Pinokyo Karanlık Yollar
27 / 6 / 2008 Cuma tarihinde Umut Uyan tarafından eklendi, 173 kez okundu...
“- Uff, bir esinti...“Terlemiş buğulu camdan dışarı bakıyorum. Kirli sokakta kimse yok. Sadece dün yağan karların erimesiyle çamurları mangallardan lağıma akıyor. Kuru toprağın çatlağından engin denizlere ulaşma hayali kadar boş artık. Bir daha kimse gelemez buralara. Dar sokaktaki yerde duran kırık kapı bana kaybolmuş korkularımı ve hayallerimi ...” Okuyucu Puanı ;
Pinokyo Karanlık Yollar- Uff, bir esinti... “Terlemiş buğulu camdan dışarı bakıyorum. Kirli sokakta kimse yok. Sadece dün yağan karların erimesiyle çamurları mangallardan lağıma akıyor. Kuru toprağın çatlağından engin denizlere ulaşma hayali kadar boş artık. Bir daha kimse gelemez buralara. Dar sokaktaki yerde duran kırık kapı bana kaybolmuş korkularımı ve hayallerimi tekrardan hatırlatıyor. Sokakta boş bakışlardan başka hiçbir şey kalmamış artık, yok olum her yerde. Bunu engelleyerek evrendeki yerimi bulmalıyım. Bu son çıkışım olacak sokağa, çünkü kimsecikler yok artık. Tüm dostlarım kayıp, ama neden? Anlayamamışım. Her şey geçen gün başladı. Olağan hayatım onların gelmesiyle yok oldu ve tüm yolları korku yoluna çevirdiler. Adlarını söylemek, onlar hakkında konuşmak bile yasak ve tehlikeliydi. Yalnız yaşadığım için bu kurala uyup odamın altındaki depoya gizlendim ve orada yaşadım. Sürekli bir tartışma duyuyordum, tekrar onların gelişi ve dostlarımı götürüşü vardı. Bu bir hamle miydi yoksa neydi bilmem ama çevrelerine yaydıkları ışıkla nimetler dağıttıklarını düşünmeleri beni delirtiyordu. Karanlığa bürünmüş sokak onlar için aydınlıktı. Evet, onları incelemiştim ve çok iyi gizlendim depomda. Onlara karşı tek ben kalmış bile olabilirdim. Hadi ama başkaları da olmalı diye düşünürdüm ama bu beni tatmin edemezdi. Bundan kurtulmanın vaktiydi. Artık ne tür tehlikeyle karşı karşıya olduğumu bilmeliyim. Kapının yanında bir palto asılı. Giyiyorum onu, kimin olduğunu düşünmüyorum bile. Merdivenlerden iniyorum yavaşça, dışarı çıkıyorum. Hafif bir rüzgâr vuruyor yüzüme, bulutların arasından bir ışık huzmesi süzülüyor. Şaşırmışım, bu olamaz ama şaşkınlığım uzun sürmüyor, hava tekrar kararmış ve sokak tekrar gareziyle beni bekliyor. Ayaklarımın dibindeki mangaldan sıcak hava sakat bacağımı yakınca fark ediyorum o kaynağı. Yere uzanıp mangala yaklaştırıyorum yüzümü ve bir oh çekiyorum. Islak ve soğuk bu yerde beni ısıtacak asıl şey neden bir ızgaranın kapağından sızan sıcak hava olmasın diye düşünüyorum. Yerde birkaç çakıl taşı yan yana duruyor ve benim dikkatimi çekmişler. Onlara yaklaşarak bakıyorum. Birden konuşmaya başlıyorlar aralarında. Ne hallerdeyim… Odamdaki bibloyla konuşmalarımda böyle oluyordu, kendimi kandırıyormuşum oysaki. Kendimize yabancılaşmamızdan sonra gelmelerini şimdi anlıyorum. Yıllar öncesinden planlamışlar bunu. İnsansızlaşmamızla akın ettiler bize. Yakındılar bize, yakınmışlar meğerse. Doğuştan kudretli olduğumuzu düşünmemiz onları çıldırtmış olmalı oysa kudretin miras olduğunu bir bilseydik her şey değişebilirdi. Ama biz mirasımıza göz dikince olan oldu. Zaman titremeleriyle ilk akını yaptılar. Evde sabah karısı olan adam akşam kimseyi bulamıyordu, artık öyle birisi yoktu hayatında. Bu bir saçmalık. Onun için sokağın sonunu bulup durdurmalıyım onları diye düşünüyorum. İlk denemem değil aslında bu. İlk denemem dündü. Her yer kar altındaydı. Karanlıkta sessizce yürüyordum, sanki yıllardır yürüyormuş gibiydim. Her bir adım ile beyaz karın üzerinde yavaş yavaş kaybolan küçük izler bırakıyordum. Yıllardır bu böyleydi, geri baktığımda gördüğüm tek şey yine aynı karanlık olacaktı. Aynı terk edilmişlik, aynı hissizlik... Yine de devam edecektim yoluma, öyle de yaptım. Kendimi ısıtmam gereken kalın giysilerim altında, delicesine titriyordum. Birbirine kavuşturduğum kollarımı ağırca hareket ettirdikçe, içten gelen bir ürperti hissediyordum. Kafamı kaldırdım, sokak lambasının aydınlattığı sokakta. Işığın aydınlattığı yere giren kar taneleri, atmosfere giren bir gök taşı gibi aniden parlıyordu. Bir tane daha, bir tane daha... Yüzlercesi geliyordu, karanlıktan, sanki sonsuzluğun içinden mücadele ederek çıkarmışcasına. Bir tanesi, yüzüme düştü; eriyen tanenin, yüzünden damla halinde süzülüşünü hissettim. Tıpkı yıllardır karşılaştığım kar tanelerine olduğu gibi. Bir tane daha, bir tane daha... Geri kalan kar taneleri de, ayaklarımın altında ezilmeye mahkûmdular. Hepsi birer kaçırılmış fırsat, yeni bir yaşamdı belki de. Ama bunu asla bilemeyecektim. Etrafımdaki boş evlere baktım, boşluğun ta kendisi ile göz göze geldiğime yemin edebilirdim. Tabii eğer "boşluk" diye bir şey olsaydı. Asla arkamı görmediğim, asla ötesine geçemediğim bir karanlıktı benim baktığım. Yürümeye devam ettim, ne kadar devam edeceğimi bilemeden. Ne zamandır yoldaydım? Ne zamandır buradaydım? Peki, ya geri dönmeye çalışsaydım? Bu sorulardan kendimi uzaklaştırdım, çünkü asla cevaplayamayacağımı biliyordum. Asla geri dönemeyecektim. Asla vakti tam olarak anlamayacaktım. Sonra bir şey oldu. Elimi açtım ve hafifçe yukarı kaldırdım. Elime teker teker düşen kar taneleri, aynı geldikleri gibi, sessizlik içinde eriyorlardı. Bir tane daha düştü, onu bir başkası izledi. Elim üşüdükçe, renk değiştirdi. Yavaşça kızardı, elim neredeyse hissetmemeye başladığımda, hala düşen taneleri izliyordum. Tek bir tane, diğerlerinin uyum sağladığı yer çekimine karşı gelerek, yavaşça süzüldü. Avucuma doğru, narin hareketlerle ilerledi ve kondu. Diğerlerinin aksine, erimiyordu. Bir an için, elimin donduğunu düşündüm. Fakat diğerleri hala erimeye devam ediyorlardı. Üşümüş ve neredeyse donmak üzere olan elimi zorla hareket ettirip yumruğumu sıktım ve avucumdan içeri hohladım. Bunu hem elimi ısıtmak, hem de taneyi eritmek için yapmıştım. Avucumu açtığımda, tanenin hala orada durduğunu gördüm. Pek şaşırmadım, avucumu kapatıp elimi kalbimin üzerine götürdüm. Hala gitmem gereken uzun bir yolum, ulaşmam gereken bir yerim vardı. Önümde, uzaklarda görünen ışığı fark ettim. Buradan bakınca yakın geliyor gibi düşündüm, ama uzaktı. Yine de ulaşacaktım, ulaşacağımı biliyordum. Narin ışığa bakıp, elimdeki kar tanesi ile birlikte devam ettim yoluma. Yolum uzundu ve ne kadar sürerse sürsün, ilerlemeyi bırakmayacaktım... Ama gölgelerin etrafımı sarmaları uzun sürmemişti. Haince kovaladılar beni, evin yolunu bulmam ve kendimi depoya atmam çok zor olmuştu. Şimdi yine sokaktayım, çünkü başka çarem yok. Hızla koşarak gölgeler göremeden beni yolun sonuna gidiyorum. Aniden gökten süzülerek bir gölge iniyor ve kafama parmağıyla dokunuyor. Donuyorum, gölgeler beni yine kandırıyor. Ama son kez yedim bu kazığı. Artık yeter demek istiyorum! Son haddine ulaştı işkencem. Bulantıda hayatım. Kaderim düz bir yolda ve iki yanı bariyerlerle çevrili. Durmak istiyorum. Hatta an geliyor duruyorum, nihayetinde yine olan oluyor, arkadakiler ittiriyor, zorluyor seni ilerletmeye. Etrafa bakmak istiyorum bu yolda ilerlerken, ama doğa tek boyutlu bir resim! Gören mi görüyor, yoksa gösteren mi? Düşünüyorum. Zorda olsa bir parantez açıyor, kurguluyorum benim yolu, ama bu yoldan ziyade beni asıl kudurtan neden yolların kesiştiği fenomeni oluyor! Neden? Neden tren vagonları gibi yaşamlar? Neye mahkum etmiş bu makinist bizi? Su isteriz... Vermez, verse de boğar. Yemek isteriz... Vermez, acı çektirir, verince de cezalandırır. Görünmez kırbacıyla kör bir bebeği andırıyor bence! 5 gün ilah olup hafta sonları yaramaz bir iblis olan bir bebeği! Yola dikenler koyuyor, ama ayakkabı vermiyor. Ayakkabı buluyorsun ama bir bakmışsın yol bitmiş. Tek çözüm bariyerleri parçalamak teoride. Fakat ne mümkün... Bariyerdeki hızlı tavşancık sana bağlı iple çekiyor seni. Durmaya kalksan bile pimi çekilebilecek bu ip sana tehlike! Duran çukura düşüyor bu yüzden. Kader yalanı da burada ortaya çıkıyor işte. Boyu uzayan budanıyor, iffetsiz bir gül dalı gibi. Zarlar atılmış, bahis açılmış çoktan. Bizler koşan, terleyen, yalanan bit çuvalı itleriz anlaşılan. Ama hayır kazık kafa seni! Bebek ağzına biberonu böyle sokacağım. Böyle! Dinle bakalım beni. Tavşanı yeni görsem de ipi boğazına nasıl geçireceğimi biliyorum. Sanırım arkamdakileri geçmişim sanmamdan dolayı çıkmaza düşüyorum. Oysa ki onlar geleceğim. Öyleyse! Neden kulvar değiştirmeyeyim. Bu ne güzel oluşum! Bu döngü! Kutsal döngü! Ah ne ulu! Canım tembelim! Yüce Koca Göbek! Bir çemberin basında yaratmış belli, gerisi zaten öyle böyle gelivermiş, geliyor. Çünkü bir! Salıver gelsin... Ooh! Tavşanı boğdum! Hızlı yasayarak, ipi kestim ve pimi attım. Arkamdakilere anlatacak vaktim yok. Şaka! Tembel seni! İpleri yola koyup birdirbir oynuyorum. Atlıyorum üzerlerinden onlar düşüyor, kimisinin perdesi açılıyor kimi hala kalkmaya uğraşıp emekliyor. Sonra hepsi kararıyor. Yalnız öğrendiğim bir şey var bu hususta. Asla arkama bakmamak... Ölüm ensemde diye değil işte. Evet ölüm beni kovalayacak, çünkü kutsallıktan kıvranıyor burası. Yapacak bir şeyi yok ki ölümün. Neyse arkama bakıyorum. Boşluk! Karanlık boşluk! Önüme bakmaya çekmiyorum. Ama mecburum buna. Atlaya atlaya, hoplaya zıplaya gidiyorum. Özgürüm nasılsa. Kıh kıh kıh! Kızma bebe! Karanlığın en derinine gidiyorum. Düşünceden sıyrılıp koşmaya başlıyorum. Ama dur! Ben bir At mıyım ki hipodromun düz yolunda deli gibi gidiyim? Derken uyanıyorum. Yine düz bir yol, ha ileri ha geri.Yooo! Hayat çizgimi yönetiyorum! Ama yine de çizgi! Neden tek boyutlu? Yeter! Bende istiyorum tam evrenimi! Aman! Bebiş olmadan istiyorum ama. Tembel değil sakar gibi... Derken! Derken bir gürültü kopuyor. Sanırım geciken pimimin sesi. Hah hah ha! Sana gülüyorum sana! Gürültü sonrası birden çevremde bir görünüm farklılaşması oluyor ve artık bir sahildeyim her mutlu sonun boktan sonu gibi, ama bu kez değil! Çünkü ne mutluyum, ne de bu bir son! Kırdığım ceviz kabuğu parçaları girerken bebeye, “Sefam olsun!” diyorum. Çünkü anladım ki işte bu benim evrenim, benim! Yinede sevinme senin yolundan gidicem, sırf dostlarım yalnız kalmasın diye… Seni tezeklerin tanrısı Medulla boku! Tanrı katili diye anılan, ama benim asla yemediğim katıksız, süzme salak! Bir gün gelecek karşılaşacağız. Emin ol! Ben unutsam bunu okuyanlar ve “Bu!”, bu yazı unutmayacak! Şimdi zamanı gelen sona gidiyorum bu yazımın. Ama! Ama sevinme hemen bebişim… Boşluğa değil, çişe gidiyorum, çişe… Ve unutma ki bu arada seninle uğraşan birisi var!... Ramyan! Birden yolun sonunda olduğumu anlıyorum. Işık artık karşımda bir peri halinde duruyor. Acaba gölgeyi ışıltıya dönüştürmem için mi oradaydı diye düşünüyorum. Ama tzxxsszztt, tzz!” Ramyan 4X0 uyandırıldı. “Şimdi nasılsın Ramyan 4XO?” “Tedavi ve şarj işlemleriniz çok iyi geldi bana Bay Jush teşekkürler.” Ramyan 4XO 2105’te Medulla Zardak adlı iş adamının öldükten sonraki vasiyeti üzerine Medulla Şirketi tarafından projesi tamamlanıp üretilen ilk yapay zeka olmuştu. Ancak üretimine fiyasko karışmıştı. İntikam ve katliam niyeti uğruna gövdesine hidrojen bombası yerleştirilen Ramyan 4XO bir takım güçler tarafından yönlendirilmek istenmekteydi. Ama varoluşu gereği olan matematik eğilimi bir kenara bırakıp dünyanın alternatif sonunu hazırladı. Kısa sürede ünü dünyaya yayılan Ramyan 4XO içinde bomba yerleştirildiğini uydu sinyallerinden almıştı ama gördüğü hayalleri zor yorumluyordu, çünkü kendisini insan gibi hissetmekteydi. Dünya barışını getirme amacı güden babası bildiği Medulla Zardak yolunda ilerlemesini bırakmayacaktı. Her rüya, yeni hayaller, yeni anılardı onda ama insanlığın sessiz çığlığını beyinsel faaliyetlerinden sızan sinyallerden almaktaydı. Bunları kolayca algılayabilmekte, gün geçtikçe daha da uzmanlaşmaktaydı. Tabi 2106’da kabul ettiği tek yol arkadaşı Shao-Leen’in yardımlarıyla. Kimseye bahsedemediği sırlarını onla paylaşmıştı, Shao-Leen’se bildiği komplo tuzağından söz edip, asıl amacın yönünü çizmişti dünya kaderi için. Ona göre gelmesi gereken barış çoktan gecikmişti ama savaşın hâkim olmasındansa gecikmesini yeğlerdi. Dünya üzerindeki tüm sınırlar Ramyan 4XO ve dostu için açılmasıyla Amerika’ya gittiler. Yolculuk sonu tedavisi ardından sürekli gördüğü rüyaları düşünen Ramyan 4XO istirahat malikânesi Komendrat Villası’na götürüldü. Vahşi sürülerin deliler gibi koşuşturabileceği engin servetti bu ev. Yorulmayan işlemcisini tazelemek için dinlenme odasına yönelmişti, elbette ki korumalarını uğurlayarak koltuğuna kuruldu. Kör olmuş dünyaya hala inançlı ağıtını ilk kez orada yakıyordu. Bunu defalarca yapmıştı ama zehirlenmiş işlemcisi onu sona sürüklemeye devam ettiriyor, var oluşunu delicesine sürdürtüyordu. Derin düşüncelere dalmaya başladı. - Partiküler değişim anayasasına uymak kadar zalimce ve zahmetli bir dağılım olamazdı herhalde su an... “Gelecek yok olum değil, var olandır. Ve yapılanla, yapılacak olandır. Evirmek kudret sahibi yapmaz. Kudret’se mirastır. Sizler mirasa göz dikmişsiniz. Özgürlük buna dense gerek.” Her zaman yanında gelen dostu Shao-Leen, Ramyan 4XO’ya bir şeyler fısıldadı. “Evlat şeytanla dans edilirse, şeytan değişmez, onları değiştirir. ” “Haklısınız rahip.” Ellerini kavuşturan Shao-Leen ona inancını yineletme duası yaptı. “Anlatırsak unutursun, gösterirsek hatırlarsın, yaptırırsak anlarsın, ama hata yaparsan acındıramazsın. Allah’ım değiştirilebilecek şeyleri değiştirebilmemiz için bize güç ver, değişemeyecek şeyleri kabullenebilmemiz için sabır ver ve bu ikisini ayırt edebilmemiz için akıl ver.” “Teşekkürler rahip. “ “Dinlenebilirsin Ramyan” Ramyan 4XO uyku moduna geçti. “Nerdeyim şimdi? Kayıkla kavrulmuşum. Babam bana demişti yak burayı diye unutmadım. Ama burayı o yakmış. Tüm yakınlarım gitmişti babamda, ama annem hiç olmamıştı. Kayık söyle bana neden tasalanmıyorum hiç.” Kayık konuştu. “Sadece o değildi düşünceler, evrende. Kendini bulman bu yüzden gerekliydi ve oldu. Şimdi tek seçeneğin var. Dünyanın istikbalini kurtarman için son adımın içindeki hain virüsü bulmandır, o seni bulmadan.” “Ben onu buldum, o narin gölge onu takip etmem için beni zorluyor kafama dokunuyordu, oysaki kandırılmışım. Şimdiyse onu bulmamın ne olacağa gideceğini nede yok oluşa gideceğini biliyorum. Her şey bende bitiyor çünkü o sadece hiç.” Ramyan 4XO uyandı. Son adım olarak bir videokaset hazırlattı Shao-Leen’e ve Pasifik Okyanus’unun ufkuna doğru Komendrat’ın yatıyla son resmigeçidine çıktı. Hazırladığı veda konuşmasında dile gelen birim dosyalar şunlardı. “Sizi özgür kılan yalnızlık değil, ruhunuzdaki cahilliktir. Sonun başlangıç olduğunu bilmek kadar, başlangıçtaki sonu görebilmek gerekir. Ama cevabı bilmek ondan kaçınılmazlık değil, içten içe kendini kemiren korkuların bastırılma isteğidir. Elbet kaybınız veya kaybedecekleriniz olacak, ancak bu en güzeli arama, anlama yolculuğunuzda onu bulma inancınızı artıracak vesiledir. Değer verdiklerinizi koruma amacında bir kusur görülemez, ama bu amaç başkalarının değerlerine zarar vermemelidir. İnancınız, amacınız ve aşkınız için azad olun Ey İnsanoğlu! Ruhunuzu karartan inançsızlık eyleminden sıyrılıp, duygusallığı bırakın ve matematik yolunda ilerleyin, çünkü daha görmediğiniz yıldızlar var.” Gemide tek bir etten ve kemikten istemeyişi, kaset izlenmeden önce amacını göstermeye yetmişti. Onu arama çalışmaları çoktan başlatılmıştı ama artık çok geçti. Hızla gömüldüğü pasifiğin karanlık sularında çoktan son rüyasını görmeye başlamıştı bile. İşte bu yüzden öleceğini hissetmişti Ramyan, kendini artık 4XO’dan sıyırmış, Pinokyo gibi hammaddesinden insan olmuştu. “Ve narin gölge seni kucaklıyorum şimdi, evet onu kucakladığımı görüyorum, yo yo kucakladığımı gördüğümü söylediğim seni, artık tepeden izliyorum…” - Ortak hisler uyandıramayacak kadar yozlaşmış bir dünyanın insanlarıyız artık... (Sıkkın. Canım. Tekrara tekrara değiştir bu yazımı tekrarlarım, yazarım, sorun değil, zaten o da eski, 2007 doğumlu, ama yavaş büyüdü o da benimle, korkum benim gibi hızla ölmesindendir...)
Tavsiye Et :
Ağustos
28
Ryastryous Son Bülüm> 5 Bölüm (kıyamet Savaşı) Hikaye Bitmemiştir
• Memduh M. İrkin • Fantazi Hikayeleri • 8 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ağustos
23
Ağustos
11
Ağustos
8
Ağustos
7
Ağustos
11
Temmuz
24
Temmuz
24
Haziran
27
Haziran
27
Mart
24
Ağustos
11
Temmuz
24
Mart
24
Temmuz
24 |
![]() |
|
||||||||||