Sherminn (4)Sherminn (4)Kasandal’ın ve habercilerin üç günde aldıkları mesafeyi, iki bin kişilik bir orduyla altı günde gerisin geriye alabilmişlerdi. Şimdi ise Tirius vadisine inci gibi dizilmiş Batı ve Güney yurdunun askerlerinin arasından sıralarını bozmadan, sanki hiç yorulmamışçasına çelik gibi sağlam endamları ile ilerliyordu Dişikan’lar. Bütün askerler ayaklanmış, sadece kadınlardan oluşan bu orduyu şaşkınlıkla ve merakla izliyordu. Şimdiye kadar çok azının görebildiği, sadece büyüklerinin hikayelerinden dinledikleri Dişikan’lar önlerinden tören alayı misali geçerken, bu nefis ama bir o kadar da vahşi görünen kadınları seyrediyorlardı, nefeslerini tutaraktan. Dişikan’lar Tirius’a varmıştı sonunda.Yolculukları esnasında belirli noktalarda kendilerini yirmi ile otuz arasında değişen gözcülük görevi üstlenmiş Batı yurdunun askerleri karşılamıştı. Açıklık bir alanda konuşlanmıştı kamp, küçük bir gölet olan Arbasamar gölünün kenarına kurulmuştu çadırlar. Bir çok kazan vardı etrafta ve oldukça büyük sayılırdılar. Hepsinin de altında ateş yanıyor, Dişikan’lar hariç yaklaşık sekizbin kadar askerin yemekleri yapılıyordu bu kazanlarda. Kadın savaşların bölgeye gelişi ile farklı bir telaş kaplamıştı ortalığı. Etrafa koşuşan, haber vermeye çalışan askerler, ses veren karşılama borularının asil ve cesaret verici melodisi tınlıyordu bütün kulaklarda. Bazı askerler de Kasandal’ın yanına yaklaşarak Dişikan’ ların konuşlanacakları yerleri ve çadırları gösteriyordu. Selam verenler, heyecanla zafer naraları atanlar; kampta bir heyecan, coşku ve güven duyguları yayılmıştı topraktan süzülerek, tüm askerlerin gönüllerine doğru. Sanki savaş şimdiden kazanılmıştı, tabi ki konuşmak çok erkendi ama Dişikan’ların gelişi tüm askerler üzerinde nedense olumlu bir hava, bir motivasyon oluşturmuştu. Kılıçlar, mızraklar ve oklar bileniyordu, çıkardıkları sesler sanki görünmez bir şehir varlığını hissettiriyordu. Dişikan’lar kendilerine ayrılan bölümlere yerleşmeye başlarken, Kraliçe Arten ve güzel kızlarıyla beraber yirmi kadar Dişikan savaşçısının bulunduğu gurup, Kasandal eşliğinde, muhafazakar bir tepede kurulmuş olan karargaha doğru ilerlemeye devam ettiler. Tepe kampı hakim bir noktadan tamamen görebiliyordu. Ayrıca da sanki bir kaleymişçesine itina ile korunmaktaydı. Yemyeşil bayırlar, sık ağaçlı ormanlar ile çevrilmiş Tirius’un batı kanadı genişçe bir alana açılıyordu, bir çizgi gibi duran ufka kadar. Direngi dağlarının arasında oluşmuş bir kalyon dosdoğru Kök dağlarına, yaklaşık dört günlük bir yol imkanı veriyordu. Galkhar ordularının geliş yolu olarak kabul edilmiş bu düzlüğe bir çok barikat yapılmıştı, en çok asker yığılmaları ise bu kanat oluşturulmuştu. Büyük karargah çadırının etrafında kralların ve üst düzey komutanlarında çadırları kurulmuştu. Tepeye çıkan patikanın girişinde ise geniş bir karşılama komitesi vardı. Borular çalmaya başlamıştı, karşılama komitesinde kıpırdanmalar ve fısıldaşmalar vardı. En önde batının kralı Arkan ile güneyli Glorian’ların kralı Oprahha vardı, parlak işlemeli zırhları güneşte parıldıyor, göz kamaştırıyordu. Arkan; uzun boylu ve ilerlemiş yaşına rağmen hala orta yaşının biraz üstünde gösterirken, Oprahha’ nın ise daha yıpranmış ve yaşlı bir hali vardı. Onların arkasında ise prensler, komutanlar, büyücüler ve de kızıl cüppeleriyle Sweng’ler duruyordu. Nihayet Arten, tepeye ulaşmıştı, sağında Kasandal, solunda ise Eflak’ın vişne çürüğü rengine üstüne yaldızla amblemi işlenmiş bayrağını taşıyan bir Dişikan vardı. Arkalarında ise Prensesler, her iki yanlarında da bayrak taşıyan Dişikan’lar ile takip ediyordu. Gurubun gerisini ise, büyücü Haade, onun yanında getirdiği büyücüleri, üst düzey komutanlar ve korumalar oluşturmuştu. Atlılar sonunda komitenin önünde durdu, kral Arkan ve kral Oprahha öne doğru hamle yaptılar. Atının üstünde gururla duran kraliçe Arten’ in önünde nazik birer centilmen gibi eğilerek selam verdiler. “ Nihayet Kraliçem, sizi aramızda görmekten büyük bir onur ve şeref duyuyoruz. Ben ve arkadaşlarım adına yurdumuza hoş geldiniz diyorum…” dedi Arkan. Oprahha ise Arten’in atından inmesine yardım ettikten sonra elini büyük bir nezaketle öptü. “ Sizi tanımak büyük onur kraliçem…” diyen Oprahha uzun bir müddet bu güzel kadının gözlerinin içine baktı. Yaşlılık, Dişikan’lara kolay uğrayan bir kavram değildi. Arten ise tüm bu iltifatları büyük bir alçak gönüllülükle karşılayarak, hala atlarından inmemiş olan kızlarını takdim etti. Güzel prensesler atlarının üstünde, güneş ışıklarının da yardımıyla gökten süzülerek yere inmiş birer ilah gibi görünüyordu. “ Ben ve kızlarım; prenses Dimira ve prenses Adda; sizlerle beraber, bu büyük savaşta omuz omuza çarpışacak olmaktan onur ve şeref duyarız…” Arten, kendisini karşılayan guruptaki kızıl cüppeli on,oniki kadar adama dikkatini yoğunlaştırmıştı, Sweng ‘lerdi bunlar. Andropejya’da Sweng’lere kesinlikle itimat etmeyenler bir tek Dişikan’lardı. Soğuk bir biçimde selamladı onları. Üç hükümdar da yan yana karargah bölgesinin içine doğru ilerlemeye başladılar. Arten, iki hükümdarın arasına geçmiş, hem bölgeyi inceliyor hem de kendisi için hazırlana çadıra doğru hep beraber yürüyorlardı. Dişikan kraliçesinin, Kök dağlarında konuşlanmış Galkhar yurdunun orduları ile ilgili merak ettikleri vardı ve aklına gelen ilk sualini sordu. “ Güçleri ne kadar ? Bir bilgi var mı …” Arten’in bu sorusunu cevaplama önceliği Batının kralındaydı, çünkü ev sahibi olması ve tehlikenin öncelikle kendi yurdunda baş gösteriyor olması böyle bir hak sağlıyordu kendine. “ Yaklaşık on bin kadar, asker sayılarımız eşit. Lakin aralarında bine yakını Kafka’lar ve onları sadece bir anlık durdurabileceğimiz bir yöntem var. Bunları tabi daha uzun detaylar ile konuşacağız ama...” Arkalarından gelen Sweng’lerle aynı hizaya gelerek durdular. “ Üstatlar bir an bile olsa onları durdurabilecekleri bir büyü hazırlamışlar. Onların bu büyüyü kullanmalarına müteakip hızlı bir şekilde Kafka’ların kafalarının kesilmesi gerekecek.” Arkan, Arten’in ve bütün Dişikan’ların belinin her iki tarafında asılı olan “begins” adı verdikleri ufak ama oldukça keskin gözüken baltalarını işaret ederek. “ Belki o baltalarınızı kullanmaktaki ustalığınızı sergilemenize bir hayli ihtiyacımız olabilir.” Arten, neyin ima edildiğini anlamıştı, nazikçe bir tebessüm belirdi yüzünde. Dişikan’lar silah kullanmakta oldukça usta olmalarının yanında bir de “begins” adını verdikleri o küçük baltaları kullanmakta özellikli bir maharete sahiptiler. “ Merak etmeyin, Arkan…Savaşçılarım bunu büyük bir zevkle yapacaktır…Kök dağlarına sanırım batımızda duran açık alandan gidiliyor, mesafe ne kadar acaba ?” “ Normal bir yürüyüş hızı ile dört gün sürecek bir yol var. Ama on bin kişilik bir ordu yine aynı hızda, bu mesafeyi beş yada altı günde alabilir. Kök dağlarına kadar olan mesafenin arasında zorlu araziler var…!” Uzun bir müddet konuşmayan Oprahha sonunda suskunluğunu bozmuştu, onunda bu hazırlıklar ile ilgili olarak söyleyeceği birkaç şey vardı elbet. “ Bu mesafe üstünde bir çok haberciler var Kraliçem…Ordular oradan hareket etmeye başladığı andan itibaren haber postalarımız bunu en çabuk biçimde bize ulaştıracaktır. Şu ana kadar hala hareket etmeden zamanını bekliyorlar. Eninde sonunda buraya ulaşmak için yola çıkacaklar ve bizlerde onları yollarının üstündeki Abeldee düzlüklerinde karşılayacağız…” “ Peki başka bir yol kullanamazlar mı?” “ Eğer bu olursa…” diyerek devam etti Arkan. “ Bundan mutlaka haberdar oluruz…” Sweng’ler hala yanlarındaydı, Oprahha hiç vakit kaybetmeden onları da kraliçeye takdim etti. “ Kraliçem, üstatlarımız bu savaşta bizim en önemli güçlerimiz olacaklar. Goras, kendisi konseyin ikinci başkanıdır. Konsey başkanı Howach ve tabi ki bilge Pattiliam’ de buraya gelmek üzere yoldalar. Büyük bir ihtimal ile Yelkeser ile gelecekler.” “ Kraliçem…!” diyerek saygıyla eğildi Goras; kel başlı, siyah gözlü ve iri bir adamdı. Soğuk olan bakışlarının yanında sesinin tonu da hiç farklı değildi. “ Dişikan’ların hükümdarı ile tanışmaktan onur duyuyoruz. Biliyorsunuz ki Andropejya’da ilişkilerimizin hiç olmadığı bir medeniyetsiniz. Umarım bu savaştan sonra daha çok bir araya gelebilir ve birbirimize daha çok yardımcı olabiliriz…!” Dişikan’lar yapı itibariyle de Sweng’lerden hiç hoşlanmazlardı, soğuk bir tebessümle karşıladı Arten. Sweng gurubunun arasındaki üç kadına daha sıcak bir gülümsemeyle bakaraktan cevap verdi. Özellikle, büyü sanatını kullanan her üstat hangi yurdun nüfusunda olursa olsun yüzlerinin bir noktasına küçük dövmeler yaparlardı. Savaşçı kraliçe hızlı bakışlarıyla Sweng’lerin sol şakaklarına yapmış oldukları dövmeleri gözden geçirdi. “ Umarım, üstat Goras…” Bütün bunların arasında Kasandal, atının eğerini düzeltmekle meşguldü. Yapmış olduğu yorucu yorgunlukların üstüne birde önlerinde kendilerini bekleyen bir savaş vardı. Çok yorgundu, üstlerine gerekli raporları verdikten sonra iyi bir banyoyu hak ettiğini düşünüyordu. Arkasından gelen tanıdık bir sesle gülümsedi. “ Bu kadar güzel kadınla beraber uzun bir yolculuk ha…! Şu iki prensesle at sürebilmek için bile tahtımdan vaz geçerim ben…Ve sen Kasandal bu hanımlar ile beraber günlerdir yolculuk yapıyorsun, yiyip, içiyorsun. Bu kadar zaman da birini bile kendine aşık edemedin mi ?” Yorgunluğunu birden unutmuştu sanki Kasandal. Bir kahkaha patlatarak arkasına döndüğünde üç tane, akranları sayılabilecek delikanlılar ile burun buruna gelmişti. “ Eğer birine bile kur yaparsanız efendim, emin olun ne olduğunu anlayamadan boğazınızı kesilmiş bulursunuz…” diyerek en öndeki uzun boylu gence sarıldı. “ Dostum… sağ salim dönmene o kadar sevindim ki… Geldiğinden beri şu sıkıcı komitenin arasından sana bakıyorum…” “ Göremeyecek kadar yorgunum…” Kral Arkan’ın büyük oğlu, batının veliahdı Arn’ dı bu. Kasandal’ın ise çocukluk arkadaşıydı, küçüklüklerinden beri beraberdiler. Kasandal’ın babası Kulfan, batı ordularının baş komutanı ve kral’ın ise sözüne en çok itimat ettiği insandı. Ancak, Andropejya’daki zamanını doldurmuş ve amansız bir hastalığa kurban gitmişti. Annesi ise doğduğunda ölmüştü. Bu yüzden sarayda kral Arkan’ın gözetiminde büyümüş ve onun belirlediği yöntemler ile yetiştirilmişti. Şimdi de onun fedailiğini yapıyordu. Bu yüzden çocukluğu, kralın çocukları Arn, Shuva ve şimdi Esendere’nin güzel prensesi olan Aldayna ile beraber geçmişti. Gözleri, Aldayna’yı aramıştı ama bu savaşa gelmeyeceğini biliyordu. Bir an olsun onun güzel gözlerini, ipeksi saçlarını ve kiraz dudaklarını geçirdi aklından. Neredeyse kırk günü aşan bir süredir görmüyordu hayallerinin prensesini. Kasandal, Shuva ile de kucaklaştıktan sonra yeni gördüğü gencin önünde durdu. Kıyafetlerine ve üzerinde taşıdığı nişanlara bakılacak olursa Güney yurdunun kralı Oprahha’nın oğlu olduğu belli oluyordu. “ Prens Germin…!” diyerek onları tanıştırdı Arn. Babasına çok benzeyen bu esmer delikanlıda aynı diğerleri gibi alçak gönüllü ve de candandı. Kasandal, bir saygı göstergesi olarak selamladı genç prensi. “ Prensim…!” Germin, samimi bir şekilde Kasandal’ın elini sıktı. “ Bu ikisi sizden çok bahsetti. Ben de tanışmaktan onur ve şeref duydum. Beraber yaşadığınız maceraları anlattılar günlerce. İnanın hepsi çok eğlenceliydi.” Bu tanışma merasimini Shuva bozdu. Oldukça muzip bir yapısı vardı genç prensin, yaş itibariylede Kasandal’ın kendisinden bir hayli küçüktü. Yaramaz, çapkın, ele avuca sığmayan bir yapısı vardı. Üretken, konuşkan, kendisinden beklenmeyecek kadar cesur ve bir o kadar da yetenekli. “ Neyse…bu kadar tanışma merasimi yeter. Zamanla iyice tanışırsınız. Sen bize bu soğuk prensesleri nasıl yumuşatırız ondan bahset…” “ Onların yaşı senden büyük Shuva…” diye cevapladı onu Kasandal. “ Nereden biliyorsun ?” dedi Adda’yı işaret ederek. “ Bence şuradaki tam benim yaşlarım da…”. Sonra şaşkın bir ifade ile sordu. “ Bunların hepsi aynı boyda mı ki. Ne yiyip içiyorlar anlamadım. Bu kadar uzun boylu ve güçlü duran kadınlara ilk kez rastlıyorum…” Onun bu sorusunu Germin cevapladı. “ Onlar çocukluklarından bu yana kudret helvası dedikleri bir yiyecekle besleniyorlarmış. O yemek sayesinde böyle uzun, güzel ve güçlü oluyorlarmış…” “ Sen nereden biliyorsun ?” Meraklı gözler ile Germin’e dönmüştü Shuva . Onun bu hali ise güneyli prensi bir hayli güldürmüştü. “ Öğretmenlerimden…” sözünü tamamladığında ise hala gülüyordu. Arn, Kasandal’ın omzuna elini attı. “ Kadınların yurdunu o gördü. O bize anlatsın bence…Erkekler ne yapıyor orada ?” Prenslerin bu merakını hoş görü ile karşılıyordu Kasandal. Zira Eflak’ı görmeden önce onun da kafasında bir çok soru vardı. “ Orada erkekler sadece hizmetçi. Asil kandan doğanlar, yani kraliçenin, üst düzey yöneticilerin, komutanların erkek çocukları ve sağlıklı olan erkek çocukları ise damızlık olarak büyütüyorlar. Orada erkeklerin olduğu haremler var. Birde şu kudret helvası, zaten onu yediklerinden dolayı fazla erkek çocuğu doğuramıyorlarmış. Sadece kız…Neyse bakın beyler ben gidip Darch’ a rapor vermem lazım, sonrada müsaadenizle dinleneceğim. Akşam yemeğinde her şeyi anlatırım.Bu arada…bence prenseslere hiç kur yapmayın yoksa sizi fena pataklarlar…Bu kur meselesi yüzünden bir askerimi kaybettim ben…” Kasandal’ın bu sözlerine üç prenste gülmüştü. “ Bence de…” diyerek tamamladı Kasandal’ı güneyli prens. “ Bakışlarından irkilmedim değil hani…” Arn samimi bir tavırla arkadaşının sırtını sıvazladı. “ Tamam dostum… iyice bir dinlen ama önce şu Darch ‘ı biraz memnun et tabi. Başarabilirsen…” Kasandal bir şey söylemeden sadece tebessüm ederek prenslerin yanından ayrıldı. Kral’ın ve Esendere’nin koruma askerlerinin komutanı olan Darch vardı aklında şimdi. Titiz ve son derece nizami bir asker olan bu adamın, yaptığı yolculuk hakkında en ince ayrıntıyı bile soracağını biliyordu. Kolay memnun olmayan bir ruh hali vardı, kral Arkan’dan torpilli olmasa anında sınır karakollarına yollardı kendisini. Ama yine de gözlerinin önünden geçen resim bir sınır karakolu değil, Aldeyna’ nın bir peri kadar masum yüzüydü.Darch’ ın kendisini, karargah çadırlarının arasında bir yerlerde bekliyor olabileceğini düşündü ve onu aramak için kalabalık arasında kayboldu. Kasandal’ın ayrılmasıyla prenslerde kendi aralarında gülüşerek bir şeyler konuşmaya başladılar. Arn arkada kalmıştı, Shuva ve Germin ise gülüşmelerine devam ederek çadırlarına doğru yürüdüler. Muhtemelen yeni misafirleri ile ilgili olaraktan; onlar ile nasıl bir diyalog kurabilecekleri hakkında fikir üretiyorlardı. Çadırlarına yerleşmiş olan Dişikan prensesleri; konuşlanmış oldukları hakim tepeden, aşağıda kümelenmiş birlikleri seyrediyordu. Geveze prensleri kendi haline bırakan Arn, arkalarından yaklaşmaya başladı. Vadinin hafif esintisinin burnuna getirdiği çiçek kokularını hissetti. At üstünde bunca uzun yolu almış, buralara kadar gelmiş prenseslerden geliyordu bu kokular. Kalpleri ne kadar taşlaşmış olsa da, ne kadar vahşi, acımasız birer savaşçılar olsalar da bu onların birer kadın olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Kadın her yerde ve her zaman kadındı. Bunca harekete ve üstlerindeki erkeksi kıyafetlere rağmen bir kadın gibi kokabiliyorlardı hala. “ Hoş geldiniz, kadın diyarının güzel prensesleri…!” İkisi de manzarayı seyrederken dalmış oldukları düşünce denizinden ayılıvermişti birden. Peşin sıra sesin geldiği yöne doğru döndüler. “ Kendimi takdim edeyim izninizle…Adın Arn…Kral Arkan’ın oğlu ve batının veliahtıyım…Sizin gibi güzel ve çekici prensesler ile tanışmaktan onur ve şeref duyarım…” Dimira ve Adda, centilmen prense ve samimi sayılabilecek sözlü selamına nazikçe karşılık verdiler. Arn, prenseslere iyice yaklaştığında fark etti ki aşağı yukarı aynı boydaydılar.Fark ettiği başka bir şeyde, vadinin esintisinin burnuna getirdiği çiçek kokularını daha da yoğun bir şekilde almasıydı. “ Bizlere de saraylarınızdaki kadınlara veya toprak sahibi kişilerin yada komutanların kızlarına yapmış olduğunuz bu tarz konuşmaları yapmanıza gerek yoktu ama bu nazik ve hoş misafirperver davranışınız için yine de teşekkür ederiz…” dedi Dimira. Güzel, mavi gözlerinde bir hoş görü, bir sevecenlik olsa da, aşk dan yana bir parça dahi olsa bir ışık yoktu. Soğuk ve acımasız bakıyordu sanki gözleri. “ Ben prenses Dimira …” diyerek devam etti güzel Dişikan ardından kardeşini işaret etti. “ Kardeşim…prenses Adda. Ama biz senin gibi bir veliaht değiliz…” Arn tutulmuş kalmıştı sanki, doğru dürüst konuşamıyordu bile. Kasandal’ın uyarıları geldi aklına, bu Dişikan’lar sarayda tanıdığı, gördüğü ve bildiği kadınlara gerçekten benzemiyordu. Kardeşi Adda ise daha sert mizaçlı bir yapıya sahipti. Yüzünde bir parçacık tebessüm bile yoktu. Böyle iki zorlu kadın karşısında haliyle konuşamıyordu Arn. “ Yolculuğunuz güzel geçmiştir umarım…gerçi arkadaşım Kasandal, yorucu olduğunu söylemişti ama…Babamın koruma askerlerindendir, sizi buraya getiren, hatırlarsanız…” “ Demek arkadaşınızdı o, tanıyoruz artık onu.Elbetteki yorucu oldu altı gündüz, altı gecedir at üstünde yoldayız…”diyerek sert bir ses tonuyla cevap vermişti Adda. Dimira gözlerindeki bakışıyla kardeşinin biraz daha sakin olmasını istiyordu. Adda ise bunu fark ettiğinde devam etti. “ Neyse, sizi tanımaktan onur duydum veliaht Arn…Müsadenizle ben biraz dinleneceğim.” Diyerek oradan ayrıldı ve çadırına doğru ilerlemeye başladı. Arn güzel prensesle yalnız kalmıştı ama Adda’ nın bu hırçın hareketlerinden dolayıda rahatsız olmuştu. Arkasından öylece bakarken Dimira’ nın sesi ile irkildi. “ Biraz bölgeyi tanıtabilir misiniz ?” Biraz rahatlayan Arn, Tirius hakkında bildiklerini Dimira’ya anlatmaya başladı. Diğer yandan da Kök dağlarına konuşlu Galkhar orduları hakkında da edindikleri istihbaratları aktarıyordu. Shuva ve Germin ise çadırlarının önünde oturmuş günün hareketliliğini seyrediyor, kendi aralarında yorum yaparak gülüşüyor, kısacası eğleniyorlardı. Germin, görmüş olduğu bir manzara karşısında Shuva’ yı dirseği ile dürtükledi. “ Büyücü bu değil mi…!” Shuva onun gösterdiği yöne doğru dikkat verdi. Germin, Dişikan’ların baş büyücüsü Haade’yi işaret ediyordu. “ Yüzünde dövme olduğuna göre tabi ki bir büyücü o da…” “ Büyücüleri bile bir içim su…Ama ona kur yaparsak sanki bizi kurbağaya çevirecekmiş gibi bir his doğdu içime birden…Nedense…!” dedi Germin ve tekrar gülüştüler. Hükümdarlar çadırlarına çekilmiş, yurtların baş komutanları bir yerde toplanmış, büyücüler ise farklı davranmayarak toplantı çadırında tartışıyor ve fikir alış verişi yapıyor vaziyette iken Tirius’un üstüne karanlıktan kaçmış bir güneş doğuyordu. Herkeslerin nedense umutlarını yitirmiş oldukları bir ortamda Dişikan’ların gelişi ile farklı bir güne dönmüştü zaman. Oysa karanlık Galkhar topraklarının en ucundan yayılmaya devam ediyordu. Bunu ise kimse fark edememişti. Ne yetenekli Sweng’ler ne de Galkhar topraklarının hükümdarı Sullivian. Başka bir karanlık doğuyordu kimselere fark ettirmeden. Geçmişten gelen bir lanet, bir Kafka’nın bedeninde yeniden can buluyordu. Aslında fark eden iki kişi vardı; biri Sullivian’ın uşağı çöl insanı Darrekna diğeri ise Dulkara’nın zindanlarında, büyülü bir kemerin arkasına kimselerin biçemeyeceği kadar uzun zamandır hapsedilmiş olan beklide yaşamın en büyük mucizelerinden biri, Sherminn… * * * * * Gözlerini yumarak tamamen konsantre olmaya başladı. Karanlığın hükümdarı, şu an gözlerinde Armatya’ ın kulelerini görüyordu. Kibirli Sweng’lerin mabedi Armatya kalesi. Kara büyünün kötülüğünün hiçbir zaman zarar veremeyeceği taş duvarlar. Ruh gölünün ortasında inşa edilmiş olan kalenin üstüne doğru bir karanlık sis perdesi yaklaşıyordu. Savaşa gitmemiş Sweng’lerin hepsi hissediyordu bu dalgayı. Gölün kenarındaki küçük kasabanın üstünden bir nefeste geçti karanlık sis perdesi. Kasabadan ayyuka çıkan çığlıklar, yardım çağrıları neredeyse Armatya’nın koridorlarında yankılanıyordu. Pattiliam haklıydı, Sullivian Armatya’ ya girecekti ve orayı düşürecekti. Böylece insan ırkının yardımına koşacak başka birileri olmayacaktı. Armatya’daki Sweng’ler bu karanlık perdeyi tanıyordu. Bu, bir zamanlar Kafka’lara yapılan uyutma büyüsüydü ve şu anda Armatya’ nın surlarına ulaşmıştı. Kasabayı bir anda kavurup geçmiş, geriye sadece hayalet bir bina topluluğu bırakmıştı. Puslu islerin içinde, insanın tüylerini ürpertecek bir görüntüsü vardı. Sweng’ler karşılık vermeye çalışıyor, bildikleri her büyüyü uyguluyorlardı ama nafileydi, karanlık Armatya’ nın kırılamaz denilen koruyucu muskasını kırmış, içeri sızmıştı bile. Karanlığın içinde kalan her Sweng can çekişerek kayboluyordu, karanlık yutuyordu onları. Çok kolay olmuştu, Armatya çok kolay yeniliyordu şu an. Karanlık bulutlar kalenin içine sızdıkça kimi yerlerde kümeleniyor ve alev kızılı kurtlara dönüşüyordu. Karşılaşan Sweng’lerin büyüleri sadece bir kaçını durdurabiliyordu, durdurulamayanlar ise kor parçası dişlerini geçiriyordu hazırlıksız yakalanan Sweng’lere. Alev yurdunun bekçi köpekleri Tiridat’ lar sarmaya başlamıştı Armatya’ nın koridorlarını. Bir ihanet olmalıydı, aynı Kafka’lara yapılan türden bir ihanet. Azmaar-Akerion’un kimseler tarafından bilinmeyen yolu nasıl bulunduysa, Armatya’ya öyle teslim edilmişti karanlığa. Batı yurduna doğru hareket eden Yelkeser orduları ile beraber yolculuk yaparken bile hissediyordu Pattiliam bu acımasız ihaneti. Şu anda Armatya’ da acı çeken kardeşlerinin tüm can çekişlerini hissedebiliyor, yardım feryatlarını işitebiliyordu. Howach’ta duyuyordu bütün bunları ama onun yüzünde Pattiliam’ ınki kadar hüzün yoktu. Hatta hiç yoktu. Pattiliam’la göz göze geldiğinde, onun her şeyi anladığını biliyordu. Ama hiç endişe etmedi, çünkü bu yaşlı bilgeninde hesabını kesmeye az bir vakitleri kalmıştı. Pattiliam ise anlıyordu; Howach, Armatya’yı savunmasız bırakarak teslim etmişti. Bunu gözlerinden okuyabiliyordu. Ak sakallı yüzünde bir karartı belirdi, hüznün ve şimdiden Armatya’ ya duyduğu özlemin izleriydi bunlar. Howach, kaleyi koruyan muskayı bozmuştu, yoksa asla Sullivian’ ın alevlerden çıkardığı iblisler o kalenin duvarlarına ulaşamazdı. Ruh gölü hepsini yutar, bütün tehlikeyi savardı. Ama öyle olmamıştı, kara büyü ne yaptıysa, kızıl büyüyü yenmişti işte. Galcha, öğretmenindeki bu duygusal depremleri hissetmişti, atını hızlandırarak yanına yaklaştı, sessizce seslendi ona. “ Efendim, iyi misiniz ?” Pattiliam acı dolu gözler ile baktı Galcha’ya. Dili tutulmuştu, yutkundu ama bir yumruk vardı soluk borusunda. Midesine inmeyi reddeden bir lokma gibi düğümlenmişti oraya. Zorlukla cevap verebildi. “ Armatya düştü oğlum, hemde çok kolay düştü…” “ Neler diyorsunuz efendim…!” “ Artık Armatya yok diyorum Galcha ve bu savaş diyorum…Şimdiden insan ırkı kaybetti…” Galcha durdu, atını durdurdu ve batı yurduna doğru devam eden umutsuz Pattiliam’ı izledi uzunca bir süre. Sonra Howach’ın kendisine bakışını fark etti. Sinsi bir bakış ile tüm yüreğini kavurmuştu Galcha’ nın. Neler oluyor böyle diye geçirdi içinden ve Pattiliam’a hiç itimat edememiş olmanın pişmanlığı ile bu umutsuz yolculuğuna devam etmeye başladı. Armatya’ da ise artık taşlarına düşmüş olan karanlıkla beraber puslu bir sis perdesinin içinde dimdik ayakta durmaya devam ediyordu. İçerileri kaplayan karanlığın, kırmızı alevden gözleri yakıyordu her yanı. Tiridat’ ların ulumaları yırtıyordu Armatya’ nın kibirli havsını, geriye sadece düşmüş, yenik bir taş yığını kalıyordu. Sweng’lerin bir bir canını alırken, Dulkara’da intikamının zevkini yaşayan bir hükümdar vardı, Sullivian. Sonunda onu küçük düşüren, kovan Sweng’leri alt etmeyi başarmıştı. Tatmin olmamıştı ki hala alevlerin içinden çağırdığı iblisleri Armatya’ nın üstüne doğru salıyordu. Ancak bilmediği bir şey vardı, alevlerden gelenler her zaman onun isteklerine ve emirlerine boyun eğecek iblisler değildi. Çoğunun esas efendisi şu anda Galkhar yurdunun dağlarında saklanıyor ve gücünü toplamaya çalışıyordu. Bir Kafka’nın bedeninde can bulan karanlığın en eski ve en büyük laneti, Korumar. Saklandığı mağaranın karanlığında alev gözleri parlıyordu. İçin için yanıyor, zevkli tebessümler ile acı çekiyordu. Bu acı değişimin acısıydı; daha öncede olduğu şeye bu beden de dönüşüyor olmanın verdiği bir acıydı. Ama bu zaten onun istediği bir şeydi, Kafka’ nın bedeni kendi bedenine dönüşüyordu. “ Hadi Sullivian…!” dedi hırıldayarak. “ Benim olanı bana geri ver…ver ki bende sana daha acısız, daha çabuk bir ölüm vereyim…” Kahkaları bu boş mağarayı aydınlatmasa da inletiyordu. En büyüğünden, en küçüğüne,buna şahit olan ne kadar canlı varsa kendilerini yerin altına gizlediler. Andropejya eski tarihini geri alıyordu işte Batı yolunun umutsuz yolcuları, gittikleri kesin ölümü bilmeden gururla, kendilerine vaat edilen zafere doğru ilerlerken, Andropejya onlara yeni bir karanlık gelecek sunmaya hazırlanıyordu. Tepelerde karanlığın kızıl gözleri Tiridat’ lar izliyordu onları, saldırmıyorlardı ama bekliyorlardı, sadece zamanını bekliyorlardı. Zamanı geldiğinde sahipleri olan Korumar fısıldayacaktı onlara. Sadece doğaları gereği uludular. Bu sesleri tanımayanlar, sadece bir kurt gurubunun dağlarda gezindiğine ve avlandığına dair bahse bile girebilirdi. Tanıyanlar ise ki bunlar Pattiliam ve Howach; kendilerini ne tür bir belanın izlediğini bilir ona göre de hazırlıklı olurlardı. Howach bu sesleri sinsice tebessümler ile dinlerken Pattiliam’ ı ise bir dehşet alıyordu. İçine düştüğü umutsuzluk denizinde sarılabileceği kimse yoktu etrafında. Bir tek Galcha, bir tek o vardı ama o da kendisine inanmıyordu. Aslında daha çok toydu, öğrenmesi gereken o kadar çok şey vardı ki. Zamanı yetmemişti, istediği gibi eğitmiş olsada onu, zamanı yetirememişti. Artık geri kalanları ise ömrü yettiğince kendi öğrenebilecekti ama nasıl. Galcha içinin neden acıdığını bilmeden, öğretmeninin söylediklerini hatırlayarak atının üstünde yolunu alırken kalbinde duyduğu bir çığlık ile doğuya, şu an göremediği ama orada olduğunu bildiği Armatya’ya doğru son bir kez daha baktı. Çok ama çok uzaklarda karanlık bir sis vardı sadece. * * * * * * * * * *
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Telif Hakkı Uyarısı Sherminn (4) isimli yazı, Sargın Seber tarafından 3/29/2007 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
5
Aralık
4
Aralık
3
Aralık
1
Kasım
30
Ocak
5
Nisan
17
Sherminn ( 7 ) / Abeldee Savaşı
• Sargın Seber • Fantazi Hikayeleri • 2306 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Haziran
4
Nisan
4
Nisan
4
Nisan
17
Sherminn ( 7 ) / Abeldee Savaşı
• Sargın Seber • Fantazi Hikayeleri • 2306 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Ocak
5
Mayıs
3
Haziran
4
Şubat
4 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||