Savaştan Dönen Adam
21 / 6 / 2008 Cumartesi tarihinde Şerafettin Yılmaz tarafından eklendi, 67 kez okundu...
“Silahları bırakacağımız bir zaman gelecek mi? Bu bana o kadar da imkânsız bir şey gibi görünmüyor. Silahlarımızı kuşanıp siperlere uzandığımız bir gün olmuştu. Toplumun farklı tabakalarından genç ve orta yaşlı birçok asker, bir düzen içerisinde bizimle gurur duyan ailelerimizin önünden geçerek vagonlara doluşmuştuk. Kendimizden son derece emindi...” Okuyucu Puanı ;
Savaştan Dönen AdamSilahları bırakacağımız bir zaman gelecek mi? Bu bana o kadar da imkânsız bir şey gibi görünmüyor. Silahlarımızı kuşanıp siperlere uzandığımız bir gün olmuştu. Toplumun farklı tabakalarından genç ve orta yaşlı birçok asker, bir düzen içerisinde bizimle gurur duyan ailelerimizin önünden geçerek vagonlara doluşmuştuk. Kendimizden son derece emindik. Bu tuhaf bir duygudur; ailenizin ve ülkenizin sizinle gurur duyacağı bir şey yapmak istersiniz. Savaşa bunun için gidilir; çoğunlukla kimse bunu sadece kendisi için isteyecek kadar bencil değildir. Üstelik yanınızdaki adamın da aynı şeyler için silah kuşandığını düşünerek rahatlarsınız. Siz bu hissi daha yoğun yaşayabilesiniz diye her şey birlikte yapılacak şekilde tasarlanmıştır. Adımlarınızı bile sağınız ve solunuzdaki adamlarınkiyle aynı anda attığınızı bilirsiniz. Size önce birlikte hareket edebilmeyi öğretirler. Daha sonra başka birçok şey daha öğrenirsiniz. Böylece kamyonlara binip cephe gerisine nakledilmeden önce yalnız hareketlerinizin değil düşünce ve duygularınızın da ortak olduğunu kavramış olursunuz. Gurur, sadakat, cesaret ve fedakârlık ülkenizin sizden istediği şeylerdir. Ülkeniz sizden ölmenizi istemez. Sizden bu dört şeyin ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğunu anlamanızı ister. Bu bir çeşit kişilik eğitimidir. Size ömürünüzün ilk yirmi ya da otuz yılı boyunca üzerinde hiç düşünmediğiniz şeyleri düşünebilme yeteneği kazandırır. Gurur, sadakat, cesaret ve fedakârlık iyi erdemlerdir ve savaşın bir yerinde bunlardan bir kısmına veya tümüne ihtiyaç duyarsınız. O zaman ölümün hiç önemi yoktur; o kendiliğinden gelir; olup bitenin doğal bir parçasıymış gibi. Sonuç olarak sizi ülkeniz öldürmez. Ölmeniz gerektiği için ölürsünüz. Ya da bir kolunuzu savaş meydanında bırakıp eve döndüğünüzde bunun ne kadar gurur verici bir şey olduğunu düşünmek zorunda kalırsınız. Kimse bunu sorgulamaz. Çünkü herşey olması gerektiği gibi olmuştur. Sizi yaralayan ya da öldüren ülkeniz değil öğrendiğiniz ve inandığınız o üstün değerlerdir. Belki arkadaşınızı korumak istediniz, belki de geriden gelenlerin güvenliği için öncü birliğe katıldınız. İşler ters gitti ve aslında olmaması gereken bir şey oldu. Ama sonuç olarak bu da ülkenizin bir kusuru değildir. Üstelik adına savaştığınız şeyler dikkate alındığında bu iyi bir şeydir de denebilir. Ülkeniz sizden öldürmenizi de istemez. Zaten siz de katil ruhlu bir manyak değilsinizdir. Bu da bütünüyle savaşa ait olan özel bir durumdur ve olağanüstü şartlar bunu bile meşru kılar. Karşı cephede hiç tanımadığınız, ismini ve mesleğini bilmediğiniz insanlar bulunmaktadır. Sizinle tek ortak yanları onların da birer asker olmalarıdır. Yani bu bakımdan eşitsinizdir. Ve artık aranızda başka hiçbir iki karşıt grupta bulunmayan özel bir iletişim vardır. Nefret etmek, tuzak kurmak, yaralamak ve öldürmek ikinci planda kalan suçlardır. Asıl suç bir toprak parçası, bir su havzası ya da bir petrol yatağını sizden önce onların ele geçirmek istemeleridir. Savaşın mimarları buna savaş sebebi derler. Onlar sizin adınıza neyin iyi ya da kötü olduğuna karar verebilirler. Bu yüzden tamirhanenizi kapatır, petrol kuyularını korumaya gidersiniz. Yani hiçbiriniz oraya öldürmek için gitmezsiniz. Ölüm savaş meydanının istenmeyen konuğudur. Gerçek olan orada hayatta kalma dürtüsünün başka hiçbir yerde olmadığı kadar baskın olduğudur. Biz bir savaşa gönderildik. Binlercemiz geri dönmedi. Ölmenin yüz çeşitini anlatabiliriz ama hakkımızda hep aynı şeyler yazıldı. İki askerin aynı kurşunla ölme olasılığı nedir? O halde nasıl hepimizin ölümü aynı olabilir? Ben hakkında ölüm raporu tutulmayan bir adamım. Çünkü geri döndüm. İşte o zaman anladım ki ölüm sadece cephe hattında, bizimle karşı siperdekiler arasında gidip gelmiyormuş. Ölüm bizi evlerimizde de bekliyormuş. Eşref yokuşu tırmanırken hızını iyice düşüren trenden sarktı ama bir eliyle demir parmaklığı sıkıca tutuyordu. İlerideki dönemeçte atlayış için uygun bir düzlük vardı. Eşref gözlerini kısıp baktı. Irmak hala çok uzaktaydı ve ışıktan bir kuşak gibi kıvrılıp uzuyordu. Irmakla demiryolu hattı arasında dalgalı bir düzlük vardı. Eşref zihnini zorladı ama alçak tepelerin yükseldiği vadide geçen günlerden bir şey hatırlayamadı. Bunun üzerinde düşünmeyi sonraya erteleyerek atlayışa yoğunlaşmaya çalıştı. Lokomotif dönemece girdi ve gözden kayboldu. Sonra bunu diğer vagonlar takip etti. Dönemece yaklaşırken Eşref vücudunu kastı. Sağ elinde bir bavul vardı. Eşref onu bir çalı kümesine doğru savurdu. Vagon dönemece girerken ayaklarıyla vücudunu ileriye, toprak düzlüğe itti. Vücudu havada dar bir kavis çizdikten sonra ayakları toprağa dokundu. Tam o anda Eşref bacaklarını kırıp düşüşün etkisini zayıflattı ve yanı üzerine toprağa uzandı. İyi bir düşüş olmuştu. Vücudunu çok iyi korumuş ve havaya hiç toz kaldırmamıştı. Eşref kalkmadan önce başını çevirip etrafı inceledi ve ancak epey düşündükten sonra bunun artık ne kadar anlamsız bir içgüdü olduğunu hatırladı. Burası düşman hattı değildi. Kalktı ve sağ eliyle toza bulanmış olan pantolonunu silkeledi. Evde annesinin üzerinde iyi bir izlenim bırakmak istiyordu. Annesi böyle şeylere çok dikkat ederdi ama bunun babasını fazla ilgilendireceğini sanmıyordu. O her zaman bir parça kaygılıydı çünkü. Bu etrafına ördüğü sağlam bir duvardı. Onun hep üzerinde taşıdığı kaygı hali insanda derin bir belirsizlik duygusu uyandırıyordu. Zira neye üzüldüğünü bilmiyordunuz. Bu o andaki bir şeyle ilgili olabileceği gibi kökü çok derinlere uzanan bir hatırayla ilgili de olabilirdi. Yük katarının son vagonu da geçip paslı demir gıcırtılarını ve motorun homurtusunu baraberinde götürene kadar kımıldamadan bekledi. Sonra biraz geride kalan çalı kümesine kadar gidip çantasını aldı. Ağır bir çanta olmasına rağmen o da kendisi gibi yumuşak bir iniş yapmıştı. Eşref elini çantanın dikenlerin berelediği deriden yüzünde gezdirdi. Hala iyi durumda, dedi. Emekliye ayrılmasına daha çok var. Bütünüyle işe yaramaz bir hale gelince onun için bir rapor hazırlamayacağım. Sadece bu dünyadan sessizce ayrılması için elimden geleni yapacağım. Üzülecek kimsesi olmayan her adam gibi bu dünyadan gürültü koparmadan ayrılacak. Sanırım ona bu kadarını borçluyum. Eşref çantanın kahverengi kaplamasına bir kez daha baktı. Beş yıl önce istasyonda tren beklerken de elinde aynı çanta vardı. Annesi bir yanında, babasıyla on beş yaşındaki erkek kardeşi diğer yanında duruyorlardı. Annesi ona çantaya göz kulak olmasını, bütün bu iyi ve cesur insanlar arasında birkaç tane kötü niyetli insan olabileceğini söylüyordu. Eşref ona çantaya dikkat edeceği sözünü vermiş ve gerçekten de beş yıl boyunca en çok buna özen göstermişti. Ya da, belki de sadece buna özen göstermişti. Orada her insanın evinden getirdiği bir şeyi olurdu. Bazıları annelerinin öğütlerini fazla ciddiye alır ve çoraplarını her gün yıkamaya kalkardı. Eşref bu konuda düşünmüştü. Sevdiğiniz bir insanın veda sözleri beraberinizde götürebilceğiniz en güçlü hatıradır. Bu yüzden onları ciddiye almak bir bakıma zorunluluktur. İnsan bunu kolaylıkla bir hastalık haline getirebilir. Eşref çantasına bakıp başını salladı. Onu beş uzun yıl boyunca çok iyi muhafaza edebilmişti ama evinden sadece birkaç saatlik bir mesafede onun parlak kaplamasını berelemişti. Annesinin bunu önemsemeyeceğini ümit ediyordu. Serin ve taze bir gündü ama Eşref henüz bunu fark edememişti. Hala çantayı ve annesini düşünüyordu. Beş yıl önce kendisi heyecanlı bir adamdı ve annesinin gözlerinde belirgin bir hüzün vardı. Eşref yarım ağız gülümsedi. Dönüşünün annesini sevindireceğini biliyordu. Onu korkutan bunu annesiyle paylaşamayabileceği düşüncesiydi. Değişiklikten korkması için sebepleri vardı. Eşref bir daha eskisi gibi olamayacaklarını biliyordu. O bir savaş görmüştü. Bu en başta hiç sorgulamadığı bir savaştı. Evde bıraktıklarını zaman, kendisini savaş değiştirmişti. Üç saat sonra birbirlerinde beklediklerinin ne kadarını bulacaklardı? Şimdi tarla sınırlarını izleyerek ırmağa kadar uzanan toprak yol üzerinde ilerliyordu. Bu yol lastik tekerlekler tarafından çiğnenmeyeli epey olmuştu. Köstebek yuvaları araziyi iyi tanımayan bir yaya için tehlikeli olabilirdi. Eşref yolun iki yanında bulunan derin hendeklerin de bir piyade birliği için tehlikeli olabileceğini düşündü. Bu yol üzerinde pusuya düşürülmek isteyeceği en son şeydi. Eşref gözlerini kısıp çevreyi inceledi. Sonra çabucak ağır makinalıların yerleştirilebileceği noktaları belirledi. Bu şekilde düşman birliğini kanatlardan ve geriden kıskaca alabilirlerdi. Böylece birliğe tek bir çıkış yolu kalacaktı. Kalp atışlarını hızlandığını hissediyordu. Pusuya düşürüldüğünü anlayan her deneyimsiz birlik komutanı aynı şeyi yapardı. Zırhlıların gerisinde savunma hattı kurup pusuyu kanatlardan zayıflatmak yerine bu adamlar birliğe hızlı bir şekilde açık koridoru kullanmalarını emrederdi. Çoğunlukla orada birliği daha hafif makinalılara sahip ama iyi mevzilenmiş bir grup keskin nişancı beklerdi. Bizim adamlarımız. Bu tehlikeli adamlar gerilla taktiklerini iyi bilir, gerektiğinde mevzilerini terk edip geri çekilmekte tereddüt etmezlerdi. Herşey yolunda gider, pusudaki kumandan madalya sevdasına kapılmaz ve askerlerinin ölü kahramanlar yerine canlı esirler olarak kalmalarını uygun görürse nisbeten kansız bir harekât sonunda çok sayıda esir ve mühimmatla cephe gerisine döner ve tebrikleri kabul ederdiniz. Ama savaş sürprizlerle doludur. Büyük badireyi atlatıp tam rahat bir nefes almaya hazırlanırken herşeyin tepetaklak olması için bir namlunun size çevrilip bir elin tetiğe dokunması yeterlidir. Bu tüm neşenizi kaçırır ve sizi zaferin sarhoşluğundan çekip gerçeğin acı ve kanlı dünyasına çıkarıverir. Bu kadar basittir. Eşref artık ayrıntılarını daha kolay hatırlayabildiği yol boyunca güneşi fazla umursamadan ilerlerken düşünüyordu. İnsanın hayatı bir anda değişebilir ve bunun için bir devrime gerek yoktur. İyi kamuflaj olmuş bir düşman askeri hedef olarak sizi seçer. Daha özel ya da daha önemli olduğunuz için değil. Bunun bir açıklaması yoktur. Zaten herşey olup bittikten sonra siz de bir açıklama isteyecek durumda olmazsınız. Sıhhiye sizi sahra hastanasine götürürken keskin nişancılar pusudaki düşman askerini avlamaya girişir. Ama artık bunun da bir anlamı yoktur. Hiçbir şeyin daha önemli olmadığı o ölümcül dakikalarda siz tutar olmayacak bir şeyi dert ederseniz. Bu şekilde vurulup sahra hastanesine kaldırılan genç bir askeri hatırlıyordu. Ağaçta mevzilenen sıradan bir isyancı köylü tarafından vurulmuştu. Kurşun vücuduna sırtından girmiş, karaciğerini delip geçtikten sonra göğsünden çıkmıştı. Genç asker korkunç bir acı içindeydi ve bir şeye çok üzülüyordu. “Beni bir köylünün hakladığına inanamıyorum,” diyordu. “Aman Allahım, bu çok utanç verici bir şey.” Eşref askerin damarlı ellerini tutup sıkarken, “Merak etme, onun icabına bakarlar,” diyerek zavallıyı rahatlatmaya çalışıyordu. “Gerçek bir asker tarafından vurulmak isterdim.” İnsan vurulduktan sonra her hakka sahiptir. Oy kullanabilir ya da cumhurbaşkanı olabilir. Tek sorun artık bunların hiçbiri için yeterince zamanı olmamasıdır. Vurulan bir askerin en büyük düşmanı acı değildir. Düşman zamandır. O korku dolu saatlerde askerin en büyük dileği yeterince zamana sahip olabilmektir. Çünkü o eve dönmek, annesine sarılmak, kardeşleriyle biraz vakit geçirmek ister. Sonra bir tamirhane açacak ve evini geçindirecektir. Ama asker bunların hiçbirini gerçekleştiremez. Yeteneksiz olduğu için değil. Yeterince zamanı olmadığı için. Zaman onun karşısında durur; yanında değil. Eşref farkında olmadan adımlarını hızlandırdığını görünce eve yaklaşmanın onu tuhaf bir şekilde etkilediğini anladı. Beş yıl öncesine göre birçok şey bir daha asla eskisi gibi olmayacak kadar değişmişti. Sağ kulağında kısmi işitme kaybı vardı ve bazen ellerinin titremesine engel olamıyordu ama değişimden kastı bunlar değildi. Herşey yerli yerinde kalmış olsa bile Eşref kendisinin ne kadar değiştiğini biliyordu. Hiçbir zaman mektuplarla arası iyi olmamıştı ama bu işte gerçekten iyi olan birini tanımıştı. Bu asker her hafta sayfalar dolusu mektup yazar ve onu pazar postasına yetiştirirdi. Bir gün ona, “Nasıl başarıyorsun?” diye sormuştu. “Daha önce bir edebiyat öğretmeni falan mıydın?” “Bütün mesele herşeyi aklında tutabilmek,” demişti asker. “Siz geride bıraktıklarınızı unutma eğilimindesiniz. Ama ben herşeyi hatırlıyorum.” “Her olmaz olası günü içinde biriktiremezsin.” “Neden?” diye sormuştu asker. “Bunun beni hasta edeceğini mi düşünüyorsun? Bence sizi bu hiçlik öldürüyor. Geçmiş yaşantın olmadan yaşayamazsın. Ne kadar kötü de olsa bir geçmişin olmalı.” “Burada birbirimizi gırtlaklamaktan başka bir şey yapmıyoruz.” “Aslında bundan fazlasını yapıyoruz. Ama bunu görebilmek için onları bir yere kaydetmelisin. İleri cephede, ateş altındayken bile ne kadar çok şey yaşandığını tahmin edemezsin.” Eşref şimdi o askere hak veriyordu. Eve yazmalı ve onlara kendinden söz etmeliydi. Böyle yapsaydı şimdi onları korkutmaktan endişe etmezdi. Savaşta bir geçmişe sahip olmadan yaşamak onu etkilememişti. Ama şimdi bir geçmişe ihtiyacı vardı. Beş yıllık bir boşluğun anlamlı bir açıklaması olmalıydı. İleride üç beş ağaçtan ibaret bir gölgelik vardı. Güneş onu rahatsız etmiyordu ama Eşref ağaçların altında oturup biraz düşünmek istiyordu. Trene gece saat on birde binmişti. Cebinde yeterince parası olmayan her adam gibi bunu karanlıkta, ara istasyonlardan birinde yapmıştı. Savaş artıklarından biri, belki de sonuncusuydu. Bu yüzden iskelede bayrak sallayan, bağırıp çağıran bir kalabalık tarafından karşılanmamıştı. Savaşın üzerinden bir yıl geçtikten sonra iskeleye yanaşan her gemiye koşmanın kimse için heyecanlı bir yanı kalmamış olmalıydı. Bir kahraman olduğunu düşünmedikleri için çok şanslısın, dedi kendine. Orada yaşadıklarımız hakkında bir fikirleri yok. Birbirimizden öldüresiye nefret ettiğimizi bilmiyorlar. Buna rağmen yaptığımız işin bir çeşit kahramanlık olduğunu inanıyorlar. Gemiden inen askerlerin birçoğu birden fazla adam yaraladı ya da öldürdü. Ama onlar bunu önemsemiyorlar bile. Bir kahraman olduğunu düşünmedikleri için kendini şanslı saymalısın. Zaten bir kahraman değildin. Sen çatışma sırasında karşı cephedekiler için endişelenecek kadar kahramanlıktan uzaktın. Savaşta herşeye izin verilir. Savaş meydanı dünyanın en küçük ama en ileri demokrasisidir. Orada kimse tiranlaşmaz. Öldürmek oy kullanmak gibidir. Kurallar açık ve nettir. Savaş alanında tam bir ifade özgürlüğü vardır. Yanınızdaki adam bir mayına bastığı ve onun et ve kemikleri vücudunuzun her tarafına yapıştığı zaman konuşup rahatlamanıza izin verilir. Hatta biraz çizgi dışına çıkıp ahlak kurallarını zorlasanız da size tahammül edebilirler. Savaş meydanı demokrasinin canlılığını koruduğu ve oldukça hızlı işlediği bir yerdir. Orada ölümün bürokrasisi yoktur. Biletinizi alıp sırada beklemezsiniz. Elbette sürprizler de olur. Gerçekten kötü sürprizler. Savaşın kural tanımadığı ve sizi diğerlerinden daha çok önemsemediği yanlış bir zamanda yanlış bir yerde olabilirsiniz. Ne gurur ve sadakatin ne de cesaret ve fedakârlığın bir anlam ifade etmediği o çok hassas noktada mühimmat sandığı üzerinize yuvarlanır ya da bacağınızdaki önemsiz bir yara mikrop kapar. Bu gibi kötü sürprizlere karşı hazırlıklı olunamaz. Sonuçta savaştan bir kötürüm olarak dönersiniz. Yaralarınız bozuk peynir gibi kokar, dokunduğunuz her şeyin üzerinde bir iz bırakırsınız. O zaman kahraman bile olamazsınız. Üstelik savaştan dönenlerin parlak üniformaları içindeki denizcilerden ibaret olduğunu sanan cahil topluluk telefon numaranızı aramak için rehbere bakmaya bile üşenir. Eşref ağaçlara iyice yaklaştı ve o anda gölgede bir adamın oturmakta olduğunu fark etti. Çantayı bir elinden diğerine aktardıktan sonra çiğnenmiş yoldan çıkıp yumuşak tarlaya girdi. Ağaçların gölgelediği alan tarlanın ortasında bir ada gibi duruyordu. Eşref güneşten etkilenmemesine rağmen adımlarının hızlandığını hissetti. Bir şeyin sonuna doğru hep böyle olurdu. Herhangi bir şeyin sonuna doğru. Gölgedeki adam kuru otların üzerine uzanmış, başını, katlayıp yastık haline getirdiği ceketinin üzerine koymuştu. Ayak seslerini duyunca kımıldanıp gözlerini araladı. Siyah, kıvırcık saçları, uzun kirpikleri vardı. Sakalı bir ayna olmadan kısaltılmış gibi biçimsiz görünüyordu. Adamın sırtında kısa bir gömlek, ayağında toza bulanmış gri ayakkabılar vardı. Eşref yaklaşırken adamı inceledi ama gördüğü yüz tanıdığı yüzlerden biri değildi. Elbette tanıdığını sandığı tüm yüzleri unutmuş da olabilirdi. O yaklaşırken ağacın dibindeki adam istifini bozmamış, ağzını açıp tek bir kelime de etmemişti. Ama gözlerinin gerisinde yanan ışık merak yüklüydü ve belki de karşısındaki yüz ona birini hatırlatmıştı. Eşref birden birazdan ağzından dökülecek olan sözlerin savaştan sonra kullanacağı ilk sözler olacağını anımsadı ve bu onu bir tuhaf etti. İnsanlar normal hayatta, yani genellikle birbirlerini öldürmeyi düşünmedikleri durumlarda, hangi kelimeleri kullanırlardı? Son beş yılda bir değişiklik olmuş muydu? İnsanlar hala aynı dili mi kullanıyorlardı? Konu savaş ve onunla ilgili şeyler olmadığında sessiz kalır ve düşünürdü o. Buna alışmıştı. Ama şimdi konu savaş değildi ve buna rağmen konuşması gerekiyordu. Gölgedeki adam, elinde çantasıyla gölgeyle ışığın bir sınır oluşturduğu yerde dikilen adama baktı. Epey sonra, “Biliyor musun, sen kazandın,” dedi. İnce, keskin ama manalı bir sesi vardı. Kazanmak ve kaybetmek iyi bildiği ve sık kullandığı iki güçlü kelimeydi. Eşref düşünmeye devam etti. “E, bir şeyler söylemeyecek misin?” dedi gölgedeki adam. “Kazandığını biliyorsun.” Eşref zihnini zorladı ve savaştan sonra kullanacağı ilk uzun cümleyi kurmaya çalıştı. Sonra bunun ne kadar anlamsız olduğunu fark etti. Kelimeler ağzından o hiçbiri üzerinde düşünmeden çıkmalıydı. Normal hayatta insanların böyle yaptıklarını hatırlıyordu. “Kulakların sağlam mı senin?” dedi gölgedeki adam. “Farkında değilsin ama güneş seni pişirmiş. Neden gölgeye geçip konuşmamaya devam etmiyorsun?” Eşref bakışlarını adamdan koparıp gölgeye çevirdi. Sonra mekanik bir sesle, “Gölgede oturabilir miyim?” diye sordu. Hemen arkasından savaşın ondan bir miktar uzaklaştığını hissetti. Bu kendiliğinden olmuştu. “Burası benim olduğu kadar senindir de,” dedi adam. “Bunun için senden para istemem.” Eşref gölgeye geçti ve çantasını toprağa bırakıp onun üzerine oturdu. Hareketleri hala tutuk ve tereddütlüydü. Savaştan sonraki yaşama uyum sağlama konusunda bir şeyler duymuştu ama bunun kendisinin de başına gelebileceğini düşünememişti. “Konuşmaktan nefret eden bir adam olduğunu sanmıyorum. Ama bundan korkuyor gibisin.” “Nerden biliyorsun?” Adam toparlandı; ceketini yerden alıp kucağına koyduktan sonra sırtını ağaca yasladı ve çıplak ayaklarını güneşin ısıttığı toprağa doğru uzattı. “Savaşın üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Ama hala cepheden dönenler olduğunu biliyorum. Onlardan birkaçıyla konuştum ama çok şey öğrenemedim. Sen de onlardan birisin, değil mi?” “Evet, onlardan biriyim,” dedi Eşref. “O adamlarla konuşmaya çalıştım. Ne var ki birçoğu sessiz kalıp yaşadıklarını kendilerine saklamayı tercih ettiler. Bunu anlayabilirim. Orada yaşananlar korkunçtu ve onlar bunu bilmemi istemiyorlardı. Neler hissettiklerini anlamasam da neden böyle davrandıklarını anlayabiliyorum.” Eşref ellerine bakıp mırıldandı. “Belki konuşmamalarının tek sebebi gerçekten konuşmak istememeleridir.” “Bu kadar basit olduğunu düşünmüyorum. Öte yandan üstlerine gidip onları korkutmak da istemiyorum.” “Ama yine de kendini sorumlu hissediyorsun?” Adam bir an sessiz kaldı. Uzak bir geçmişi hatırlıyor gibiydi. “Evet, galiba kendimi sorumlu hissediyorum,” dedi sonra. “Biliyor musun, bu benim işim. Belirli bir yere gitmeyen ama durmadan yürüyen adamlar var. Hiç konuşmadıkları için dikkat çekiyorlar. İnsanlar onları yakınlarında istemiyor.” Eşref yarım ağız gülümsedi. Bu biraz beceriksiz bir denemeydi. “Kimden yana olduğunu bilmiyor gibisin.” “Kimseden yana olmamaya çalışıyorum. Bir zamanlar gerçekten bir şeyleri değiştirmeye çalışıyordum. Sonra bu savaş patlak verdi ve ülkeyi çok değiştirdi. Sonuç olarak ben de değiştim. Artık kimseden yana değilim. Gördüğün gibi gölgede vakit geçiriyor, rastladığım zaman senin gibi adamlarla konuşmaya çalışıyorum.” “Benim gibi adamlardan çok mu var?” Adam başını salladı. “Akıllarından geçenleri anlayamıyorum. Bunu gerçekten anlayamıyorum.” Eşref sessiz kalıp gömleğinin arasından kuru, çıplak göğsü görünen uzun yüzlü, tuhaf adama baktı. “Neler hissettiklerini öğrenmek isterdim,” dedi adam. “Böylece onlara bir şeyler söyleyebilirdim. Hayatımın otuz yılını onları hak etmeyen insanlara iyi şeyler anlatarak geçirdim. Düşünüyorum da belki kalan yıllarımı da buna layık olan birtakım adamlara iyi şeyler söyleyerek geçiririm. O zaman hiç olmazsa yaptıklarımın bir anlamı olur. Ama önce onların neler düşündüklerini bilmeliyim.” Eşref kuru bir sesle, “Benden de mi aynı şeyi isteyeceksin?” diye sordu. “Bunu senden isteyemem. Ancak anlatırsan seni dinlerim. Hayatım boyunca birçok insan dinledim. Seni de dinleyebilirim.” “Anlatacak bir şeyim yok.” “Bu çok kötü,” dedi adam. “Bunun cesaretle bir ilgisi yok, değil mi?” “Hayır.” “Pekâlâ,” dedi adam. “Anlıyorum ki birçok şeyi anlatmak istemiyorsun. Belki onları kendine saklaman daha iyidir. O zaman biz de başka şeylerden konuşuruz. Mesela bana memleketin bu kısmında ne aradığını söyleyebilirsin.” Eşref, “Bir zamanlar bu vadide yaşıyordum,” dedi. “Bu yeterli değil mi?” “Çiftlik sahiplerinden miydin?” “Babamın çiftliği,” dedi Eşref. “Belki tanırsın. Babamın adı Salim’dir.” Ağaca sırtını yaslamış oturan zayıf adam, “İhtiyar Salim’den mi söz ediyorsun?” diye sordu. “Ta kendisi.” “Aman Allah’ım! Sen onun oğlusun!” Eşref, adamın bir ölüye bakar gibi bakan gözlerine aldırmadı. Bu duruma aşinaydı. “Uzun zamandır birbirimizden haber alamadık. Onlara yazmam gerekiyordu ama ben bunu yapmadım.” Adam’ın yüzü şimdi daha da cansız görünüyordu. “Herşey çok değişti,” dedi. “Herşey karmakarışık. Ben senin İhtiyar Salim’in oğlu olabileceğini düşünemedim. Ama haklı nedenlerim vardı. Kim bilebilirdi ki? Ama bunu tahmin edebilmeliydim.” “Sen acı çekiyorsun,” dedi Eşref. “Ama neden?” “Bahse girerim sen de karşındaki bu tembel adamın yüzünü hatırlayamadın.” Eşref adama bir kez daha dikkatle baktı. “Tanıdığım yüzler arasında seninki yok,” dedi. “Üzgünüm. Savaş hepimizi değiştirmiş olmalı.” “Zaman ikimizle de oyun oynuyor. Sonuç olarak sen dizlerini kırıp önünde oturduğun ve o zaman çok daha heybetli görünen uzun sakalına korkuyla baktığın adamı bile hatırlayamaz oluyorsun.” “İmam efendi!” dedi Eşref. “Bu sen misin?” “Artık emekli oldum,” dedi İmam efendi. “Artık imam değilim.” “Emekli olmak için çok gençsin ama.” İmam efendi yüzünün gergin derisini kaşıdı. “İnsanlar savaşa gidiyor, vadi hızla boşalıyordu. İlk başta ben de bunun basit bir oyun olduğunu düşündüm. Gençler savaşa gidiyorlardı ama sanki biz onları ertesi gün yine yataklarında bulacaktık. Elbette böyle olmadı. Savaş gereğinden fazla uzadı ve gençler dönmeye başladı. Bu kez tabut içinde dönüyorlardı. Vadide eski günlerden bir iz bile kalmamıştı. Sonra ben savaş hakkında konuşmaya başladım. İnsanlarla konuşuyordum ve bunun bir sonu yok gibiydi.” Birden sustu. “Bunu gerçekten dinlemek istiyor musun?” “Evet,” dedi Eşref. “Yani sırf konuştuğun için mi seni görevden aldılar?” İmam efendi bu kez kulağını kaşıdı. “Konuşmaya devam ettim. Birçoğuna göre belamı arıyordum. Oysa tek yaptığım onlardan çocuklarını tehlikeden uzak tutmalarını istemekti. Herşey çok anlamsızdı. Sonunda köylüler beni şikâyet etti.” “Hapse mi atıldın?” “Hayır. Sadece emekli aylığımı kestiler.” İmam efendi’nin gözlerinde vahşi bir ışık yandı. “Ama onlara zafer zevkini tattırmadım. Köylüler bir gece evimi ateşe verinceye kadar konuşmaya devam ettim.” “Köylülerin evini ateşe verdiklerine inanamıyorum.” İmam efendi genç adama baktı ve yüzüne yarım bir gülümseme geldi ve bir saniye kadar orada asılı kaldı. “Savaş burada çok şeyi değiştirdi. Gün boyu kuytuda saklanıp ancak geceleri avlanan vahşi bir kurt gibiydim. Artık buna da gerek kalmadı. Ancak uzun zamandır gerçek bir imam gibi hissediyorum. Gerçek bir lider oldum ve bana katılmak isteyen insanlar var.” “E? Onları neden yanına almıyorsun?” “Benim gibi adamlardan bir tane yeter,” dedi İmam efendi. O konuşurken turuncu başlı bir ağaçkakan gölgesinde oturdukları ağaçlardan birinin gövdesine tutundu ve sert gagasını ağacın oyuklarına vurmaya başladı. “İnsanların daha önce hiç düşünmedikleri şeyleri düşünmelerini sağlıyorum. Savaş bitti ama galiba benimki hala devam ediyor. Asıl önemli olan da bu. Savaş başladığı gibi biter.” Eşref iç geçirdi. “Eve döndüğüm için mutluyum.” “Eve dönüyorsun,” dedi İmam efendi. Yüzünün derisi daha da incelmişti. “Olanlardan hiç haberin yok, değil mi?” Eşref, İmam efendi’ye baktı. “Hangi olanlardan?” “Keşke bunu benden duymasaydın.” “İmam efendi, bir şey anlayamıyorum.” “Ama belki de herşeyi benden duyman en iyisidir.” Ağaçkakan tak taklarını kesmiş, iki adamı izliyordu. “Yoksa onlara bir şey mi oldu?” Düşünmekten korkar gibi konuşuyordu. “Bu savaşın kirli oyunlarından biriydi,” dedi İmam efendi. “Sen olduğunu anlayınca gözlerime inanamamıştım. Birkaç ay oldu. Sizinkiler öldüğüne dair bir mektup aldılar. Cephe gerisine düşen bir havan topu tarafından öldürülmüş ve sade bir törenle hemen oraya gömülmüştün. Bu ellerine çok geç ulaşan bir bilgiydi ve bu konuda yapabilecekleri bir şey yoktu. Elbette bu izini kaybettikleri her askerin başına gelen çoktan seçmeli ölümlerden biriydi ama o zaman bunu düşünemezdik. Hepimiz öldüğüne inanmıştık. Ailen senden hiç mektup almamıştı ve savaşın üzerinden neredeyse bir yıl geçmişti.” Eşref konuşmadan İmam efendi’nin sözlerini bitirmesini bekledi. “Onlar için zor bir zamandı ve ben yanlarında olamadım. Köylülerin varlığıma tahammülleri yoktu. Mektup aileni yıkmıştı ve elimden çok az şey geliyordu. Felaketler birbirini izledi. Önce kardeşin.” “Bekir? Ona ne oldu?” “Herşeyi geride bırakıp vadiyi terk etti,” dedi İmam efendi. “Kimseye bir şey söylemedi. Anne ve baban yalnız kalmışlardı. Onlara destek olmaya çalıştım. Ama hiçbir etkili söz duydukları acıyı telafi edemezdi. Mektuptan bir ay sonra annen öldü. Baban cenazesinde bulunmamı çok arzuluyordu. Ama bu bir gerginliğe sebep olabilirdi.” “Babam?” diye sordu Eşref. Bu cevabını bildiği bir soruydu. “Annenden sonra sadece iki hafta yaşadı. Bu süre boyunca hep yanımdaydı. Onunla senden ve eski günlere ait diğer şeylerden söz ettik. Baban gerçekten çok değişmişti. Artık sadece bir toprak adamı değildi.” Eşref başını öne eğdi. İmam efendi ısrarla ona bakıyordu. Yeniden başını kaldırdığında genç adamın gözlerinin sımsıcak olduğunu gördü. “Buna dayanabilecek misin?” diye sordu İmam efendi. “Sanırım dayanabilirim. Ama daha önce çok sayıda ölümle karşılaşmış olmamla bir ilgisi yok bunun.” “Bunun üstesinden gelebilirsin.” “Başka seçeneğim yok, değil mi, İmam efendi?” “Bildiğim en iyi seçenek bu.” Ekrem bir eliyle şakaklarını ovaladı. “Kimsem kalmadı.” “İyi bir çiftliğin var.” Eşref başını çevirip güneye doğru uzanan dalgalı düzlüğe baktı. Çiftlik tepelerin gerisindeydi. “Bu da bir şeydir, öyle değil mi?” “Acaba yeniden başlayabilecek misin? Bunu başarabilir misin?” Eşref fazla düşünmeden, “Savaş değiştiremediklerini yok ediyor,” dedi. “Belki sen onlardan birkaçını onarabilirsin. İmam efendi, sen güçlü bir adamsın.” “İnançlı bir adamım,” dedi İmam efendi. “Bunu anlayabilirsin. Ben bir imamım ve güçlü olmalıyım. Ama sen de güçlü olmalısın çünkü sen de inanmak zorundasın.” Eşref başını iki yana salladı. “Senin kadar güçlü değilim.” İmam efendi, “Orada zor günler geçirdin,” dedi. “Savaş gerçekten berbat bir şeydi ama sen o cehennemden sağ çıkabildin. Benim kadar güçlüsün ve birçok bakımdan benden daha güçlüsün. Ben insanlarla konuşuyorum. Ama bir tehlike kokusu aldığımda hemen oradan uzaklaşıyorum.” “İnsanlara söyleyecek sözlerin var,” dedi Eşref. “Kimsenin konuşmaya cesaret edemediği bir zaman bu. Ama sen cesur ve inançlı bir adamsın.” Ellerine baktı. “Ben herkesin benden beklediği bir şeyi yaptım. İçinde cesaret ve inançtan bir izin bile olmadığı bir şey.” İki adam bir süre sessiz kalıp düşüdüler. Sonunda İmam Efendi, “Şimdi ne yapacaksın?” diye sordu. “Bir karar verdim,” dedi Eşref. “Fakat bunu sonraya erteleyebilir miyiz? İki gündür bir şey yemedim. İmam efendi, Allah aşkına, yanında yiyecek bir şeyler var mı?” İmam efendi bir hamlede ayağa kalktı, uzanıp ağacın dalından Eşref’in daha önce fark edemediği azık çantasını aldı. “İyi besleniyorum,” dedi gülümseyerek. Şimdi eğilmiş, çantayı boşaltıyordu. “Burada kurutulmuş et var. Tavşan eti. Belki insanı baştan çıkartacak bir tadı yok ama aç bir adam için bunun ne önemi var?” “Tavşan eti kışın daha iyidir,” dedi Eşref. Uzanıp kurutulmuş etten bir parça aldı. “Her etin tadı kışın daha iyidir. Yoksa kışı mı beklemek istiyorsun?” “Bekirle tavşan avına çıkardık,” diye anlattı Eşref. “Tavşanın bol olduğu yerde mutlaka tilki de vardır. Ama biz hiç tilki vurmadık.” “Sana kahve de yapabilirim,” dedi İmam efendi. Eşref’in yeniden iyi hissetmesini sağlamaya çalışıyordu. “Kahve ister misin?” “Uzun zamandır sıcak bir kahve içmedim. Ama savaşta bol bol kahve içebiliyorduk. Düşman siperlerini ele geçirdiğimizde orada hazır kahve ve konserve kutuları bulurduk. Elbette düşman da bizim siperlerimizde aynı şeylere rastlardı.” İmam efendi azık çantasından üstüne yumurta sarısı sürülüp iyice kızartılmış bir dilim ekmeği çıkarırken, “Onlara hala düşman mı diyorsun?” dedi. Eşref ağzını dolduran kuru et ve bir dilim tuzlu peyniri iyice çiğneyip yuttuktan sonra, “Ağız alışkanlığı,” dedi. “Hem öldürmeye çalıştığın bir adamı başka nasıl adlandırabilirsin? Doğrusu bu konuda bir fikrim yok.” “Savaşta insanların aralarında bir çeşit dostluk kurduklarını duymuştum. Yalnız yanındaki adamla değil, karşı siperdeki adamlarla da.” “Evet. Yani bu nasıl mümkün olabilir? Ama bunlar olağan şeylerdi.” “Sen söyle,” dedi İmam efendi. Kısa saplı bir cezveye mataradan su koymuş, sonra cezveyi çok daha önceden hazırlanıp defalarca kullanıldığı belli olan ocağın üzerine yerleştirilmişti. Şimdi iyice eğilmiş, kibritle tutuşturduğu çalı çırpıya üflüyordu. Eşref adamın hareketlerini gözleriyle takip ederken, “Kişisel dostluklar kurmak için fazla vaktin yoktur,” dedi. “Süngü süngüye geldiğinde düşmana ismini soramazsın. İsmini öğrendiğin düşman genellikle öldürdüğün düşmandır. Ancak onu öldürdükten sonra düşmanın aynen senin gibi bir insan, yani bir oğul, bir baba ya da bir sevgili olduğun anlarsın. Bu ise bir yanlışı düzeltmek için en doğru zaman değildir. Üstelik üzülmeye ve öldürdüğün o normal insan için yas tutmaya vakit bulamazsın. Çünkü savaşın bir diğer tuhaf yanı insanların kurşunlardan bile fazla olmasıdır. Cephane sıkıntısı çekebilirsin. Bazen öldürdüğün adamın mühimmatını kullanmak zorunda kalırsın. Ama yanında ya da karşında duran adamların sayısında bir azalma olmaz. Sanki bu olmaz olası bir film setidir ve ölü taklidi yapan oyuncular üzerlerine temiz kostümler giyip yeniden sahneye dönmektedir. Hayır, İmam efendi, savaşta herşey bitebilir ama savaşacak yeterince adam her zaman vardır. Ne Allah’ın belası bir durum, değil mi, İmam efendi?” İmam efendi ufak bir şişede sakladığı incecik dövülmüş kahveyi ateşin yakınına koydu. “Herkes orada büyük kahramanlıklar yaşandığına inanıyor. Ama ölümün adı bile anılmaz burada. Burada herşey öylesine kansızdır. Ölüm yoktur; sadece rakamlar vardır. Ne var ki rakamlar bir hikâye anlatmaz. Onlara kan da bulaşmaz. Kahramanlar kansız ölür.” “Sen buna inanıyor musun, İmam efendi?” “İnanmadığım için vahşi bir hayat yaşıyorum.” İmam efendi artık kaynamakta olan suya bir miktar kahve döktü. Kahve iyice kabarınca cezveyi ateşten aldı, diğer eliyle ocağa bir avuç toprak atıp ateşi zayıflattıktan sonra onu yeniden taşların üstüne yerleştirdi. “Bir süre bu şekilde dinlenmeli,” dedi Eşref’e. “Burada yeterince zamanımız var.” Eşref, “Hala bizimkileri düşünüyorum,” dedi. Karnını doyurmuş, o da sırtını bir ağaca dayamıştı. “Onları düşünmeden edemiyorum. Eskisi kadar kötü hissetmiyorum ama eskisinden daha çok şeyi hatırlayabiliyorum. Geçmişle ilgili şeyler. Hiç olmazsa Bekirle konuşabilmeyi dilerdim.” “Ölüm haberin onu çok etkilemişti.” Eşref biraz uzağındaki çantayı işaret etti. “Bekir için bazı şeyler getirmiştim. Savaşla ilgili şeyler. Oları sevdiğim için değil. Ama Bekir’in ilgisini çekebilirlerdi.” Yüzünün bir yarısı hafifçe gülümsedi. “Bunun kurallara aykırı olduğunu biliyordum. Ama ben bundan sonra yapacağım hiçbir şeyin adam öldürmekten daha kuraldışı olmayacağına inanıyordum.” İmam efendi cezveyi ateşten aldı, iki büyük plastik bardağı kahveyle doldurdu. Sonra, “Bundan sonra ne yapacaksın?” diye sordu ve bardaklardan birini Eşref’e uzattı. “Çiftliğe kadar yürümeme gerek kalmadı. Yeniden başlamak istiyorum. Ama burada değil.” “Nereye gideceksin?” “Herhangi bir yere. Savaş benden bir aile ve işitme duyumun yarısını aldı. Ve ruhumu, elbette. Ruhumu geri alabilirim. Belki bunu başarırım. İmam efendi, sen de yeniden başlamalısın.” “Ben ne yapabilirim?” dedi İmam efendi. “Elimden bir şey gelmez.” Eşref kahveden bir yudum aldı. “Gerçekten iyi kahve yapıyorsun. “Eminim başka konularda da iyisindir.” “Burada bir çiftliğin var. Gidersen çiftlik harap olur.” “Bunu düşündüm,” dedi Eşref. “Çiftliği sana bırakmak istiyorum.” “İşte bu beklenmedik bir şeydi,” dedi İmam efendi. “Çiftlikte kalmak istemediğinden emin misin?” “Hayır, kalmak istemiyorum.” Eşref kahveden bir yudum daha aldı. “İmam efendi, benimle kasabaya kadar gelmek zorundasın. Herhalde halletmemiz gereken bir kucak dolusu formalite vardır.” “Ne demezsin.” “Yani çiftliği alıyor musun?” İmam efendi bardağında kalan kahveyi ocaktaki ateşe döktü. “Hiç param olmamasına karşın onu alıyorum. İhtiyar Salim’in çiftliğini hayata döndürmekten mutluluk duyacağım.” “O halde vakit kaybetmeyelim,” dedi Ekrem. Bütün bir yol boyunca yanında taşıdığı ağır bavula baktı. “Artık onun içindekilere ihtiyacım kalmadı. Onları sana da hediye edemem. Bir ailem kalmadığına göre savaşla ilgili hatıralara da ihtiyacım yok.” İmam efendi güldü ama aynı zamanda düşünceliydi. Eşref, “İmam Efendi, neden güldüğünü öğrenebilir miyim?” dedi. “Silahlara veda bu. Ama bu kadar beklemen gerekiyor muydu? Belki de gerekiyordu. Ne kadar garip, değil mi?” Eşref başını eğdi. “Orada sadece düşman askerlerini öldürmediğimi biliyorum.” “Hiçbiri senin suçun değildi.” “Hayır, İmam Efendi, benim suçumdu. Aksine ikna olabilmem için artık çok geç. Suçun kendi payıma düşen kısmını üstleniyorum. Sen daha iyi bilirsin ama ben bir günahkâr olduğumdan eminim. İmam efendi, bunu sen daha iyi bilirsin. Ben birden fazla adam öldürdüm. Bir günahkârım. Pişmanlık duysam bile zamanı tersine çeviremem. Üstelik orada sadece düşman askerlerini öldürmedim. Ruhumu da öldürdüm.” “Ama gerçekten pişmanlık duyuyorsun,” dedi İmam efendi. Eşref en tepeden batıya doğru inmekte olan güneşe baktın ve, “Daha fazla geç kalmadan yola koyulalım,” dedi. “Bu hemen buracıkta çözebileceğimiz bir konu değil.” “Yanıma birkaç parça eşya almalıyım,” dedi İmam efendi. “Sonra yola düşeriz.” İki adam toparlandılar. Eşref bavulunu aldı; İmam efendi ağaca asılı olan çantayı sağ omzuna geçirdi. “Hadi bakalım,” dedi İmam efendi. “Nereye gidiyoruz?” “Beni izle. Belki geceyi vadide geçirir, kasabaya giden trene sabaha doğru bineriz.” Ekrem karşısında durmuş planlar yapan adama hayran hayran baktı. “Bu yaşam seni gerçekten değiştirmiş.” “Irmak kenarında iyi bir yer biliyorum. Orada su durgundur. Belki birkaç ufak balık da yakalarız.” “Balık tutmayalı çok oldu.” Gölgeden çıkıp açık arazide ilerlemeye başladılar. Yolda İmam Efendi, “Hepimiz farklı yönlerden değiştik,” dedi. Sanki uzun zamandır aynı şeyi konuşuyorlardı. “Ben yabanıl bir adam oldum. Sen yaptıklarını sorguluyorsun.” “Hiçbirini biz istememiştik,” dedi Eşref. “Ah, evet. Zaten olup bitenden kendime bir pay çıkarmaya çalışmıyorum.” “Savaş normal bir insanın isteyebileceği son şeydir.” “Savaşı aptallar başlatır,” dedi İmam efendi. “Kazanmak akıllı ve cesur adamlara düşer. Ama zaferi yine aptallar kutlar. Para da onların cebinde kalır.” Eşref güldü. “Ve sen onlara aptal diyorsun?” İmam efendi bir an düşündü. “Sanırım bu konuyu bir kez daha değerlendirmeliyim.” Eşref dönüp İmam efendi’ye baktı. “Biliyor musun, bunlar benim düşünemeyeceğim şeyler.” İmam efendi omuz silkti. “İyi sözlerin bile bir anlamı yok.” “Bir çiftliğin var. Bu iyi bir başlangıç.” “İşte bir fırsat,” dedi İmam efendi. “Beni izle, genç Eşref. Seni dünyanın en lezzetli balıklarının yetiştiği suya götürüyorum. Ama sen zaten bunu biliyorsun, değil mi? Ne fark eder? Savaş zaten büyük bir hataydı. Alabalıklardan tatmaman bir başka büyük hata olur.” Silahları bırakacağımız bir zaman gelecek. Birbirimizi öldürmeyeceğimiz, birbirimizin mallarını yağmalamayacağımız bir zaman. Kesin bir tarih veremem ama o günün geleceğini biliyorum. Bu son büyük savaşımız olacak; herkesin sadece kendini alt ettiği bir büyük kavga. Biz birbirimizi öldürmemeyi öğrendiğimizde, bizden bunu isteyenler, yani savaşın perde arkasında duranlar, saklanacak yer arayacaklar. Tarihin vicdanını kanatanlar insanlığın vicdanına gömülecek. Benim gibi tüm askerler; bütün savaş artıkları, haklarında ölü raporu tutulan diriler ve yaralılar evlerine döndüklerinde dünyanın eskisinden ne kadar farklı olduğunu görüp şaşıracaklar. Ama onlar evlerinde kalacak ve kardeşleriyle balığa çıkabilecekler. Onların hatıraları olacak. En azından birçoğunun. Kendimi bir savaş zayiatı olarak kabul etmiyorum. Sizin gibi normal bir insan da olamam. İkisinin arasında bir yer var ve ben oradayım. Ne olabileceğim konusunda düşünmek yerine kendimi olduğum gibi kabul edebilir ve onun üstüne bir yaşam kurabilirim. Savaşta hepimiz birer eğitimli katildik; eve döndük ve hiçbir şey değişmedi. Geçmiş yeterince büyük ve ağır. Ama birçoğumuz kahramanlar gibi karşılandık ve ödüllendirildik. Açık yüreklilikle, bir kahraman olmadığımı söyleyebilirim. Cesaret ve kahramanlık ucuz bir tuzaktı; çok azımız bunu sorguladı. İmam efendi gibi adamlar gerçeğe hepimizden daha yakındır. Onlar bizim göremediğimiz şeyleri görebilirler. Gerçekten düşünmeyi bilen İmam Efendi gibiler şimdilik küçük görülüp aşağılanıyor olabilirler. Ama yakında onlara ne kadar ihtiyacımız olduğunu anlayacağız ve onların ellerine sarılacağız. Annem, babam ve Bekirle istasyonda tren beklerken bu şeyin çabucak biteceğini düşünmüştüm. Ama savaş gereğinden fazla uzadı. Gereğinden fazla havan mermisi dumandan kararmış ölü ağaçları iki ya da üç kez daha öldürdü. Birbirimizden gereğinden fazla kişi öldürdük. Savaşın bir sonu yokmuş gibi geliyordu. Sonra savaşın bittiği haberini aldık. Başladığı gibi ansızın, sebepsiz yere bitivermişti. Dün içimizden ölenlerle bugün yaşayanlarımız arasında ne fark vardı ki onların ölmesine ve diğerlerinin yaşamasına izin vermişlerdi? Savaşın neden dün bitirilmediğini düşünüyordum. Ve eminim, dün sona erseydi, neden ondan önceki gün sona ermediğini sorgulayacaktım. Sonuçta kim galip geldi? Hangi taraf evine zafer şarkılarıyla döndü? Hangimizin ölüleri onurlandırıldı? Bence hepimiz kaybettik. Yalnız ölülerimiz değil, dirilerimiz de. Ama bir kez kazanabiliriz. Silahlardan kurtulduğumuzda ve bir daha onlara dönmediğimizde. Ve ancak bu şekilde ölülerimizi onurlandırabiliriz. Bir savaş enkazı olabilirim. Ama artık ne yapmamam gerektiğini iyi biliyorum. Geceyi ırmak kenarında, henüz meyvesiz böğürtlenlerin ve onlara dolanıp yükselen rengârenk sarmaşıkların kokusunu duyarak geçirdiler. Bir aralık Eşref, İmam efendi’ye, “Bu ırmağın en derin yeri neresidir?” diye sordu. Bulutsuz gökyüzünün altında oturmuş, kollarını iyice karnına doğru çektiği dizlerinin etrafına dolamıştı. “Ne yapacaksın ırmağın en derin yerini?” dedi İmam efendi. “Bilimsel bir meraktan sorduğunu sanmıyorum.” “Aslında bunun bilimle hiç ilgisi yok,” dedi Eşref. “Bir düşüneyim. Derin bir yer biliyorum. Geçen kış iş makinalarıyla ırmaktan kum çıkarmışlardı. Bu şekilde yaklaşık sekiz metre derinliğinde bir çukur açtılar. Daha sonra içinde oluşan girdap çukuru daha da derinleştirdi. Yani bu işini görür.” “Irmağı iyi biliyorsun, değil mi?” “Evet, ama sebepsiz değil,” dedi İmam efendi. “İki hafta önce sözünü ettiğim yerde üç çocuk birden boğuldu. Vadi hala bunu konuşuyor.” “İnsanların normal hayatta da öldüklerini unutmuşum,” dedi Eşref. “Ölüm apayrı bir konu. Savaş ya da barış fark etmez.” “Biri vardı,” dedi Eşref. “Ne zaman bir karınca yuvasına rastlasa oturup onları beslemeye kalkardı. Biz bunun sebebini çok merak ederdik. Sonunda birimiz dayanamayıp sordu.” “E, sebebi neydi?” “Hayatımda duyduğum en garip açıklamalardan biriydi. Askere göre bu ona savaşın dışında normal bir hayatın devam etmekte olduğunu hatırlatıyordu.” Gülümsedi. “Bana sorarsan tayınını azaltmaktan başka bir işe yaramıyordu. Herşeye rağmen o bunu çok cidiye alıyordu. Bize, siz gülmeye devam edin, diyordu.” Eşref başını iki yana salladı. “Karıncıların ne kadar yiyebildiklerine inananmazsın. Bana kalırsa yemekten çok saklamayı tercih ediyorlardı.” Eşref susup olayı kafasında bir kez daha değerlendirdi. İmam efendi, “Ona ne oldu?” diye sordu. “Evine döndü. Evine bir savaşçı olarak değil ama parlak bir karınca bilimci olarak döndü. Onun adına çok sevindim.” “Ben ikiniz adına da sevindim.” “Teşekkür ederim,” dedi Eşref. “Sadece bunun için değil. Diğer tüm şeyler için.” Ertesi sabah gün ışımadan kalktılar. Kahvaltılarını yapıp yola koyulduklarında saat altı buçuk olmuştu. İmam efendi, “Sözünü ettiğim yer en fazla bir saat uzakta,” dedi. “Oradan kolayca demiryoluna çıkabiliriz.” “Ya tren gelmezse?” “Cevher taşıyan katarların her gün üç ya da dört kez bu hattı kullandıklarını biliyorum,” dedi İmam efendi. “Endişelenme. Sen burada yokken memleket çok değişti.” “İyi de kim yaptı bunu?” “Savaşa gitmeyenler elbette. Yoksa sen bütün ülkenin seninle birlikte savaştığını mı düşünüyordun? O kadar adil değildi.” Eşref yolunun üzerinde bulunan yuvarlak bir taşa tekme atıp onu altı metre sağa, ırmağa kadar gönderdi. “İmam efendi, sen hepsinin farkındasın. Onları insanlarla paylaşırsan bir şeyler gerçekten değişir. Bunu yapmaya hazır mısın?” “Peki, sen ne yapacaksın?” “Kendime biraz zaman tanıyacak ve yeniden başlamak için fırsat kollayacağım. Geçmiş ona bir düzen veremeyeceğim kadar karışık. Ama belki gelecekle ilgili bir şeyler yapar ve yeniden başlarım.” “Neden burada benimle kalmıyorsun?” Eşref, “Şimdilik sana bir faydam dokunmaz,” dedi. “Çiftlik hatırlamak istemediğim anılarla dolu. Sen bu işi bensiz de idare edebilirsin.” Yol iki adamı ırmağın keskin bir kavis çizdiği bir düzlüğe çıkardı. Burada toprak ağır iş makinalarının lastikleri tarafından derince yarılmıştı. İmam efendi, Eşref’i ırmağın akışının neredeyse durduğu en derin yerine götürdü. Bu noktada su bulanıktı ve sık sık anaforlar oluşturuyordu. Eşref, İmam efendi’ye döndü. “Burası olduğundan emin misin?” “Evet. Buraya düşen tarih olur. Dip tamamen bataklıktır.” “Pekâlâ.” Eşref eğildi, çantayı kulpundan kavradı. “Elbette insan geçmişten bu şekilde kurtulamaz. O kadar kolay olacağını sanmıyorum. Ama bunun da bir anlamı var. Anılarım dışında savaşla ilgili herşey bu çantada.” İmam efendi, Eşref’in bir metre gerisinde duruyordu. “Sen bu savaş işini hiçbir zaman sevmedin,” dedi. “Sakin bir çocuktun. İyi bir çiftçi olabilirdin. Bekir değil ama sen olabilirdin. Bekir makinalardan hoşlanırdı daha çok.” Eşref bir şey söylemedi. Ağır çantayı kaldırdı; çanta bir an havada hareketsiz kaldı. Sonra diğer elini de kullanarak onu durgun suyun ortasına fırlattı. Çanta suya gürültüyle düştü ve çabucak battı. Çok geçmeden son hava kabarcığı da söndü ve akarsu eski tehlikeli sakinliğine döndü. İmam efendi, “Bu çok sembolikti,” dedi. Eşref bir eksiklik hissediyormuş gibi ellerine baktı. Artık savaşın sona erdiğinden kesinlikle emindi.
Tavsiye Et :
Ekim
8
Ekim
7
Ekim
7
Beyoğlu Beyoğlu Ooof Beyoğlu (ı)
• Ersin Başeğmez • Yaşamdan Hikayeler • 28 kez okundu. • 3 kez yorumlandı.
Ekim
7
Ekim
7
Ağustos
18
Temmuz
17
Haziran
21
Ağustos
21
Ağustos
21
Aralık
23
Yolun Karşı Tarafı
• Şerafettin Yılmaz • Hayvanlara Ait Hikayeler • 1044 kez okundu. • 13 kez yorumlandı.
Aralık
27
Ağustos
21
Ağustos
21
Temmuz
17 |
![]() |
|
||||||||