Piyangocu (3) (son)
“Kadının kıyafetine baktım, sanki ücreti ödemeye gücü yokmuş gibi geldi. Belki de… Evet,belki de yüzünün hiç gülmüyor olması, yorgun görünmesi etkilemişti beni… ‘Yerimiz yok,’ dedim kadına aniden. Kadının yorgun yüzü birden daha da yorulmuştu sanki. Ağzımdan bir laf kaçırdım bu yüzden… ‘Burası size pahalı gelir,’ dedim. İşte o laftan sonra kadın biraz toparladı yüzünü, şaşkınlıkla sordu…”
“Neyi?”
“Fiyatı… Çok gelir deyince merak edip sordu bu kez. ‘Kırk,’ dedim… O zamanlar iki yıldızlı oteller bu fiyattı hemen hemen… Kadının yüzü birden değişti… Bana kapının girişinden ses tonundaki kendini beğenmişlik ve biraz da kızgınlıkla sordu “Bunun için mi yer yok dediniz?’ diye… Ben bozulmuştum. Evet dedim, sonra yüzündeki üzülme ifadesini gördüm, toparlamaya çalıştım durumu… Olmadı. Dinlemedi de zaten. Sadece bir cümle söyleyip kapıya yöneldi.
Ben ise yaptığım terbiyesizliğin farkına varmış olarak hemen yandaki otel için yardımcı olacağımı anlatmaya çalışıyordum, artık otelimde kalmayacağı kesindi, dinlemedi beni… Onun çıkarken ki hali her an gözlerimin önünde… Şu an bile.”
Bülent sordu:
“Kadın ne demişti çıkarken peki?”
Adam, gözyaşlarını bu kez çatlamış nasırlı ellerinin üzerine sildi;
“Dedi ki, ‘Sen beni beğenmedin, dilerim Allah’tan bundan böyle sen varken burayı da kimse beğenmez…”
“Beddua ha?” dedi Bülent, şaşırmıştı.
“Hak etmiştim, bunu aynı şeyi yaşayınca daha iyi anladım.”
“İnanmıyorum,” dedi Bülent… Adamın onaylaması için gözlerine baktı. Başını sallıyordu.
“Hem artık her gün yaşıyorum, alıştım.”
“Gerçekten bu yüzden mi sokaklardasınız?”
“Mal mülk dediğin öyle çabuk gidiyor ki elden oğlum… Önceleri birkaç müşteri günübirlik kalmaya sonra gelenler lobiye göz atıp çıkmaya başladılar. Bir gün kendi kendime ‘Beğenmezseniz beğenmeyin…’ dediğimde fark ettim işin aslını. Evet, kadının bedduası tutmuştu. Zamanla her şey geriledi, oteli devrettim… Karım da terk etti. Bitmiştim çünkü…”
Bülent söyleyecek bir şey bulamadı, etrafa göz atmayı tercih etti.
Yağmur dinmiş, herkes işine gücüne çoktan koyulmuştu bile. Sokaklar ıslaktı, Bülent de ıslak gözlerle sokakları süzdü. Omzuna veda için dokunan nasırlı elleri bile fark edemedi üzüntüden. Başını çevirip baktığında adamcağızın çoktan gitmiş olduğunu gördü. Ondan geriye çömeldiği yere düşürdüğü anahtarlığı kalmıştı. Bülent elini uzatıp yavaşça aldı. Oldukça güzel bir anahtarlıktı, otelin adı yıpranmaktan zor okunuyordu. Bülent, mırıldanarak okudu, ‘Otel Bereket’
Hemen ayağa kalktı, adama yetişip anahtarlığını vermek istiyordu. Sokağın yüz metre ilerisinde yavaş adımlarla gittiğini görünce koştu, yetişti. Omzuna dokunup durdurdu, anahtarlığı uzattı tebessümle:
“Hatırası vardır diye… Düşürmüşsün amca…”
“Sağ ol, o kadın benim oteli alınca adını da değiştirmiş, Otel Misafir koymuş, demiş miydim?”
Bülent, artık şaşırmıyordu, gözleriyle boş ver diyerek omzunu sıvazladı adamın, sonra elini cebine koyup ıslanıp kurumuş biletlerini çıkardı, Birisini çekip adamın eline tutuşturdu;
“Belki sana çıkar, otelini yeniden alırsın amca…”dedi gülümseyerek.
Geldiği yöne doğru yürüyerek bağırmaya başladı:
“Hadi, yarın çekiliyor… Son biletler…”