Sherminn (1)Sherminn (1)Güneşin ışığıyla parıldayan miğferlerin içinden bitkin bakan gözler, üç gün süren zorlu yolculuğun şimdilik son bulduğunun habercisiydi. Bir nehir kıyısında yapılan son moladan bu yana bir günün altıda biri kadar bir süre geçmişti.Yaptıkları yolculuğunda ne kadar zorlu ve tehlikeli olduğu ise askerlerin üzerlerinden belli oluyordu, bir çarpışmadan çıkmış oldukları üzerlerindeki kıyafetlerden, kan izlerinden ve almış oldukları sıyrıklardan belliydi. Atlar tedirgin ve huysuz, karasız adımlarıyla dev surların gölgesine yanaştı. Askerler hiçbir tepki alamamış olmanın şaşkınlığı ile sessizce birbirilerine baktılar. Yorgunluktan kurumuş ve çatlamış dudakları sanki birbirilerine yapışmış gibi sessizliklerine devam ettiler, sıcak yemek, su, biraz temizlik ve ardından güzel bir uykuyu hayal ederekten güneşin altında öylesine duruyorlardı. Yaklaşık elli adam boyundaki korkutucu surların önünde tedirgin bakışları ile bu devasa taş yığınlarını izlerken, vadinin hafif esintisinin ve kendi çıkarttıkları seslerden başka bir seda yoktu kulaklarında. Otuz adam boyunda ve çelik aksamlar ile desteklenmiş tahta kapının önünde durdular, ufak sayılabilecek bir ormanımsı bir tepenin zirvesinden baktıklarında ne kadar cansız ve soğuksa şimdide o kadar cansız ve soğuk görünüyordu. Sanki bu surların ardında hiç bir şey yaşamıyormuş gibiydi. Beyaz bayrak tutan bir asker daha da öne çıktı, atından inerek tedbirli adımları ile büyük kapılara doğru ilerledi.İzlendiğini hissediyordu ama onu gözleyen gözlerin sahiplerini göremiyordu.Hatta üzerine doğru tutulmuş okların bile farkındaydı. Kuşkularına dair ne bir, iz ne bir görüntü, ne de bir ses vardı. Miğferinden sarkan yağlı ve pis saçları yarı kurak vadinin esintileriyle irkilirken tahta kapıyı yorgun gözleri ile son kez baştan aşağıya süzdü. Aradığı neyse onu bulamamış bir halde omzunun üstünden arkadaşlarına bakarak arkasını döndü. “ Bizi izliyorlar.” diyerek adımlarını atına doğru yöneltti. Son derece çevik ve kuvvetli görünümlü asker onca yorgunluğuna inat atik bir hareketle atının üstüne oturdu, atının eyerini kavrayaraktan sözünü tamamladı. “ Bekleyeceğiz.” Hem kendileri, hem de atları açtı,susuzdu ve yorgundu, bu durum bekleyişlerini daha bir zorlaştırmaya başlamıştı ki surlardan gelen tok bir kadın sesi dalgın bedenlerini uyandırdı. “Kimsiniz ?” Yankılanarak gelen sesin geldiği yöne doğru başlarını kaldırdıklarında ise surların üstünden üzerilerine doğru çevrilmiş bir çok yay gördüler. En ufak bir tehditte üzerilerine onlarca okun yağacağı belliydi. Bir cevap vermek gerekiyordu çünkü ev sahibi yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı bile. Beyaz bayraklı asker miğferini düzelttikten sonra bir kez daha atından aşağıya bıraktı kendini, temkinli adımlar atarak bir kez daha kapıların önüne kadar yürüdü.Başını göğe, surların tepesine doğru kaldırdı ama güneş yorgun gözlerini acıtmıştı, eli ile siper yaparak engelledi güneş ışıklarını. “Batı Krallığından geliyoruz, Kraliçe Arten’e Kralımız Arkan’ın selam ve saygılarıyla beraber kendisine verilmek üzere mühürlü bir mektubunu getirdik.” Asker sözlerini bitirdiğinde buraya ilk geldiklerindeki o sinir bozucu sessizlik bir kez daha kapladı etraflarını, başını kaldırdığında surlardaki gölgelerin ise hala nişan almış olarak kendilerini izlemekte olduğunu gördü, güneş tam tepede olduğu için gölgeleri tam seçemiyordu ama bu surların sahipleri, koruyucu askerleri olduğu belliydi. Yanan gözlerini ovuşturmak için başını öne eğdiğinde ise dev kapıdan gürültüler gelmeye başladı, nihayet açılıyordu kapılar, ağır ağır, büyük gürültülerle, yerden kocaman bir toz bulutu kaldıraraktan dev kanatları bir birinden ayrılıyordu. Paslı zincir sesleri doldu kulaklarının içine, atları ürkerekten yavaşça adımlarını geri attılar ve toz bulutu nefes almalarını bir hayli zorlaştırmıştı. Toz perdesi yavaşça dağılırken arkasında da üç tane gölge belirmeye başladı, miğferli ve mızraklı oldukları toz bulutunun içinde birer gölge olsalar dahi anlaşılıyordu. Adımları ile öne çıktıklarında uzun boylu , kendilerinden bile güçlü ve çevik görünen, tepeden tırnağa silahlı, üç kadın asker vardı karşılarında, miğferleri yüzlerini kapatıyordu ama güzellikleri görmezden gelinecek türden değildi. Beyaz bayraklı asker, yanına gelen kadınlar ile aralarında hiçbir boy farkının olmadığını fark etti, uzun denebilecek bir boydaydı ama bu kadınlar kendisinden neredeyse daha uzundu ve de asla yenilmeyecekmiş gibi duruyorlardı. Hemen belinin yanında sallanan çantasından kırmızı mühürlü ruloyu çıkartarak en önde duran kadına gösterdi, kadın ise tüm dikkatini bu yabancıya vermiş, olabilecek bir tersliğe veya saldırıya en çabuk şekilde müdahale edebilecek duruşu ile tetikte bekliyordu. “İşte bu…! Bunu Kraliçe Arten’e vermem lazım, çok önemli, en kısa zamanda kendisi ile görüşmeliyim.” Kadın baştan aşağıya doğru süzdü kendisini, çapraz tutuş yaptığı mızrağını doğrultarak yere sapladı, diğer beş askeride süzerken mühürlü ruloyu çantasına geri koyarak güldü kadına. Kadın asker üzerinde bulunan Kraliyet nişanlarını inceliyordu, sıradan bir asker olmadığı belliydi, yaralanmış, hırpalanmış olmasının yanında yorgunluktan berbat göründe dahi diğer beş askerden daha üst düzeyde olduğu belliydi. “Sadece altı kişiyiz korkulacak bir şey yok.” Kadın savaşçı alaylı gözler ile yeniden baştan aşağıya süzdü askeri, boyu daha uzundu, adeta tepeden bakıyordu, merhamet gösterircesine ve muzip bir ifadeyle baktı yüzüne. “Korkmak mı?” dedi gayri ciddi ses tonuyla, omzunun üstünden surlara doğru bakarak haykırdı. “Temiz.” Tekrar önüne dönerek askere başıyla takip etmelerini işaret etti, tamamen vücudunu döndürerek kapılara doğru ilerlemeye başladı, atlılarda peşlerinden ilerledi içeriye doğru ve son askerde kapıdan girdiğinde, beri bekleyen iki kadın savaşçıda kapılardan içeri süzüldü.Tahta kanatlar tekrar gürültüsü ve çıkardığı toz bulutları ile kapanmaya başladı, ağır ağır kavuştu kanatlar, paslı zincirlerin beyinleri tırmalayan sesi ve gök gürlemesine benzer bir nara ile sanki sonsuza dek kapanmıştı kapılar. Surların bu tarafı başka bir dünyaydı sanki, alabildiğince uzanmış yemyeşil bir vadi ve ulu ağaçların oturduğu bir orman vardı önlerinde. Askerler şaşkın ifadeleri ile etrafları, yüzlerine yapıştırdıkları hafif çapkın mimikleri ile içerideki kadın savaşçıları süzmeye başladılar. Neredeyse elliden fazla kadın savaşçı vardı içeride, on kişi kadar da erkek ama erkeklerin hiç de savaşçıya benzer bir yanları yoktu. Sağ taraflarında büyük bir han vardı , diğer taraflarında ise küçük taştan bir kulübe, kapıların açma-kapama düzeneği bu küçük kulübeden işlemekteydi. Yine kulübenin arkasında kocaman yatay bir çark ve bu çarka bağlı bir hayli besili dört adet büyükbaş hayvan bulunmaktaydı, onların hareketleri ile bu çark dönüyor ve kapının kanatları hareket ediyordu. Kapıların ardındaki kadınlarda onları karşılayan diğerler üçü ile aynıydı, sanki hepsi tek bir kalıptan çıkmış gibi atletik, güçlü ve de her an savaşa hazır gibiydiler. Askerlerin gözlerinden kaçmayan bir şeyde erkekler hariç kadınların hepsinin kendilerine olan küçümser bakışlarıydı, erkeklerin ise merakı belli etmedikleri kaçamak bakışlarında gizliydi. Kapıda kendilerini karşılayan kadın durdu ve onlara doğru tekrar döndü. “Sen…! mektubu taşıyan, sadece sen şehre gelebilirsin. Arkadaşların burada kalacaklar. Size ve atlarınıza yemek verilecek, ateşin başında iyice dinlenin, burada yatarsınız.” diyerek hanın önündeki büyük ateşi gösterdi ve devam etti. “ Şehir buradan çeyrek günün yarısı kadar atlı olarak uzaklıkta. Bence sende dinlen ve bir şeyler atıştır. Mihmandarlar hazırlandığında onlarla beraber şehre gidersin. Saray muhafızları seni Kraliçe Arten’e götürecekler. Ama önden bir atlı Dişikan, Saray başına haber vermek için yola çıktı. Sende elini biraz çabuk tut yabancı…!” Sözlerini tamamladıktan sonra sağa sola emirler yağdırmaya başlayan kadın, erkeklere seslenerek atlar ile ilgilenmelerini, askerlere de yemek ve su getirmelerini söyledi. Altı askerde ateşin yanına ilerlediler, gördükleri manzaraya alıştıkları için Dişikan’lara daha bir cüretkar bakmaya başladılar. Hepsi son derece güzeldi ama bakışları hiç de kendileri gibi güzel ve alımlı değildi. Beyaz bayraklı asker artık elinde tuttuğu bayrağı yere bırakarak erkek hizmetkarların getirdiği tabaklardan birini aldı, diğer beş arkadaşı ise hala Dişikan’ları süzüyordu. “Beyler göz keyfinizi bozmak istemem ama bunlar bildiğiniz kadınlardan değil, şehre gidip geldiğimde umarım boğazlarınızı kesilmiş bulmam. Bence artık uslu uslu oturun ve kadınlara olan ilginizi şimdilik unutup hevesinizi yurdunuzdaki kadınlara saklayın…” Arkadaşları bu sözleri dikkate almış olmalı ki hemen söyleneni yaptılar, buraya gelmeden öncede uyarılmışlardı zaten ama yinede kaçamak dahi olsa etraflarındaki güzel kadınları süzmeye devam ettiler. “Hiç bu kadar güzelini bir arada görmedim.Şunlara bak, hiç çirkini yok mu bunların…!” dedi içlerinden biri fısıldayarak.”Hadi Kasandal… bakmakla ne zarar gelebilir ki şu an savaşta değiliz, dostane tavırlarla geldik buraya.” Tabağını yere bırakan Kasandal, yemek yerken çıkardığı kınını tekrar omzuna asmaya çalışırken tenkit edercesine süzdü arkadaşını, bu kadınların hepsi erkek ırkından nefret ederdi, bir fırsatını bulurlarsa hiç tereddüt etmeden kendilerini öldüreceklerini tahmin edebiliyordu. “Bence o kadar emin olma dostum ve döndüğümde tek parça olarak bulayım sizleri... Hadi dikkatli olun, iyice dinlenin, yaralarınıza pansuman yapın, aynı yolu geri döneceğiz, neler ile karşılaşırız belli olmaz…” “Silahların burada kalacak yabancı.” Kendilerini karşılayan kadınla beraber dört atlı Dişikan daha yaklaşıyordu yanlarına, Kasandal itiraz bile etmeden bütün silahlarını arkadaşlarına teslim ederek atının yanına doğru ilerledi. Ancak kadının hala kendisini takip ettiğini fark edebiliyordu, erkeklere güvenmediklerini ve hatta onlardan nefret ettiklerini her fırsatta alaylı tavırları ile belli edecek, sözleri ile başına kakacaktı. “Arkadaşlarına söyle uslu dursunlar, bizi kendi yurtlarındaki sindirdiğiniz kadınlar ile sakın karıştırmasınlar, yoksa kızlarımız sandıkları kadar misavirperver olmayabilir…” “Biliyorum, ben onları uyardım merak etmeyin. Sadece biraz şaşkınlar o kadar. Bende dahil ilk kez Dişikan’lar ile bu kadar yakın duruyoruz. Artık gidebilir miyiz?” Kadın kabul eder tavrıyla başını salladı, Kasandal’ında atına binmesi ile diğer dört Dişikan ve de diğer kadın vadinin içine, ormana doğru ilerlemeye başladılar. Sessiz ve sakin başlamıştı yolculukları, bir nehir sesi geliyordu uzaktan, ormanın derinlerinden. Kuş sesleri, böcek sesleri yankılanıyordu etraflarında ve bu vadiyi çeviren sarp uçurumlar seriliyordu Kasandal’ın gözleri önüne. Bu vadi asla fethedilemez diye düşündü, bu esrarengiz dünyaya giriş sadece bu surlardandı, surlar aşılsa bu koca orman vardı, Dişikan’lar daha şehirlerine ulaştırmadan koca orduları yok edebilirdi burada. Sonunda karar verdi ki bu vadiye bu kadınlar istemedikçe kimse giremezdi. “Adın ne yabancı ?” diyerek yaklaştı yanına kadın. Siyah uzun saçları, kapkara gözleri ve bronzlaşmış bir teni vardı, Esendere’de görse aşık olabilirdi bu kadına. Kapıda ilk gördüğünde fark edememişti ama iyice yakından baktığında şimdiye kadar gördüğü en güzel kadınlardan biriydi o. “Adım Kasandal, Esendere’li Kasandal derler bana. Kral Arkan’ın koruma askerlerinden biriyim. Ya senin adın ne?” “ Marve benim adım. Bende Dişikan Surlarını koruyan birliğin ikinci komutanıyım. Hava kararmadan Eflak’a varmış oluruz. Birazdan yerin altından can bulan Dişikan nehrini takip edeceğiz,güzel bir yolculuk olacak.Şehir nehrin beslediği Dişikan gölünün etrafına kurulu, manzaranın keyfini çıkart. Bu arada biraz hırpalanmışsınız yolculuk esnasında bir sorun mu oldu?” Kasandal üstüne bulaşmış kanları sıvazladı, yüzünde de hafif sıyrıklar vardı ama bunlar böylesine üst düzey bir asker için sorun teşkil etmiyordu.Ormana girmeye başlamışlardı ve en başta duyduğu su sesinin Marve’nin söylediği Dişikan nehrine ait olduğunu doğruladı özünde. “ Bir buçuk gün kadar önce sahipsiz topraklarda küçük bir Garabeth grubuyla karşılaştık. Buraya ulaşmak için on kişiyle yola çıktık ama dört askerimi Arbende yakınlarında kaybettim.” Marve şaşırmıştı, çünkü Batı topraklarında uzun zamandır Garabeth’lere rastlandığını hatırlamıyordu hiç.Bunu fark eden Kasandal devam etti. “ En batıya doğru büyük bir Garabeht yığılması var Kök dağlarının eteklerine kamp kuruyorlarmış.Aralarında Pan’lar ve de Kafka’larda var. Yedi gün önce altı kişilik bir keşif takımımız bir Kafka tarafından hırpalandı.” Marve yine o alaycı ve küçümseyici bakışlarını sergilemeye başlamıştı, Kasandal’ın anlattıklarında kendine mal edebileceği bir şeyler bulmuştu. “ Altı kişi bir adamın kafasını kesememiş mi?” “ Hayır, dördü ölmüş ikisi zor kurtulmuş. O askerler hayatları boyunca Kafkanın sadece ismini duymuştur ki buna bende dahil ve de asla tek biriyle bile savaş meydanında karşılaşmak istemem doğrusu.” “ Kafka’lar sizi Dişikan’lardan daha mı çok korkutuyor?” Kasandal, Marve’nin nereye varmak istediğini anlamıştı, kadınlar erkeklere ihtiyaç duymadan kurmuş oldukları bu medeniyetleri ile korku vermiyor değildi ama yinede kendi medeniyetlerinin de bu kadar çok alay konusu olmasına seyirci kalmayacaktı. “ Tek bir ok ile Dişikan savaşçısını vurabilir, öldürebilirsin ama bir Kafka’yı asla oklar, mızraklar ve büyüler ile öldüremezsin. Onun kafasını kesmekten başka çaren yoktur. Ha tabi ondan daha hızlı ve iyi bir kılıç ustasıysan.” “ İyi ya işte önce kalbinden vurur yavaşlatır ardından da kafasını kesersin, adamlarınız bunu da düşünememiş mi?” “ Mutlaka düşünmüşlerdir ama ne zamanları ne de fırsatları olmuş…” Kafka’lar sadece anlatılırdı, son Ardıç vadi savaşından bu yana Kafka’lar artık görülmemişti.Bilinen ise kara büyü ile dönüştürüldükleri ve Dulkara’nın zindanlarına bekçi edildikleriydi. Bu Dişikan hayatı boyunca bir Kafka ile savaşmadığı için onu ikna etmeye çalışmanın bir anlamı yoktu, kendi de savaşmamıştı ama duymuştu, atalarının anılarında anlatılıyordu, kusursuz ve yenilmez mükemmel insanların ırkı; Kafka’lar. Konuşulanları diğer kadınlar da duymuştu , hepsi de alaylı ifadeleri ile Kasandal’ a kaçamak bakışlar atmışlar ve kendi aralarında fazla ses çıkartmadan yorum yaparak dalgalarını geçmişlerdi. Son derece doğal korunaklara sahip bu vadinin içine medeniyetlerini hapsetmiş Dişikan’ların aslında dışarıda olan ve biten hakkında da yeterli haberleri yoktu. Sadece geçen günler içerisinde habercilerin getirdiği haberler ve Kralının dikkatli olmaları gerektiğini anlatan mektupları sayesinde Kraliçe Arten ve üst düzey Dişikan yöneticileri hakimdi Batı topraklarındaki gelişmelere. Orman yolcuları tamamen yutmuştu artık, Ulu ağaçların arasından orta hızlı adımlar ile yollarına devam ediyorlardı, Kasandal’ın da yolculuğa başlarken duyduğu ve Marve’nin de anlattığı Dişikan nehrin sesinin yanında serinliği de hissedilir olmuştu. Yolcular artık konuşmuyor sadece yolları ile ilgileniyorlardı, Dişikan nehrine ulaşarak kıyısından seyirlerine devam ettiler, zaman da aynı bu nehir gibi orta hızda akmaya devam etti. Kasandal artık iyice yorulmaya başlamış, uykuya yenik düşmemek için zorlu bir mücadele veriyordu, atının eğeri iyice kabalarına batmaya başlamıştı bile. Hafifçe gözlerini kısaraktan tavşan uykusu misali kendini dinlendirmeye başladı, tüm düşüncelerini boşaltmış, sadece kocaman bir hiçi düşünen sessizliği ile ne kadar zaman geçtiğinin bile farkına varmadan seyrine devam etti. O kadar dalmıştı ki gürültüler onu bu dalgınlığından ayıltıverdi bir çırpıda, insan sesleri, kuş sesleri, demircilerin sesi, yolculukları bitmişti anlaşılan. Masmavi bir nehir etrafında konuşlanmış Kadınların medeniyeti Eflak şehri duruyordu gözlerinin önünde. Takip ettikleri patika yol başka bir kol vererekten şehrin arkasına doğru dolanıyor gibiydi ama mihmandar kadınlar sapmadan yollarına devam etti. Şehre yaklaşırken yüzlerce kız çocuğunun çalıştığı bir kampın önünden geçmekteydiler , çeşitli yaşlarda kız çocukları burada ata binmeyi, savaşmayı kısacası Dişikan’lığı öğreniyorlardı. Yol boyunca meyve bahçeleri, sebze bahçeleri ve mezbahalar vardı, dalgın ve yorgun tüm bunları seyrederken Marve yanına yaklaştı Kasandal’ın. “ Uyandın mı ?” dedi her zaman ki ben bilirim tavırları ile. “ Uyuduğumu nereden çıkarttın ?” Sert yüz hatlarına yapıştırdığı tebessümüyle başını salladı Kadın, biraz da sitem eder gibiydi ama alaylı bir endamı vardı. “ Siz erkekler, Bir kadının sizlerden daha iyi asker olabilmesini asla kabullenmiyorsunuz değil mi. Bende askerim, senin bildiklerini hatta fazlasını bilebilirim .” “ Çünkü Dişikansın .” diyerek tamamladı Kasandal. Aslında Marve’nin söyledikleri de o kadar yanlış değildi, bedeni bir kadının narinliğine benzese bile güçlü olduğuna dair bir çok emareyi taşımaktaydı. “ İşte Eflak, en tepede ise Kraliçemiz Arten’in sarayı var.” Şehir, toprağa basan bölümünden itibaren surlar ile çevrilmişti ve şehrin girişine geldiklerinde şimdiye kadar hiç bu kadar çok kadını bir arada görmediğini anımsadı Kasandal. Aynı surlarda gördükleri gibi hepsi tek bir kalıptan çıkmış, uzun boylu ve atletik yapılı kadınlardı bunlar, yaşları ilermiş olanların bile geçlerden farkı yoktu, bunun mutlaka bir sırrı olmalı diye düşündü. Karşılarına çıktıkları bütün kadınlar ona küçümseyici gözleriyle bakıyorlar, homurtuları ile bir yabancının burada ne işi olabileceğini sorguluyorlardı. Gerçi son günlerde gelen bir çok elçiden dolayı bazı dedikodular yayılmıştı bile. Bir de erkekler vardı şehirde, bir çok erkek ama ne asker , nede başka bir şey sadece hizmet edenler sınıfına ait birer üyeydi hepsi. Kasandal tüm bu güzellikleri ve yanında ki garipsediği şeyleri izlerken ne kadar yol aldıklarını fark etmemişti bile ki muhteşem bir sarayın önünde buldu kendini, kapısında ve surlarında gösterişli kıyafetleri ile aksesuarları içinde kadın askerlerin nöbet tuttuğu muhteşem bir saraydı bu, ancak bir kadın hükümdara yakışabilirdi. Geniş, uzun ve muhteşem bir bahçenin içinden ilerliyorlardı şimdi, bir çok çiceğin süslediği bu bahçede bahçıvan olarak çalışan erkekleri görünce şaşırmadığını fark eden Kasandal, kısa bir sürede de olsa bu diyara alışmaya başladığını fark etti. Artık sarayın kapısına yaklaşmaya başlamışlardı ki, ileride kendilerini bekleyen birkaç muhafız ile daha kadınsı giyinmiş olan kadınları gördü. Yaklaştılar ve beş atlı kadın atlarından inerek en önde duran kahverengi giysiler içindeki çeşitli tokalar ile donatılmış siyah saçlı ama muhteşem güzel gözlere sahip kadını selamladılar. Kadın selamları kabul ederek gözlerini Kasandal’a çevirdi, yorgun, derbeder ve hırpalanmış askeri uzun uzun süzdü. Bu arada kendisine buraya kadar eşlik eden kadınlar bir kez daha selam vererek hızla ayrıldılar yanlarından. Şimdi yeni bir mihmandar grubuyla baş başa kalmıştı ama bu seferkilerin başındaki kadın biraz daha siyasi görünümlüydü. “ Ben Saray başı Suella’yım asker. Fark etmişsindir, medeniyetimizde hemcinslerin hizmetçi sınıfındadır. Lakin sen önemli bir Krallıktan gelen elçi olduğun için sana gösterilecek muamele misafirlere gösterilen ile aynı olacaktır. Kraliçe Arten ile görüşmeden evvel ona elli adımdan daha az yaklaşmaman gerektiğini hatırlatırım. Yoksa Kraliçemizin muhafızları hiç tereddüt etmeden seni öldürürler. Şimdi beni takip et.” Kasandal’ın konuşmasına fırsat vermeden arkasını döndü ve ilerlemeye başladı, diğerleri ise askerin Suella’yı takip etmesine müteakip aynı yoldan devam ettiler. Serin, tertemiz ve türlü türlü değerli taşlar ile süslenmiş koridorları geçmeye başladılar, etrafta bir çok nöbetçi Dişikan vardı ve her birinin önünden geçerken mızraklarını kaldırarak Suella’yı selamladılar. Hızlı ve aceleci adımlarla bir çok kapıdan geçtiler, uzun merdivenleri tırmanırken Suella’nın elbisesine ait uzun ipekten bir aksesuarı olan pelerini de yalıyordu mermer taşları, her an canlanacakmış gibi duran Dişikan heykellerinin yanından süzülerekten kalabalık bir avluya indiler. Muhafızlar, birkaç kadın büyücü, daha dişi kıyafetler giymiş kadınlar ve tabi ki erkek hizmetçilerin arasından en uçta duran, bir peri misali zarif duran bir o kadar da şefkatli bakışlara sahip bir kadın duruyordu. Kumral saçlarına iliştirilmiş son derece gösterişli taşlar ile bezenmiş bir taç vardı başında, Suella’nın belirttiği mesafe kadar yaklaşan Kasandal durup eğilerek selamını verdi. “Kraliçem…” Başını kaldırdığında yüzüne bakan yumuşak gözleri fark etti, ilerlemiş bir yaşı vardı Kraliçenin ama hala çok güzeldi, anlatılanlar gibi güzel. Oturduğu koltuktan duruşuna, masmavi ipeklerle işlenmiş kıyafetine kadar görenlerin adına söylediği her türlü iltifatı hak eden kadınların tek lideri Kraliçe Arten duruyordu karşısında, nazik ve de asil tavırları ile selamını almıştı, diğerleri gibi küçümseyici bakışlar ile değil, daha önemser ve misafirperver bekleyiş içerisinde karşılamıştı. “ Hoş geldiniz.” dedi yumuşak, şarkı gibi sesiyle.” Dilerim getirdiğiniz haber bizlere keder ve umutsuzluk vermez. Zira yurdunuzdan gelen son gelişmeler hiç de iç açıcı değil. Bunun yanında halinize bakılırsa yolculuğunuz zor geçmiş…” Kasandal çantasından mühürlü ruloyu çıkartarak kendisine yaklaşan kadına verdi, mektupta neler yazdığını bilmiyordu ancak içeriği hakkında bilgisi vardı. Kök dağlarının eteklerinde kurulan binlerce asker gücü olan Sullivian’ın ordularından bahsediyordu mektup.Rulo Kraliçenin eline ulaşmıştı, bir nefeste mührünü söküp okumaya başladı, gözleri ile takip ettiği satırlar ilerledikçe bir tedirginlik ve bir telaş düşüyordu Kraliçenin bakışlarına. Yazılanlar hiç de iç açıcı değildi. Galkhar’ın ırkları Batı diyarına büyük bir saldırı planlıyordu, eski Sweng kara büyücü Sullivian çok kısa zamanda ve de sessizce büyük bir askeri gücü batının sahipsiz topraklarında konuşlandırmıştı bile, ki bu Dişikan’larıda etkileyecekti. Eğer Batı krallığı düşecek olursa sıra girilmesi neredeyse imkansız olan Dişikan vadisine gelecekti, hepsinden önemlisi ise karanlık bir kez daha ordularını aydınlığa doğru sürüyordu ve Dişikan’larda aydınlığın bir ırkı olarak bu savaşta yer alması gerekiyordu. Arten büyük bir sıkıntı ile mektubu bitirdi, yüzünde derin bir keder hakim olmuştu, sıkıntı ile suratını buruşturdu, borular çaldı ansızın ve avluya üç tane daha birbirinden güzel kadın girdi. Kraliçe hariç herkes selamladı onları, Arten’in kızlarıydı gelenler, Eflak’ın savaşçı Prensesleri annelerinin yanındaki yerlerini aldılar ve olanlardan tamamen habersizdiler. “ Böyle bir haber vermek hiç istemezdim.” diye gürledi Arten, hoşnutsuzluk ve kederi sesinin billurluğunu boğmuştu. “ Ama yazılanlara bakılırsa ne zamanımız nede başka bir çaremiz kalmış.” Avludaki herkes nefeslerini tutmuşçasına dinliyorlardı hükümdarlarını. Prenseslerde şaşkın bakışlarıyla önce annelerine ve neler oluyor gibilerinden birbirilerini süzdüler. “ Karanlık bir kez daha aydınlık topraklara keder ve savaş getiriyor, en batıda, kök dağlarında konuşlanmış Galkhar orduları karanlığın bütün kin, nefret ve öfkesini kusmaya hazır bekliyorlar.Batı Krallığı ve Güney Krallığı sorumluluklarını yerine getirmek maksadı ile ordularını hazırlayarak Tirius’da toparlanmaya başlamışlar ve bizde sorumluluklarımızı yerine getirmek zorundayız. Aydınlığın karanlıkla savaşında bir kez daha erkek medeniyetlerinin yanında olacağız, omuz omuza bu belayı başımızdan ve de medeniyetlerimizden def edeceğiz dostlarım.” Herkes şaşkın birbirine bakıyordu, ne olduğunu bile doğru dürüst anlayamadan Kraliçeleri Arten’in savaş ilanı yankılandı kulaklarında. Uzun zamanlardan bu yana sadece küçük çaplarda yapılan kara büyü ile ak büyünün savaşı tarihte bir kez daha büyük bir elem ve de kederle yerini alacaktı. “İki gecenin sonundaki sabahta ikibin Dişikan savaşçısı ile Trius’a doğru hareket edeceğiz. Benim yokluğumda en büyük kızım Prenses Algira yerime vekalet edecektir. Diğer iki kızım Prenses Adda ve Dimira benimle beraber olacak. Komutan Erben ve Komutan Salma Eflak’ta kalacaklar. Diğer üst düzey komutanlar bizimle beraber Tirius’ a hareket edecekler ve tabi ki baş büyücümüz Hade ve kendisinin seçeceği diğer büyücüler . Kararımı halkımıza açıklayın.” Tahtından doğrularak sütun gibi dimdik ve gururlu bir şekilde basamakları indi ve Kasandal’ın önünde durdu, aralarında sadece on adım vardı. “ Sizde dinlenin, umarım Eflak’ta bulunacağınız sürede iyi vakit geçirirsiniz.” Prensesler’de Kraliçenin peşinden gelerek Kasandal’a yaklaştılar, anneleri hala emirler yağdırıyordu ve bu direktifleri en dikkatli dinleyen Saray başı Suella’ydı. “ Misafirimize yer göstersinler, hekimler yaralarına baksın, temiz elbiseler verin.” dedi ve tebessümle sesini tatlı bir biçimde incelterek Kasandal’ın gözlerinin içine baktı. “ Batı Kralının en önemli korumalarından birinin hakkımızda kötü izlenimler ile yurdumuzdan ayrılmasını istemeyiz.” diyerek tamamladı sözlerini ve ardından kızları ile beraber avludan ayrıldı. Diğerleri de dağılırken Suella, Kasandal’ın yanında bitiverdi, arkasında da dört erkek hizmetçi vardı, erkekler boş ve duygusuz bakıyordu anlaşılan onlara erkek oldukları çoktan unutturulmuştu. “ Bu gördüğünüz hizmetçiler burada bulunduğunuz sürece size her konuda yardımcı olacaklardır. Saray da size müsaade edilen yerlerde dolaşabilirsiniz ama bu kata Kraliçe istemedikçe asla çıkmayacaksınız ve etrafta fazla soru sormayınız özelliklede erkek hizmetçilere, zaten size bir cevap vermeyeceklerdir.” sözlerini tamamlarken tehditkar bakışları ile erkekleri süzdü zaten konuşmayı bile bildiklerinden emin değildi Kasandal. Suella’da avluyu terk ederken Kasandal’ın gözü önce şehrin manzarasına takıldı, hayal gibiydi adeta, şiir gibi muhteşem bir şehirdi burası. Derken erkek hizmetçilerden biri konuştu. “ Bizi takip edin efendim.” başka bir lakırtı etmeden onlarda çıkışa yöneldiler, Kasandal’da peşlerinden takip etti. Çıkışa doğru varmadan önce avlunun asma katında bulunan bir oda dikkatini çekti, bir çok erkek vardı burada yalnız hizmetkarlardan daha iyi görünüyorlardı. Bunun ne anlama geldiğini anlamıştı Kasandal, iyi görünümlü ve asil kanlardan doğan erkekleri damızlık olarak ayırıyorlardı ne de olsa üremek için erkek şarttı ve bunlarda Kraliçenin haremindeki erkekler olmalıydı, damızlık erkekler. * * * * * * Hararetli adımlarıyla taht odasında volta atan Kraliçenin en küçük kızı Adda, hala savaş kararı şokunu üzerinden atamamış olmanın şaşkınlığı ile boğuşuyordu. Kömür karası saçları, masmavi gözleri vardı, cam gibi pürüzsüz hatları sıkıntılı mimikler almıştı ama güzelliğini gölgelemeye yetmiyordu. Annesinin taht odasıydı burası, oda geniş ve havadardı, güzel döşenmişti. Güneşin batımında indirilmiş perdeler, odayı karartıyor ve serinletiyordu. Bordo renkli halılar ile dekore edilmiş, mermerin hakim olduğu zemin üzerinde heykel gibi dikildi. Annesine doğru döndüğünde ise onunda derin düşüncelere dalmış olduğunu gördü, kederli gözler ile zemini seyrediyor beklide düşüncelerinde bu savaşı yaşıyordu. Adda öfkeyle içini çekti ama bir şey demedi, sonra dayanamadı. “ İnanamıyorum, ne gereği var ki, biz burada güvendeyiz. Dişikan surlarını hiçbir düşman geçemez. Erkeklerin medeniyetlerine neden yardım ediyoruz ki. Baksınlar başlarının çaresine, bence bu onların sorunu.” Adda koşarak annesinin dizlerine kapandı, bir süre için, kızgınlığı bütün acımasızlığı ile üzerine çöküp sonra uçup gidene kadar annesinin kokusuna yaslandı uzun uzun. Endişeli sesi ve yalvaran gözlerini annesinin ki ile buluşturdu. “ Yapmayalım anne, gitmeyelim. Bırak onlar kendi kurdukları dünyanın meseleleri ile uğraşsınlar Erkeklere yardım etme düşüncesi bile kanımı donduruyor.” Arten şefkatle kızının kömür karası saçlarını okşamaya başladı. “ Bizler de erkeklerin medeniyetleri gibi aydınlık tarafın temsilcileriyiz ve bu savaşta onlara yardımcı olmalıyız. Hem kudret helvasıyla beslenmiş Dişikan savaşçıları olmadan bu savaşta çok zorlanırlar. Kafka’larda olacakmış orada hem de kara büyü ile dönüşmüş olanlar. Aydınlığın işi zor gözüküyor onun için gitmeliyiz, yoksa olacak bir savaşı tek başlarına kazanamazlar, erkekler medeniyeti kaybederse aydınlık ta kaybeder ve aydınlık kaybederse bizde kaybederiz. Bunca uzun zamandır süre gelen medeniyetimizi tehlikeye atmamalıyız. Biz erkeklere yardıma gitmiyoruz bunu unutma aydınlığın yardımına gidiyoruz kızım, Andropejya için gidiyoruz.” Dimira ve Erben’de içerideydi, olan bitenleri odanın camına yaslanmış olarak dinliyorlardı. Bir yandan da iki kız kardeş Eflek’ın manzarasını seyrederek hüzünlerini cesaretleri ile gidermeye çalışıyorlardı. Onlarda tahtın yanına yaklaştılar, Erben en büyükleriydi ve annesinden sonra tahtı devralacak kişiydi, gururla durdu annesinin önünde. “ Dişikan tarihi ve de Andropejya tarihi sizin bu cesur kararınızı ve zaferinizi konuşacak anneciğim. Bende gelmek ve karanlıkla savaşmak istiyorum, kardeşlerim ve halkımla beraber sizin yanınızda bu zafere ortak olmak istiyorum.” Arten gülümsedi. “ Bizim zaferimiz senin zaferin Erben, sen tahtı devralacak kişisin ve burada olup bu uygarlığa hükmetmeyi öğrenmen lazım, bu senin için büyük bir fırsat. Savaşmak her şey demek değildir çocuklarım.” Ama Erben bu karara itiraz ediyordu. “ Ama…” diyebildi sadece sözünü yine annesi kesti. “ Kardeşlerin ise büyük komutanlar olarak yanında olacaklar onlar da savaşmayı öğrenmeli.” Eğer Arten’in bir kız kardeşi olsaydı mutlaka üst düzey komutanlardan biri olacaktı çünkü Dişikan’ın saltanat kanunlarına göre en büyük kardeş tahtı devralacak diğerleri ise sıralı komutanlıkları veya üst düzey yöneticilikleri yapacaklardı. Kraliçe hüzünle bordo perdelerin arasından solmakta olan güneşe baktı, derin bir iç çekişinden sonra yine kederli düşüncelerine daldı. Kardeşleri ise uyaran ortanca Dimira oldu. “ Çıkalım artık annemin yalnız kalmaya ve düşünmeye ihtiyacı var, rahat bırakalım artık onu.” Güneş batıdaki dağların arasında kaybolmaya başladıkça şehrin gölgeleri uzamaya başladı, akşam serinliği sardı her yanı. Günün sesleri, bekleyiş dolu bir sessizliğin içinde yavaşça silinmekteydi. * * * * * Sabahın ilk ışıklarını yaran borazan sesleri ve yollara dökülmüş Eflak halkı, hepsi Kraliçesini ve ordusunu selamlıyor onlara çiçekler atarak uğurluyordu. İki bin kadından oluşan Dişikan ordusu Kraliçeleri Arten ve güzel Prensesleri liderliğinde yol almaya başlamıştı. Parlayan miğferleri ve bir kadının inceliği ile işlenmiş aksesuarları ile göz alan bir ordun içindeki tek erkekti. Kasandal’ın yüzüne , çiçek ve çimen kokularıyla dolu hafif bir rüzgar çarpıyordu. Giysilerini temizleyip onarmıştı ilk gün ama nedense ıslakmışcasına üşüdüğünü hissetti. Hava ılıktı, tuhaf bir şekilde başını döndürüyordu. Sonra sarayda geçirdiği iki günü düşündü kısaca. Kadınlar onunla hiç konuşmamıştı ama erkek hizmetlilerden birkaç laf koparabilmişti. Mesela Kraliçenin erkek çocuğu olduğunu ve o çocuğu baş kumandanlarından Tahre’nin damızlık haremine verildiğini öğrenmişti. Şehir de gezmişti, peşinde üç hizmetli erkek ve kendisi aslında yapayalnız sayılırdı ve bir o kadar da can sıkıcı. Burada kaldığı sürece zamanının çoğunu aslında düşünerek geçirmişti, çünkü burada ona göre yapacak çok az şey vardı. Aslında hiç yoktu. Yemek yiyip bol bol uyudu, odasını adımladı ve odasının penceresinden sürekli havayı koklayıp tadını almaya çalıştı. Fakat anlamıştı ki düşünmek en iyisiydi; zihnini keskin ve özgür tutan tek alıştırmaydı bu. Kendisi burada hafif tertip hapis sayılırdı, en azından düşünceleri özgürdü. Bu gün gidecek olmasına o kadar çok seviniyordu ki, başının dönmesi geçmişti bile ve bu yolculuk ona daha iyi gelecekti. Yanlış hatırlamıyorsa Kraliçe, ilk gün avludaki konuşmasında iki bin savaşçı kadından bahsetmişti ancak şu anda Eflak şehrinin meydanında iki yüz yada üç yüz kadar kadın vardı. Şaşırmışçasına etrafında daha fazla kadın savaşçı aranırken baş büyücü Haade takıldı gözüne ve yanında on tane daha vardı, birer Dişikan savaşçısı gibiydiler ama fazladan büyü maharetleri olan kadınlardı bunlar. Dişikan büyücülerinin de diğer yurtların ve Sweng’lerin olduğu gibi sol şakaklarında ufak , bir harfi andıran dövmeleri vardı, asaları ise daha kadınsıydı, bildiği ve gördüğü erkek büyücülerden daha zarif motiflere sahiptiler, savaşçı da olsalar sonuçta birer kadındılar. Şehir çıkışına gelindi ve ilk geldiği günkü bütün manzaraları yeniden seyretti Kasandal. İlk gün gördüğü patikadan gelmişlerdi bu sefer ve yolun sonunda nereye çıktığını öğrenmişti. Bu yol Sarayın ve şehrin en büyük meydanlarına kestirme bir yoldu. İki yolun birleştiği çatal noktada ise geri kalan kadınları gördü, yolların kenarlarına kamp kurmuşlardı ve sayıyı tamamlıyorlardı.Şehir de fazla kargaşa yaratmamak için iki günlük zaman içinde esas kuvvet şehir dışında kamp kurmuştu. Onlarında konvoya katılması ile vadinin girişindeki meşhur Dişikan surlarına doğru ilerlemeye devam edildi, İki bin kişiyle beraber orman daha küçük göründü Kasandal’ın gözüne. Yaklaşık sekiz bin kadar olan karanlığın ordusu üstüne iki bini kadın on iki bin asker gidecekti. Sayısal üstünlük aydınlıktaydı fakat karanlığın elinde ise Kafka’lar vardı. Tüm bu düşüncelerin muhakemesini yaparken çıkış surlarına geldiler, İki bin kişi durdu ve sadece Kraliçe konuştu. “ Bu surlar uzun bir zamandan beri böyle büyük ve karalı bir Dişikan ordusunu uğurlamadı, bu gün tarihi bir gündür. Aydınlık için vazifesini yapmaya giden kutsal Dişikan savaşçılarınındır.” Onun bu sözleri ile iki bin kişi aynı anda zafer naraları attı, uğultuları kesinlikle Eflak’tan bile duyulmuştur diye düşündü Kasandal. Bir yandan da gözleri askerlerini arıyordu ki onlar zaten yanına gelmişlerdi bile, sadece gürültülerden fark edememişti. Bir gariplik vardı elbet dört kişiydiler, askerlerine göz gezdirdi. “ Mavr nerede ?” Kekeleyerek konuştu en öndeki, sıkılgandı ve de korkmuş. “ İlk akşam Kadınlardan birine kur yapmaya kalktı.” “ Yani…” dedi Kasandal sonunu biliyormuş gibi. “ Ne olduğunu anlayamadan boğazını kesiverdi kadın, uyardık ama dinlemedi. Bunlar gerçekten çok vahşi Kasandal. Ben bir Kafka’yı tercih ederim.” Keyfi kaçmıştı Kasandal’ın, on kişi çıktıkları yola beş kişi devam edeceklerdi. Kendi kendine söylenirken ilk gün kendilerini karşılayan Marve ile göz göze geldi birden. Bir atı okşuyordu ve yine o tanıdık alaylı, küçümseyici bakışları vardı. Atın üzerindeki motifler tanıdıktı, aslında atı da biliyordu, nefsine hakim olamamanın bedelini hayatıyla ödeyen Mavr’ın atıydı bu. Paslı zincir sesleri ve büyük gürültülü sesler ile açıldı Dişikanın surları, iki bin savaşçı kadın sahipsiz topraklardaydı artık ve Kraliçe Arten bir kez daha gürledi. “ İstikametimiz Tirius…” En önde klavuzlar, arkalarında da sancaklar dizilmişti sonra da borular geliyordu ve o borular bir kez daha ses verdi. İki bin savaşçı kadın, bir sanatçı inceliği ile işlenmiş kahverengi kıyafetleri, silahları ve aksesuarlarıyla cesur tavırlarını takınaraktan atlarının üzerinde yol almaya başladılar. Hepsinin gözlerinde kararlılık vardı, en ufak bir tereddüt yada korku emaresine rastlanmıyordu. Batı yurdu uzun zamanlardır böyle büyük orduların yürüyüşlerine şahit olmamıştı, kadınların medeniyeti bir kez daha erkek egemenliği diye isimlendirdikleri diğer medeniyetler ile beraber savaşmaya gidiyordu. Borular daha gür ve daha cesaret verici ses vermeye başladı, bütün kadınlar aynı anda savaş naraları atarak vadiyi terk ediyorlardı ve istikametleri ise Tirius’tu. * * * * * * * * * *
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Telif Hakkı Uyarısı Sherminn (1) isimli yazı, Sargın Seber tarafından 3/9/2007 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
5
Aralık
4
Aralık
3
Aralık
1
Kasım
30
Ocak
5
Nisan
17
Sherminn ( 7 ) / Abeldee Savaşı
• Sargın Seber • Fantazi Hikayeleri • 2306 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Haziran
4
Nisan
4
Nisan
4
Nisan
17
Sherminn ( 7 ) / Abeldee Savaşı
• Sargın Seber • Fantazi Hikayeleri • 2306 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Ocak
5
Mayıs
3
Haziran
4
Şubat
4 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||