Sevginin Ucundaki AlevSevginin Ucundaki AlevAlev, lamba camının ince kısmına duyguların yürekte çöreklenmesi gibi ağır, hüzünlü bir iz bırakarak ipildiyordu. Sanki dışa akıtamadığım yaşları göz açıp kapayarak, katran karası kirpikleriyle o akıtıyordu ince cama. Büyüklerimin ayrılık türküleri, hasret mektupları içine koydukları özlemler gibi yüreğimin yangısını hafif pıtırtılarla o dile getiriyordu sessiz sessiz… O belirliyordu sevginin merkezini, yüreğimi bıraktığım yeri, hasretin başlangıç noktasını...Bense; üzerimde annemin kendi elleriyle eğirip ördüğü, henüz üstünden elinin kına kokusu silinmemiş kırmızı yün hırkam, kırmızı çiçekli pazen entarim, babaannemin yine yünden ördüğü beyaz çoraplarım, halamın şehirden getirdiği kırmızı iskarpinlerimle hemen hemen aynı yaşta olduğumuz “Yeşilçam”ın küçük yıldızı “ Ayşecik” in ayrılık sahnelerini andıran bir tavırla, halamla, eniştemin elinden tutmuş, istasyona doğru yürüyordum. Sırçadan daha narin o küçücük yüreğimdeki yangının kara sancısı, her bir hücreme vur kaç terörü uyguluyordu, Gel-gitlerinde, düşüncelerim oradan oraya savrulup tutunacak dal bulamayınca, ellerimi tutan ellere daha sıkı sarılıyordum. O elleri bırakmamam gerektiğini hissediyordum küçücük aklımla. Biliyordum ki, o elleri bırakırsam bir daha asla tutamazdım. Boş kalan avuçlardaki özlemi, isteği hiçe sayardım. Yürüyor muydum? Yoksa yürümüyor sürükleniyor muydum? Çekiştiriyorlar mıydı minik bedenimi? Evet, ayaklarım adım atıyordu atmasına ancak; geri geri koşan biri vardı ki içimde ne şimşek ne yıldırım yetişebiliyordu peşinden. Bunu hangi ilim, hangi fen açıklardı bilmiyorum. Hangi psikolog kitaplarına sığdırırdı halimi? Lambayı tutan elin ince karartısı gözden kaybolurken “ O ışığa şimdi geri döneceğim” umudu da yavaş yavaş karanlığa bırakıyordu kendini. Gözlerim aleve çivilenmiş vaziyette hiç önüme bakmadan uzaklaşıyordum oradan. Sevdiklerim gecenin sisinde yavaş yavaş kaybolurken “Neden daha fazla ışığın yok? Neden göstermiyorsun sevdiklerimi? ” diye bir taraftan kızıyor bir taraftan da kıskanıyordum o alevi. Biraz önce beni okşayan, öpüp koklayan, ela gözlerinde yağmur bulutlarını gizleyen, yüreğine bastığı taşın ağırlığında ezilen, perçemine ak, ciğerine köz düşürdüğüm o mübarek ellerdeydi çünkü o. Nasıl kıskanmazdım onu? O alev ki; benim gibi ondan kopmayacak, onun elinde olmanın, onu aydınlatmanın gururunu yaşayacaktı. Ben uzaklaşırken o ince el hiç kımıldamadan dakikalarca tutacaktı lambayı. Ben gözden kayboluncaya kadar hatta bir süre daha “Şimdi dayanamayacak geri dönecek” ümidiyle oracıkta hiç kımıldamadan bekleyecekti. Yavrum gecenin karanlığında taşa, çakıla takılıp da düşmesin, yürüdüğü yollar karanlıkta kalmasın, hep aydınlıkta aydınlığa koşsun” dualarıyla..Kalbinin çırpıntısını üzerine geçirdiği robadan bol, uzun entarisi ve bir yelekle gizlese de biliyordum ki; onun da gözleri lambanın ışığı gibi titrekti. Yüreğini daha şimdiden tutuşturan özlem aleviyle için için, sessiz feryatlar atarak Allah’ın merhamet ferahlığından yardım umuyordu. İyi ki kalbin dili yok. Olsaydı; yaptığı konuşmaların, gülüşlerin, sesinde ki ahengin, ayakta duruşunun, oturuşunun hatta nefes alışının bile sahte olduğu çıkardı meydana. Ve o zaman olanlar olur. “Ah! Ne kadar da kıymetliymiş sıpan. Bir tas suyun başına geliyor. İki gün sonra yine kunnarsın” diyen kaynanasının dilinden kurtulamayacaktı “ Yapma Sultan’ım, bu kadar harap etme kendini. Ablamı kıramayız ya” diyen kocasını üzmekten korkacaktı. Biliyordum ki; mümkünü olsa; dokunduğum yerleri hiç silmeyecek, yıkamayacak, temizlemeyecek, her daim mis, amber koklar gibi koklayacaktı. Yüreğine su sayacaktı onları. Alev gözlerimi terk ettikçe, istasyonun puslu ışıkları ejder gibi üzerime doğru geliyordu. Birazdan beni yakalayıp kara kutusuna atacaktı. Daha önce de çok kez atmıştı. Ha biliyordum ki kutunun açıldığı yerde bir hafta, on gün sürecekti alevin etkisi. Sonrasında izi yine içimde bir yerlerde kalsa da bu ilk acısı gibi yakmayacaktı yüreğimi. Gençliğinde yakalandığı amansız bir hastalıktan “Çocuğu asla olmayacak” pahasına kurtulan halam, çocuk hasretini bende dindirmek için daha anacığımın ak sütüne ağzımı kapatıp yeni yeni küçük lokmalarla karnımı doyurmaya başladığım gün ayırmıştı beni ana kucağımdan. İlk ayrılışlarım da bilinçsizce veya aklın ermeyip de gönlün erdiği duygularla gelip gitmeler çok olmuştu ancak akıl ve gönlün bir olduğu bu ilk ayrılış beni çok derinden etkilemiş olmalı ki, bırak sevdiğim insanları o isli lamba alevinin hangi yana kıvrıldığı bile şimdi gün gibi aklımda. Kara kutu kapaklarının açıldığını müjdelercesine çığlıklar atınca halamla eniştemin adımları hızlandı. Ben onların ellerinde yürüyor muydum uçuyor muydum anlamadım. Sonunda eniştem beni kucağına aldı. Koştuk koştuk… Kara kutunun çıkardığı sesler Azrail kılıcının tene değdiği an gibi bütün duygularımı kalbimin üstünde bir araya toplayıp nefesimi kesecek bir düğüm yapıyordu. Soluk almakta güçlük çekiyordum. Ağlayamıyordum. Ağlayabilsem belki de bütün sorunlar hal olacaktı. Annem sonrasında neler yaşadı bilmiyorum. Elindeki lambayı oracıkta kırıp her tarafı ateşe vermeyi mi düşündü? Ya da oğlan kardeşimi, benim sevgimi de katıp daha bir kuvvetli mi bastı göğsüne veya sevgiyi, hasreti, gözyaşını içine gömüp hiçbir şey olmamış gibi kayınvalidesi, kaynı ve eşine hizmette kusur etmemeye mi çalıştı? Yoksa ıssız odalarda duvarları yumruklayıp tırnaklarını avuç içlerine batırarak kaderin kanını mı akıttı... ? Ben kendi yaşadıklarımı biliyorum ki; karakterimi etkilemiş; duygularını rahat ifade edemeyen, içe kapanık, gülüşü tebessümden öteye geçmeyen, gözyaşlarına yol veremeyen, her zaman karşısındakini üzme korkusunu yaşayan, yaşamaktan tedirgin bir kişi olmuştum. Bu gün elli yaşındayım. Hala bu izleri taşımaktayım. O küçük yaşıma bakmadan nasıl duygularımı gizledim? Nasıl ağlamadan durdum? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey annemin gözümün önünden (hala ) gitmeyen silueti. Kapatırsam gözyaşlarımı artık tutamayacağım için kocaman kocaman açtığım gözlerim. Göğsümde çöreklenmiş acıyı dağıtmak için oradan oraya atlattığım düşüncelerim: Bir tarafta; gece içinde ecinnilerin dolaştığına inandığımız, elektriği olmayan, suyu ancak meydandaki küçük bir çeşmeden temin edilebilen bir köy. Gündüz sokaklarında yalnızca kağnıların dolaştığı, tek bir tren düdüğüne “Başka yerlerde de birileri yaşıyor” diye koşan, el sallayıp ıslık çalan, üstü başı kirli ama cesur, yaratıcı güçleriyle çöpten çamurdan, pancardan oyun, oyuncak yapan maharetli çocuklar. Alın terlerinin karşılığını hiçbir zaman alamayan, ancak bayramdan bayrama üstlerine başlarına yeni bir elbise geçirebilen, nasırlı elleri, yorgun bedenleriyle hayata tutunmaya çalışan insanlar… Birkaç kavak ağacı, ekilen buğday ve şeker pancarından başka hiçbir yeşile sahip olamayan toprak ve o toprağa çivilenmiş yirmi beş, otuz senelik kerpiç ev. Penceresinde, bahçesinde ancak annemin elinin nuruyla yeşerebildiğine inandığım güller, karanfiller, aslanağızları, zambaklar… Ve bütün bunların içinde annem. Kendini eşine ve çocuklarına adamış cefakâr, vefakâr ve bir o kadar sevgi dolu yüreğe sahip, yaratanın “Cenneti ayaklarının altına serdim” dediği kadın. Diğer tarafta; Denizi, yeşili, arabası, apartmanı, parkı, bahçesiyle koca bir şehirde güneşin yakmadığı, soğuğun kavurmadığı yüzleri ak, üstleri pak çocuklar. Temiz, modern elbiseler, ayakkabılar, oyuncaklar, çikolatalar… Ve onlara uyum sağlamakta epey maharetli olan halam Hangisinde yaşamak istiyordum? Mutsuz muydum? İki tarafta bir tren düdüğü kadar yakındı bana... Ne zaman çalsa hangi taraftaysam diğer tarafın özlemi, hüznü çökerdi yüreğime... Baba ocağı: Aşırı ilgi ve sevgiden boğulduğum, hediyeler içinde yüzdüğüm yer. Ancak; Anlatırlar da, halamlardan dönüşümün ilk seferinde annemin kucağında otururken “ Annem nerde?” diye ağlamışım. Benle beraber orada bulunan herkes ağlamış. Ama ben o gün, orada; annemin içindeki yangının yüzüme, elime, ayağıma düşen sıcaklığıyla şifrelemiş olmalıyım ki bir daha asla tanımamazlık etmedim ve o sıcaklık onu yıllar önce cennete yolcu etsem de bu gün bile yanımda Halamın evi: Aşırı ilgi ve sevgiden boğulduğum, hediyeler içinde yüzdüğüm yer. Ancak; bahçede oynarken arkadaşlarım işinden dönen babalarını gördüğünde “ Babacığım” diye koşup boyunlarına sarılırken ben; “Enişte bana ne aldın?” Diye koşar sarılırdım boynuna veya o kucağında beni öpüp okşarken “Herkesin bir babası var, benim babam sen olur musun Enişte? “ derken Eniştemin her zaman sinekkaydı tıraşıyla o pürüzsüz yumuşacık yanaklarından dökülen tek bir gözyaşının anlamını çok sonraları çözebildim. İkilemler, Küçücük yüreğimde yaşanan sevgi çıkmazları. Hangisine sırt dönsem karşıma çıkan gözyaşı duvarları. Hangisine kıysam kan ağlayacak iki yürek; anam ve halam Sevginin bolluğunda sevgiye duyduğum özlemlerim Biri başımı okşarken diğerinin ellerini hayal etmelerim İlkokul dördüncü sınıfa kadar olan bu gelip gitmeler O yıl, ucunu kaçırdığım özlemler bedenimde olmasa da ruhumda onulmaz izler bırakırken, babamdan gelen bir telgraf: “Abla Harun menenjit geçirdi. Durumu ağır” Apar topar köye gidişimiz. Kardeşimin kolunda serum, baygın yatışı, annemin iki göz iki çeşme ağlayışı, beni bağrına basıp “Ne olur kızım, daha gitme, beni terk etme” diye yalvarışı., haykırışı. bu gün bile bütün canlılığıyla hatırımda. Annemin gözü artık ne kaynana, ne görümce, ne de koca görüyordu.. Sevginin ucundaki alev onu yakıp bitirmiş oğlunun yavaş yavaş elinde erimesi, kızına doya doya sarılamamanın hasreti şimdi bir volkan püskürmesiyle sağa sola çarpıyordu. Kalp kırılırmış, kızarlarmış, saygıymış hiçbir şey artık umurunda değildi. Beni bağrına basıp aylarca kardeşimin başında beklemişti. Babamın “ Bak Sultanım, kendin harap oluyorsun, bu kızı da peşinden sürükleme. Çocuk yıpranıyor, bırak o ablamla gitsin uzaklaşsın bu ortamdan. Söz bir daha asla göndermeyiz onu” demesine, vahşi hayvanların yavrusunu koruma tutkusuyla gözü kara sağa sola saldırdığı gibi babamın üzerine saldırıyor, tüm gücüyle “ yeter “ diyerek şimdiye kadar duyduğu hasreti özlemi küfürler savurarak onun yüzüne çarpıyordu. Sonrasında kardeşim vücudunda hafif bir özürle kurtuldu. Babam sözünü tuttu. Daha gitmedim halamın yanına. Zaten onlarda daha götürmek istemediler. Ben de özlem bitti mi dersiniz. Artık anne yarısı saydığım halamın özlemi sarmıştı beni. Yine ikilemler yaşıyordum. Yine her tren düdüğüne halamın sesinin karışmasını istiyordum. Bu özlem halamın diğer halamın kızını nüfuslarına geçirmesiyle son buldu. Onu kıskandığımdan mı, sevgiyi paylaşamamamdan mı, nedir? O özlemleri içime gömdüm. Annemin gözleri daha bir ışıldadı. O kız aynı duyguları yaşadı mı? Bu gün, sık sık psikolojik tedavi gördüğüne bakılırsa.yaşadığını sanıyorum....
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Kasım
21
Bu Bir Oyundu Aysel (2son)
• Ecem Çevikdil • Yaşamdan Hikayeler • 10 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Kasım
21
Kasım
21
Onu Yarım Bırakıp Gidemem
• Gökçe Erözderim • Yaşamdan Hikayeler • 27 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Kasım
21
Kasım
21
Temmuz
14
Mayıs
13
Nisan
28
Mart
17
Mart
13
Ağustos
11
Mayıs
10
Sevginin Ucundaki Alev
• Perihan Dirican • Yaşamdan Hikayeler • 606 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Aralık
21
Kasım
10
Ocak
17 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||