Sherminn (3)Sherminn (3)Şehrin kalabalık pazar meydanlarının birinde, taş bir sütuna yaslanmış olarak bekleyen Gilmatt; hayatını idame ettirebilmek için ne kadar yasa dışı iş varsa yapan biriydi. En iyi olduğu iş ise Yelkeser’e gelen yabancıları dolandırmak ve soymaktı.Bir tezgahın önünde meyve satın alan iki kişiyi uzun süredir takip ediyordu. Yelkeser’in yabancısı oldukları her hallerinden belliydi.İzlediklerinden biri uzun boylu ergenlik çağını yeni geçmiş bir genç bir kız, diğeri ise ergenlik çağına daha zamanı olan bir kız çocuğuydu. Toprak renginin tonları taşıyan pelerinlerinin kapşonları ile yüzlerini gizlemeye çalışmalarından ve tedirgin fakat temkinli bir şekilde etrafı kolaçan etmelerinden bir şeylerden kaçtıklarını, gizlenmeye çalıştıkları belli ediyordu. Kalabalığı asla terk etmiyor, sürekli aralarına karışıp kayboluyorlardı. Ne var ki Gilmatt bu kadar kötü özelliği arasında iyi bir takipçi ve iz sürücüydü. Bu iki kızı asla gözden kaçırmamıştı. Bu özelliğinden dolayı kimi konvoy ve kervanlara rehberlik eder ancak yarı yolda onları soyardı. Bu yüzden Gilmatt; kendisine güvenilebilecek cinsten bir insan değildi. Aldıkları meyveleri ödeyen büyük kızın bez kesesi takıldı gözüne, pelerininin içindeki deri kemerine takılıydı. Bu kemerede de mutlaka bir kılıç vardı, boş bir kız olmadığı belliydi. Zaten bir şeylerden kaçıyorlarsa mutlaka hazırlıklı olmalıydılar. Tespitleri üstüne daha dikkatli olması gerektiğine kanaat getirdi Gilmatt. Yabancılara yaklaşmaya başladı, kalabalıktan da istifade ederek kızın kemerine asılı keseyi el çabukluğu ile almaktı ilk düşüncesi. Avları meyvelerini yiyerek kalabalığın arasında ilerliyordu, tam arkalarına yanaşarak bir fırsatını kollamaya başladı. İleride kalabalığın kargaşa yarattığı bir tezgah gördü, iyi bir fırsattı onun için. Sıkış tepiş insan yığınlarının arasından geçerken hissettirmeden kesesini alabilirdi. Tezgahın önüne yaklaştıklarında büyük olan kızı omuzu ile ittirerek yaslandı. Kalabalığa iyice sıkışan kız, bir yandan küçük kızın elini sıkıca tutarken, diğer eli ile kesesine dokunan kötü niyetli eli kavradı. Kalabalığı beraberce yarıp geçerek mermerden yapılmış bir çeşmenin önünde durdular. Kız hışımla Gilmatt’ a doğru döndü yüzünü, küçük kızıda çekerek arkasına kontrollü bir şekilde gizlemeyi de ihmal etmedi. Esmer, kahverengi gözlü, dağınık saçları ve kirli sakalıyla şirin hatta yakışıklı sayılabilecek genç bir delikanlıydı Gilmatt. Planının başarısız olmasına karşın bu sefer bu özelliğini kullanarak durumu lehine çevirmeye çalıştı. Hınzır ama şirin gülümsemesiyle kızın gözlerinin içine gülmeye başladı. “ Benden hoşlandığını söyleyebilirdin de…Böyle sorgusuz sualsiz kalabalık arasından çekip alman bence çok kaba bir davranış güzelim…Senin gibi nazik bir bayana yakışmıyor…” Yüzü kapşonundan dolayı tam seçilemiyordu, kız çevik bir hareketle kapşonunu sıyırdığında bir çift güzel ama bir o kadar da öfkeli mavi gözler ile karşı karşıya kaldı. Konuşmadan, burnundan soluyan kız aşağıdan yukarıya doğru süzdü onu. “ Bizi soymaya mı çalışıyordun sen?” Güzel ve duru sesinde bir öfke vardı, ayrıca öyle sıkı kavramıştı ki bileğini ani bir hareketle çekip kurtarabilirdi ancak etrafta Yelkeser askerleri vardı. Eğer bu kız bağırırsa hepsi peşine düşebilirdi. Onun için sakince beklemenin en iyi yol olacağına karar verdi. “ Sana söylüyorum, konuşsana… Soymaya mı çalışıyorsun ?” Güzel mavi gözler, pürüzsüz bir ten, duru bir ses ve güzel bir vücut tarafından esir alınmış gibiydi. Elindeki sızıdan dolayı da kızın ne kadar güçlü ve öfkeli olduğu tahmin edilebiliyordu. Şirin ve muzip bakışlarını bozmamıştı Gilmatt, ukala tavırlar sergilemeye devam etti. Diğer ufak kıza takıldı gözleri, büyük bir ihtimal kardeş olmalılar diye düşündü. Çünkü büyüğüne bayağı benzer çizgileri vardı yüzünde. “ Bana hırsız mı demek istiyorsunuz güzel bayan?” Genç kız esmer yanığı yüzünü buruşturdu. Öfkesinden kıpkırmızı kesilmişti. Garip bir şekilde bu konuşmaları yaparken dikkat çekmemeye gayret ediyordu. “ Bana bak adi herif, elin kesemin üstündeydi, sen benim kesemi çalmaya çalışıyordun… Anlayamayacak kadar aptal mı sandın beni…” “ Kesenizi mi ? Kalbinizi belki ama kesenizi asla güzel bayan…” “ Bırak şimdi soytarılığı da askerlere vermeden bas git hadi…” Küçük kız meraklı ve endişeli gözleriyle Gilmatt’ı süzüyordu. Eğer kendisini askerlere teslim edecek olsa bunu çoktan yapardı. Demek ki kız fazla dikkat çekmek istemiyordu. “ Neden vermiyorsun o zaman, evet seni soymaya çalıştım ve yakalandım. Tamam istersen gidip ben askerlere teslim olayım ne dersin?” Kız sert bir şekilde kavradığı eli aşağıya doğru salladı. Küçük kızı da çekerek hışımla arkasını döndü. “ Ne yaparsan yap geri zekalı herif… Burada seninle vakit kaybedemeyiz…” diyerek hızla kalabalığın arasına karıştı. Yakalanmıştı ve kızın kendisini yakalatmamasına minnettardı. Bir yandan da bu esrarengiz halleri kendisinde merak uyandırmıştı. Kızın peşinden kalabalığa daldı, gözden kaybetmeden seyrek bir noktada tekrar yanlarına yaklaştı ve kızı kolundan tuttu. “ Bak özür dilerim, yaptığımdan dolayı çok üzgünüm, yardıma ihtiyacınız var gibi gözüküyor…” Kız kedini kasarak durdu, kolunu tutan kaba kollara tehditkar bir göz attı. “ Senden yardım isteyen olmadı, bırak kolumu…” “ Adım Gilmatt, size yardım edebilirim…” “ İstemiyoruz. Bizi rahat bırak yeter, hem beni soymaya çalışan aşağılık bir hırsızdan neden yardım isteyeyim ki…” “ Aşağılık mı? Haksızlık yapma lütfen… Tamam hata mı kabul ediyorum ve tekrar özür diliyorum…” “ Ne yapışkan bir şeymişsin sen… İstemiyorum anlamıyor musun… Hayır diyorum sana..” “ Adını söylesen bana…” “ Neden söyleyecekmişim… Bak seni yakalatmadığım için kendini şanslı say. Yoksa kesinlikle böyle bir şey yapmazdım… “ Biliyorum sende askerlerden kaçıyorsun…” “ Kaçmıyorum…!” Meydanın başında gördükleri kızı heyecanlandırmıştı, korku ile diğerini kavradı. Kenarda kumaş satan tezgahların birine yanaşarak asılı duran bir bez parçasının arkasına gizledi kendini ve kardeşini. Gilmatt şaşkın, kızın baktığı yöne doğru döndü. “ Ne oluyor ? Kimden kaçıyorsunuz ?” Sanki duyacaklarmış da gelip onları bulacaklarmış gibi titreyerek fısıldadı kız. “ Ne olur bizi rahat bırak lütfen…”. Sonra elini pelerinine attı ve keseyi eline aldı. “ İstediğin buysa al ve ne olur git…” Gilmatt keseyi görmemişti bile, onun dikkatini çeken ileride saraya doğru giden kıvrımlı yolun başındaki ata binmiş kızıl cüppelilerdi. “ Sweng’lerden mi saklanıyorsun ?” Şaşkınca güldü.” Neden ?” “ Bu seni hiç ilgilendirmez, al bunları ve defol…” dedi kız keseyi göstererek. Amam artık Gilmatt kese ve içindeki şeyler ile ilgilenmiyordu. Onu meraklandıran kızın bu gizemli halleriydi. Tekrar iki kız kardeşe baktı. Küçük olan bir hayli korkmuştu, gözlerini yumarak sıkı sıkı ablasının pelerinine sarılmış endişe ile olacakları bekliyordu. “ Hayır…!” dedi keseyi tutan eli geri iterek. “ Onları istediğimi hiç sanmıyorum… Gelin benimle size yardım edeceğim…” “ Hayır, istemiyorum…” “ Kardeşin çok korkuyor, böyle meydanlarda gezinerek fark edilirsiniz, gelin benimle, sizi götüreceğimim yerde sizi bulamazlar…” Kızın bütün öfkesi uçup gitmiş yerini ise içinden bir başlarına çıkamayacakları bu durumun güvensizliği sarmıştı. “ Nasıl ?” dedi titreyerek ve bakışlarında asla güveni olmadığını taşıyan izler vardı. Zor bir durumda olduğu için şu an ki yardım elini geri çevirip çevirmemekte karasız kalmıştı. Atlıları da takip etmeyi ihmal etmiyordu. Birkaç Sweng, onlara eşlik eden bir gurup silahlı adam ve Yelkeser atlıları gözden tamamen kaybolunca saklandıkları perdenin arkasından açığa çıktılar. “ Evet seni dinliyorum…” Yine o cesur ve sert tavırlarına bürünmüştü kız. Gilmatt’ ın yüzüne tekrar cüretkar bir gülümseme belirdi. “ Ha şöyle… Aynı şeylerden bahsetmeye başlayabiliriz.” “ Sakın bir numara yapmaya kalkma…” Pelerinini sıyırarak kılıcını bir an gösterip tekrar örttü. “ Yoksa acımadan boğazını keserim… Sakın beni hafife alma bu görmüş olduğun kılıcı çok iyi kullanırım.” “ Ona hiç şüphem yok güzel bayan… Merak etmeyin bana güvenebilirsiniz…” “ Bir de sürekli olarak bana güzel bayan deme… Sinirime dokunuyorsun…” Geniş bir kahkaha patlattı Gilmatt; bu güne kadar hiçbir kız veya kadından böyle tehditler duymamıştı, her şeyin bir ilki varmış demek diye düşündü. “ Beni takip edin…” dedi gülmeye devam ederek. * * * * * Biraz önce şehirde seyreden atlılar sarayın avlusundan içeri girmişleri, etrafı çiçekler ile bezenmiş taş şadırvanın etrafında kümelenerek atlarından indiler. Dört Sweng, dokuz silahlı koruyucu ve on beş Yelkeser askeri sarayın giriş kapısına doğru yaklaştıklarında onları kapıda Yelkeser’in baş büyücüsü, Thin-Rhool’un bekler vaziyette olduğunu gördüler. Pahalı kumaşlardan elbisesi ve gösterişli asası ile mermer merdivenlerden koşarcasına indi. “ Sizleri Yelkeser’de görmek büyük onur bizler için, şehrimize hoş geldiniz…” diyerek Sweng’leri sıra ile başını eğip, isimlerini telaffuz ederek selamlamaya başladı. “ Üstat Howach, üstat Gerede saygılar… Üstat Pattiliam ve…” sona geldiğinde ise takılmıştı bu genç Sweng’i ilk defa görüyordu. “ Galcha…!” diyerek tamamladı, ismi Pattiliam olan ak saçlı, ak sakallı ve yüzünde yumuşak bir ifade olan kızıl cüppeli Sweng. “ Birliğimizin yeni üyesi. Genç. Bir o kadar da başarılı bir büyücü ve de bilim adamı. Yavaş yavaş konseyde gençlere de yer vermeye başlıyoruz…” Yapmacık bir gülümseme ile onu da selamladı Thin-Rhool. Howach ve Gerede’nin Galcha’ya olan kinayeli bakışlarını görememişti. “ Kral Fillar-Dosse nasıllar, sağlıkları yerindedir umarım” dedi adı Howach olan. Mağrur adımlar ile Thin-Rhool’ e yaklaşarak elini sıktı. “ Ve umarım getirdiğimiz haberler bir hayli keyfini kaçıracak…!” Pattiliam bir ara Howach ile koruyucuların en kıdemlisi ve en gaddarı olan Trozaniak ile bakışmalarını fark etti. Trozaniak saçları tamamen kazınmış kel kafasıyla başını öne eğdi. Belli ki Howach’ın bu şehirde pis bir işi vardı ve Pattiliam bunun ne olduğunu çok iyi biliyordu. Şimdilik görmezlikten gelmenin en mantıklı yol olduğunu düşündü. Askerleri ve silahlı koruyucuları avluda bırakan beş büyücü merdivenleri ağır ağır çıkaraktan kapıdan içeri girdiler. Pattiliam fark ettirmeden avluya doğru göz ucuyla baktığında ise Trozaniak’ın iki koruyucu ile beraber şehre doğru gidiyor olduğunu gördü. İçeride kendilerini altı büyücü daha karşıladı. Bu büyücülerin Thin-Rhool’e nazaran daha genç oldukları görülüyordu. “ Öğrencilerim ve Yelkeser’in gelecekteki koruyucuları…” diyerek gurubu Sweng’lere takdim ederken tekrar o yapmacık gülümsemesini göstermişti. İçlerinde en kıdemli sayılan Pattiliam ve Howach önde, yanlarında Thin-Rhool, arkalarında Gerede ve Galcha ilerlemeye başladı. Diğer gurup arkalarından dağılmış, her biri kendi günlük uğraşlarına dönmüştü. Çeşitli tablolar, heykeller ve değerli taşlarla döşenmiş büyük bir holde yakılanarak geziniyordu ilerleyen büyücülerin konuşmaları. Thin-Rhool; Sweg’lerden Andropejya hakkında son gelişmeleri Kral Fillar-Dosse’ den önce öğrenip, meclis içindeki toplantıda yararlı fikirler üretmek istiyordu. “ Batı yurdundan haberciler anca ulaşabilmiş olmalılar…” dedi Howach, Armatya Sweng Konseyinin başkanı sıfatının ağırlığı ile ki bu büyük onura da Pattiliam’dan sonra görevi devralarak ulaşmıştı. “ İki gün önce ulaştılar, öğrendik ki daha önceden üç haberci gurubu daha gönderilmiş ancak Pan’lar tarafından katledilerek durdurulmuşlar. Kral Arkan çok zeki ve ileri görüşlü bir lider; buraya, Kuzey yurduna ve Akduman’ a çeşitli yollardan birden fazla haberci gurubu göndermiş, durdurmaya çalışacaklarını ön görmüş.” Thin-Rhool çenesini sıvazlayaraktan devam etti. “ Şehrin hemen ilerisinde, batıya doğru yön alan Silfonsiat düzlüklerinde ikibinbeşyüz kişilik bir ordu hazırladık. Hareket etmeden evvel sizlerin gelmesini bekliyorduk…” “ çok iyi etmişsiniz…!” dedi Howach soğuk ve samimi olmayan ses tonuyla. Aklar bulaşmış siyah saçları, esmer teni, sert yüz hatları ve uzun boyu ile Pattiliam’ a nazaran daha esnek kuralları olan bir Sweng’ti. İçten pazarlıklı kişiliği mavi gözlerinden bile fark edilebiliyordu. Önceki başkanları Pattiliam’ın ne kendisine, nede görüşlere saygı duyardı. Kendisi gibi çoğunlukta olan katı bir Sweng milliyetçisiydi ve ona göre Anropejya üzerinde mutlak bir Sweng hakimiyeti olmalıydı. Bu kara parçasının yaşam senaryosunu Sweng’ ler tarafından yazılmalıydı, sonuçları ne olursa olsun. “ Andropejya’yı karanlık günler bekliyor…Eski zamanlar ait ne kadar lanet varsa hepsi Ateş diyarlarından bir çıkış yolu bularak bu tarafa geçmeye başladılar…” Pattiliam’ın bu sözlerini dikkatle Thin-Rhool dinlerken Howach ise ukala bir tebessümle karşıladı anlatılanları. “ Üstat Pattiliam’ın böyle bir tezi var ama güçlerimizin sınırlarını hesaplamadan yaptığı bu hesaplar insan ırkını gereksiz bir umutsuzluğa sürükleyebilir.” “ Ama kayıtsız kalmak gereksiz savaşlara da sürükleyebilir Howach…” diyerek cevapladı onu Pattiliam. Sweng konseyinde her zaman iki ayrı görüş hep var olmuştu. Bir gurup mutlak iktidarı savunurken, diğer gurup ise sadece yaşamı korumaları gerektiğine inanırdı. Zamanla taraflar arasında dengeler değişmeye, çözülmeler olmaya başlamıştı. Mutlak iktidarı isteyen gurupların sayısı çoğaldıkça, yaşam için çalışanlar azalmaya zamanla susmaya diğerlerine uymaya başlamıştı. Artık bir tek Pattiliam kalmıştı, zaten kendiside konsey tarafından sevilmiyor, fikirlerine de saygı duyulmuyordu. Başkanlık yaptığı dönemler dahil hep yalnız kalmıştı, konsey tarafından kovulmamak için hep sustu ve sonunda dayanamayarak başkanlığından istifa etti. Yerine başkanlığı devralan Howach ise kendisi ile beraber en yaşlı Sweng olmasının yanında, diğerleri üstünde müthiş bir güce ve saygıya sahip biriydi, ondan çekinirler ve hatta korkarlardı. Bütün bunların yanında en yaşlı Sweng’lerden olması ise onun avantajı idi, bu özelliği hiç değilse ona bir parça saygı göstermelerini sağlıyordu. Fikirlerine pek itibar edilmese de söyleyeceklerini çekinmeden söyleyebilme şansı vardı. Çoktan işini bitirebilirlerdi ama çok kuvvetli ve tecrübeli bir büyücüydü, yinede onu karşılarına almak istemiyorlardı. Thin-Rhool, Pattiliam’ın söyledikleri karşısında şaşkına dönmüştü. Dış yurtların büyücülerinin üstünde ise bir Pattiliam saygısı mevcuttu. Onlar Howach’a değil Pattiliam’a itibar ediyorlardı. “ Bu kadar vahim ne olabilir ki Üstat, Bu kadar çok endişelenmenizi gerektiren hangi emarelerle karşılaşmış olabilirsiniz ki ?” “ Bir çok yerde Tiridat’lara rastlanmaya başladı…” “ Tiridatlarmı ?” Buz gibi kesilmişti Thin-Rhool, namı değer Ateş diyarlarının bekçi köpekleri, kızıl kurtlar. Eski yazıtların mistik birer efsanesiydi hepsi. Howach ise ukala fikirlerini savunmaktan hala çekinmiyordu. Pattiliam ne derse mutlaka ona muhalif birkaç cümlesi vardı. “ Onlar olduklarından o kadar da emin değiliz…Ama görülen iblisler her neyse zaten koruyucularımız onları geldikleri yere geri gönderiyor. Bunlar çok normal olan şeyler.” İkisi, günlük hayatlarında yaptıkları genel tartışmalarına başlamışlardı. Sweng’ler tarafından normal olan bu durum Thin-Rhool için şaşırtıcıydı. Söylenenler doğruydu demek; Sweng’lerin içinde çok büyük ayrımlar oluşmuştu. Ancak Yelkeser’in baş büyücüsünün bilmediği bir şey daha vardı, bu büyük ayrımların kısaca özeti şuydu; Pattiliam ve diğerleri. “ Onları tesadüfen gördüler Howach…” dedi yaşlı Sweng ve imalı bir biçimde Howach’ın gözlerinin içine bakmaya başladı. “ Aslında aradığınız şey başkaydı…” diyerekten yoluna devam etti. Howach belli etmemeye gayret etse de Pattiliam’ın son söylediğinden büyük rahatsızlık duymuştu. İkiside bu tartışmayı fazla uzatma taraftarı değildi, şimdilik. Sonunda konuk katına ulaşmışlardı; kırmızı halıları, çeşitli heykeller, gösterişli sanat eserleri ile dolu koridorlarda ilerliyorlardı. Altın işlemeler ile süslenmiş iki kapının önünde durdular. “ İşte odalarınız Üstatlarım, yol yorgunusunuz akşama kadar istirahat buyurun… Akşam sofrasında Kralımız sizleri ağırlamaktan onur duyacak…” dedi Thin-Rhool ve yapmacık gülümsemesini tekrar takındı. Dört Sweng’i odalarının önünde bırakarak selam verip gerisingeriye dönerek uzaklaştı oradan. İki kişilik odalar tahsis edilmişti kendilerine. Howach ve Gerede bir odaya geçerken, Pattiliam ile Galcha diğer odaya geçti. Sessizliği bozan Howach olmuştu. “ Neyse bari biraz dinlenelim, malum epeydir at sırtındayız. Akşam yemeğinde görüşmek üzere şimdilik sağlıcakla kalın…” diyerek odasına geçti, peşinden de Gerede. Galcha, Pattiliam’ın yüzüne baktı, gözlerindeki mahcup izlerle sessizce odasına doğru süzüldü. Yaşlı bilge bunu fark etmişti, hoş görü kokan gülümsemesi ile oda peşinden girdi içeriye. Büyük bir odaydı burası, şöminesi yanıyordu, yanan odunların çıtırtıları ve yaydığı koku huzur vericiydi. Güzel kumaşlardan örtüler ile hazırlanmış yatakları vardı köşelerde. Şöminenin başında da iki minderli genişçe sandalyeler. İki büyük pencere ve ipek kumaştan perdeleri hemen göze çarpıyordu. Ayrıca yerlere serpilmiş halılar yumuşacıktı, çok fazla şamdan ve mum vardı etrafta. Geniş sandalyelerin yakınında bir masa; üstünde çeşit çeşit meyvelerin olduğu bir kap ile topraktan yapılmış bir su sürahisi ile dikkat çekiciydi. Pattiliam, şöminenin önünde duran geniş ve rahat görünen sandalyelerden birine oturdu. Çıkısından çıkardığı tütün kesesinden piposunu doldurmaya başladı. Son işlem olarak da, maşa ile ateşin içinde aldığı bir kor ile dumanlar üfleyerek piposunu ateşledi. Galcha ise odayı inceliyor, pencerelerden görünen avlu manzarasına arada bir bakıyordu. Sanki konuşmak istediği bir şeyler varmışta söyleyemiyormuş gibiydi. Bu durum Pattiliam’ da fark ediyordu ama ilk hareketin Galcha’dan gelmesini bekliyordu. Boğazında düğümlenmiş bir şeyler varmışçasına homurdandı Galcha. Sesliği o bozmuştu, hırıltılı sesiyle konuşmaya çalışıyordu. “ Howach, Tronaziak’ı nereye göndermiş olabilir ?” Pattiliam, duman karışmış nefesler alıp vermeye devam etti, bir müddet sessiz kalmıştı. “ Fark ettin demek…” “ Neyi ?” dedi Galcha, sesinde ve tavırlarında mahcup bir eda vardı. “ Daha göreceğin, görüp de şaşıracağın o kadar çok şey var ki Galcha… Bunlar daha başlangıç… “ Galcha cüppesini sıyırdı üstünden, kullanmaya karar verdiği yatağın üzerine yavaşça koydu. Tedirgin hareketlerine bir son vererek Pattiliam’ın karşısında boş duran saldalyeye bir solukta oturdu. “ Bakın siz benim hocamsınız…Sizden çok şey öğrendim ve öğrendiğim her şeyi, geldiğim bu noktayı ve daha fazlasını size borçluyum…” Yaşlı bilge bir cevap vermeden dinliyordu Galcha’yı. Dinlerken de gözleri şöminede dans eden alevler üzerindeydi. “ Bir tarafta olmak zorundaydım…Bun bana siz öğrettiniz…Fikirlerinize saygı duyuyorum ama ben yetiştikçe, öğrendikçe ve dahası anladıkça savunduğunuz fikirler bana cazip gelmemeye başladı. Bunun yanında tek kaldınız efendim…Size karşı mahcubum ama beni affedin. Ben iyi ve sizin gibi ihtiyaç duyulan bir Sweng olmak istiyorum. Bunun için güçlünün yanında yer almalıyım. Bence Sweng’ler Andropejya üstünde mtlak iktidara sahip olmalı…” Pattiliam hala dinliyordu, bu güne kadar yetiştirdiklerinin içinde en güvendiği ve en çok beklentisi olduğu kişiydi Galcha. Sweng’lerin bütün ideallerini unutarak sadece iktidar sahibi olma hırslarının karşısında olan bir büyücüydü Pattiliam. Galcha’yı da yetiştirirken ona fazlasıyla özen göstermiş, onun eski zamanlardaki Sweng’lere benzemesi için çok uğraş vermişti. Dahası Galcha’ da bu potansiyeli görmüştü. Hala da ona inanıyordu, bu yolculuğa çıkarken de bizzat gelmesini ayarlamıştı. Ancak çoğunlukta olan zıt görüş taraftarları onun gözünü korkutmuş ve hocasından uzaklaşmasına neden olmuştu. En son yapılan konsey toplantısında Galcha fikrini açıkladığında tüm umutları yıkılmıştı. O da diğer bütün Sweng’ler gibi mutlak iktidarı desteklemişti. Aslında korkmuş olduğunu da biliyordu. Galcha, Howach ‘tan ve gücünden korkmuştu, konsey içinde var olabilmek için inanamadığı bir fikride desteklemiş olabilirdi. Hala inanıyordu Galcha’ya, onu çok özel yetiştirmişti. Tüm eski Sweng sırlarını çözebilecek şifreleri aklına işlemişti. Belki de onunla daha açık konuşmanın zamanı geliyordu. “ Bak Galcha, sana olan güvenimi sarstığını inkar etmeyeceğim. Lakin hak verdiğim nedenlerin var, bunları görmezlikten gelmiyorum. Biraz dinlenelim, akşam yemeğinden sonra sana anlatacağım şeyler var. Sanırım bazı şeyleri de öğrenme zamanın geldi. Ondan sonra kendi kararını kendin verirsin. Seninle son kez konuşacağım Galcha… Son kez…!” Pattiliam, bu sözleri sarf ederken Galcha’nın adeta gözlerinden içini görmüştü. Onun sadece cesareti kırılmıştı ve geri kazandırılmalıydı. Galca yeniden mahcup halleri ile başını olumlu olarak salladı. O da hocasının ona anlatacaklarını merak ediyordu. Şimdi esas bekleyeceği Kral ile olan yemek değil onun için çok önemli olan bu konuşmaydı. Şimdiden sabırsızlanıyordu. Diğer odada ise Howach ile Gerede derin bir konuşmaya dalmıştı. Odalarındaki kasvet doğrudan konuşmalarına yansımıştı adeta. “ Şehirde olabileceklerinden emin miyiz efendim ? Yani… her yerde olabilirler.” Kendinden emin bir şekilde güldü Howach. “ Yol üstünde en yakın şehir burası ve en güvenli yerde burası. Dağlar da saklanırken güvende değiller. Tiridat’lar var, bir kez daha onlarla karşılaşmak istemeyecekler.” “ Yalnız Pattiliam her şeyin farkında. Bu günde o kızı aradığımızı ima etti. Tiridat’larla, onları ararken karşılaştık.” Bir nefret ve bir karanlık kapladı Howach’ın yüzünü. “ Yaşlı bunak artık çok olmaya başladı, artık o zamanını doldurdu. Bütün işlerimize burnunu sokuyor. Eski Sweng kurallarını önümüze getirerek bütün hakimiyetimizi sorguluyor. Halbuki Sweng’ler hiç olmadığı kadar güçlü ama o bunu anlayamayacak kadar kör…!” * * * * * Köhne bir hanın içinde köşeye sıkışmışlardı. Kalabalık olmasında bir avantajdı, bu döngüye karışmak daha iyi saklanmalarını sağlıyordu. Üç tabak yahni gelmişti masalarına, resmi konuşmalar eşliğinde devam ediyorlardı yemeklerine. Gilmatt, kızların ismini öğrenebilmişti; Büyük olan Liorfer, küçük ise İrongayrn. Garip olan küçük kız hiç konuşmamıştı, ablası ise sadece konuşmayı sevmiyor diyerek konuyu geçiştirmişti.Yelkeser’ in doğusundaki Miolawa yaylalarından geliyorlardı. “ Peki Sweng’lerden niye kaçıyordunuz ?” diya lafa başladı Gilmatt. Liofer lokmasını zor yutkundu. Eli ile ağzını temizleyerekten umarsız bir tavır takıntı. “ Hiç…Sadece Sweng’ler kız kardeşimi büyücü yapmak istiyorlar o kadar. Benim ise ailemden kalan bir tek o var. İrongayrn’ı onlara veremem.” Gilmatt zeki bir insandı, Liofer’in bu söylediklerine pek itimat etmedi. Eğer ailelerin rızası olmaz ise çocukları asla almazlardı. Eğer bu kızları takip ediyorlarsa daha büyük bir nedeni olmalıydı, demek ki ödül büyüktü. “ Neden takip ediyorlar o zaman?” Gilmatt’ın bu ısrarkar soruları karşısında iyice sıkılan Liofer yine de bir cevap vermeyi düşündü. Bu hırsız tahmin ettiğinden de akıllıydı. Söylediğine pek inanmış bir halinin olmadığı sorduğu sorudan bile belliydi. Gerçeği söyleyemezdi ona, çünkü bu adama asla güvenmiyordu. Gerçeği öğrenirse kendilerine karşı bir koz olarak kullanabilirdi. Sweng’lerin koruyucularıyla beraber geldiğini, İrongayrn’ı alabilmek için anne ve babasını katlettiklerini, ikisinin kaçıp dağlara saklandığını ama orada eski efsanelerde anlatılan iblis kurtları ile karşılaştıklarını ve bu yüzden en güvenlisi kalabalık bir şehirde saklanmak olduğunu söyleyemezdi. Gilmatt sorusuna bir cevap alamayınca üstelemedi fazla, nasıl olsa anlayacaktı gerçeği. Pek fazla acele etmesine ve bu esrarengiz kızları ürkütmesine gerek yoktu. “ Peki nereye gitmeyi düşünüyorsunuz?” “ Şehrin dışında, dağlarda garip şeyler oluyor…” “ Nasıl ?” “ İblisler dolaşıyor…” Gevrek bir kahkaha patlattı Gilmatt. “ Onlar hep var zaten, bunda garip olan ne ?” “ Eski hikayelerde anlatılan cinslerden. Ben hep onlar ile savaştım. Ormanda, dağlarda,kırlarda küçüklüğümden beri bir çok iblis gördüm. Bir çoğunu öldürdüm ama bunlar başka. şehrin dışı hiç de tekin değil…” “ Peki ne olacak o zaman ?” “ Buralarda kalamayız ama korkuyorum da. Ne yapacağımıza karar veremedim…” Küçük kızın gözlerine baktı Gilmatt, mavi gözlerinde başka bir şey vardı. İnsanın içine akan bakışları sanki donduruyordu onu. Her an taş kesilecekmiş gibi hissediyordu kendini. Oyalamayı düşünüyordu, kalacak bir yer bulup ardından da uygun bir ücretle Sweng’lere teslim etmeyi planlıyordu. Eğer Sweng’ler bu kadar üstünde duruyorsa bu kız çocuğu çok değerli olmalıydı. Bu büyücü takımının bu kızda istedikleri bir şey vardı. “ Şehrin daha dışına doğru bir han var orada size iş bulabilirim. Hem çalışır hemde saklanırsınız…” Bir cevap vermedi Liofer, nedense Gilmatt’ a duyabileceği en ufak bir güven zerresi dahi hissedemiyordu. İyiden iyiye bu adamın peşine takılmak ile hata yapmış olduklarını kabullenmeye başladı. “ Yok… biz başımızın çaresine bakarız.” “ Olur mu hiç… Size söz verdim ben, yardım edeceğim, merak etmeyin.” Gilmatt’ın gözlerindeki zeka parıltıları, hata yapmış olduklarını daha da doğruladı. Kesinlikle bir şeyler planlıyordu bu adam. “ Bak…Tekrar söylemekte yarar görüyorum. Eğer bir numara yaparsan bedelini ağır ödersin. Tamam bir hata yaptın, tanıştık ve ben bu hırsızlık mevzusunu unuttum. Yemeklerimiz biter ve ayrılırız. Herkes yaşantısına kaldığı yerden devam eder… Anlaşıldı mı?” Ses vermeden arkasına yaslandı hırsız, loş ışığın altından kendisine bakan iri bir boncuk misali gözlere baktı uzunca. Kendinden emin tavırları rahatsız ediciydi ama Liofer’ ede bir şey hissettirmek istemiyordu. “ Tamam siz bilirsiniz… Ben sadece yardım etmek istedim, madem başımızın çaresine bakarız diyorsunuz peki o zaman…” Ancak sözlerini tamamlayamadan kaba bir el kavradı Gilmatt’ın omuzlarını. Sıkıca sandalyeye doğru bastırdı. Kafasını çevirdiğinde dört adamın tetikte bekler olduğunu gördü. “ Seni üç kağıtçı çekirge leşi seni…” kalın ve tok bir sesle haykırıyordu kızıl sakallı. Oldukça iri sayılabilecek ve çiftçi olduğu her halinden belli olan bu adam. “ Seni bulamayacağımı sandın değil mi…” “ Rufus, dostum… nerelerdeydin sen !” Gilmatt gayet sakindi ancak onu tutan çiftçiler için aynı şeyler söylenemezdi. “ Bırak bu yalanları Gilmatt, altınlarım nerede?” “ Altınlar…Ha evet şu altınlar…Merak etme çok güvenli bir yerdeler. Bende seni bulup iade edecektim zaten.” Aslında zor bir durumdaydı şu an Gilmatt, Rufus’un onu bulması hiçte iyi olmamıştı. Liofer’in kınayan bakışlarını fark etti. “ Sana güvenmekle hata ettiğimizi başından beri biliyordum. Sen ahlaksız ve asla insanların güvenine layık olamayacak birisin…” diyerekte adeta yerin dibine soktu onu. “ Sakin olur musun biraz…!” Çiftçiler yaka paça ayağa kaldırdı Gilmatt’ı her an kaçmaya müsait bir mizacı olduğundan da temkinli davranıyorlardı. “ Gübre dedin altınları aldın…Ama bunca zamandır ne gübre geldi, neden seni görebildim. Demek beni kandırmakmış senin niyetin.” Rufus ve adamları sopa ve demirlerini hazırlamıştı, belli ki iyice hırpalayacaklardı kendisini. Hızla beynini işletmeye başladı, kaçış yolları planlıyordu. İşe yarar bir şeyde bulamamıştı zaten. “ Evet Gilmatt seni dinliyorum…” Rufus ‘un yanındaki üç adamda aşağı yukarı kendisi ile eşdeğer kalıplara sahipti. Herhangi bir kavgaya girişmesi soncu bu dördü tarafından kötü hırpalanır, olan kendisine olurdu. Tek çaresinin bir şaşırtmaca sonunda kaçmak olduğuna karar verdi. “ Durun biraz…” diye haykırdı Gilmatt, hanın içindeki müşteriler dahil herkesler sustu. Sesin geldiği yöne doğru bakarak, biraz sonra çıkacak olan bir arbedenin sıcak havasını teneffüs ettiler. Hızla Liofer’ e döndü Gilmatt. “ Ben sizi yine bulurum… Ama şimdi…” dedikten sonra kızın önündeki yahni dolu sıcak tabağı bir nefeste kapıp kendisini sıkı sıkı tutan Rufus’un suratına çarptı. Diğer üç adamda bu ani hareket karşısında bir anlık durgunluk yaşadılar, bunu fırsat bilen Gilmatt, en yakınındakine salladığı sağlam bir yumruk ile önünü boşalttı. Ortalık bir anda karışmıştı, bu hanın dışındaki meydanda da fark ediliyordu. Liofer içerisinden çok dışarısı ile ilgilendiğinden, onunda dikkatini yoğunlaştırdığı yer Pazar meydanıydı. Gilmatt çevik bir kedi gibi masaları ve sandalyeleri birer birer zıplayarak geçti ve kendini meydana doğru attı. Çiftçiler de peşinden devam ettiler. Liofer dışarıda kendisine bakan birkaç kişiyi fark etmişti. Yanlarında ise Yelkeser askerleri vardı. Kel kafalı irice bir adam kendilerine doğru bakıyordu. Onun kim olduğunu ise Liofer çok iyi biliyordu. “ Lanet herif…” diye homurdandı, İrongayrn’ın elini sıkıca tutarak hanın dışına doğru koşmaya başladı. Liofer’in gördükleri koruyuculardı ve kel kafalı o adam da Tronaziak’tı. Onlarda Liofer ve kardeşinin kaçmaya çalıştıklarını fark etmişti ancak kalabalığı yarıp hana varana kadar Liofer çoktan meydan da kaçmaya başlamıştı bile. “ Kaçıyorlar…” diye haykırdı Trozaniak. Kendisi ile beraber iki adamı daha peşlerine düştü. Liofer farkında olmadan Gilmatt ve onu takip eden çiftçilerin peşinden sıkı sıkı tuttuğu İrongayrn ile deli gibi koşturuyordu. Bu koşuşturmalar esnasında tezgahlar yıkılıyor, önlerine çıkan insanlara çarparak, onları yere yıkıyorlardı. İki ayrı dar sokağa daldılar, ileride sokaklar birleşiyordu ve bir anda Gilmatt ile yan yana buldular kendilerini. “ Deli misiniz neden peşimden geliyorsunuz…” Nefes nefese anca soluyordu Liofer, çok zor konuşabildi. “ Bizi de takip ediyorlar…” Şimdi onlara en yakın olanlar çiftçilerdi, sokağın sonuna doğru geldiler ve durup kılıçlarını çektiler. Gilmatt gardını alarak homurdandı. “ Önce şunları bir halledelim…” Liofer’e bakaraktan “ Başa çıkabilecek misin ? “ dedi. Kız evet anlamında başını salladığında çiftçilerde kendilerine ulaşmıştı. En öndekine önce bir tekme salladı, artından kılıcının kabzasıyla kafasına vurdu. Gilmatt’da kendisine hamle yapan çiftçinin sopasını engelledikten sonra salladığı sert bir yumrukla onu yere yıktı. İleriye doğru baktığında ise koruyucuların yaklaştığını gördü. “ Seninkiler…” sokağın sol tarafına hamle yararak Liofer’i uyardı. “ Buradan, çabuk olun…” Trozaniak ve adamları da aynı yolu takip etmek için ileri atıldıklarında Rufus ile Trozaniak çarpıştı. Aynı kişileri takip ettiklerini fark eden Rufus kel başlı adamı tutarak durdurdu. “ Hey onlar benim, altınlarımı almadan kimse…” sözünü bile tamamlayamamıştı ki Trozaniak’ın soğuk kılıcı karnını deşip diğer taraftan dışarı çıkmıştı. “ Çekil önümden sefil herif…” diyerek mırıldandı koruyucu, Rufus faltaşı gibi açılmış gözleri ile ruhunu teslim etti o an. Boş bir torba gibi yere yıkıldığında, yaşadığı manzaradan donmuş olarak şaşkın şaşkın birbirilerine bakan çiftçilerin gözlerinin içine tehditkar bakışlar fırlatıyordu Trozaniak. Bu kovalamacanın kendi sınırları çok aştığını fark eden çiftçiler vazgeçmek zorunda kaldılar. Ruhsuz, boş ve acımasız bir yapıya sahip bu adamın soğuk kılıcının tadına hiç biri bakmak istemiyordu. Gilmatt çiftçilerin vazgeçmiş olduklarını gördü ama bu seferkiler daha zorluydu. Şimdi dursa koruyuculara hiçbir şey açıklayamazdı. Liofer’le beraber kaçıyor olması onun dezavantajıydı. Çaresiz kaçacak ve kızlara yardım edecekti ama nasıl. Güçleri tükeniyordu artık. Liofer içinden lanetler yağdırarak bu kadar kalabalığın içinde bile kendilerini bulmalarına şaşırıyor bir yanda şanslarına hakaretler yağdırıyordu. İrongayrn’ da artık iyice yavaşlamıştı, Liofer onu kucakladığında ise yüzünü saklıyordu küçük kız. “ Tamam birtanem, sakın bir şey yapma… Dayan ha lütfen benim için dayan…Korkma ” Gilmatt bu sözleri işitmişti. Liofer hala mırıldanıyordu. “ Lütfen sakın yapma, dayan yoksa herkes seni fark edecek…” “ Burak ne yapacaksa yapsın…” diye haykırdı Gilmatt. “ Hiç gücüm kalmadı…” “ Sen karışma bilmediğin şeyler var. Zaten senin yüzünden fark edildik…” Ve sona gelmişlerdi anlaşılan. İçi küp dolu bir at arabası kapatmıştı yollarını. Birden tıkanıp kaldılar. Koruyucularda yetişmişti onlara. Şimdi karşılıklı durmuş birbirilerini süzüyorlardı. Hepsi nefes nefeseydi, bir an durup soluk alıp verişlerini dengelediler. “ Artık yolunuz kalmadı… “ Trozaniak’ın soğuk ve cansız sesi kanlarını dondurmuştu sanki. Öndeki iki koruyucu kılıçlarını ileri doğru uzatarak yaklaşmaya başladılar. “ Kaçacak yeriniz yok Liofer…Bence inadı bırak İrongayrn’ı bize ver…Söz veriyorum ona ve sana zarar vermeyeceğiz…” “ Annemle babama da aynı şeyleri söyledin ama şimdi yaşamıyorlar pislik herif…” Son nefesiyle attığı bir naranın ardından öndeki iki koruyucuyuda geçerek kılıcını Trozaniak’ın üstüne doğru salladı. Ama bu adam diğerlerine benzemiyordu, hiç zorlanmadan bu hamlesini engelledi ve elinin tersiyle attığı bir tokat onu, yollarını tıkayan at arabasına doğru savurdu. “ Boşuna uğraşma…Fazla vakit kaybettik kızı getirin…” diyerek kükredi. Arabanın tekerleklerine büzülmüş İrongayrn’ın gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Yediği tokat ile sersemlemiş olan ablasına baktı. Liofer zorlukla konuşabilmişti. “ Hayır İrongayrn…Hayır…” Kıpkırmızı kesilmişti küçük kızın gözleri, kendilerine yaklaşan adamlara nefret ile baktığında ise sanki tüm zaman durmuştu. Üç koruyucuda çakılıp öylece kalmışlardı, donmuşlardı sanki. Bir gayretle yerinden doğrulan Liofer, nefretle haykırdı ve yerde duran kılıcını alarak en önde kaskatı kesilmiş olan koruyucunun gırtlağına doğru sapladı. Adam yere yıkılmamıştı, hatta duruş şeklini bile bozmamıştı, bir heykel gibiydi ama boğazına saplanan kılıcı geri çektiğinde oluk oluk kanlar akmaya boşalıyordu. Gilmatt ve o esnada gelen at arabasının sahibi şaşkın bakışları ile yaşadıkları bu sahneyi izlerken Liofer’in sesi çınladı kulaklarında. “ Çabuk birazdan çözünürler, hemen gidelim buradan.” Arabanın sahibi atlarını çekiştirerek kaçarcasına uzaklaştı oradan. Şaşkınlığından yeni kurtulan Gilmatt’ da korkuyla küçük kıza baktı. “ Bu taraftan gidelim, saklanacak bir yer biliyorum…Orada bizi bulamazlar ve gece geldiğinde de şehri terk ederiz artık burada kalamayız.” Liofer, küçük kız kardeşini çekiştirerek Gilmatt’ın peşinden sokaklara tekrar daldı. Belli bir süre sonrada koruyucular çözülmüştü, sadece biri yığıldı yere diğer ikisi ayaktaydı. Emrindeki adamın yere yığılışını sakin bir tavırla izledi Trozaniak. Kız çocuğu yine aynı şeyi yapmıştı, onları dondurmuş ve kaçmışlardı. Etrafına ne kadar dikkatli baktıysa da onlara ait bir tek ize bile rastlayamamıştı. Yine ellerinden kaçırmışlardı anlaşılan. Gilmatt kendilerini terk edilmiş gibi görünen bir evin avlusuna, oradan da yerin altındaki tünellere doğru giden bir girişe getirmişti. Liofer itiraz bile etmeden tünellere doğru İrongayrn ile birlikte süzüldü. Gilmatt’ da peşlerindeydi ve İrongayrn’ın sırrınada bizzat şahit olmuştu. “ Demek bu yüzden sizi arıyorlardı. Madem kardeşinin böyle bir gücü vardı neden daha önce kullanmadınız ki. Boşu boşuna hayatımızı tehlikeye soktuk.” “ Bak…!” diye lafa başlayacaktı ki Liofer, Gilmatt fırsat vermeden cevapladı onu. “ Biliyorum, numara falan yaparsam sen bana bunu ödetirsin…Bunları diyeceksin değimli…” Liofer sustu ve tünel içinde ilerlemeye devam etti. Gilmatt’ın ise susmaya hiç niyeti yoktu. “ Sayenizde bende mimlendim, bir koruyucuyu öldürdün…belki farkında değilsindir ama sizinle beraber benimde başım artık büyük dertte.” “ Ben seni çağırmadım, bize takılan sendin…” “ Her neyse akşam bastırdığında şehri terk etmeliyiz. Bu tünelleri iyi bilirim fark ettirmeden şehir dışına çıkarız. Ama önce dinlenelim, zira fazlasıyla yorulduk…” * * * * * Kral Fillar-Dosse ve güzel eşi Kraliçe Etigeln salona borular eşliğinde girmişti, kocaman bir sofranın etrafında kümelenmiş konuklar ayağa kalkarak selamladılar onları. Kral ve Kraliçe’de bu saygı göstergesine nazikçe karşılık verdiler. Sofranın baş tarafına geçtiler, Kral, en yakınında oturmuş olan Sweng’leri selamladı. “ Hoş geldiniz değerli üstatlar, umarım iyi dinlenmişsinizdir.” Kral’ın bu nazik sözlerine konsey başkanı sıfatıyla Howach cevap verdi. “ Bizlere göstermiş olduğunuz ilgi ile ben ve arkadaşlarımı onurlandırdınız efendim…” Her türden yiyecek vardı sofrada; etler, sebzeler, meyveler ve de çeşit çeşit şaraplar, zevkli sofra takımları ile birlikte sunulmuştu konuklara. Konuklar ise sarayın üst düzey kesimindendi. Büyücüler ve üst düzey komutanlar davetliydi. Hem yemek yiyecekler, hem de son gelişmeler hakkında fikir alış verişinde bulunacaklardı. “ Buyrun…!” Fillar-Dosse’nin bu sözü üstüne ikramlar başladı, hizmetliler konuklara servis yapmaya başlamıştı. Kral, Pattiliam’a doğru dönmüştü. “ Sweng konseyinin bu üst düzey büyücüleri bile ayaklandıysa, Batı yurdunda işler çok vahim demek ki…” Pattiliam boğazını temizledi, Howach’ın kıskanç bakışları altında cevap vermeye başladı. “ Sullivian, büyük bir ordu sürdü batıya doğru…Sanıyoruz ki Kemerkale’ye oradanda Esendere’ye geçip Batı yurdunu düşürmeyi planlıyor…” “ Neden özellikle batı yurdu. Kendi topraklarından onca uzağa neden bir ordu sürmüş olabilir ki. Arada bizler, Swan’lar ve Glorian’lar var. Bence büyük risk…” Tam Kral’ın sorusuna Pattiliam cevap verecekti ki Howach kinayeli bir öksürükle girdi söze. “ Sanırsam sizleri ortada bırakmak gibi bir düşüncesi var…” “ Yani…” dedi Thin-Rhool ve devam etti. “ Hem doğuya, hem de batıya hakim olarak Güney yurdunu ve bizi iki yönden de kıstırmayı planlıyor.” “ Aynen öyle…” diyerek tamamladı onu Howach. “ Zaten Kuzey yurdu ve biz buradayız Güneyde de, Güney Krallığı ve de Akduman var. Batı en mantıklı seçimdi…” dedi Pattiliam. “ Ancak Batıda da Dişikan’lar var…” Kral bu sözleri sarf ettikten sonra şarabından bir yudum aldı. “ Dişikan’ların orduları oldukça güçlü…Bence başka bir planı olmalı. Bu arada umarım Swan’larada haberciler ulaşmışlardır.” Pattiliam’da aynı fikirdeydi ama artık susmayı yeğliyordu. Sweng konseyi toplantılarında başka bir plan üstüne hararetli tartışmalar yapmıştı ama hiçbir Sweng itibar etmemişti düşüncelerine, Galcha bile. Üst düzey komutanlar vardı Pattiliam’ın karşısında, sakallı yüzü ile oldukça cesur görünen Batillamp söz aldı. “ Bence durum bu kadar vahimken vakit kaybetmeden Tirius’ a doğru yola çıkmalı ve diğerleriyle beraber iyi bir plan yapılmalı, zira zaman aleyhimize işliyor.” Çenesini sıvazladı Fillar-Dosse. “ Doğru söylüyorsun Batillamp… Haberciler geç ulaştı yurdumuza ama Kral Arkan çok tecrübeli birdn fazla haberci gurupları yollamış. Çoğunu iblisler durdurmuş ama yinede haberciler ulaştı. Vaktimizin çok dar olduğunu bende biliyorum…” Önündeki lezzetli yemekleri afiyetle yiyen Galcha bir an için Kraliçe Etigeln’in gözlerinin üzerinde olduğunu fark etti. Güzel bir çift kara göz tebessümle kendisini süzüyordu. “ Sweng konseyi artık genç büyücülerede yer vermeye başlamış olması sevindirici…”dedi Kraliçe Galcha’yı kast ederek. Galcha toparlandı ve nazikçe cevap verdi. “ Teveccühünüz Kraliçem…!” Pattiliam gururlu bakışlarını Galcha’ nınkilere dikti. “ Öyle Kraliçem, Galcha çok yetenekli bir büyücü ve ön görüleri ile gelecekte insan ırkına yararlı olabilecek bir Sweng…” “ O zaman kadehimi size ve genç büyücüye kaldırıyorum…” dedi Etigeln ve yine Galcha’yı süzerekten şarabını yudumladı. Yemek boyunca, son durumlar ve Tirius’ a yapılacak yolculuk hakkında çeşitli konuşmalar yapıldı. Orduyla beraber yolculuk yarın günün yarısında başlayacaktı. Kral Fillar-Dosse’de bu sefere katılacaktı çünkü zafer olacaksa bunu bir tek Arkan, a ve Güney Yurdu Kralı Eteberya’ya bırakmaya hiç niyeti yoktu. Yemek boyunca Howach , asla Pattiliam’ın katılmadığı görüşlerini savunmuş ama yaşlı bilge hep susmuştu. Gecenin sonunda odalarına çekilmişler, yarını beklemeye başlamışlardı. Pattiliam yine şömine karşısına oturmuş, piposunu içiyordu. Derin düşünceler içinde olduğu aşikardı. Galcha, yavaşça yanına geldi. “ Hocam, bana anlatacağınız şeyleri çok merak ediyorum…” Dumanını keder ile üfledi Pattiliam. “ Gel Galcha… Otur yanıma…” Galcha, hocasının söylediklerini aynen yaptı, yüzündeki sıkıntılı mimikleri fark etmişti çoktan. “ Sizi bu kadar sıkıntılı gösteren konuyu gerçekten çok merak ediyorum…” “ Anlatacağım oğlum… Söyle bakalım bana bir Sweng olmak senin için ne kadar önemli ?” Şaşırmıştı Galcha, beklemediği bir soruydu bu. “ Yani… siz bana öğrettiniz efendim…Ne kadar önemli, bir boyut belirleyemiyorum ama çok önemli benim için, karanlığa karşı olan savaşta hep önemli bir mertebede olmak isterim…” “ Biliyorum, peki karanlığı da biz yönetiyoruz, aslında yapılan bütün bu savaşları, bütün bu kaosları bizler planlıyoruz desem ne düşünürsün ?” Beyni durmuştu sanki, ustasının söylediği son şeyler onu şaşkınlıktan çok dehşete düşürmüştü. “ Nasıl yani ?” “ Bak evladım, biz bir hata yaptık, bundan çok uzun zamanlar önce bir hata…Andropejya’nın dengesini bozacak bir hata…” Nefesini tutmuş dinliyordu Galcha. Pattiliam devam etti. “ Bir ırkı yok ettik…Kim bunlar biliyormusun ?” “ Hayır…!” “ Kafka’ ları yok ettik…” “ Ama efendim nasıl olur, kara büyü ile onlar değiştirilmedimi, insanlar karanlığa karşı Kafka’ ları satmadı mı ?” “ Çok doğru ama bu görünen kısmı Galcha, bütün bunları planlayanlar bizlerdik, Biz Sweng’lerin yönetimleri ile gerçekleşti bunlar. Andropejya’ da büyü olmazsa Sweng’ler de asla olmaz. Yani bütün hepimiz bir yaptık her şeyi ölü bir Kafka’nın kanından, onları uyutacak bir büyüyü yarattık. Son Ardıç vadi savaşında önce ordularına, sonrada sadece yolu bilen bir insanı kandırarak Azmaar-Akerion’a yaptık büyüyü. Ben bunları nereden biliyorum, bende ustalarımdan ve onların ustalarının bıraktığı yazmalardan biliyorum her şeyi…” Pattiliam, Galcha’nın gözlerindeki umutsuzluğu fark edebiliyordu artık. “ Andropejya tamamen savunmasız ve muhtemelen bu savaş Sweng’lerinde sonu olacak. Bir tek sen kalmalısın, savaşa gitme. Howach bir kızı arıyor. Küçük bir kız. Adı İrongayrn ve o kız bir siren. Bakışlarıyla insanları dondurabilir, büyüleri belli bir zaman işlemez hale getirir ve dahası öfkesinin boyutlarına göre de bir orduyu taşa çevirebilir.” Siren’in ne anlama geldiğini biliyordu, büyülü gözler, büyülü bakışlar. “ Sen o kızı bulmalısın, Howach’tan önce, yoksa çok büyük kaoslar olacak. Howach bu sireni kullanarak Sherminn’i kemerin arkasından çıkartmayı planlıyor. Ondan sonrada Sweng’lerden emdiği geri döndürme dahil bütün Sweng büyülerini geri almayı planlıyor.” İyice sersemlemişti Galcha, anlatılan her şeyi kafasında toparlamaya çalıştı. “ Peki Sweng’lerin sonu olacak derken Konseyde savunduklarınız hala geçerlimi…” Pattiliam heyecanla doğruldu. “ Tabi ki Galcha, Sullivian’ ın hedefi Armatya. Sweng’lerin dikkatini mümkün olduğu kadar uzağa, batıya , çekmeye çalışıyor. Armatya’ ya girecek. Ondan senide getirdim buralara. Ama savaşa gitmeni istemiyorum, git ve o Siren’i bul, bul ve sonsuza kadar sakla…” Yaşlı bilgenin heyecanlı ve titrek sesi devam etti sözlerine. “ Bu savaş sadece bir başlangıç. Devamında gelebilecek savaşlar ile birlikte Andropejya üzerinde büyünün hakimiyetide kalmayabilir. Yani büyü sonsuza dek kaybolabilir…” Kabul edemiyordu bunu Galcha, her şey o kadar karışıktı ki, Sullivian Armatya’ya girecekti. Howach, Sherminn’i serbest bırakacaktı. “ Olmaz efendim, beni affedin ama ben savaşa gitmek ve sınırlarımı görmek istiyorum…” Uzunca bir an sessiz kaldı Pattiliam ve piposunun dumanlarını odada serbest bırakmaya devam etti. “ Peki Sullivian Armatya’ya girerse ve bu savaş Sweng’lerin sonu olacaksa neden o Siren’i aramak zorundayım ki ?” “ Sweng’lein sonu olacak demek Sweng’ler tamamen silinecek demek değildir Galcha. Howach ve Sullivian mutlaka anlaşacaktır. Sonuçta amaçlar aynı. Andropejya…Bu seninle son konuşmamdı Galcha, hala inanıyorum ki her şeyi fark edeceksin. Anlatacaklarım daha vardı ama sanırım bunları yaşayarak çözmen en doğrusu. Eğer hala bana saygı duyuyorsan bu savaşta kendini koruman gerektiğini iyi bil ve bunu yap.” Howach ve Gerede ise sarayın avlusunda, kuytu bir köşede koruyucular ile birlikteydi. Trozaniak’ın yanında bir adam vardı ve ona bayağı şişkin bir kesede altın vermişti Howach. “ Eğer yalan söylüyorsan Trozaniak seni oracıkta öldürecektir.” dedi soğuk bir tavırla. Sonra gevrek bir kahkaha patladı. Kesenin içine şöyle bir bakan Gilmatt hiç vakit kaybetmeden yeleğine iliştirdi keseyi. “ Her şeyden habersiz sizleri bekliyorlar…” * * * * * Ayak sesleri ile irkilmişti Liofer, karanlıkta nereye kaçacağını bilemiyordu. Ne kadar zamandır uyuduklarının bile farkında değildi. Çünkü tüneller gün ışığından yoksundu ve sanki burada zamanın hiçbir önemi yokmuş gibiydi. İrongayrn’ a iyice sarıldı, üşümüşlerdi, soğuk ve rutubetliydi bu tüneller. Gilmatt etrafı kolaçan etmek bahanesiyle ayrıldığından bu yana uyuyorlardı demek. Bir ışık huzmesi yaklaşıyordu onlara doğru, Gilmatt olmalı diye düşündü. Acaba ne işler karıştırıyordu ki bu hırsız. “ Gilmatt sen misin…!” dedi fısıldayarak ama sesi yinede yankılanmıştı boş tünellerde. Işık yaklaştığında ise gelenin Gilmatt olmadığını fark etti ve hatta gelenler koruyucular ve bir çok askerdi. “ Aşağılık adi pislik demek bizi ele verdin…” diyerek haykırdı Liofer. Amansız bir dövüşe başlamıştı. Bir Sweng vardı aralarında, bu Gerede’ydi. İrongayrn’ a doğru bazı el hareketleri yaparak yaklaşıyordu, büyülüyordu onu. Siren’in kendilerini dondurmasına engel olmaya çalışıyordu anlaşılan. Liofer’in başka çaresi kalmamıştı, İrongayrn’ a baktı. “ Kurtlara yaptığının aynısını yap Liofer, çabuk ol…” Askerler ve koruyucular üzerine atılmıştı büyük kızın artık kılıcını bile kullanamıyordu. En arkada Trazoniak vardı ve gevrek gevrek güldü. “ Aferin hırsız, sözünde durdun ama gambazcıların sonu ölümdür.” diyerek kılıcını salladı. Bu hamleden şans eseri kurtulmuştu Gilmatt. Zira tünellerin üstünden sarkan sarkıtlara takılmıştı koruyucunun kılıcı. Oradan uzaklaşmaya çalışacaktı şimdi, çünkü bu tünelleri avucunun içi gibi biliyordu. Ve bir öfke patladı tünelin bu kısmında, İrongayrn’ın gözleri daha da kızıl parıldamıştı. Gilmatt olduğu yerde kaldı. Hareket edemiyordu, her şeyi görüyordu ama kaçamıyordu işte. İrongayrn yine durdurmuştu kendilerine saldıranları. Liofer hiç vakit kaybetmeden bir anlığına donan askerleri kılıcı ile biçti. Kardeşine yaklaşmış ama sonra donmuş vaziyetteki Gerede çözülmeye başlamıştı ama Liofer’in öfkeli kılıcından kurtulamadan yere yığılıp kaldı. En arkada Troziak duruyordu, anca kendine gelmişti ki gözlerinin önünde Gilmatt duruyordu. “ İki yüzlülerin de sonu aynıdır…” diyen Gilmatt kılıcını tam göğsüne sapladı. Fal taşı gibi açılan gözleri Gilmatt’ı uzun uzun süzdü ama o da diğerleri gibi yere yığılmaktan başka hiçbir şey yapamamıştı. “ Bu kız varken bize bir şeycikler olmaz…” ama Liofer’in hiddetle ona doğru hamle yaptığını görünce haykırdı. “ Dur..dur biraz bekle…” “ Bizi ele verdin adi herif…” “ Ne diyorsun sen, dışarıda beni yakaladılar ve o kızıl cüppeli adam bana bir şeyler yaptı. Kendimden geçmişim ve ayıldığımda buradaydım. Beni büyüledi.” Yalan söylüyordu tabi. Saraya kadar gitmiş ve bir kese altın karşılığında buraya kadar getirmişti. Liofer, kılıcını böğrüne saplamak ile saplamamak arasında kalmıştı. Doğru söylüyor olabilirdi ama bu herife de hiç mi hiç güvenemiyordu. “ Yalan söylüyorsun…” diye haykırdı. “ İnan beni gafil avladılar. Şu iri kıyım az daha beni kesiyordu.” Dedi yerde cansız yatan Trozaniak’ı göstererk. “ Bak Liofer, çabuk olmazsak diğerleri de gelecektir. Hemen kaçalım, sizi batı diyarına götürürüm…” Liofer kılıcını Gilmatt’ın boğazına dayadı. “ Bak…bizi Dişikan’lara götüreceksin. Yolu biliyor musun ? “ “ Tabi ki de…Neden Dişikan’lar onu anlayamadım.” “ Bizi sadece kadınlar koruyabilir. İnan seni şuracıkta öldürmeyi o kadar çok istiyorum ki..Ama bana lazımsın. Eğer bir yanlışın daha olursa İrongayrn seni cansız bir heykele dönüştürebilecektir. Bundan emin ol…” Soğuk soğuk terler dökmeye başladı Gilmatt. Derken başka gürültüler duydular, yeni gelenler vardı. Muhtemelen tünel girişindeki askerlerdi bunlar. Bunca zaman haber gelmeyince meraklanıp kontrol etmeye geliyor olmalılar diye düşündü. “ Bu taraftan…” dedi Gilmatt ve tünellerin içinde hızla ilerlemeye başladılar. Çürümüş kokuların arasında bir müddet ilerlediler. Seslerden iyice uzaklaştıklarını hisseden Liofer, Gilmatt’ın bu sefer kendilerini kandırmaya çalışmadığını anlamasına neden olmuştu. Yavaş yavaş temiz bir havanın kokusu bulaştı burunlarına, gece karanlığının içinde, sık ağaçların bulunduğu bir ormanda bulmuşlardı kendilerini, gök yüzünü bile zor seçiyorlardı. Yelkeser’in ışıkları ise bir hayli uzaklarındaydı artık. * * * * * * * * * *
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Telif Hakkı Uyarısı Sherminn (3) isimli yazı, Sargın Seber tarafından 3/22/2007 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
5
Aralık
4
Aralık
3
Aralık
1
Kasım
30
Ocak
5
Nisan
17
Sherminn ( 7 ) / Abeldee Savaşı
• Sargın Seber • Fantazi Hikayeleri • 2306 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Haziran
4
Nisan
4
Nisan
4
Nisan
17
Sherminn ( 7 ) / Abeldee Savaşı
• Sargın Seber • Fantazi Hikayeleri • 2306 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Ocak
5
Mayıs
3
Haziran
4
Şubat
4 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
|||||||||||||||||||||||||||||||