Şehirden Kaçış
Para tarafından iğfal edilen bir şehrin ortasında duruyordum. Etrafımdan koşturan, hep acelesi olan insanları süzdüm. Ne büyük bir cehennemdi bu şehir. Hırs’ın tutsakları, paranın köleleri birer robot gibiydiler. İnsani olan bir şey olmalıydı bu şehirde. Bir bilseniz ne kadar hasrettim bir sıcak nezakete, bir içten merhabaya. Ama yoktu, bu şehrin elinden gelen buydu, ben yetinemiyordum. Yavaşça bir adım atmak için hamle yaptım ama kıpırdayamadım. Sanki o adım beni bu şehirden kurtaracaktı. Sanki o adım insanların ülkesine giden yolda atacağım ilk adımdı. Ama yapamadım. Ağlak gözlerle etrafımdaki robotları seyrettim bir müddet.
Sonra ne yapıyorum ben, işe geç kaldım, kovulmak mı istiyorum dedim. Koşturmaya başladım. Sürüye katılıp, ava doğru ilerledim. İş yerime girince ayağımı kaydırmak isteyen insanlardan bir iğneli merhaba işittim, bende aynısını iade ettim. Çalıştığım yer büyük bir şirketti, ve burada çalışmak için bütün istanbulun altına yatacak insanlar vardı, üstelik çoğu da erkekti.
19 Temmuz 2017, öğlen sıcağı insanları iyice sersemletmişti Deli gibi çalışan insanlar bile biraz mayışmış, biraz işten kaytarmaya başlamıştı. Kaytarma dediysem, 4 -5 saniye ellerini klavyeden kaldırıyorlardı. Bir anda insanlar irkildi, ofisimin dışında bir ses peyda oldu.
“Mithat Bey, Emre Bey’i çağırıyor, önemliymiş.”
Ofisimin camından dışarıya baktım, bir an kim olduğumu unuttum. Boş gözlerle koridordaki çalışanlara bakıyordum. Koridordaki çalışanlar bana bakıyordu. Sekreterim Ayça ile uzun uzun bakıştık. Makyajdan garip olan yüzünü daha da garipleştiriyor, bana kaş göz işareti yapıyordu. Bense buna hiç aldırmıyordum. Ta ki telefonum çalana kadar. Telefondaki Ayça “Emre Bey, Mithat Bey sizi çağırıyormuş” dedi. Odamdan çıktım, insanların garip bakışları arasında koridorda ilerledim. Asansöre bindiğimde, Mustafa ve Ceyda ile karşılaştım. Onlarda benim gibi Mithat Bey’in yanına çıkıyorlarmış, onlarıda çağırmış. Önemli bir şey sanırım dedim mırıldanarak, donuk ifadelerle sadece yüzüme baktılar.
Mithat Bey’in odasına girince inanılmaz bir sıcaklıkla karşılaştım, şaşırmıştım. Ama kısa sürede anladım ki bu sıcaklık paranın sıcaklığıydı, üzüldüm. Mithat Bey, her patronda bulunan çirkef sesiyle adi bir kahkaha attı. Oturun çocuklar, oturun dedi. Koltuklara oturduk, Ceyda tahrik edici bakışlarını patrona yöneltmiş, Mustafa yerdeki halıya bakarak oturduğu deri koltuğu okşuyordu. Ciddi anlamda sapkın oldukları çok belliydi.
Patron söze girdi, “Arkadaşlar bu sene çok iyi işler başardık, 9 milyon € ciromuz var. Bunun şerefine sizden bir kişiye bir aylık tatil ödülü vereceğim. Hanginiz olursunuz bilemem, yıl içindeki çalışmalarınıza bakarak bu kararı vereceğim. İstediğiniz yer, istediğiniz otel, istediğiniz huzur. Hepsi gerçek olabilir. Şimdi odamdan çıkabilirsiniz, zira burada konuşarak bana çok para kaybettirdiniz.”
Odadan çıkarken rekabet kokusu hakimdi gözlerime. Bu iğrenç keşmekeşten kaçış deliğini görmüştüm ve buradan gitmek için her şeyi yapabilirdim. Yıl içinde güzel işler yapmıştım ama Ceyda her zaman bir adım öndeydi benden. Zira güzel, tahrik edici, dolgun göğüsleri vardı. Mustafa ise sosyal güdülerinin esiri olmuş, sınıf atlamak için her şeyi yapabilecek karaktersizlikteydi. Patrona sürekli iltifatlar eder, onun önünde haşa Allah huzurundaymış gibi gözleri yerde, boynu bükük dururdu. Bense sivri çıkışların, işe geç kalışların, patronla restleşmelerin adamıydım. Ne yaparsam yapayım beni işten çıkaramıyordu, çünkü işimde emsalim yoktu. Ukala değilimdir ama benden vazgeçemezdi. Bütün şehri tanırdım, bağlantılarım çok sağlamdı.
Patronun vereceği karara güvenemiyordum. Patronun beni seçmeme olasılığı yüksekti. Oysa ben gidememe konusunda milyarda bir ihtimale bir tahammül edemiyordum.