Sanatta Özgünlük (2)
Yirmi yıl kadar önceydi. İstanbul’da, Attila İlhan’ın bir edebiyat sohbetini dinleme fırsatı yakalamıştım. Üstat, şiirde özgünlükle ilgili bir hatırasını anlatmıştı biz dinleyicilere.
Attila Bey, Fransa’da şair dostlarıyla sohbet ederken bizde de yetenekli, büyük şairler olduğunu ispat etmek için 1. Yenilerden, 2. Yenilerden bazı şiirleri Fransızcaya tercüme edip onlara okurmuş. Fransalı şairler üstadın tercüme ettiği bu şiirleri saygıyla dinler fakat olumlu ya da olumsuz bir yorum yapmazlarmış. Türk şairlerinin eserlerine olan ilgisizlikleri üstadı hem şaşırtır hem de kızdırırmış. İçinden “Ne kadar da burunları büyük!” diye geçirir fakat tercüme çalışmalarına devam edermiş. Büyük şair kabul ettiğimiz sanatçılarımızın sanat şaheseri dediğimiz şiirlerini dahi büyük bir titizlikle tercüme etmiş ama yine de beğendirememiş.
Ne yapayım, ne edeyim diye düşünürken aklına Yunus Emre ile Fuzulî gelmiş. Sıkı bir çalışmayla Yunus’tan ve Fuzuli’den birkaç şiir tercüme edip sohbet esnasında Fransız şair dostlarına okumuş. Dostlarının hâl ve hareketleri birdenbire değişmiş, şiirleri dikkatle dinlemeye başlamışlar. Bazı sorular sorarak şairlerin ne demek istediğini anlamaya çalışmışlar ve “Biz bu şairleri niçin duymadık, bu özgün şiirleri neden Fransızcaya tercüme etmiyorsunuz? “ diye sitem etmişler.
Atilla İlhan bu hatırasını “İşte o zaman şiirde özgünlüğün ve taklidin ne olduğunu anladım.” diye bitirmişti.
Evet, Fransalı şairler haklıdır. Fransız şiirini taklit eden bu moda akımların temsilcileri çok güzel şiirler yazmışlardır(!) Kime göre? Şiir akımlarının beşiği olan Fransız şiirini bilmeyen bize göre. Ben kırk yıl önce üç katlı bir binayı gökdelen zannediyor ve bir turistin bu binanın fotoğrafını çekmeyiş sebebini anlayamıyordum. Oysa o turist Avrupa’dan gelmişti ve orada üç, beş, on katlı nice apartmanlar görmüştü. Fransız şairler de bu turist gibiydi. Nice mükemmel şiirler okumuşlardı Fransa’da, elbette onları taklit eden moda akım temsilcilerimizin taklitçi şiirlerine ilgisiz kalacaklardı. Nasıl ki kırk yıl önce gördüğüm turist bakımsız, yıkılmak üzere olan, kubbeli hamamı özgün bir eser olarak fotoğrafladıysa, Fransız şairler de Yunus’a ve Fuzuli’ye o gözle bakıyorlardı.
Bu iki dev şair her şeyden önce Türk milletinin ruhunu yansıtıyordu. Ele aldıkları temaları bize has bir bakış açısıyla işliyorlardı. Fransız şiirinden esinlenmemişler, onları taklit etmemişlerdi. Kısaca bu şairler özgün sanatçılardı.
Peki diyeceksiniz, özgünlükleri nerede? Fransız şiirinden niçin farklılar?
Meselâ her milletin edebiyatında işlenen ölüm temasını ele alalım. Biz Türk milleti olarak yaşadığımız dünyaya “fani” sıfatını vermişiz. Mezar için “ebedî istirahatgâh” demişiz. Mevlâna ölüm günü için şeb-i arus “düğün gecesi” demiş. Yunus “Ölümden ne korkarsın / Korkma ebedî varsın” demiş. Bir başka şiirinde “Ger beni seninçün / Yetmiş kez öldüreler / Bin kez dahi ölem kim / Razı olayım Mevlâ” demiş. Kısaca bizim şairlerimiz ölümü gerçek sevgiliye, yani Allah’a ulaşma yolu olarak görmüş. Kahraman şairlerimiz şehit olarak ölmeyi cennete açılan bir kapı kabul etmiş. Ahmet Hamdi Tanpınar, bir şiirinde Yeşil Türbe’yi anlatırken ölümü sonsuz bir huzur olarak ifade etmiş ve türbede yatanlara imrenmiş, okuyucuyu da imrendirmiş.
Peki ya Avrupalı? Onlar ölümü nasıl anlatmışlar şiirlerinde? Ölüm bir sondur onlar için, ölüm felâkettir, bu güzelim dünyadan kopuştur. İhtiyarlık, sağlıklı vücudun bozulmasıdır, çirkinliktir, çürümedir. Velhasıl Avrupalı şairler ölümü çıplak gözle görmüşler, ölüm karşısındaki insanın endişelerini, korkularını, bunalımlarını anlatmışlar. Hem de on binlerce defa…
Şimdi Batı edebiyatını iyi bilen bir Fransız’a “Otuz Beş Yaş” şiirini okuyun… Nasıl bir tepki gösterir sizce? Benim kırk yıl önce gördüğüm turist üç katlı hükümet binasına ne kadar ilgi gösterdiyse o kadar değil mi?
Tabii biz burada üç katlı hükümet binasının kötü, çürük olduğunu söylemiyoruz. Çok sağlam bir binadır, hâlâ hizmet vermektedir. Sadece özgün değildir.