Serseriler Kralı İstanbul
“Hastayım.
Ruhuma hicranımı sardım da yine...”
Şaşkınbakkal’daki Boyner mağazasının yanından dümdüz aşağı ineceksin taa Sahil Yoluna çıkana kadar. Çıkınca ışıklardan karşıya geçeceksin, denize vereceksin yüzünü ve hemen sağında deniz kenarında kalacak o küçük balıkçı barınağının yanında ki virane çay bahçesi.
Oturup denizin kenarına şekerli bir kahve söyleyip, uzaklara ufkun öbür yanına bakıp kendine “Neden” diye sorarken okunmalı hüzün yazıları.
Tıpkı bunun gibi...
" İstanbul, 03 Haziran 2005
Sıcacık bir Haziran sabahı bahçede yüreğime kar yağarken 45 yılın tüm anıları, dostlukları, sevdaları, üzüntüleri, şiirleri, kitapları, yanlışıyla doğrusuyla yaşanmışlıkları hatta daha sonra ki yaşanma ihtimalleri bile iki büyük kamyona nasıl sığar diye seyrederken aslında bu koca kente biz nasıl sığamadık diye düşünüyordum..."
" İki ucu boklu değnek" - Konya 2005
MISRALARDA İSTANBUL
“Kıyıları aşındıran, kıyılara vuran dalgalar değil geçen zamandır”
Küçük bir çay bahçesinde, İstanbul’da zamana karşı yarışırken Ahmet Tanpınar’la başlayalım söze,
Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın parçalanmaz akışında
...
Ben zamanı gördüm,
İçimde ve dışımda sessiz çalışıyordu,
Bir mezar böyle kazılırdı ancak.
Zamana karşı yarışılan bu Şehr-i İstanbul’da bizim de Azrailimiz zaman. Zamana karşı bir yarış ama hızlı koşmak ya da geride kalmak neticeyi değiştirmeyecek. Zaman geçecek, gereken yaşanacak. Durduğunda iç saatimiz “ Şen olasın Halep şehri ”
Kaybedecek ne var ki bu zamana karşı yarışta? Elimizde yaşam denen bir demet, solarsa o solacak. Bize ne! Biz neşemize bakalım, öyle diyor Cahit Sıtkı,
Haydi, Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı...
Evet, bu kalp ağrısı dinsin ve söylensin içimizde ne varsa, sanki yarın gelmeyecekmiş gibi. Bir de gelmezse. Haydi, söyle diyor Behçet Necatigil, söyle...
Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek,
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.
Evet, çark hızlı çalışmaktadır bazen, hele İstanbul’da...
Diyor Ümit Yaşar ve ekliyor;
Böyledir akşamları İstanbul’un
Bir efkâr basar içimi çoğu zaman
Çaresizliğin, yalnızlığın aklına gelir
Hatıralar kayıp gider avuçlarından.
Çoktan geride bırakmışsındır İstanbul’u, İstanbul’ da seni. İki düşman gibi mi olduk şimdi diye düşünemeden edemez insan. Daha dün dosttuk...
Galata’dan Sarıyer’e uzanan yolculukta Cemal Süreyya ile yürürsün, biraz soluklanmak için durursun Karaköy köprüsünde bakarsın balıkçılara ve derki;
Öyle düzeltici öyle getiriciydi ki sevmek
Ki Karaköy köprüsünde yağmur yağarken.
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik.
Necip Fazıl karışır birazda söze yürüyün der yürüyün ama anlayın,
Ömrünüz taş olsa da gide gele yorulur,
Bir gün önüme çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur,
Ne senin anladığın kadar kaldırımları...
Tophane’den yukarı çıkarsın yokuş dik, yol Arnavut kaldırımı.
Az kaldı, nereye çıkar bu yol dersin? Yolun sonu Meyhane... Nereden geldi aklıma şimdi?
Melih Cevdet Anday verir cevabını “nereden” in,
Bir çift Güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil, unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma...
Evet, unutmak ne mümkün çaresiz gelir aklına hasret, Nazım Hikmet’ e de gelmişti,
Denize dönmek istiyorum!
Mavi aynasında suların
Boy verip görünmek istiyorum,
Denize dönmek istiyorum.
Deniz, mavi ve engin, beyaz martıları ve beyaz vapurları ile. Deniz. Ayağını sokmasan bile yine de deniz. Sabahın erken saatlerinde puslu, sisli ama yine de deniz. İlle de deniz. Ve kenarımda bir bardak demli çay;
Hepiniz Emirgan’a koşacaksınız
Eylülde veya ekimde
Kurulup semaverlerin karşısına
Çay üstüne çay demleyeceksiniz...
Diyor Salah Birsel. İçinde mis gibi çay kokan şiirinde, bir İstanbul sevdalısı olarak.
Yahya Kemal Beyatlı’da, Atik Valde’ den iner aşağı doğru “ Atik-Valde’den inen sokak” ta adlı şiirinde;
İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,
Kaç defa gittiğim bu sokaklar yine sessizdiler...
Sessizliğini hiç duymadığımız İstanbul’da tatlı bir sesti o eski sokak satıcıları.
Atilla İlhan’ da tanımaktadır o sokak satıcılarını ve onun satıcısı “eyi muz” satmaktadır.
Çarşıkapı’dan yola düştüm eyi muz eyi!
Hemi Aksaray’ ı aşırdım eyi muz eyi!
Apartmanlar eh üstüme üstüme geliyler
Kimin kimsenin muz alası yohtur...
Evet, kimsenin “eyi muz alası yohtur” çükü Carrefour’ dadır bütün eyi muzlar. Migros’tadır. Bizim sokağın “sinekli” bakkalı çoktan kapanmıştır artık.
İstanbul. Taşı toprağı altın İstanbul.
Her gün Haydarpaşa garına bir tren dolusu insan gelen İstanbul.
Her gün Haydarpaşa garından bir tren dolusu insan giden İstanbul.
Sen söyle serseriler kralı İstanbul.
Sen söyle iki gözüm.
Hangi merhem çaredir şu bizim yaramıza.
Yel üfürdü, su götürdü gençliğimizi
Elimiz boşa geldi meydanda kaldık
Meydanlar serseri, biz serseri
Sağımız sefalet solumuz ölüm
İşte geldik gidiyoruz
Kahrolasın
Kahrolasın İstanbul şehri...
Bu kadar sitemkârdır Atilla İlhan “Kirli yüzlü melekler” de İstanbul kentine.
Sabih Şendil’ de İstanbul’un altını getirir aklımıza mısralarında. Kabristanları;
Galata köprüsü kalabalık, Üstünden insan eksilmez
Arı kovanından farkı yok, sessizlik nedir bilinmez.
Ama altı bambaşkadır üstünden. Herkesin yolu düşmez.
Ve yine bir Atilla İlhan şiiriyle noktalayalım “Serseriler Kralı İstanbul” yazımızı,
“ ulan yine sen kazandın İstanbul
Sen kazandın ben yenildim
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
Yine emrindeyim.”