Prensip Sahibi Adam…
17 / 12 / 2007 Pazartesi tarihinde E. Asım Öztürk tarafından eklendi, 175 kez okundu...
“Yüzsüzlüğün bu kadarına da az rastlanırdı doğrusu… Sahibi olmakla övündüğü işyeri çalışanlarının maaşlarını ödemeyişi inanılmaz bir ticari başarıymış gibi sırıtıp, espriler yapıyordu. Esprilerine en çok da kendisi gülüyordu. Gülmesine, bir-iki yapmacık katılım da oluyordu arada… Ama neşeli görünümü uzun sürmedi Hikmet’in. - İyi günler, ben avuka...” Okuyucu Puanı ;
Prensip Sahibi Adam…Yüzsüzlüğün bu kadarına da az rastlanırdı doğrusu… Sahibi olmakla övündüğü işyeri çalışanlarının maaşlarını ödemeyişi inanılmaz bir ticari başarıymış gibi sırıtıp, espriler yapıyordu. Esprilerine en çok da kendisi gülüyordu. Gülmesine, bir-iki yapmacık katılım da oluyordu arada… Ama neşeli görünümü uzun sürmedi Hikmet’in. - İyi günler, ben avukat Vedat Sağlam. Sekreter Nihal’in karşısına dikilen sert görünümlü avukat, bir çırpıda dudaklarından dökülen sözlerini, Nihal’e uzattığı kartvizitiyle tamamlayıp, şüpheci, kısık bakışlarıyla çevreye göz gezdirdi. Nihal’in, “buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?” sorusunun yanıtı hazırdı. “Bay Kazancı, Hikmet Kazancı’yla görüşebilir miyim?” Bir süre arkasında kalan Hikmet Kazancı’nın kaş-göz telgrafları, el-kol işaretleriyle ilgilenen Nihal’in yanıtını bekledi. Beklemeyi sevmiyordu anlaşılan. - Bayan, Hikmet Kazancı’yla görüşebilir miyim, lütfen? - Şeyyy! Şu an yoklar efendim. Ben de notumu arıyordum. Siz gelmeden az önce dışarıdan aradılar, öğleden sonra gelecekler. Bir iş randevuları vardı da! - Ya! - Yaaa! Bilirsiniz işte. - Anlıyorum. Gelince beni arasınlar. Çok önemli, en kısa zamanda mutlaka görüşmeliyiz. Nihal, otomatik bir hareketle ayağa kalktı. - Tabii söylerim. Notumu alıyorum, mutlaka söylerim. - Teşekkürler ve iyi günler. Avukatın sallanan parmağı sözlerine eşlik etti. - Ha! Unutmayın, çok önemli. - Merak etmeyin, unutmam. İyi günler. Güle güle. Merdivenleri inen ayak sesleri uzaklaşıp, duyulmaz olmuştu ki; Hikmet’in neşesi yankılandı dört bir yanda. - Hah, hah, hayt! İşte bu kadar. Aferin Nihal, maaşına hemen zam… - Ayyy! Sağ olun Hikmet Bey. Ama alamadıktan sonra… - Bol keseden zam vaatlerini boş verin de, önce birikmiş maaşlarımızı ödeyin, Hikmet Bey. Hikmet neşesinden bir şey yitirmedi, ama bakışları kızgındı. - Sırası mı şimdi Kadir Bey? - Neyin sırası mı? - Neşemizi bozmanın tabii. - Maşallah. Burada, bu koşullarda neşesini yitirmeyen bir siz varsınız. Haaa! Bir de sekreteriniz. Gerçi Nihal Hanım hep neşelidir ya! Nihal alındı bu sözlere. - Gülmek kötü bir şey mi yani, Kadir Bey? - Gülmek, gülebilmek elbette çok güzel Nihal Hanım. Size de çok yakışıyor. Ama ağlanacak halimize gülmek, kötü olmaktan çok garip, biraz da anlamsız bence… - Siz de çok ciddisiniz ama! Hep büyük sözler söylüyorsunuz… Nerelere uzayacağı belirsiz konuşmaları, telefonun tiz sesi böldü. “İyi günler, buyurun. Bir saniye, bakayım efendim” Nihal sağ eliyle ahizeyi kapatıp, Hikmet’e bakarak fısıldadı: “Kardeşiniz, ne diyeyim?” Büroda alçak sesle konuşma modası başlamıştı sanki… “Yok de, öğleden sonra gelecek de. Kredi için o banka senin, bu banka benim koşturuyor de.” “Şu an yoklar Kemal Bey” derken, cümlesini tamamlayamadı. Telefondaki öfkeli ses rahatlıkla duyuluyordu. “Nihal Hanım, o kardeşim olacak alçağa söyleyin, sürekli kaçmakla sorunlarından, kendi başlatıp, büyüterek sürdürdüğü sorunlarından kurtulamaz. Gelince beni hemen arasın. Kendisinin bile inanmadığı yalanlarını da, başkalarına söyletmesin! İyi günler.” Güzel yüzünde pembeden-kırmızıya dönüşen renklerle ahizeyi yerine iteleyip, bir süre sessizce oturdu. Hikmet konuşulanları duymamış gibi, sabırsızlıkla sordu: - Ne dedi Nihal, ne dedi? - Her zamanki gibi size inanmadığını. Sorumlusu da sanki benmişim gibi, telefonu yüzüme kapattı. - Vay terbiyesiz! Ben şimdi O’na gösteririm. Şunun şurasında biraz zor duruma düştüm diye, herkes bana istediği gibi davranabileceğini sanıyor. Ben prensip sahibi adamım… Şimdi görür O! Numaraları tuşlarken, Metin’le göz göze geldi. - Metin, sen konuşsana şununla! Şimdi ben, bu sinirli halimle kavga etmeyeyim. Ne de olsa ağabeyim. Bir şey değil de, sonra annem üzülüyor. Hem sen benim işletme müdürümsün, daha ciddi olur! - Artık sizin işletme müdürünüz değilim, Hikmet Bey. Hikmet bu yanıtı beklemiyordu anlaşılan. Bir an şaşırdı, şaşkınlığı çabuk geçti. - Ne o, herkes benden habersiz istifa mı etti yoksa? Burada işin ne öyleyse? Metin yüzü gerilirken buruk, gülümsemeye çalıştı. - Beş buçuk maaşım ve aylardır birikmiş primlerimi almak için buradayım. Bugün ödeyecektiniz. Dün akşam, gece yarısına uzayan toplantıda öyle karar almıştık. Unuttunuz mu? - Tabi ki unutmadım. Çekleri bekliyorum. Söze muhasebeci Erdal karıştı. - Hangi çekleri? Çek beklediğimiz bir yer yok. Parayı ağabeyinizden alıp, personelin birikmiş alacaklarını ödeyecektiniz. - Öyle mi konuşmuştuk? - Evet. Kelimesi kelimesine öyle konuşmuştuk. Konuşmaları, bu kez kebapçıdan gelen genç böldü. - Merhaba, Hikmet Bey’i soracaktım. Hanidir sessiz duran Nihal atıldı. - Ne vardı? - Ne olacak? Altı haftalık veresiye yemek paralarını almak için her gün en az iki-üç kez geliyorum. Kapatın artık şu hesabınızı. Zaten Hikmet Bey dün telefonda, “yarın hepsini kapatırım” demiş patrona. Nihal, patronunu dişi bir kaplan benzeri savunmaya kararlı görünüyordu… - Demişse mutlaka kapatır. Hem, ille de bu saatte dememiş ya! Hikmet Bey, prensip sahibi adamdır! Söylediğini mutlaka yapar! - Orasını bilmem. Ben bu parayı almadan bir yere gitmem. Patron, ‘parayı almadan gelme’ dedi. Nihal, yanıt yerine merdivenleri tırmanan çaycıya seslendi. - Çaycı, bize de çay bırak. - Borçlarınızı ödemeden, size çay yok. Kebapçının çırağı fırsatı kaçırmadı. - Sizin herkese borcunuz var galiba! Ne biçim işyeri burası? Nihal sinirlendi. - Sen kendi işine bak. - Olurrr, bakarım. Parayı verin gideyim. Siz de kurtulun, ben de kurtulayım. Nihal’in güzel yeşil gözleri Hikmet’i aradı. Aradı, ama bulamadı. O karışıklıkta, çoğu kez yaptığı gibi, kendine özgü prensipleri gereği, kimseye haber vermeden ortadan kaybolmuştu. Sinirler bir kez daha geriliyordu ki telefon çaldı, Nihal irkildi. Altı-yedi derken, telefonla bakıştılar. Kadir dayanamadı. - İyi misiniz Nihal Hanım? Nihal ağlamaklı, “burada nasıl iyi olunur ki?” dedi, dudaklarını ısırarak. Erdal, “ben bakarım” diyerek ahizeye uzanırken, Nihal lavabonun yolunu tuttu. Dönüşte, silmediği su damlacıkları yüzünde gezinirken, arkadaşlarının güler yüzüyle karşılaştı, şaşırdı. “O kısacık anda neler oldu acaba?” düşüncesi, “herkesin sinirleri bozuldu galiba!” düşüncesine uzanırken, yine de umutla, çekinerek sordu: “Ne oldu?” “Artık masanızda rahat oturabilirsiniz Nihal Hanım” dedi Kadir, neşeyle. Erdal, “son ayların en güzel telefon konuşmasını kaçırdınız” dedi, keyifle. Nihal, Gülşen’e bakarken, Erdal sözlerini sürdürdü: “Kemal Bey geliyor, sorunlarımız sona e-ri-yor.” Nihal derin bir “ohhh” çekerek koltuğuna gömülürken, boş askısını sallayarak merdivenleri inen çaycıyla göz göze geldi. Aylardır unuttuğu keyfi eklendi, neşeli sesine. - Çaycı bey, az sonra Kemal Bey geliyor, artık bize çay getirebilirsin. Değil mi? Çaycı aniden durup, geri döndü. Altı adım sonra, Nihal’in karşısında gülümsüyordu. - Kemal Abi mi geliyor Nihal Hanım? Çayın sözü mü olur, ocak sizin. Dışarıdan başka bir şey ister misiniz?
Eylül
8
Eylül
7
Eylül
7
Eylül
7
Eylül
6
Aralık
17
Aralık
11
Kasım
10
Eylül
19
Ağustos
26
Aralık
11
Temmuz
15
Eylül
7
Haziran
7
Kasım
8 |
![]() |
|
||||||