Sanatta Özgünlük (1)
SANATTA ÖZGÜNLÜK
Üç yüz haneli bir köyde doğup büyümüştüm. İlkokulu da köyde okumuştum. O yıllarda zorunlu eğitim beş yıldı ve köyümüzde ortaokul yoktu. Eğitimine devam etmek isteyen öğrenciler köyümüze yirmi kilometre uzaktaki Orhangazi ilçesine gitmek mecburiyetindeydi. Ortaokulda okuyabilmek için köyümüzün bağlı olduğu bu ilçeye yerleşmek veya sabah gidip akşam dönmek zorundaydık. Eğitime önem veren velilerle hâli vakti yerinde olanlar çocuklarını okutmak için birleşmiş, köyden ilçeye yolcu taşıyan minibüslerden birini bir yıllığına kiralamıştı.
Biz çocuklar bu gelişmeden çok memnunduk. Çünkü o yıllarda minibüse, otobüse, bisiklete binmek çok önemli bir şeydi bizim için. Sabahleyin minibüse binip ilçeye gidenlere imrenerek bakar, otomobile binme hayalleri kurardık. Bayramlar yaklaşırken bayram kıyafeti almak üzere ailecek ilçeye gitmek, minibüse binmek, ilçenin pazarını gezerken simit, horoz şekeri yemek çocukluğumun en güzel hatıralarıydı.
Artık ortaokul öğrencisi olmuştum. Her gün minibüse binecektim, Orhangazi’de gezecek, istediğim kadar simit yiyebilecek, kitapçının önünde dikilip kitaplara bakabilecek, sinemanın afişlerini görebilecektim. En önemlisi de minibüse oturunca ortaokula gitmeyen ilkokul arkadaşlarım bana imrenerek bakarken onlara hava atacaktım.
Kendimi çok önemli, çok büyük bir insan gibi görüyordum. Elektriği, sağlık ocağı, su şebekesi, alt yapısı olmayan bu köyden kurtulup bilimin, medeniyetin merkezi olan bir kente gittiğimi sanıyordum. Oysa o yıllarda Orhangazi beş bin nüfuslu küçücük bir kasabaydı. Fakat daha büyük yerleşim merkezi görmemiş olan biz köylü çocukları için Orhangazi, Paris anlamına geliyordu. Öyle ya orada elektrik, sinema, mağaza, kasap, çarşı-pazar vardı. İki katlı, kaloriferli koskoca bir ortaokulu mevcuttu. Hele bir hükümet konağı vardı ki tam üç katlıydı. Bu bina bizim gözümüzde adeta bir gökdelendi. Çünkü biz köyde tek katlı, derme çatma, ahşap binalar arasında büyümüştük.
Ortaokula başladığımız ilk haftalarda bir öğle tatilindeydik. Hükümet konağının yakınında bir düğün alayı görüp kalabalığa yaklaşmıştım. Önde davullar, zurnalar çalıyor, kasabanın delikanlıları çalınan oyun havasının ahengiyle oynuyor, meraklı bir kalabalık ise oynayanları seyrediyordu. Bu düğün o yıllarda defalarca şahit olduğum sıradan bir köy düğünüydü. Oyuncuların arkasında ata bindirilmiş gelin cibindirik içinde bekliyordu.
Bu gelenek Orhangazi’ye has bir özellikti. Gelin hanım gelinliğiyle ata bindirilir, damat adayının akrabalarından güçlü kuvvetli iki erkek atın baş hizasında karşılıklı atın yularından tutar, yine iki erkek atın eyer hizasında karşılıklı durarak gelini kollar, atın ürkmesine, kaçmasına, gelinin düşmesine engel olulardı. Ayrıca bu beş kişilik kafile cibindirik denilen bir kumaş örtü içinde, çalgıcıların ve oynayanların arkasında yavaş yavaş yürürdü.
Cibindirik dediğim şöyle bir şeydi: Dört kişinin dörder metre arayla bir kare oluşturduğunu varsayın. Dördünün elinde de dörder metrelik birer sırık var. Bu sırıklar çepeçevre rengârenk kumaşlarla kaplanmış. Kâbe’yi kaplayan örtünün üst tarafının olmadığını düşünün. At, gelin hanım ve refakatçileri böyle bir kumaş örtünün içinde kız evinden erkek evine kadar seyahat ederdi. Bu yolculuk mesafe ne kadar kısa olursa olsun saatlerce sürerdi. Oyuncu delikanlılar birkaç adım atar, onlarca dakika oynarlardı. Bu arada düğün sahipleri delikanlılara tavuk, içki, meze ikram etmek zorunda kalır; âşıklar birbirlerini görme, işaretleşme, kaçamak da olsa konuşma imkânı bulur, çocuklar da cibindiriğin alt tarafını açarak atı ve gelin hanımı görmeye çalışırdı.
Derken “turistler gelmiş” diye bir fısıltı duydum. Hayatımda hiç turist görmemiştim. Bazı meraklı gözlerin turist dediği kişilere baktım. Altmış yaşlarında ak saçlı, pancar suratlı bir adamla, yine aynı yaşlarda, kot giymiş tombulca bir kadın fotoğraf çekiyordu. İkisi de hâllerinden memnun bazen çalgıcıları, bazen oyuncuları, bazen cibindiriği fotoğraflıyordu. Düğün sahibinden el kol işaretleri yaparak müsaade istediler ve cibindiriğin içine girip orada, at üstündeki gelinin fotoğrafını çektiler.
O anda ben utanç içindeydim. İçim burkuluyordu. Eziliyordum, öfkeleniyordum. Kendi kendime “Bunlar Amerika’dan veya Almanya’dan gelmişler; rezilliğimizi, sefilliğimizi belgeliyorlar. Memleketlerine gidince bu fotoğrafları dostlarına gösterip işte Türkler böylesine ilkel sokak düğünleri yapıyorlar.” diyeceklerini düşünüyordum.
Galiba tahminlerimde yanılmamıştım. Çünkü turistler üç dört saman balyasını bir kağnıyla taşıyan bir köylüyü görünce düğün alayını bırakıp ona doğru seğirtmişti. Köylü Mehmet Ağa tek atın çektiği kağnısına saman balyalarını dizmiş, balyalardan birine oturmuş, dudağında sigarası, elinde atın yuları takır tukur geliyordu. Turistler onu el kol işaretiyle durdurup fotoğraf çekmeye başladı. Bizim Mehmet Ağa hâlinden memnun sırıtarak poz veriyordu.
Zavallı ben daha da eziliyor, daha da öfkeleniyordum. Sanki o fotoğrafları Amerika’daki, Avrupa’daki tüm insanlar görecek ve bizimle alay edecekti. Artık ben düğünü ve okulu unutmuş, bir hafiye gibi turistlerin peşinden gidiyordum.
O anda bana çok garip gelen bir şey oldu. Turistler benim gökdelen gibi gördüğüm hükümet binasının yanından geçip üst tarafta bulunan, yıkılmaya yüz tutmuş olmasına rağmen kubbesi parıl parıl parıldayan eski bir hamamın dış cephesinin fotoğraflarını çekmeye başladılar. “Kendi kendime “Yepyeni ve üç katlı bu harika binanın fotoğrafını çekmiyorlar da eski, yıkık bir hamamın fotoğrafını çekiyorlar. Bunun anlamı geri kalmışlığımızı fotoğrafla belgelemekten başka ne olabilir ki?” diye düşünüyordum.
Aradan nice yıllar geçti, edebiyat fakültesine girdim. Fakültede sanat ve edebiyat eğitimi alırken turistlerin hangi sebeplerle bu fotoğrafları çektiğini anladım.
Şu anda çalıştığım dershane Bursa’nın göbeğindeki büyük bir iş hanının son katında… Sanat ve edebiyatta özgünlüğün ne olduğunu anlatırken öğrencilerime bu hatıramı anlatıyorum ve hepsini pencerenin önüne topluyorum. Ve onlara soruyorum:
–Arkadaşlar, karşıya bakın, bir sürü bina görüyorsunuz değil mi? Bu çarpık, irili ufaklı, görüntü kirliliği oluşturan şekilsiz binaların içinde göze hoş gelen, adeta bu kirlilikte inci gibi parlayan çok farklı, yani orijinal, kısaca özgün binalar görüyor musunuz?”
–Görüyoruz hocam.
–Hangi binalar onlar?
–Yeşil Türbe ve Emir Sultan Camisi hocam…
–Evet, diyorum. Sanatta özgünlüğün ne olduğunu somut örneklerle anladınız. Bu binalarda asalet var, sanat var, bize has olma var, yani özgünlük var.
–Peki, Bursa’nın girişinde otuz katlı bir bina var. Büyük bir iş merkezi… Sizce bir Avrupalı turist “Vay, Türkler ne büyük, ne güzel bina yapmış, şunun önünde bir hatıra fotoğrafı çektirelim!” der mi?
–Demez hocam.
–Niçin demez?
–Çünkü Avrupa’da bu binaların daha güzelleri, daha yüksekleri var. Bizimkiler taklit. Aslı varken taklidi ne yapsınlar?
(Devam edecek)