yok. Uykum var. Başka zaman bulamadın mı?” dediği olmuyor. Canını, ruhunu, aklını-düşüncesini olduğu gibi bana bağlamış bu güzel çocuk, bu tatlı Parmak Çocuk, bu mavi kuş yavrusu.
Yaşlı adam, o yaşında birini, bir başkasını, bir varlığı salt kendi keyfi, salt kendi çıkarı, salt kendi yararı için kullanmaya kalkıştığını düşünüyor, bundan utanıyor ama yapmaktan da kendini alakoyamıyordu. Günün rastgele bir zamanında, rastgele bir dakikasında, kendisini sedire boylu boyunca bırakıyor, yalancıktan uykulara dalıyor, Parmak Çocuk ‘un uçarak yanına gelmesinden, gagasıyla dudaklarını öpmesinden, gagasını dudaklarının arasına sokmasından ve kendisini uykulardan uyandırmak amacıyla burun kanatlarını ısırmasından çok büyük bir zevk alıyordu. Böylesi anlarda, yalancı uykusu bitmek tükenmek bilmemekte ve yerinden ancak, Perişan Nine ‘nin “Yahu üzme Parmak Çocuk ‘u Allah Aşkına.” diye uyarmasından sonra kalkmaktaydı.
Çocuğu yoktu, torunu yoktu, eşinden öte kimi-kimsesi yoktu ama her şeye bedel bir Parmak Çocuk ‘u vardı. Aşırı zorlayıcı nedenler olmadan sokağa çıkmadığı için, taze ekmek olmadığı zamanlarda kahvaltı bile yapmayan yaşlı adam, bayat ekmekleri candan-yürekten pekilenir olmuştu. Evden ayrılacağı zamanlar, Parmak Çocuk huysuzlanıyor, huysuzlaşıyor, cak cak ötüyor, minicik fakat hızlı adımlarla arkasından merdiven başına kadar koşuyor, onun gideceğini, kendisini evde bırakacağını anlıyor, Perişan Nine ‘nin kendisini iki avucu arasına almasına ses çıkarmıyor, “Ferhat Gidiyor.” denerek uzatıldığında, gagasıyla yaşlı adamın dudaklarını öpüyor, o basamaklardan inerken avuç içinde çırpınıyordu.
Ferhat Dede, artık eski Ferhat Dede olmaktan çıkmıştı. Hiçbir şey onu, işinin gerektirdiğinden fazla sokakta tutamamaktaydı. Alacağını alıp, vereceğini verip bir an önce evine-yuvasına dönmek istiyordu. Zira; evinde bir de değil, iki bekleyeni vardı. Yolunu iki gözleyeni, kendisini iki özleyeni, varlığını iki arayanı, ocağını iki tüttüreni mevcuttu. İkisi de onun yaşlı yüreğinin ve yorgun nabzının birer atışı, aklının-başının birer karasevdası, tükenmeye yüz tutmuş yaşamının birer dayanağı, titreyen ellerinin birer tutanağıydı. Kendisini yaşamının son günlerinde bir kimsesizler yurdundan küçücük bir çocuk almış, bir babalık heveslisi olarak görmekteydi. İkircikliklerden-tedirginliklerden kendisini kurtaramadığı anlar vardı. Yaptığının bazen doğru bazen yanlış olduğunu çok düşünmüştü. Ancak; sahiplenmek, bakmak, sevmek, besleyip büyütmek güvenli yarınlar istiyordu. Ama kendi yarını hiç de güvenli değildi, hatta ne denli güvensiz olduğu ortadaydı. Ölürse; Parmak Çocuk ‘un hali ne olacaktı? Onu kimlere bırakıp gidebilecekti? Parmak Çocuk ‘u, o minicik kızı bir baba, bir dede gibi sevmekteydi. Ve Parmak Çocuk onu karasevdalı ir yar, bir erkek, bir Ferhat Dede olarak pekilenmişti. O onsuz nasıl duramıyorsa, kendisi de onsuz bir öyle duramıyordu.
Kapının çalınması, açılması. sesin “Ferhat geldiii, Ferhat geldiii…” diye yükselmesi Parmak Çocuk için bir müjde, bir bayram sevinci, bir eşi-benzeri görülmemiş mutluluktu. Evin neresinde, hangi köşesinde, hangi dibinde bulunursa bulunsun, hangi derin uykularda olursa olsun; minicik adımlarıyla ve inanılmayacak bir hızla, cikleye cikleye kapılara koşmaması, Ferhat Dede ‘yi kapılardan-merdivenlerden karşılamaması olanaksızdı. Çalınan ve açılan kapılardan onun yerine başkalarının görünmesi, başkalarının çıkması, hüznünün bir baş belası, bir karabasanı, bir can düşmanıydı. Kanatlarını, salt başkaları karşısında ve onlardan dehşet içinde kaçmakta kullanıyordu. Kendisini Ferhat Dede ‘yle Perişan Nine ‘den başkasına teslim etmemekte ve belki de böyle bir şeyi tertemiz bir aşka, arı-duru bir sevgiye ihanet saymaktaydı.. Ferhat Dede yanında olduğu sürece, her nereye götürülürse götürülsün, her nereye koyulursa koyulsun, her nerede tutulursa tutulsun; mutluydu, huzurluydu, kabulleniciydi.. Kafesiyle birlikte dışarılara çıkartıldıktan, parklarda-bahçelerde havalandırıldıktan, şurada-burada gezdirildikten sonra eve getirilip kafesini kapıları açılınca; ilk işi odayı, kafesinin yerini, üzerinde “Gıdı gıdı” yaptığı masayı, içine konduğu koltuk pencerelerini, oturma odasındaki her bir şeyi incelemek, tanımak oluyor ve hemen arkasından masaya gelip yaşlı adamın şurasını-burasını öpmeye başlıyor, bunu da bir teşekkür, bir minnettarlık olarak gerçekleştirdiğini belli ediyordu.
Perişan Nine, ancak kendisinin evde bulunmadığı zamanlarda Parmak Çocuk ‘un ilgisini ve sevgisini kendisine yönelttiğini, evde arkası sıra yürüyerek dolaştığını, minicik bir köpekten hiçbir farkının bulunmadığını, iki eli kanda olsa; her kapı çalınışında kapıya deliler gibi koştuğunu, saatler geçince huzursuzlanıp huysuzlandığını,bir tek tane bile yem yemediğini, tek bir yudum dahi su içmediğini, bazen sofada-odalarda bulamadığı sıralarda, onu kapı dibinde Ferhat Dede ‘yi beklerken gördüğünü, yerden kapı koluna ve kapı kolundan yere sıçraya sıçraya kapının açılmasına hu çektiğini anlatmaya çalıştığını söylüyordu.
Yaşlı adamı kapılardan alıp oturma odasına götürdükten sonradır ki; boğazından birkaç tane yem, bir-iki yudum su geçebilmekteydi. Ferhat Dede ne kadar ayık kalırsa; o da o kadar ayık kalıyor, onun kendisinden önce uyumasına şans tanımıyor, yatılması gereken zamanı çok iyi biliyor, sabahları uyandıktan sonra, belli sürelere kadar ses çıkarmıyor , geziniyor, dolaşıyor ama alışılmış zamanın tek saniye geçmesine de asla izin vermiyordu.
Yaşlı adam o ilerlemiş yaşından sonradır ki; o günlere dek ayak bile basmadığı mutfağa ayak basar olmuştu. Her sabah ilk işi; bir kahve cezvesinin içine birkaç damlacık su, bir yarım kaşıklık pirinç ve bir toplu iğne başılık yağ koymak ve Parmak Çocuk için pilav hazırlamaktı. O da bunun farkındaydı. Mutfakta ayaklarının altında dolanıyor, arada bir yumuşak gagalarla topuklarını ısırıyor, pilavının bir an önce pişirilmesini, bir an önce çay tabağına konulmasını, Ferhat Dede ‘nin bir an önce masaya oturmasını, kendisini bir an önce ayağının elinin üstüne almasını ve masaya aktarmasını istiyordu. Nazlıydı. Var oldukları halde kanatlarını kullanmıyor, onların çok büyük kolaylıkla yapabilecekleri işi yaşlı adama bırakmaktan hoşlanıyordu.
Ferhat Dede ‘yi tekeline almıştı. Onun kendisini şu veya bu nedenle unutmasından nefretler etmekte, bunu her davranışıyla ortaya koymakta ve unutulmasına da asla fırsat bırakmamaktaydı. O, evde sadece Ferhat Dede ‘nin ve Perişan Nine ‘nin bulunmasına alışmıştı ve onlar dışındakiler kendisine şaşkınlık, tedirginlik vermekte, fazla gelmekteydiler. Evde birkaç konuk varken, ortalarda görünmeyen Ferhat Dede ‘ye önce oturma odasından art arda “Hiiiişt…” ler çekiyor, seslenişleri yanıtsız kaldığında; başka hiçbir bölüme aldırış etmeden, doğrudan doğruya konuk odasının açık kapısına yürüyordu. “Aaa… Kuş geldi…” diye şaşkınlıklar içinde kalan konukları, bir büyük adam gibi tek tek süzüyor, onları yabancıladığını açıkça ortaya koyuyor ve yaşlı adam “Yanımıza mı geldin Parmak Çocuk? Gel kuşum…Gel gel kuşum… Cacik cacik cacik… Cicik cicik cicik…” demeden yanına gitmiyor, sehpaların bacakları arasından geçip Ferhat Dede ‘nin ayağına atlıyor, kaldırılıp el üstüne alındığında ve öylece oturma odasına götürüldüğünde avunuyordu.
Kuşçu, yıllarca önce, muhabbet kuşlarının hiç de uzun ömürlü olmadıklarını söylemişti ama Parmak Çocuk iki yaşlının yanında yedi yılı aşkın yaşadı, gösterilen ilgi ve verilen sevgi yüzünden olmalı ki, körpeliğinden hiçbir şey yitirmedi. Tüyleri parlaklığını ve güzelliğini kaybetmedi. Sevgisi, ilgisi, bağlılığı arttıkça arttı ve Ferhat Dede, gözlerini aydınlığa açtığı her sabahta, Parmak kafesinde ölü bulmaktan korktu. Düşlerinde minicik kuşunun öldüğünü kerelerce gördü. Uyandıkça; onu sağ gördüğü için şükürler etti. Yüreğiyle, beyniyle, her zerresiyle Parmak Çocuk ‘la özdeşleşti. Onun gagası oldu, gözleri oldu, tüyleri oldu, kanatları ve ayakları oldu. Kuş gibi düşünmeye, kuş gibi oynamaya, kuş gibi davranmaya, kuş gibi yemeğe-içmeye başladı.
İki yaşlı karı-koca, bir sabit dalgınlık anında, o kanatları olduğu halde uçmayan, uçmayı, o uçamayan insanlara haksızlık sayan Parmak Çocuk ‘u ayaklarının altında ezmemek için elden gelen çabayı-özeni-dikkati gösterdiler ve bir o kadar yıl onu ezmekten ölesiye korktular. Seslenmeden, onun “Cik” lerini duymadan, kendisini görmeden bir tek adım bile atmadılar. Adım atmadan önce de nasıl atmaları gerektiği konusunda sürekli olarak birbirlerini uyardılar, öğütlediler.
Körpe bir bahar güneşi, çiseleyen bir utangaç yağmurla gözlerini sabaha açmıştı. Sokağı seyreden ağaçlardaki yapraklar körpe körpeydi, körpe yeşildi, körpe ıslaktı. Onlara değmeğe, dokunmaya ve onları yana-yöreye itmeye kıyamadı, aralarından kibarca süzüldü ve iki katlı evin önündeki taşlığı, ayaklarından başlayıp başına kadar öpmeye koyuldu. Nereye gideceklerini bilmeksizin taşlığı bir baştan bir başa geçmeye çalışan bir-iki karıncayı sarıp sarmaladı, ev kapısını kucakladı, kilitli bulduğundan olmalı ki; yükselip pencerelere abandı ve camlardan girerek Ferhat Dede ‘yle Parmak Çocuk ‘u izleyip gülümsemeye başladı.
İçerde, yıllardan bu yana sürüp gelen sabah fasıllarının bir yenisi yaşanmaktaydı. Perişan Nine yataktaydı, sağ yanının üstüne yatıyordu, yüzü güneşli pencereden yanaydı ve henüz uyanmamıştı. Ferhat Dede birkaç dakikadan beri uyanıktı ama ılık ve minicik gaga dudaklarının arasına birkaç defa girip çıksın, acıtmadan dudaklarını birkaç kere daha ısırıp öpsün ve burun kanatlarını biraz daha çekip uyandırmaya çalışsın diye Parmak Çocuk ‘a uyuyormuş görünmekte ve yaşına-başına bakmadan nazlar çekmekteydi. Konuşabilse; küçük kuş, “Uyan artık Ferhat… Ne uykusu bu böyle?...” diye seslenecekti.
Yeni bir güne, yeni bir ilkbahar sabahına, yeni yeni “Gel gel gel… Git git git… Gel kuşum, gel gel kuşum… Gıdı gıdı gıdı…” lara başlamak üzere Ferhat Dede, o anda uyanmış gibi yaptı ve :
- Uyandım çocuk… Dedi. Günaydın… Nasılsın Parmak Çocuk?.. İyi misin?.. Cacik cacik cacik… Cicik cicik cicik…
Mavi kuş, anlayamadığı ancak sezdiği soruları sevgi ve sevinç dolu ciklerle karşılayıp yastıktan yere atladı ve Ferhat Dede ‘nin karyoladan sıyrılıp oturma odasına gitmek üzere önüne düşmesini bekledi.
Yaşlı adam mutluluklar içindeydi. Hafifçe doğrulduğu yastıktan yanında yatmakta olan karısına seslendi :
- Valla hanım. Dedi. Parmak Çocuk tıpkı çalar saat gibi. Vaktini saniye sektirmiyor. Gece bizimle yatıyor fakat sabahleyin bizden de erken kalkıyor. Kalk lütfen. Uyuyormuş görünmene gerek yok; Parmak Çocuk seni öperek uyandırmaz. Öğrendik artık.
Perişan Nine ‘nin uykusu genellikle hafifti. Çıtıltıya uyanır, seslenmeyi ikiletmezdi. Ama o anda uyanmak istemiyor gibiydi. Geceleyin biraz fazla oturmuş olmak ve birkaç kap-kaşık yıkamış bulunmak kendisini yormuş olmalıydı. Ferhat Dede, önce onu rahat bırakmak, uykusunu bozmamak istedi fakat sonra onu yanında-yöresinde dolaşır görmeden edemeyeceğini anladı ve yaşlı eşine yeniden seslendi :
- Perişan Nine, kalkar mısın lütfen. Parmak Çocuk ‘la Ferhat Dede güne sensiz başlamak istemiyorlar. Kalk artık. Akşam biraz erken yatar, alırsın uykunu.
Yaşlı kadın dönmedi, doğrulmadı, durumunu değiştirmedi. Nice bir yinelenen seslenmeleri, başına-omuzlarına dokunuşları ve sarsışları da yanıtsız bıraktı. Yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. Ferhat Dede emektar eşinin bu gülümsemelerini tanıyor ve onları düşte meleklerle şakalaşmak olarak niteliyordu. Yine derin bir düşte kendisini melekler gülümsetiyor olmalıydı. Sabahın körpe ilkbahar güneşi gülümsemesini yaldızlıyor, öpüyor, okşuyor, seviyor fakat saçlarının tüm aklığını olduğu gibi ortaya koyuyor ve saçını yüzünden yaşlı gösteriyordu.
Ferhat Dede, nice bir yıllanmış sevgilisinin, nice bir emektar eşinin, nice bir tadına doyulmaz yoldaşının ve nice bir kendisine bir bebek gibi kol-kanat germiş karısının uykuda ölmüş bulunduğunu geçten geç anlayabildi. Anlamasına anlayabildi de, pekilenmesine bir türlü pekilenemedi, inanabilmesine bir türlü inanamadı. İki katlı yerli ev acı haykırışlarla indi indi kalktı, odalar, sofa, mutfak, banyo ve merdivende dinmek bilmeyen bağırışlar uzun süre dolaştı durdu :
- Perişaaan… Perişaaan… Perişaaan… Parmak Çocuk, Perişan öldüüü… Parmak Çocuk Perişan yoook… Parmak Çocuk Perişan gittiii… Perişan bizi bıraktııı… Perişan Nine Ferhat Dede ‘yi ve Parmak Çocuk ‘u mahvettiii…
Mavi kuş, anlamaya-öğrenmeye çalıştığı zamanlardaki gibiydi. Başını omzuna yatırmıştı ve yaşlı adama bir gözüyle bakmaktaydı :
- Cik?... Ciiik?..
Yaşı başından aşkın ve bir ayağı çukurda olan Ferhat Dede, tüm yaşantısında ilk kez yedi yaşındayken annesiyle babasının bir sarhoş kamyon altında kaldıklarında ağlamıştı ve bu, ömrünün ikinci ağlayışıydı. Yedi yıldan bu yana Parmak Çocuk ‘u ilk kez, sisler arkasından görmekteydi. Odalar boşalmıştı, sofa, mutfak, banyo, merdiven boşalmıştı. Yıllardır her çatlağı, her yıkıntısı onarılagelen, sularla çevrili bir eski kale, olduğu gibi çöküp bedenlerinin üstüne devrilmişti. Bu; yıllarca bakılan, sulanan, beslenen, yeşertilen, güvenilen ve kendisine umutlar bağlanan bir yüz yıllık çınarın devrilişi gibiydi. Bu; aydınlık günü hazmedemeyen bir karanlık gecenin, saatinden önce gelişi gibiydi. Bu; inanılmak istenmeyen ve çıkacağından korkulan bir düş gibiydi. Bu; duygulara gün ortasında çullanan bir karabasan gibiydi.
Ferhat Dede, yığılıp kaldığı sofanın çıplak tahtaları üstünde kendine geldiğinde Parmak Çocuk o minicik gagasıyla dudaklarını öpmekte, gagasını ağzına sokup sokup çıkarmakta ve burun kanatlarını çekiştirip ciklemekteydi. Mermere kesmiş bir yüzle, ellerine-dizlerine yüklenerek yerinden kalktı. “Gel kuşum, odamıza gidelim” diye mırıldandı, Parmak Çocuk ‘un önüne düştü, oturma odasına girdi, bir yerlerden içi yem dolu ağır bir kese kağıdı çıkardı, yemi kapısı açık kafesin dibine boşalttı, tellere meyveli yemler astı, masaya oturdu, ayağının üstüne atlayan mavi kuşu elinin üstüne aktardı ve ayağa kalkıp Parmak Çocuk ‘u kafesine koydu. İçinin pamukları boşaltılmış yapma bebekler, uykuda gezen adamlar, dalı-yaprağı budanmış kavaklar gibiydi. Odadan çıkıp mutfağa geçti. Kahve cezvesine bir çimdiklik pirinç, birkaç zerre tuz, bir toplu iğne başılık yağ attı. Parmak Çocuk ‘un pilavını pişirip bir çay tabağına koydu. Bir büyük yayvan kaba su doldurdu. Getirip odadaki masanın üstüne yerleştirdi. Telleri sarı sarı parlayan kafesin önünde diz çöktü ve :
- Beni bağışla Parmak Çocuk. Dedi. Perişan Nine ile Ferhat Dede, bir uzun yaşamda birbirlerine yalan söylemediler. Söz verdiler, yaptılar. Birbirlerinden ayrılmadılar. İşte bu saat sözünü tutma saatidir. Beni lütfen bağışla kuşum.
Gözlerinin yaşı yanaklarına iplik iplik düşmekte, damla damla yağmakta ve pörsümüş yanaklarını ıslatmaktaydı. Odadan çıkarken kapıda durup geriye, sarı telli kafese baktı, sonra dönüp yürüdü ve yatak odasına girerek Perişan Nine ‘nin solgun-durgun yüzünü incelemekten korkarak öptü. Yatağın önüne diz çöktü ve :
- Bütün bir yaşam boyu bir tek kere bile ayrılmadık ki; şimdi ayrılalım, Perişan ‘ım. Diye mırıldandı. Sakın üzülme güzel yavrum; yalnız değilsin. Ben yanındayım. Ferhat yanında. Ferhat Dede yine senin yanında. Yedi yıldan buyana Parmak Çocuk ‘u bir başına bırakıp gideceğimizi biliyor ve ah aman Perişan, bundan çok korkuyordum. İnşallah bu bir ihanet ve bu bir vefasızlık değildir. Fazla gecikmeyelim küçüğüm. Haydi gidelim artık. Ver elini elime lütfen.
Ferhat Dede, ellerine-dizlerine yüklenerek yerinden kalktı., pencereyi açtı ve kendisini tam bir pekilenmeyle dışarı bıraktı.
Sokağa şöyle bir girmiş bulunan başı kara tablalı ve tablası halka halka simitli adam “Simiiit…” diye bağıramadı, önce uzun bir “Siii…” çekti ve sonra :
- Koşun babam… Diye haykırdı. Pencereden adam düştüüü.
Ferhat Dede, hayli uzun yıllardan sonra ilk kez çevresini saran kalabalıklar arasındaydı. Kendisi sağ ve bu kalabalık arasında olsaydı; pencereden düşen kendisine ne yapılması gerektiğini çok iyi bilirdi. Ama iş başkalarına kalmıştı ve her kafadan bir ses yükselmekteydi :
- Bu adam nasıl düşmüş pencereden? Başı mı döndü acaba?
- Yahu birisi telefona koşup bir cankurtaran istesin.
- Yer yüksek değil ama kafasını taşa çarpmış adam. Bakın, kafa kan içinde.
- Çok da yaşlı yoksul.
Başında öyle ya da böyle konuştular, sigaralar içtiler, yazıklandılar, sağını-solunu ellediler, pijamalarını, evini, penceresini incelediler, kim olduğunu ve kimi-kimsesi bulunup bulunmadığını sordular-soruşturdular, hayli zaman şamata ettiler.
Sokağa, cankurtarandan önce kadınlar-erkekler, çocuklar-gençler-yaşlılar geldiler ve sonra kalabalık yarılıp araya bir cankurtaranla birkaç beyaz önlüklü, birkaç üniformalı girdi. Ferhat Dede bir yerlere gönderildi. Ev kapısı bir çilingire açtırıldı.. Yaşlı kadının o güne dek toz kondurmadığı merdiven basamakları, sofa ve odalar tozlu-çamurlu pençe pençe izleri-kirleri içinde kaldı. Perişan Nine yatağında solgun bir gülümseme içinde bulundu. Bir tanıyan- bir bilen :
- Nah işte bu ikisi. Emekliydiler. Yalnızdılar. Kimleri-kimseleri yoktu. İkisi de ölmüş. Dedi.
Perişan Nine ‘yi bir yatak çarşafının içinde, yatağından alıp merdivenden indirdiler. Getirilen kirli ve eski bir tabuta uzattılar ve kapıyı kilitleyip gittiler.
Kimse, onların yalnız olmadıklarını bilemedi, kimse tedirginlikten masa altına saklanan Parmak Çocuk ‘u göremedi, kimse Ferhat Dede ile Perişan Nine ‘yi de bir bekleyen, bir yollarını gözleyen, bir arayıp bulamayıp huzursuzlanan bir yemden-sudan kesilen, bir o minicik varlığıyla ocaklarını tüttüren yakınları olduğunu düşünemedi.
Aynı günün eriyen, solan, sararan akşam güneşi, Perişan Nine ‘yi kimsesizler mezarlığının karayoluna yakın bir yanına gömülmüş buldu ve eğilip körpe toprağını öptükten sonra eteklerini toplaya toplaya gitti.
Ferhat Dede, duvarları beyaza boyanmış bir odada, beyazlar içindeki bir yataktaydı. Burnuna-ağzına-bileklerine sondalar takılmış, ötesine-berisine teller-kablolar bağlanmıştı. Çevresinde biri; hafif kambur, gözlüklü, ak saçlı-ak bıyıklı-ak kaşlı egemen davranışlı ve obiri; genç, yakışıklı, gözlüksüz, saygılı iki beyaz önlüklü vardı ve bu sonki :
Bir hafta oldu hocam. Demekteydi. Komadan çıkamadı. Bir haftada bir kere az-boz kendine gelir gibi oldu ve sadece “Parmak Çocuk perişan.” diyebildi, o kadar. O andan bu yana ııınnnh.
Beriki durgundu ve :
- Kendimi ciddiye alamaz oldum Sedat. Diyordu. Ben şu insan denen varlığı bir türlü çözemedim ve artık çözebileceğimi de sanmıyorum. “Parmak Çocuk” dünyada ünlü bir çocuk öyküsü, bir çocuk klasiğidir. Ta çocukluğunda okumuş ve etkisi altında kalmış olmalıdır. Bu yaşında bize aktarabildiği bir tek bu. Adam komada. Bir haftada bir-iki saniye az-boz kendine gelir gibi oluyor ve bize bir onu söylüyor. Şu tahlillerine bak da şaşma : En çok 110 olması gereken açlık kan şekeri 420, en yüksek riski 240 sayılan kolestrolü 398, karaciğer haşat, akciğerde bronşların büyük çoğunluğu tıkalı, yürek büyümüş, bacaklarda-kollarda had safhalı ödemler, böbreğin biri devreden çıkmış, obiri çıkmak üzere. Bu adamın bundan 6-7 yıl kadar önce ölmüş olması gerekirdi delikanlım, ama yaşıyor. Düşme yüzünden kemikler kırılmamış ve kafa travması görmemiş olsaydı, çok şaşardım ki, bu adam yine yaşardı. Bu durumdaki bir insanı 6-7 yıldan beri yaşatan güç nasıl bir güçtür? Bu ne inanılmaz şeydir? Olağanüstüyü neden gökten meleklerin inmesine bağlıyoruz ki? İşte sana olağanüstü. Önünde. Ona iyi bak, onu iyi tanı ve ona, gerekince en kutsal şeyler üstüne andlar içecek ölçüde tanık ol.
Ferhat Dede, komadan çıkamadı. Yağmurlu bir pazartesiyi güneşli bir salıya bağlayan sekizinci gün öldü. Sordular, soruşturdular, kendisini Perişan Nine ‘nin yanına gömdüler.
Akşamın aylı-yıldızlı bir geceye kendini teslim ettiği bir günün rastgele bir saatinde, ıssızlıktan yararlanıp yol kıyısına işeyen bir çocuk, sidiğini yerlere damlata-döke, yolda kendisini bekleyen ve deklanşörleri yanmakta olan bir otomobile doğru koştu. Dehşet içindeydi ve haykırmaktaydı :
- Baba, anneee… Buradaki şu iki mezardan sesler geliyor…
Arabanın açık kapısından bir kahkaha yükseldi :
- Mezardan ses mi gelir oğlum? Çığrından çıktın yine.
- Geliyordu baba… Geliyordu anne… Yurda-bayrağa andlar içerim…
- Peki, ne diyordu o sesler?
- “Parmak Çocuk… Parmak Çocuk… Parmak Çocuk…” Diyordu, and içerim…
- Haydi bakalım, atla arabaya. Geciktirme bizi. Bir daha da okuduğun o uyduruk öykülere kaptırayım deme kendini. Yalan olur ama e bu kadarı da olmaz yani.
Otomobil başını alıp gitti ama içindeki anlaşmazlıklar uzun süre bitmedi.
Kentin ara sokaklarındaki kapısı resmi mühürle mühürlenmiş bir evde, bir-iki gramlık bir yürek pıt pıt atmakta, mini-minicik ayaklar odalardan odalara, sofalardan mutfaklara koşup koşup durmakta, parlak küçücük gözler kapalı bir merdiven kapısına yüzlerce, binlerce kere bakınmakta, bayatlamaya giden yolda taptaze umutlar birilerine birilerine bağlanmakta, bir derin sessizlikte ve büyük yalnızlıkta birilerinin ve birilerinin çıkagelmeleri beklenmekteydi.
Parmak Çocuk önceleri bıdı bıdı yürüdü, sonra ivecen ivecen koştu, sonra pırpırlayıp uçtu, kendisini umutlardan umutlara attı. Bekledikleri gelmedi, beklediklerini göremedi, beklediklerini bulamadı.
Aylarca yiyecek yemi, günlerce içecek suyu olduğu halde, tam tamına beş gün bir tek tane yem yemedi, bir tek damla su içmedi, kapıları ardına kadar açık duran sarı tellerden yapılma kafesine bir tek kere girmedi, odaları, sofayı, mutfağı bırakıp kapalı merdiven kapısının arkasında bekledi, beklerken minicik ayakları çöktü, pörsüyen beyaz çiçeklerle süslü mavi gövdesi yana yıkıldı, sorguçlu başı yana düştü, bedeni çekildi, kurudu, ağırlığını yitirdi, pırıltılı gözleri kapandı, sarı gagası birkaç kere açılıp açılıp yumuldu ve mini minnacık ciğerlerindeki son soluğunu verdi.
Son soluğunu verirken, onca yıllık yaşamında öğrenebildiği tek sözcüğü söyleyebildi :
- Ferhat.

Bu öykü;
03/06/2005 tarihinde
sevgikupu.com sitesine 12-14/07/2005
tarihlerinde de antoloji.com sitesine
kaydedilmiştir.


Parmak Çocuk
Yazı Sahibi
İsmet Barlıoğlu
İsmet Barlıoğlu tarafından 7.3.2007 tarihinde eklendi 380 kez okundu.

Etiketler

Yazı İşlemleri

Okuyucu Puanı

Telif Hakkı Uyarısı
Parmak Çocuk isimli yazı, İsmet Barlıoğlu tarafından 7/3/2007 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...


Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Isminiz ve Soyisminiz :
Tavsiye Edeceginiz E-Posta Adresi :
Efendim hikayeden çıkmış roman olmuş hikayeniz. Harika akıcı ve hüzünlü hikayeniz için tebrikler.


7/4/2007 tarihinde yorumlandı.

inanmıyorum abi ya; yarısını okuyabildim bu ne kadar uzun bir hikaye....


7/4/2007 tarihinde yorumlandı.


Aralık
3
Test Sürüşü
Korhan BoraYaşamdan Hikayeler • 10 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Aralık
3
Sudenaz’dan Mektuplar (vı) (son)
Ersin BaşeğmezYaşamdan Hikayeler • 28 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
3
Sonra
Tolga AkpınarYaşamdan Hikayeler • 31 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
3
Dünya Engelliler Gününü Saygıyla Anıyorum
Zeliha OkanYaşamdan Hikayeler • 19 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Aralık
3
Adak (8 Bölüm)
Aylin BaşdemirYaşamdan Hikayeler • 33 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Mayıs
7
Aklı Olmayan
İsmet BarlıoğluKlasik Şiirler • 116 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Mayıs
7
Akılda İkilik
İsmet BarlıoğluKlasik Şiirler • 111 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Mayıs
7
Akılda İkilik
İsmet BarlıoğluKlasik Şiirler • 112 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Mayıs
7
Akıl
İsmet BarlıoğluKlasik Şiirler • 143 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.