kayit
Google Özel Arama
Hikaye AnaSayfa Hikaye / Fantazi Hikayeleri

Sherminn (2)


Sherminn (2)

Karanlık ve rutubetli duvarlardan akan kötülük dolu nağmeler üzerin üzerine geliyordu sanki. Paslı ve küf dolu kokular sarmıştı ciğerlerini, o kadar uzun zamandır bu kara zindanlara bekçilik yapıyordu ki bu süreyi tahmin edemez olmuştu, hiçbir şey hatırlamıyordu artık. Ne evi, ne ailesi, ne sevdikleri hiçbir şey yoktu aklında, hepsi uçup gitmişti. Bazı şeyler hatırlasa da bir karanlık gölge gelip kaplıyordu anılarını, karartıyordu tümden.
Bazen adını bile unutuyordu ama içindeki karanlık gölgenin içinde bir başka karanlık beliriyor, fısıldıyordu adını. Zaman zaman başkaları da anıyordu adını, geriye bir tek adı kalmıştı anlaşılan.
İlerlemeye başladı, büyük bir meydan da buldu kendini. En uçta bir kemer vardı, ne anlama geldiğini bile bilmediği bir çok şekil oyulmuştu taşlarına. Bu kemer ile ilgili olarak bildiği ve hiç unutmadığı bir şey vardı, ardında çok büyük bir kötülük uyuyordu. Şekillerin anlamını bilmiyordu ama kötülük bu oymaları ve taşları geçemiyordu.
Üç insan heykeli duruyordu kemerin önünde, sanki kemerin önünü koruyormuşçasına elleri ile geçilmez der gibi içerisini işaret ediyorlardı. Bir zamanlar bu heykellerinde ismini biliyordu şimdi onları bile unutmuştu. Bununda pek bir önemi yoktu zaten.
Ara sıra bazı yaratıklar kemeri geçerdi, içerideki varlık yapamasa da iblisleri çıkardı meydana. O vakit kendisi ve kendisi gibi diğerleri girerdi devreye, atalarının medeniyetlerini anlatan oymalar ile işlenmiş keskin kılıçları cezasını verirdi şekilsiz yaratıkların.
Kendisi gibi diğerleri, onlar bir zamanlar arkadaşıydı sanki. Bazen onları da anımsar, içini kaplamış o karanlık gölgeden tüm benliğini bir an bile kurtarabildiği anlarda isimlerini bile fısıldardı. Etrafında duran, bir köşede oturan bu insanların hepsi benliklerini kaybetmiş ve başka bir şeye dönüşmüşlerdi. Sadece bir kaçı daha kendisi gibi dayanabilmişti. Bu zamana kadar dayana bilmişler ama yine de dönüşecekleri günü bekler olmuşlardı.
Bütün bunları bir an hatırlıyor sonra yeniden içindeki karanlık gölge onu esiri alıyordu, bir şey arıyormuşçasına bu zindanlar da, bu zindanların ait olduğu kalede ve bu kalenin konuşlandığı dışarıdaki karanlık şehrin en karanlık köşelerinde dolaşıyordu. Kendisi gibi olanlardan dönüşmüş bir çoğu vardı bu şehirde.
Karanlık köşede duran bir gölgeye yöneldi, onu izledi, kıvranışlarını gördü. Kendisi gibi hala dayanan bir kaçından biriydi o da. Ancak şu an ki haline bakılacak olursa; kıvranan, acı çeken ama bunları asla belli etmeyen, duruşuna yansıtmayan ve bir zamanlar arkadaşı olarak anımsadığı bu adam da kaybedenlerin arasına katılacaktı. Yanı başına eğildi,terlemiş, bembeyaz yüzüne, kızıl bakan gözlerinin içine doğru bakıyordu. “ Artunç…!” diye fısıldadı, adı buydu arkadaşının.
Artunç diye anımsıyordu adını, diğerlerine baktı sonra Artunç’un yüzüne. Bu sefer ki daha başka bir şeye dönüşüyordu, hissedebiliyordu sanki arkadaşının içindeki şey daha korkunç ve daha güçlüydü.
Arkadaşı hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı sadece boğazından hırıldıyordu. Kara cüppesine iyice dolandı, başlığı ile yüzünü örterek zindanların çıkışına doğru ilerledi. Bu zindanlardan çıkacak ve iblislerin şehrine inecekti, karanlık gölgelerde dolanarak daha çok unutacak ve daha çok dönüşecekti.
Kendisi gibi diğerleri de olsa yine de yapa yalnız kalmıştı büyük meydanda. Bu karanlık zindanlar da, şehrin karanlıkların da ve Katre dağlarının en ücra inlerinde yaşamaya ve dönüşmeye mahkum edilmiş ırkı geliverdi aklına birden. Acaba suçları neydi ki, hatırlamıyordu bile. Bir savaş yapıyorlardı, yenik değillerdi de, hatta istenileni yapmışlardı bir zafer kazanmışlardı ama bir karanlık ansızın çöküvermişti şehirlerine ve şimdi buradaydılar.
İçini kaplayan karanlığın içinde daha da karanlık bir ses yeniden fısıldadı ona “ Adel Kaira…sakın unutma…Sen Adel Kaira’sın asla unutma. Dayanmalısın dayan ki bu Gölgelere, karanlığın içinde size yapılan büyülere yenik düşme…!” Benliğini tamamen kurtarabildiği anlarda duyuyordu bu sesi ve bir kadına ait olduğunu sadece o anlarda anlayabiliyordu.
Kemerin ardındakinin sesiydi bu “ Uyan Kafka, uyan Adel Kaira…” fısıltılarıyla kulaklarını dolduruyor, beyninde yeni bir yer açarak dayanmasına yardımcı oluyor gibiydi. Beklide içindeki bu karanlık her ne ise onunla savaşan kendisi değildi de o sesti. Büyük bir savaşın sonunda kemerin arkasına mahkum edilen, tüm kötülüklerden daha da kötü olan Sherminn’in fısıltılarıydı bunlar, biliyordu…


* * * * *

Büyük ve havadar odasının penceresinden, ayaklarının altındaymış gibi duran, karanlık şehir Tiblis’i izliyordu Sullivian. Yılların süslediği çizgiler ile karanlık surantında düşünceli bir hal vardı. Dulkara’nın en yüksek kulesinden aşağıda; Katre dağlarının sarp ve dik kayalık uçurumlarının kenarına kurulmuş bu şehir, yine hareketli bir günden sonra karanlığın sessizliğine bırakıyordu kendini. Kaleye doğru gelen yolu gözledi uzunca bir süre. Askerler inip çıkıyor, kaleye gelenler, kaleden gidenler, bir hareketlilik söz konusuydu ama hepsi gecenin içinde birer ateş böceği gibi görünüyordu.
Simsiyah pelerininin altındaki siyah giysileri ve göğsüne işlenmiş kızıl motifleriyle dikkat çekiciydi. Nede olsa bir Sweng’ti ve bir zamanlar giydiği kırmızı kuşaklı cüppeler geldi aklına. Sweng’ler; külliyen yalan hikayeleri ile insanları kandırıp dolayısıyla Andropejya üzerinde kader oyunları oynayan büyücü ırkı, bir zamanlar onlar gibi bu senaryolara hizmet ederdi. Şimdi ise karanlığa hükmediyor, yada öyle zannediyordu.
Bazı ayak sesleri işitti, düşüncelerinden arınarak seslerin geldiği yöne doğru baktığında yaşlı bir Pan ve arkasında daha genç görünen üç Pan ile beraber gayet düzgün adımlarıyla odanın ortasına doğru geldiklerini gördü. En öndeki yaşlıydı ama simsiyah ve uzun saçları ile hala bir delikanlı edasında güçlü ve çevikti. Miğferini sağ kolunun arasına alarak, beli ile sıkıştırıp selam verdi, sivri ama çokta büyük olmayan kulakları saçlarının arasından görünmekteydi.
Arkasında duran üç Pan’da aynı şeyleri yaparaktan sessizliklerine devam ettiler. Uzun ve ince bedenleri, simsiyah saçları, sivri kulakları ve de gümüşümsü motifler ile işlenmiş gösterişli kıyafetleri ile peri masallarından çıkmış gibiydiler.
“ Lordum…!” dedi en öndeki yaşlı Pan. Saygı ile başını eğerekten devam etti.” Emrettiğiniz üzere büyük bir Pan ordusunu yola çıkmak üzere hazırladım efendim…”
Sullivian oldukça gururlu bir ifadeyle yaşlı Pan’ın yanına gelirken; odanın en uç bölümündeki sütunlara sarılmış kızıl işlemeli siyah perdelerin arasından bir gölge süzülüverdi. Yaşlı Pan gölgenin yüzünü tam seçtiğinde ise yüzünü buruşturmuştu. Anlaşılan yarı insan yarı sürüngen bir çöl adamı olan bu Barrack’tan hiç hoşlanmamıştı. Kara cüppesi, yüzünün bazı bölümlerini kaplamış pulları ve sararmış gözleri ile sessizce yanaştı Barrack, çatal dilinden ise tıslıyordu.
“ Khaltin…!” Yaşlı Pan’ı işaret ederek gürledi Sullivian. “ Batı yurdu geçte olsa artık her şeyin farkında. Duyduk ki Tirius’ta büyük bir hazırlık içindelermiş.”
Barrack’ın tıslamayı andıran sözleri başladı. “ Dişikan’larda gidiyomuş hıssss… Batı Yurdu düşmanlarından bile yardım isteyecek kadar aciz demek ki hıssss.”
Khaltin, omzunun üstünden ukala bakışları ile bu eğri büğrü çöl yaratığını baştan aşağıya süzdü, tekrar Lorduna dönerek devam etti. “ Evet Lordum, farkına vardılar her şeyin Kök dağlarındaki ordumuzu Kemerkale’ye girmeden karşılamak istiyorlar. Bunun için Trius’ta on bin kişilik bir orduları var. Batı Krallığı, Güney Krallığı ve Dişikan’lar bunlar.Kuzey yurdundan, Akduman’dan ve Yelkeser’den daha bir cevap gelmedi. Zaten onların habercilerini durduk. Ancak şu an ki ordumuzun üstlerine doğru gideceğinden haberleri yok. Eninde sonunda Kemerkale’ye girerek Batı yurdunu ele geçirmeye başlayacağız.”
Sullivian elini çenesinde gezdirerek düşünmeye başladı.” Dişikan’lar bir sorun, hareketlidirler, iyi silah kullanıp, iyi ata binerler ve de hareket halinde çok iyi yay kullanabilirler. Bunların iki bini Dişikan ise, ordum çok zarar görecek demektir.”
“ Merak etmeyin efendim yola çıkacak olan ordumuzun savaşçıları bu kadınlara günlerini gösterecektir.”
Kendinden emin konuştu Khaltin, daha önce Dişikan’lar ile savaşmışlardı ve yenilmişlerdi. Ancak şimdi hem sayıca üstün hem de daha donanımlıydılar, o zamanlar ki gibi şanslı olmayacaktı bu kadınlar.
“ Akduman’da beni düşündürmüyor, esas Güneyli Swan’lar ve Yelkeser tehlikesi var, kesinlikle haberleri olmamalı. Ordu yeterince oturmadan bunlar ile karşılaşmamalı. Dişikan’lar için bir fikrim var. Kafka’ları gönderin, Katre dağlarının derinliklerine çekilen dönüşmüş olanların hepsini gönderin.”
Korku ile gözlerini açtı yaşlı Pan, zaten bir gurup Kafka’yı Kök dağlarına göndermişlerdi, iyide savaşacaklardı, bundan emindi. Daha fazla Kafka, daha çok büyücü demekti. Cezakara büyücülerinden çok korkardı Pan’lar, kara büyünün en uç noktadaki uygulayıcısıydılar, neredeyse Sweng’lere denk gelen büyü yetenekleri vardı. Dönüşmüş Kafka’lara da büyüleriyle bir tek onlar hükmedebilirdi zaten. Bir Kafka gurubu demek birkaç Cezakara büyücüsü demekti. Ruhsuz canlılar, isimleri bile kanını donduruyordu Khaltin’in. Sonrada odada aynı havayı soluduğu bu çöl yaratığı, sessizliğin içinde bir tek onun tıslamaları vardı.
Yaratacağı kaosun keyfi ile gözleri parlayan Sullivian “ Hemen ordunla yola çık Khaltin, yarın günün ilk ışıkları ile beraber Kafka’larda yola çıkacak, Tirius’taki ordular sıkıştırılacak ve Batı Diyarının gardı düşecek…” diyerek sessizce gülmeye başladı.
Odanın içinde daireler çizerek büyüye ait olan her şeye dokunuyordu. Tıslamaları ile onu izleyen Çöl adamına doğru yanaştı. “ Bana bak sürüngen git ve Pall-Darmor’u hazırla, Katre’nin inlerinde ne kadar Kafka varsa, yanına alacağı birkaç Cezakara ile hepsini Batı yurduna sürsün. Bütün ordularıma ve büyücülere komutanlık yapsın ve bana Batı diyarını açsın…”
Bu isim daha da ürkütmüştü Khaltin’i, savaşırken yanlarında olması bir avantaj bile olsa Pall-Darmor düşmanları kadar tüm Pan ve Garabeht’leri de korkutacaktı. Kafka’lar için aynı şey geçerli değildi tabi, onlar zaten ne duyacaklar, ne de göreceklerdi sadece Pall-Darmor’un emriyle savaşıp can alacaklardı.
“ Darrekna…!” diye haykırdı Sullivian, yarı sürüngen yarı insan çöl yaratığı tıslayarak ona doğru döndü. “ Sen de Batı diyarındaki tüm sürüngenlerin gözünden her şeyi izle, ters giden ne varsa haberim olsun…!”
“ Emredersinisssss Lordumsssss…!” dedi ve fısıldayarak odayı terk etti Darrekna. Barrack’ların bazı türlerinde tüm sürüngenlere hükmetme yetenekleri vardı, oda bu yeteneğe sahip olanlardan biriydi.
Barrack’lar genelde Andropejya’nın dışındaki Kum diyarında yaşarlardı ancak bu topraklarda barınabildikleri tek yer Tiblis’ti. Karanlığın eski Kralı olan Korumar’ın hizmetkarıydılar ama Korumar artık yoktu fakat Barrack’ların inanışına göre o bir gün geri gelecek, yeniden ete ve kemiğe bürünerek saltanatına kaldığı yerden devam edecekti.
Andropejya’nın dışında yaşayan bu ırkın burada ne işi olabilir di ki. Kum diyarında yaşam çok zordu, başka başka yaratıklarca besin zincirinin bir halkasını oluşturan Barrack’lar türlerinin devamını sağlayabilmek için yeşil karalara göç ediyorlardı,Andropejya topraklarında ise bir tek Galkhar’da yaşama şansları olmuştu. Türlerinin devamı için bu kara parçasındaki kara büyüye hizmet etmekten başka yol yoktu onlar için. Eğer buraya insan ırkları inerse kendi yurtlarına geri dönmek zorunda kalacaklardı ve orada türlü tehlikeler kendilerini bekliyordu en başta ise türlerinin tükenme tehdidi. Buraya insan ırkları zaten gelmiyordu ama zaman değiştikçe ne olacağını kestirmekte zorlaşıyordu, ne olursa olsun aydınlık bu tarafta hakim olmamalıydı.
Tıslayarak kulenin merdivenlerinden süzüldü ve alt katlara doğru indi. Karşılaştığı Pan’lar kendisine tiksinerek bakarken Garabeht’ler ise korku dolu gözlerle bakıyordu. Zaten Garabeht’lerin kendisinden bir farkı yoktu, bu ufak boylu,iblisimsi varlıklar kendisini korkutmuyordu ama Pan’lar öyle değildi. Uzun boylu ve güçlü olan Pan’lar bu karada onları tehdit edebilecek tek toplumdu.
Türlü iblis heykelleri ile dekore edilmiş koridorlardan geçerken tıslaması da peşinden bir gölge gibi onu takip ederek kaplıyordu koridorları. Duvarlarda yanan meşalelerin gölgeleri tüm maharetlerini sergileyen dansçı gibi kıvıraraktan yansıyordu zemine. Yağlı pas ve küf kokuları vardı etrafta ama burada yaşayan hiç canlıyı rahatsız etmezdi..
Darrekna telaşlı bir halde Cezakara’ların bulunduğu kata varmaya ve bir an önce Pall-Darmor’ a ulaşmaya çalışıyordu. Önüne çıkan herkesi tıslayan sesi ile azarlıyor, lanetler yağdırıyordu. Kendinden bir hayli uzun boylu aynı kendisi gibi kara cüppeli birine çarpana kadar bir hayli koridor ve kat geçmişti. Ancak bu son çarpışma diğerlerine göre daha şiddetliydi.
Kara cüppeli hiç ses vermeden Darrekna’nın yanından dolanaraktan yoluna devam etmeye niyetlenmişti ki çöl adamının öfkeli tıslamaları yankılandı koridorda. “ Önünessss baksanasss şekilsizsss ucubess tısss.”
Çarpıştığı ne bir Pan ne de bir Garabeth’di. Onlardan daha sessiz olan ne söylense duymayan ve cevap vermeyen dönüşmüş bir Kafka’ydı. Garip olan bir şey vardı burada; Kafka’lar asla bu kadar aydınlığa çıkmaz, gölgeler içinde bir gölge gibi dolanır bilinçsizce varlıklarını belli etmemeye çalışırlardı.
“ Hey hıssss…! Sana söyslüyorum beyinsiz Kafka tıssss…” Kendi kendine gülmeye başladı Darrekna, onun bir Kafka olduğunu anlamıştı ne söylese cevap vermeyecekti ona. Alaylı tıslarına devam etti “ Kuş beyinli aptallar tısss hepini ssss savaşa gideceksiniz sss, beni anlasan iyi olacak hısss.”
Ne olduğunu anlayamadan nefes almakta zorlandığını fark etti, sertçe duvara yapıştırılmış ve ayakları yerden kesilmişti. Güçlü ama çok güçlü bir el boğazını kavramış ve onun nefes almasını zorlaştırıyordu. Çaresizce debelenip anlamsız tıslamalar haykırdı. Bir Kafka’nın karşılık vermesi ise başka anormal bir durumdu, hem de çok fazla anormal.
Birden zemini hissetti, boğazını kavrayan el onu serbest bırakmıştı. Öksürerek nefesini kontrol etmeye, düzeltmeye çalışıyordu.
“ Ne yaptın sen tısss aptal ucube…!” Bu sözlerine karşılık ağır bir tokat patladı suratında, şaşkınca kendisini hırpalayan yüze baktığında ise gördüğü bir çift kızıl göz vardı. Daha öncede bu gözleri ve sahipleri olan Kafka’ları görmüştü ama bu seferkinin içinde çok korkunç bir şey hissediyordu.
Cüppelinin yüzü şimdi daha iyi seçiliyordu, karanlıkta kalmaktan solmuş beyaz teninden aşağıya doğru süzülen terleri vardı. Hırıltılar çıkartaraktan soluyordu. Çok kısa bir zaman önce zindanlarda karanlık bir köşede acı çeken Artunç’tu yüzün sahibi. Orada arkadaşı ile konuşmamıştı ama kendisine titreyen, korkulu sararmış gözler ile bakan bu sürüngene homurdandı.
“ Yolumdan çekil sürüngen…!” ve başka bir lakırdı etmeden arkasına doğru dönüp yoluna devam etti, hem de ışıktan ve ulu orta, saklanmadan. Darrekna arkasından dehşet dolu gözleriyle bakmaya devam etti. Bunda kesinlikle bir anormallik vardı. Büyü olmadan asla tepki göstermezdi bunlar. Ancak başka bir şey vardı gözlerinde, tanıdık bir korkunun soğukluğu sardı bedenini. Olabilirmiydi acaba, söylenenler yavaş yavaş gerçekleşiyor muydu.
Birden Sullivian’ın söyledikleri geldi aklına, derhal Pall-Darmor’u bulmalıydı. Bu kısa süreli beklemeden sonra aynı telaşla yoluna devam etmeye başladı, bir yandan da sessizce koridoru terk eden Kafka’yı gözledi, tamamen gözden kaybolmuştu artık. Bunun ile sonra ilgilenmeye karar verdi, o Kafka’yı bulmalıydı, sadakat sözü verdikleri Korumar aynen söylentilerde olduğu gibi ete ve kemiğe bürünerek geri geliyor ve hatta bu Kafka’nın bedeninde can buluyor olabilirdi. Tüm bunları düşünerekten sonunda Cezakara’ların barındığı yere ulaşmıştı. Şimdilik bütün bu olanları unutarak içeri doğru süzüldü.
“ Burada ne işin var sürüngen…!” diyerek haykıran bir gölge kılıcını kaldırarak çöl adamın üzerine doğru atılıverdi birden.
Bir tehlike bitmiş diğeri başlamıştı şimdi, kendi yurtlarında da bu kadar çok tehlike içindeydiler ve bir anlık bile olsa o günlerini hatırlayıverdi. Barrack’lar Cezakara’lardan da çok korkarlardı, hiç tereddüt etmeden başını bedeninden ayıracağını biliyordu. Haykıra haykıra yalvarmaya başladı.
“ Efendim tısss… Lütfensss…! Lordum gönderdi beni hisssss.” Korkudan iyice sesi kısılmıştı. “ Pall-Darmor efendim hisss görüşmem lazım…!” Gözlerini kapamış artık boynuna inecek olan kılıcın soğukluğunu bekler iken büyük odanın içinde daha sert bir ses yankılandı.
“ Neden beni görmek istedin sürüngen…!”
Tek gözünü karanlığa doğru açtığında upuzun boyu ile iri bir adamın kendine baktığını gördü. Biraz önceki kılıçlı adam ise yoktu ortada. Derin bir nefes alarak dizlerinin üstünden doğruldu.
“ Lordum sizin hisss Kafka’ları tısss alarak savaşa gitmenizi emrediyor, Hazırlıklarınızı yaparak yarın ilk ışıklarda yola çıkmalıymışsınız efendim tiss…!”
Sözlerini bitiren Darrekna, ellerini birbirine kavuşturarak yere bakmaya başladı. Arada bir Pall-Darmor’u süzsede kendine baktığını fark ettiği anlarda hemen zemine dikiyordu gözlerini. Korkunç dövmeler ile dolu bir yüzü vardı, saç barınmayan başı karanlıkta parlıyordu, aynı parıltı gözlerinede yansımıştı. Anlaşılan Pall-Darmor bu haberden pek memnun kalmıştı.
“ Korkma sürüngen, gel…! Gel ve bana Lordumun benden neler istediğini anlat…”
Bu sözler ile daha da rahatlayan kaypak çöl adamı, tıslarıyla beraber Pall-Darmor’u takip etti.


* * * * *


“Uyan Kafka…! Kalk artık zamanı geldi…”
Kafasının içinde yankılanan ses ile irkildi Adel Kaira, benliği bir kez daha özgür kalmıştı anlaşılan. Sherminn bir kez daha kendisine sesleniyordu, beklide içindeki karanlıktan ara sıra onu özgür bırakan da kendisiydi. Etrafına bakındığında karanlık bir köşede yapayalnız olduğunu fark etti, bir süredir uyuyordu anlaşılan. Bazı gürültüler geliyordu koridorlardan, gardiyan Pan’lar kendilerine ve mahkumlara yiyecek getirmişti, koridora doğru yöneldi ama gitmedi. Gözleriyle etrafını inceledi; Calidor, Granis Lokal ve Scyloreen Gaida nerelerdeydi acaba ? Kendisi gibi dayanan diğer üç arkadaşıydı bunlar, belli ki onlarda umarsızca koridorlardaki yiyecek adı altında kendilerine verilen çöplükler ile karınlarını doyurmaya gitmişlerdi.
Şu an itibariyle özgürdü, aklı başındaydı, bu duruma alışmıştı artık, birazdan yine kaybedecekti kendini. Onun için zamanının kısıtlı olduğunu düşündü, kendisiyle konuşana cevap vermeliydi, sorular sormalıydı.
“ Sen o sun biliyorum…”
“ Kimim ben…!”
“ Kemerin ardındaki, sen Sherminn’sin…” diyerek fısıldadı Adel Kaira. Fazla ses çıkartmamaya gayret ediyordu, eğer bir gardiyan konuştuğunu ve bilinçli hareketler yaptığını fark ederse bunu Cezakara’lardan birine söyleyeceğini, onlara haber vereceğini çok iyi biliyordu.
“ Ne istiyorsun…Neden konuşuyorsun benimle?”
“ Sen istemiştin unuttun mu?” Ses beyninin içinde yankılanıyordu. Şu ana kadar da söylediklerinden hiçbir şey anlamış değildi. “ Neden böyle bir şey istemiş olabilirim ki?” dedi içindeki sese.
“Uyanmak için Adel…”
“ Uyanmak mı…”
“Seni daha fazla ayık tutamam, yoksa fark ederler. Ancak savaşa gitmelisin, şafakta hareket edecek olan Kafka’ların arasına katıl ve Batı yurduna git…”
“Nasıl… neden gidecekmişim cevap ver bana…”
Ancak ses çoktan gitmişti, karanlık bir kez daha kaplıyordu her yanını, her şeyi tekrar unutmaya başlamıştı ama yapması gereken hep bilinç altına yazılmıştı adeta, şafakta bir Kafka gurubuna katılacaktı, nereye gidecekti Kafka’lar ki. Karanlıktan asla çıkmazlardı dışarı, bunu sorgulamadan katılmalıydı onlara. Cüppesine iyice sarındı, kukuletasını yüzünü de kapatacak şekilde başına geçirdi. Koridorlara doğru süzülerekten zindanların çıkışına doğru ilerlemeye başladı. Şu an neden böyle bir şey yaptığını bilemiyordu, ara ara benliği kendine gelmese beklide hiç çıkmayacaktı bu zindanlardan. Kalabalığın arasından geçti, kendi ırkından olanlarda vardı aralarında, kimse onu fark etmemişti, kimsenin de umurunda değildi ayrıca. Geniş koridorlara ulaşmıştı, gölgelerin içinden yol alıyordu, ışığa fazla çıkmamayı tercih ediyordu. Bir çok Pan askeri geçti yanından ama hiç kimse karışmamıştı, durdurup bir şey sormamıştı ona. Hepsi görmezden gelmişti onu. Ezbere biliyordu bu koridorları, hiç tereddüt etmeden ilerledi, zindanlardan uzaklaştıkça daha temiz bir hava soluduğunu hissediyordu. Aldığı kokular daha da temizdi ama yine o pis koku bu duvarlara sinmişti ve asla çıkmayacaktı buradan.
Artık kalenin dışındaydı, yüksek ağaçlar ile doğru bir avluda buldu kendini. Biraz ileride kaleye giden yol vardı ve şehre doğru uzanıyordu. Bu yollardan binlerce defa geçmişti ama hiç bu kadar hareketli olduğunu hatırlamıyordu, beklide hareketliydi de kendisi doğru dürüst anımsamıyordu. Nedense içindeki gölgeyi biraz hafiflemiş hissediyordu, daha önceleri de kaleden şehre inmişti, gölge ise hep aynı ağırlığı ile onu yavaşlatırdı. Kafasının içinde o konuşan, kemerin ardında tutsak olan sese bağladı her şeyi. Mutlaka gölge ile savaşarak kendisini özgür kılmaya çalışıyordu.
Şehire doğru inen kalabalıklara doğru karıştı, bunların içinde hiç kendi ırkından birine rastlamamıştı. şehre doğru yaklaştıkça büyük atlı guruplarında şehri terk etmekte olduğunu gördü. Pan askerleriydi bunlar, bölükler halinde şehri terk ediyorlardı.
Tamamen şehir kalabalığına karışmıştı artık, uzunca bir süredir sesin ona konuşmadığını fark etmişti ki yine beyninde o ince, duru ve kadife gibi ses yankılanmaya başladı.
“ Sen şafaktaki guruba katılacaksın, onlar Pan askerleri ve şu anda Tirius’a doğru yola çıkıyorlar…”
Bu ses ne zaman yankılansa tamamen ayılıyordu Adel, kısa anılar ile hatırlamaya çalışıyordu geçmişini.
“ Boşuna uğraşma Adel, tam uyanmadan hiçbir şey hatırlayamazsın…Her şeyi hatırlayabilmen için Batı yurduna gitmelisin. Geçmişin ile ilgili her şeyi hatırlayabilmen için sen bir şey bıraktın oraya…”
Bütün bunları nereden biliyordu acaba diye geçirdi içinden, konuşarak dikkat çekmemeye gayret ettiğinden tenha bir köşeye çekilene kadar sadece dinledi. Bir duvar köşesine çekilerek yaslandı soğuk taşlara. Başı dönüyordu ve muazzam bir ağrısı vardı, midesi bulanmaya başlamıştı ve birkaç gündür yemek yemediğini fark etti. Sadece zindanların pis, kötü kokulu ve çamurlu sularından içmişti. Şehirdeki hanlardan güzel kokular gelmekteydi ama oralardan bir şeyler alabilecek ne altını ne de ona benzer değerli bir şeyi vardı. Sadece cüppesinin içinde, kınını sırtına astığı kılıcı vardı yanında.
“Lütfen gitme…” diye fısıldadı. “ sen gittiğinde yeniden kayboluyorum, ne yapmam gerektiğini hatırlayamıyorum… Ya geriye, zindanlara geri dönersem ne olacak ?”
“ Merak etme Adel buradan uzaklaştıkça seninle daha çok konuşacağım…Seni fark etmeleri imkansız olacak…Buralarda ise çok tehlikeli, fark edilebilirsin…”
“ Bana nasıl ulaşabiliyorsun, yoksa içimdeki gölge sen misin?”
“Hayır Kafka sen ve senin gibi diğerleri büyülendiniz, uyutuldunuz ve her birinizin içine ateşlerden yaratılan iblislerin ruhları salındı. Ben seni uyutan kara büyü vasıtasıyla sana ulaşabiliyorum.”
“ Nasıl?” dedi merakla, başının ağrısı da hafiflemeye başlamıştı artık. “ bunu nasıl yapıyorsun, madem içimde bir iblis var, onu nasıl durdurabiliyorsun ?”
“ Unuttun mu Kafka, ben büyünün ta kendisiyim…Ben bütün büyülere hükmedebilirim. Hem içindeki iblis ruhu ben değil sen engelliyorsun….”
“ Nasıl? Nasıl yapıyorum bütün bunları ben…”
“ Sabırlı ol Kafka, dayanabilirsen her şeyi öğrenebileceksin…Açsın ve güçsüzsün…Yarın sabah uzun bir yolculuğa çıkacaksın…Bir yerlerde dinlen, açlığınıda unutabilirsin böylece…”
Yeniden gölgenin ağırlığını hissetmeye başladı, cüppesine iyice sarılarak taş duvara başını destekledi. Konuştukları her şeyi tekrar tekrar hatırlamaya çalışarak bilincini açık tutmaya çalışıyordu. İçindeki gölgenin artık ne olduğunu biliyordu, ateş iblislerine dönüştürüyorlardı ırkını. Hepsi dönüşmüştü zaten, geriye beklide bir tek o kalmıştı. Bunun için dayanmalıydı, içindeki ruh ile savaşmaya devam etti, ancak uykusuna da yenik düşüyordu. Tertemiz havayı bolca ciğerlerine çekti, zindanların içinde hasret kalmıştı taze havaya. Hoş bu karanlık topraklarda bu hava ne kadar taze sayılabilirdi ki ama zindanların içindekilerden kat ve kat daha temizdi, daha hoş kokuyordu. Gözleri yavaşça kapanmaya başladı, burada uyuyup kalacaktı, sabah yine hiçbir şey anımsamadan amaçsızca uyanacaktı ama biliyordu ki Sherminn onunla tekrar konuşacak ve ayık kalmasını sağlayacaktı. Zindanlara geri dönmemeliydi, yeniden kemerden çıkan o iblisler ile savaşmaya dönmemeliydi. Her şeyi hatırlamak için Batı yurduna gitmesi gerekiyordu. Yoksa ırkının nesli tamamen tükenecekti.
Uyku ile ayıklık arasında düşüncelerine devam ederken bir anısını hatırlar gibi oldu. Bir adam vardı gözlerinin önünde sanki. O hiçbir şekilde bu büyüden etkilenmemişti. Sanki hala büyülenmemiş bir Kafka olmalıydı, belki de onu bulması gerekiyordu.
Ağırlaşan gözlerini bir süreliğine yumdu, unutmaya başlıyordu bile. Burada ne işi olduğunu anımsar gibi oldu. Sabah Kafka gurubuna katılacaktı, artık onlara böyle denebilirse tabi. Hepsi ateş iblislerine dönüşmeye başlamışlardı. Bu uzun zamanlar gerektiren bir değişimdi, yani tam anlamıyla bir evrim geçiriyordu Kafka’lar ve anladığı kadarıyla sona doğru gelinmişti.
Bu düşüncelerin ardından bilincini tamamen kaybetti. Uykuya dalmıştı bile, tetikte olmasına gerek yoktu, onun bir Kafka olduğunu anlayanlar onu ellemeyeceklerdi bile. Eğer bu kişiler birer hırsız bile olsa onun değerli hiçbir şeyi olmadığını bilecekti. Bu yüzden rahat bir uykuya daldı Adel, ama düşleri sürekli ona bazı anılarını anımsatıyor, tamamen dönüşmesini engelliyordu. Sesin dediği gibi içindeki karanlık gölgeyi o durduruyordu, bir şekilde ona yenilmemeyi öğrenmişti. Tamamen uyandığında onu yeniden büyüleyemeyeceklerdi. Çünkü o ateş iblislerinin ruhları ile savaşmayı öğrenmişti. Onları uyutan bu büyü ne ise ona karşı durabiliyordu. İçinde bir ateş yanıyordu sanki, tüm bedeni yanıyordu, terlemeye başlamıştı, içindeki bütün organların acıdığını hissedebiliyordu. Bir şehrin ortasındaydı ve gelen karanlığı görüyordu. Tüm şehri kaplayan karanlığın ardından, bütün Kafkalar ile beraber gemiler ile beyaz bulutların arasından geçerek, masmavi suların üstünde yolculuk ederken görüyordu kendini. Göz kapakları kımıldıyor, uyanmak istiyor ama uyanamıyordu.
Titremeye başlamıştı, vücudu gölge ile savaşıyordu, içindeki karanlığın yüzünü gördü bir an, kor parçası gözleri, kıllı ve buruşuk yüzü ve acı ile haykıran sesi vardı kulaklarında. Onu esir almaya çalışıyordu o da teslim olmamaya. Uykusunda bile mücadele ediyordu iblis ruh ile, asla beni ele geçiremeyeceksin dedi içinden. Soğuk rüzgarlar esiyordu sanki üstüne doğru, başını yasladığı taş sanki daha da soğumuştu, açamıyordu bir türlü gözlerini. Soluk alıp verişleri hızlanmıştı, sonra her yer yeniden karardı, bilinci durdu. Dingin bir uykuya dalmıştı Adel Kaira.


* * * * *


Şehrin gürültüleri uyandırmıştı onu uykusundan, tutulmuş ensesini elleri ile kavrayarak açmaya çalıştı. Ne işi vardı burada, onun karanlıkta, zindanların içinde olması gerekiyordu. Yeni ışıyan güneşin ışığı bakmayı unutmuş gözlerini yaktı, ovuşturdukça yaşlanıyordu kızıl gözleri.
Doğrulduğunda şehrin meydanında olduğunu fark etti, etrafındakiler onu şaşkın bakışlarıyla süzüyordu. Bir Kafka ışığın ortasında yapayalnızdı., gurubu anımsadı birden. Batı yurduna doğru gidenlere katılmalıydı. Yoksa geç mi kalmıştı ama ileride gördüğü kalabalık daha vaktinin olduğunun müjdecisiydi. Ormana doğru ilerleyen kalabalığa yetişmek üzere hızlı adımlar atmaya başladı. Kara cüppeleriyle, ölmüşte mezardan kalkmış hareketleri ile Kafka’lar Batı yurduna doğru yürümeye başlamıştı bile.
Bir sürüngen ustalığında süzüldü aralarına, karnı hala açtı, susamıştı. Etrafını belli etmeden seyrederken şehrin çıkışında gecelemiş olduğunu fark etti, demek ki buraya kadar gelebilmişti. Peki bundan sonra ne yapacaktı, savaşmaya gidiyordu anlaşılan ama kimse onu bir savaşa veya bir yolculuğa çağırmamıştı. Kulaklarında bir fısıltı vardı ama bu her zaman duyduğu o ses değil di bir başkasının sesiydi bu. Etrafında kendi ırkından bir çok insan vardı. Kimileri kendisi gibi yağlı,pis ve leş gibi kokan cüppelere bürünmüş, kimileri ise hala zamanla yırtılmış, sağdan soldan bulduğu eski püskü kıyafetler giymişti. Biraz ileride bir çok tezgah vardı, kafalarının içindeki sesler tezgahların üzerindeki miğferleri, kalkanları, silahları yoksa silah almalarını, kısaca donanmalarını söylüyordu. Gurup söylenenleri yaptı, uzunca bir süre donanmak için beklenildi, sonra yeniden yürüyüş başladı.
Cezakara’ların sesiydi bu, Kafka’ları harekete geçiren büyülü sesleri ile bilinç altından hükmediyorlardı beyinlerine. Adel Kaira her şeyin farkında olmasına karşın yine tereddüt etmeden o sesin söylediklerini yapıyordu. Yürümelerini söylüyordu ses, kendilerini bu hale sokan insan ırkından hesap sormaya gittiklerini söylüyordu. İntikamlardan, savaştan ve çok kanlar döküleceğinden bahsediyordu.
Bir an olsun kendini yeniden kurtardı bu seslerden. Asıl beklediği Sherminn’in sesiydi. Yoktu ama Sherminn seslenmiyordu ona. Uyandığından beri duymamıştı onun sesini. Peki o olmadan ne yapacaktı, nasıl kendini ayık tutacaktı. Cezakara’ların büyülerini hissedebiliyordu, hiçbir direnç göstermeden de harfiyen uyuyordu komutlara. Acaba kandırılmış mıydı, bütün Kafka’ların kafasındaki ses Sheminn’ in sesimiydi.
“ Bana ihtiyacın yok Kafka…”
Sherminn ona seslenmişti, sonunda onun sesini duyduğunda tekrar yüreklenmişti.
“ Sen ben olmadan da kendini ayık tutabiliyorsun, onun için sana ancak yolun açık olsun diyebilirim. Uyan ve geri gel, beni buradan çıkart…Beni serbest kıl…”
Ardından ses sanki sonsuza dek susmuşçasına kayboldu zihninden. Yeniden Cezakara’ların komutlarını işitmeye başladı, söylenen her şeyi yapıyordu ama asla kendini kaybetmemişti, bilinci açıktı.
Etraflarında atlarıyla beraber kimi Pan savaşçıları eşlik ediyordu kendilerine. Şehirden uzaklaştıkça hiç tanımadığı bir rahatlık kaplıyordu bedenini, bir zamanlar huzur diye adlandırdıkları şeydi bu. Fazla dikkat çekmemek için tedbirli davransa da, görmeyi unuttuğu manzaraları seyretmeden de edemiyordu. Ağaçların yeşilini görebiliyor, çimenleri hissedebiliyor, kuşların sesini duyabiliyordu.
Cezakara’nında sesi vardı kulaklarında, beyninde, kafasının içinde yankılanıyordu ama Adel kendi bildiği gibi hareket ediyordu. Sadece açığa çıkmamak için etrafındakiler ne yapıyorsa onu yapıyor, yürüme şekillerini bile taklit etmeye çalışıyordu.
İblis ruhu hala içindeydi, bu sefer kendi ruhu onu esir almıştı. Zamanı geldiğinde ise kovacaktı benliğinden.
Bakışlarını yukarı, güneşe doğru kaldırdı, artık ışık gözlerini yakmıyordu. Kayaları tırmanmaya başladılar,ağır kayalardan oluşan büyük bölgeleri aşıyor,dar boğazlardan iniyor; sivri uçlu, dipsiz yarıklardan aşağıya düşme tehlikesi ile dolu yokuşlarda ayaklarını sıkı basmaya çalışıyordu Kafka. Gurubun sayısını tahmin etmeye çalıştı, yaklaşık bin ile bin iki yüz kişilik bir Kafka ordusuydu bu. Irkından geriye kalanlardı bunlar, birazı daha zindanlarda iblis bekçiliği yapmaktaydı.
Bulutlar dağ doruklarına dokunmaya başlamış, bir uçtan bir uca bütün ufku kaplamışlardı.Ağır yağmur parçaları düşmeye başladı toprağa ve sıcak tenlerine çarparak. Bütün vücudu ağrısa da yola devam etmeye zorluyordu kendini.
Üç gündüz, üç gece geçirmişlerdi yolda ve Galkhar topraklarından çıkış olan Garmnich boğazına doğru yaklaşmışlardı. Zirvelere doğru ilerleyeceklerdi ve iki gündür süren yağmur kara dönmeye başlamıştı bile. Garmnich her zaman karlı ve soğuk olurdu. Gurup karlı ve soğuk zemini deşerekten yokuşları tırmanmaya başladı, boğazı boydan boya geçen yol bu mesafeden bile fark edilebiliyordu. Kısa bir tırmanıştan sonra patikaya ulaştılar ama bu yol dolanaraktan Garmnich’in zirvesine doğru yol veriyordu, daha sonra inişe geçerek aydınlık toprakların yumuşak iklimine doğru kılavuzluk yapacaktı onlara.


* * * * *



Karanlıktan iyice söküp almıştı kendini, aydınlıkta bile tereddüt etmeden, saklanma gereği hissetmeden gezinebiliyordu. Konuşan, düşünen ve üreten canlıların arasına karışmıştı artık.
Dün akşam ve bu gün sabah yaşanan hareketli anlardan sonra Tiblis, günlük yaşantısına devam ediyordu. Hanlar, pazarlar, demirciler, kumarcılar, hırsızlar ve kuytu köşelerde ufak meselelerden bile birbirilerini öldürenler.
Kendisine dikilen şaşkın bakışların hiç biri umurunda bile değildi Artunç’un. Pan’lar, Garabeht’ler ve azınlıkta olan çöl insanlarının hepsigündüz vakti aralarında gezinen bu Kafka’ yı süzüyordu. Bunlardan hangisi cesaret edip Cezakara’lara durumu anlatacak o da belli değildi.
Kafka gurubunun şehirden ayrılmasından bu yana izlendiğini fark ediyordu Artunç. Ancak kendisini gözleyen gözlerin sahibini ürkütmemek adına hiçbir şey fark ettirmemişti.
Pis dumanlar ve pis kokular vardı bu şehirde, isler insanın üstüne yapışıyordu adeta. Her yerinde, her köşesinde, her taşın altında bir kötülük yatıyordu bu şehirde. Güneş bile onun puslu manzarasını aydınlatmaya yetmiyordu, onun ışıkları asla bu şehre ulaşmazdı. Sivrilmiş, siyah taşlardan yapılmış; kulelerin, çatıların altında karınca sürüsü gibi dağılmıştı burada yaşayan ırklar.
Pan’ lar aslında tüm nüfusu ile burada yaşamıyordu, buna Garabeht’ler ile çöl insanları da dahildi. Galkhar topraklarında ırklar daha ziyade kabileler halinde yaşarlardı, şehir onlar için bir eğlence yeriydi. Pan’lar daha düzenli sayılabilirdi, onlar beylikler ve küçük aile gurupları halinde; dağlarda ve ovalarda yaşıyorlardı. Garabeth’ler ise bataklık ve kuytuları kabileler halinde mesken tutmuştu. Çöl insanları da Kum yurduna yakın bölgeleri seçmişlerdi.
Şehir farklıydı, burası karanlığın Kralına aitti ve Tiblis’in her bir noktasında onun kuralları geçerdi. Bu üç ırkta bu şehir hariç hiçbir yerde bir adara yaşayamazdı zaten. Gerçi bu şehirde de kendi aralarında guruplar kurmuşlardı ama karanlığın büyücü askerleri Cezakara’lardan korkularına huzuru bozacak eylemler yapamıyorlardı. Geçmiş zamanlarda yaşanan bir takım olaylar bu fikirlerinden caymalarına neden oluyordu.
Cezakara’lar fazla görünmezdi şehirde birliğin bozulmaya başladığı zamanlarda acımasızca müdahale ederlerdi olaylara. Savaşlara bile bir kaçı komutanlık yapmak için gider, diğerleri ise şehri, Dulkara’yı ve karanlığın Kralını korurlardı. Seferler Pan’lara ve Garabeht’lere aitti, sayıları her zaman Cezakara’lardan üstün olmuştu.
Tiblis, çok eskilerde bilinen bir efsaneye göre Pan’ların şehriydi aslında, dikkatlice bakıldığında mükemmel sayılabilecek bir mimarisi vardı ancak sadece bir efsaneydi artık. Şehirdeki; hanları, pazarları, Pan’lar işletiyor, devir teslimleri kendi aralarında yapıyorlardı. Diğerleri ise sadece müşteriydi.
Bu gündüz vaktinde bile loş bir karanlığın hakim olduğu, küflü tahta masa ve sandalyeler ile dekore edilmiş bir handa buldu kendini. İçeride rahatsız edici derecede duman ve şarap kokuları vardı, iğrenç bir yemek kokusu da dikkatini çekmişti ama yemekti işte. Güzel Pan kadınları vardı içeride sadece kendi ırklarından olan erkekler ile ilgileniyorlardı. Garip bir ırktılar aslında; kadından erkeğine sonderece muntazam hatlara ve çizgilere sahiptiler. Kadınları son derece güzel, erkekleri ise bir o kadar yakışıklıydı, hatta sivri kulakları onları daha da çekici yapmıyor değildi. Garabeth’ler ile çöl insanları da vardı içeride, onlarla da kendi ırklarından kadınlar ilgileniyordu.
Artunç içeri girdiği andan itibaren tüm gözler üzerine yoğunlaşmıştı. Şöminenin tam önündeki boş masaya geçti ve oturdu. Kimse ilgilenmemişti onunla, istediği bir şeyin olup olmadığı sorulmamıştı kendisine. Sadece şaşkındılar, buralara asla bir Kafka gelmezdi, bu yeni bir şeydi onlar için.
Boş şarap kupalarını masalardan toplayan genç Pan’a seslendi.
“ Yemek ve şarap getir bana…!”
Herkesler susmuş, sesin geldiği masaya dikkatlerini vermişti. Çok uzun zamandır Kafka’lar ile beraber yaşıyorlardı bu şehirde, bir tanesinin bile konuştuğunu bu güne dek kimse görmemişti. Genç Pan tereddütle yaklaştı yanına, sesi titriyordu sanki.
“ Ödeyebilecek misin…”
Artunç onun yüzüne bile bakmadı, elleri ile tahta masa üzerinde ritimler tutuyordu. Derin bir nefes aldı, içinde biraz tuttu ve dışarı saldı.
“ Ben değil ama arkamdan gelen o sürüngen ödeyecektir…”
Garson yeni gelen birisi var ise görebilmek için içerisini süzdü. Siyah cüppeli bir çöl adamı vardı, Darrekna’ydı bu, korkulu adımları ile masaya süzüldü. Titreyen elleri ile bez bir kesenin içinden altın bir parça verdi garsona ve tısladı.
“ Onun istediklerini getir lütfen genç Pan hısss…!”
Genç Pan buruşturduğu yüzü ile Darrekna’yı baştan aşağıya süzdü, elinden altını alaraktan mutfağa doğru yöneldi. Etrafını süzdü çöl adamı herkes kendilerine bakıyordu ama onu buralarda tanıyan olmadığından içi rahattı. Buradan hiç kimse Lorduna bir Kafka ile oturduğunu yetiştirmezdi. Zaten Cezakara’lar ile muhatap olmak asla istemezlerdi de.
“ Otur bakalım sürüngen…” dedi Artunç otoriter sesiyle. Çöl adamı ses bile çıkartamadan süzülüverdi boş sandalyeye.
“ Sabahtan beri neden takip ediyorsun beni ?”
“ Sizi arıyordum tısss…”
“ Neden ?”
Darrekna etrafını tekrar süzdü.
“ Yemeğinizi yeyin ve kalkalım hısss, buralar sizin için güvenli değil tısss…Dağlara kaçın efendim tıssss…Hem gücünüzü toplar, hemde Cezakara’lardan bir müddet hısssss uzakta olmuş olursunuz tısss…”
Kızarmış gözlerini çöl insanınkilerle buluşturdu.
“ Neden bana yardım ediyorsun ve bana sürekli efendim diyorsun?”
Darrekna tıslayarak gülümsedi.
“ Siz o sunuz tıssss…”
“Kim ?”
“ Korumar tısss…!”




* * * * * * * * * *


Sherminn (2)
Yazı Sahibi
Sargın Seber
Sargın Seber tarafından 16.3.2007 tarihinde eklendi 1009 kez okundu.

Etiketler

Yazı İşlemleri

Okuyucu Puanı

Telif Hakkı Uyarısı
Sherminn (2) isimli yazı, Sargın Seber tarafından 3/16/2007 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...


Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Isminiz ve Soyisminiz :
Tavsiye Edeceginiz E-Posta Adresi :
çok keyifliydi tebrikler ediyorum


3/20/2007 tarihinde yorumlandı.

iki bolumude bir nefeste okudum...harikaydılar...devamını beklıyorum...


3/19/2007 tarihinde yorumlandı.

Harika ya... Müthiş bir hayal gücü...


3/17/2007 tarihinde yorumlandı.

Pan'lar aslında bildiğimiz Elf'ler galiba. Elinize kaleminize sağlık merakla takip ediyorum sizi Hüseyin KÖKNAR


3/16/2007 tarihinde yorumlandı.


Aralık
5
Başsız
Mehmet ÇalışkanFantazi Hikayeleri • 14 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
4
Yitik Oğlan Yitik Kız
Ali Osman TaşlıcaFantazi Hikayeleri • 19 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
3
Son Savaş 4
Abdullah ŞengülFantazi Hikayeleri • 16 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Aralık
1
Oyun 2 (son)
Deniz ErFantazi Hikayeleri • 71 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Kasım
30
Kiralık Ölü
Mehmet ÇalışkanFantazi Hikayeleri • 59 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Ocak
5
Sherminn ( 8 )
Sargın SeberFantazi Hikayeleri • 1681 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Nisan
17
Sherminn ( 7 ) / Abeldee Savaşı
Sargın SeberFantazi Hikayeleri • 2306 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Haziran
4
Sherminn ( 6 )
Sargın SeberFantazi Hikayeleri • 1403 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Nisan
4
Ask Sarhosu
Sargın SeberSerbest Şiirler • 309 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Nisan
4
Eski İstanbul`u Ararsın
Sargın SeberSerbest Şiirler • 351 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Nisan
17
Sherminn ( 7 ) / Abeldee Savaşı
Sargın SeberFantazi Hikayeleri • 2306 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Ocak
5
Sherminn ( 8 )
Sargın SeberFantazi Hikayeleri • 1681 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Mayıs
3
Sherminn (genel)
Sargın SeberFantazi Hikayeleri • 1675 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Haziran
4
Sherminn ( 6 )
Sargın SeberFantazi Hikayeleri • 1403 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Şubat
4
Sherminn (5)
Sargın SeberFantazi Hikayeleri • 1302 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.

Anahtar Kelimeler Sherminn (2), Sherminn (2) hikayesi, Sherminn (2) hikaye, Sherminn (2) nedir?, Sherminn (2) hakkında bilgi, Sherminn (2) hikayeleri, Sargın Seber hikayeleri, Sherminn nedir, Sherminn hikayesi, Sherminn hikayeleri, (2) nedir, (2) hikayesi, (2) hikayeleri,

edebiyat
Site Menüsü
Hikaye Deneme
Şiir Makale
Yazarlar Ünlü Yazarlar
Yarışmalar Forum
Bazen... Keşke...
Fotoğraflar Günlükler
Nedir... Kimdir...
Edebiyat Atatürk Köşesi




ADnet Reklamları

Köşe Yazıları
Ertuğrul Erdoğan
Minik Kuş

Erol Sunat
Bizi De Bu Hikayeler Hikaye Etti!

Sezer Nişancı
Kızıyorum Ama Bak

Sponsor Reklamlar
ödev sitesi rottweiler

Diecast Türk

siz de?


Hikayeler    Copyrights © 2000 - 2008 Hikayeler.net | Tüm Hakları Saklıdır          xhtml validcss valid Rss | İletişim
Text Reklamlar : Loans | Credit Card | Credit Card | Share Prices | Free Credit Report | Gazlıgöl | Saat | Videolar Arkadaş Bul