Sherminn ( 6 )
4 / 6 / 2007 Pazartesi tarihinde Sargın Seber tarafından eklendi, 1397 kez okundu...
“Sonunda; intikamını almıştı, bu başlangıçtı sadece. Hedefinin içinde küçük bir hesaplaşmaydı Armatya. Sullivian, altın işlemelerle bezenmiş kadehini bir nefeste yudumladı. Ağzına fazla gelen şarap damlaları dudaklarının kenarından süzülüyordu. Karanlığın kralına ait olan tahta uzun uzun baktı. Eski zamanlarda Kafka’ları yok eden büyüyü bu se...” Okuyucu Puanı ;
Sherminn ( 6 )Sonunda; intikamını almıştı, bu başlangıçtı sadece. Hedefinin içinde küçük bir hesaplaşmaydı Armatya. Sullivian, altın işlemelerle bezenmiş kadehini bir nefeste yudumladı. Ağzına fazla gelen şarap damlaları dudaklarının kenarından süzülüyordu. Karanlığın kralına ait olan tahta uzun uzun baktı. Eski zamanlarda Kafka’ları yok eden büyüyü bu sefer kendisi kullanıyordu. Derin karanlığı Armatya’ ya göndermiş, Sweng’leri birer iblise dönüştürdüğü gibi, kuluçka dönemini geçirmesi için bırakmıştı oraya. Bu büyü Kafka’lara da yapılmadan evvel, Dulkara’dan çıkmış, Armatya’da kuluçkaya bırakılarak büyümesi ve güçlenmesi sağlandıktan sonra Azmaar-Akerion’ a ve tüm Kafka’ ların üzerine gönderilmişti. Derin karanlığın güçlenmesi ve büyüyebilmesi için Armatya’da var olan üç büyünün özü ile harmanlanması gerekiyordu. Şu anki hali Armatya’yı esir almış olabilirdi ancak insan uygarlıklarını ve şehirlerini de işgal edebilmek için bu kuluçka dönemine ihtiyacı vardı. Derin siyah gözlerinden bir anlığına acı dalgası oluştu. Çizgili karanlık yüzü buruşmuştu, içinde onu kemiren bir şeyler hissetti. Sebebi ise büyüydü, büyü; kendisini kullananı eninde sonunda kendine ait bir varlığa dönüştürürdü, onu da dönüştürecekti. Sullivian, bu gerçeği çok iyi biliyordu, büyünün iyi veya kötü kavramı hiçbir zaman olmazdı. O sadece amaçları doğrultusunda hareket eder, amacına ulaşabilmek için herhangi bir yolu seçerdi. İyi yada kötü, büyünün yolunda bu iki kavram hiçbir zaman öncelik kazanmazdı. Uzun boyunun tamamen eğrilmeye başladığını hissediyordu Sullivian. Ne zaman olacağını tahmin edemezdi ama farklı bir şeylere dönüşecekti belli, bir zaman sonra. Ama asla aciz bir yaratık olmayacaktı. Sonuçta ileri derecede bir büyü sanatkarıydı ve bildiği her şey onu karanlığa hizmet edecek olan ruhani bir varlığa çevirecekti. Her zamankiden daha güçlü olacak, daha korkulan bir unvana sahip olaraktan karanlığın içindeki tüm lanetlerin arasında kendine saygın bir yer edinecekti. Sonunda karanlığın tek varisi bile olabilirdi, yapacağı tek şey büyünün onu değiştirirken yüreğinde yaşattığı acılara dayanmasıydı. Elleri terliyordu, ellerindeki izlerin tamamen değişiyor olmasını gülümseyerek hatırladı. En başında katlanacağına dair ant içmişti, zevkle katlanıyordu zaten. Derin karanlığın içine sakladığı gözleri Armatya’nın koridorlarını süzüyordu. Elinde sıkıca tuttuğu asasının kızıl taşı kor gibi parlarken, bir parçasını da Sullivian’ın gözlerine karışmıştı. Bir zamanlar beraber yediği, uyuduğu, çalıştığı ve daha bir çok şey yaptığı Sweng’ lerin aynı Kafka’lar gibi, düşünmekten yoksun birer ucubeye dönüşmelerini izledi. Aralarında tanıdığı, bildiği ve eskiden çok iyi arkadaş olduğu kişilerde vardı ama hiç vicdan azabı duymadı yaptıklarından. Dudaklarından dökülen büyülü kelimeler önce kendi odasını kapladı. Ardından Dulkara’nın duvarlarından Armatya’ ya değin uzandı. Arkasında duran büyük mangalda dansetmeye başlayan alevler gözlerinin içinden yol bularak Armatya’nın koridorlarına doğru yayılıyordu. Ateş iblisleri; içlerinde binbir çeşit laneti barındıran alev ucubeleri, Sweng’ lerin bedenlerine yerleşiyor, kızıl gözlerini, esir ettikleri insan bedenlerinde açarak, Andropejya’nın üzerine kusacakları lanetlerin keyfini şimdiden sürüyorlardı. Sweng’ler Kafka’lar kadar dayanamazdı; büyülerini ellerinden aldığın zaman zayıf ve kendini korumaktan aciz bir ırk oluyorlardı, şimdi de öyleydiler. Kafka’ lar ise başkaydı, yaklaşık üçyüz kuşaktır dayanmışlardı bu büyüye,ama sonunda mağlup olmuşlarda da. Sullivian’ın gözlerine ateş iblislerinden başka bir şeyde göründü birden. Terleyen yüzünde acıdan ve öfkeden çok bir şaşkınlık, bir korku vardı. Şimdiye kadar ilk kez gördüğü ama hikayelerde duyduğu fedailerde aralarından sıyrılıp birer beden buluyorlardı kendilerine. Alev diyarında sadece ateş iblisleri yoktu, ismini bile söylerken titrediği bir varlığın fedaileriydi onlar. Nasıl olur diye sordu kendine, sorudan çok bir endişe gibiydiler. Acaba o da bir yol bulmuş olabilirmiydi. Gözlerini açaraktan odasının penceresine yürüdü. Galkhar’ın doğusuna, Azap dağlarına doğru baktı. Gözleri, istem dışı görüntüler görmeye, başında ise dayanılmaz ağrılar hissetmeye başladı. Tapınaklar, Azap dağlarındaki Gworf tapınaklarını görüyordu. Bir adam vardı orada, dimdik ayakta ve kutsal oldukları bahsedilen yazıtların önünde arkası dönük duruyordu öylece. Önüne döndüğünde ise yüzündeki karanlık gülümsemeyi gördü, sanki o da kendisine bakıyordu oradan. Bir Kafka vardı gözlerinin önünde, o Kafka uyanmıştı fakat başka bir şey olarak. Her şey bir anda son buldu, kafasının içinde çalkalanan o tarifsiz ağrılar yoktu artık. Ona, bunları gösteren her neyse onu şimdilik serbest bırakmıştı. “ Korumar…!” dedi hırıldayaraktan. Burnunda bir ıslaklık hissediyordu, eli ile kontrol ettiğinde ise burnunun kanıyor olduğunu gördü. En son kanını ne zaman görmüştü, hiç hatırlamıyordu bile. Penceresinden, Tiblis’ in puslu gecesine ve ufuklarda bir kule gibi yükselen Azap dağlarına doğru baktı. Yumruk gibi sıktığı ellerini öfke ile savurdu. “ Korumar…demek kendine bir Kafka’ nın bedeni buldun.” Hızla taht odasının kapılarına yöneldi, hiddetle açtı. Kapısındaki nöbetçiler bu ani çıkışın karşısında ancak toparlayabildiler kendilerini. “ Darrekna…! Darrekna, neredesin sürüngen. Her zaman etrafımdasın, şimdi seni arıyorum sen yoksun…” Çok geçmeden mermer koridorların içinde telaşlı ayak sesleri yankılanmaya başladı ve tabi çöl insanlarının, diğerlerini oldukça rahatsız eden tıslamaları da dahil oldu. Koşarak geliyordu Darrekna, nefes nefese dikildi lordunun karşısına. “Buyrun tısss Lordum tıss…!” Sullivian öfkeliydi, burnundan soluyordu adeta. Kararmış yüzünde vicdanından tek bir yansıma dahi yoktu. “ Bana Cezakara’ların şu anda başında kim varsa, onu gönder…” Darrekna, azap dağlarını duyduğu anda meselenin ne olduğunu anlamıştı. Efendisi ortaya çıkmaya karar vermişti anlaşılan. “ Azap dağlarına gidecekler, anlaşılan büyünün etkisinden kurtulan bir Kafka var orada…” Günler önce Tiblis’ den kaçarak Azap dağlarına gitmesini kendisi önermişti. Güçlerini toparlayabileceği yer ise Gworf tapınaklarıydı. “ Siz nereden biliyorsunuz efendim tısss…” Lafını bitirdiğinde arkasını dönen Sullivian, çöl adamının sorusu karşısında öfkesini ikiye katlamışcasına, hışımla gerisin geriye döndü. Dişlerini sıkaraktan yumruğunu kaldırdığında ise bir kor parçası kolunun üzerinde dans eder vaziyetteydi. “ Sen bana ne cüretle soru soruyorsun…Seni kızarmış bir kertenkeleye çevirmeden önce git, git de istediğimi yap…” Darrekna, gördüğü manzara karşısında çoktan Cezakara’ ların katının yolunu tutmaya başlamıştı bile. Odasına girerek kapıları aynı sertlikte kapattı Sullivian. Ağır adımları ile aynı pencereye yöneldi, ellerini pervazına dayayaraktan gecenin içine, beklide karanlık kaderine doğru bakıyordu. Bu kadar kolay teslim olmayacaktı, kendine biçmiş olduğu kaderinden bu kadar çabuk vazgeçmeyecekti. Alev iblislerini yolladığı büyük mangala doğru tekrar döndü. Ellerini havaya kaldıraraktan bir çok büyülü söz sarf etti dudakları. Her sözünün bitiminde bir karanlık mangalın içinden çıkarak diz çöküyordu önünde. Bir çok mumun yanmasına rağmen hala aydınlatılamamış odasının içinde daha karanlık, yüzleri hiç seçilemeyen ruh emicilerini çağırmıştı. Karartılar insan siluetini andırsa da, hareketleri ve çıkardıkları sesler daha çok vahşi bir hayvanı andırıyordu. Gözlerini kapattı ve Azap dağlarının etrafındaki bataklıklardan bir çok yaratığı kaldırdı. Ateş parçası gözlerinden gelen emirleri alan karanlığın ucubeleri, istikametlerini Gworf tapınaklarına yöneltmişlerdi. * * * * * Tapınak soğuk ve de karanlıktı, ama Korumar’ ın varlığı ile doldurmasından sonra meşaleler yanmış, taş yazıtlar parlamaya başlamıştı. İçeride bir çok şamdan, heykel ve duvarlara yapılmış semboller göze çarpıyordu. Kimselerin buralara ayak basmadığı etraftaki örümcek ağlarından belliydi. İçene girdiği beden tamamen kabullenmişti artık onu. Güçlerini yeni yeni toparlamaya başlamıştı, belli ki biraz daha zamana ihtiyacı vardı. İyi ki o sürüngeni dinlemişim dedi kendi kendine. Ancak, Sullivian’ ın gönderdiği ucubeleri kendiside hissedebiliyordu. Azap dağlarının etrafındaki, her daim karanlık ve sisli bataklıklarından çıkan şekilsiz yaratıklar yaklaşıyordu mabedine. Dulcara’ dan geceye karışan gölgeler vardı ve hızla buraya yaklaşıyorlardı.Belki daha zayıf olan güçleri bu yaratıklar ile savaşmaya yetmeyecekti ama nede olsa bir Kafka’ dı artık. Kılıcını, sırtına asılı olan kınından tehditkar bir sesle çekti ve aldı, üzerindeki motifleri inceliyordu gözleri. Andropejya’ nın en eski sanatçıları olan Kafka ustalarının hünerleri ince ince işlenmişti soğuk çeliğe hayran hayran bakıyordu. Kılıç ile havada daireler çizdi ve boşlukta çıkarttığı ıslıkları duymaya çalıştı. Dudağını bükerek gevrek bir tebessümün ardından yazıtların arkasındaki dev kaya parçasına doğru dikti gözlerini. Bütün benliğini aktaramaya başladı ve kaya parçası alevden bir kor parçasına dönüşüyordu. Kılıcı olduğu gibi lavlaşmış kayanın içine doğru batırdı. Büyülü kelimeleri söyledikçe, çeliğin üstünde dans eden kızıl ışık huzmeleri, işinin ehli, usta ellerden büyük bir incelikle çıkmış olan kılıcın kalbine doğru akıyor, içine işliyordu. Nice sonra kılıcı korun içerisinden çekip çıkarttı ve havaya doğru kaldırdığında çeliğin yeni rengi gösterdi kendini. Şeffaf çelik kıpkırmızı kesilmişti, sanki aldığı bütün canların kanı hala üstünde taze ve sımsıcak olarak üzerinde duruyordu. “ Gelin bakalım ucubeler…!” diye mırıldandı. Bu arada yeni bedeninin de hünerlerini tecrübe etmiş olacaktı. Geceyi yırtan çığlıklar vardı artık etrafında. Kulakları tırmalayan sesleriyle haykırıyorlardı belli belirsiz. Gölgeler dans etmeye başlamıştı etrafında. Hiçte dost hane değildi tavırları. Önündeki karanlığın içinden çıkan kara kılıcı bir hamlede savuşturdu, sonra bir diğerini, bir diğerini daha. Yeni bedeni eskisine nazaran çok daha çevik ve daha kuvvetli olması keyiflendirmişti onu. Arkasından ve önünde vücuduna saplanan karanlık kılıçları hissetti, acı içinde dizleri üstüne çöktü. “ Ruh emiciler…!” diyerekten homurdandı. “ Ruhumu emmek mi istiyorsunuz? Benim ruhum taşıyamayacağız kadar sıcaktır…” dedi ve haykırarak yerinden doğruldu. Gelen hamleleri savuşturuyor, karşılık veriyordu. Aldığı yaralar ise çabuk kapanıyordu, buda sahiplendiği Kafka bedeninin bir hüneriydi.Ruh emicileri içinden geçiyor ancak ruhunu alamıyorlardı. Korumar çoktan ruhunu karanlığa teslim etmişti zaten. Bu yüzden emicilerin ondan alabileceği bir şey de yoktu. Bildiği bir başka şeyde, bedeninin kellesini korumak zorundaydı. Başının bedenini asla terk etmemesi gerekiyordu. Zamanında karanlığa hizmet etmiş pek çok katil ve şövalyenin ruhlarıydı bunlar. Gölgeler ile şimdilik baş edemeyeceğini anlamıştı. Birkaç hamleyi daha ustalıkla savuşturup, tapınağın dışına çıkan kapıya doğru yöneldi. Merdivenlerin başına doğru geldiğinde ise bir çok bataklık yaratığının sürünerek ve fısıldayarak aksak adımları ile yaklaşmakta olduğunu gördü. Öfkesini toplamaya çalışıyordu, kırmızı gözleri daha da alevlenmişti sanki. Aniden arkasında beliren karanlığın içine kor rengini almış kılıcını sapladı. Yırtıcı sesleri ile acı çeken ucube titreyerek yere yığıldığında ise bir toz bulutu olup uçup gitti. Son bir kez daha gerisindekilere baktı, iştahlı naraları ile vazgeçmeden atılıyorlardı üzerine. Ardından aşağıda, tapınağın etrafını sarmış bir çok bataklık yaratığına. Karanlığın en eski lanetiydi o, bir tek o hükmedebilmişti karanlığa. Karanlık bile onu efendisi olarak seçmişti. Şimdi kendisinin saltanatına ait yaratıklara mı teslim olacaktı. Gerçek efendileri ile tanışma vakitleri gelmişti. Bütün hepsi ki buna Sullivian’ da dahil, önünde diz çökecek ve kendisinden merhamet dileyecekti. Merdivenleri ağır ağır inmeye başladı, önüne gelen her yaratığı kesiyor, diğer yanından yaklaşanlara ise alevden nefesini üfleyerekten yakıyordu.Geceyi saran alevler artık ay ışığından daha çok aydınlatmaya başlıyordu çevresini. Bitmeden, tükenmeden geliyorlardı üstüne,sanki öldürdüğü her yaratığın yerine iki tane birden bitiyordu. İçindeki öfke kabarcıkları, büyük parçalara dönüştükçe daha da güçlendiğini hissetti. Güçleri bedenine geri dönüyordu. Kılıcı artık alev alev yanıyor, küle çeviriyordu dokunduğu her şeyi. Son bir kez gücünü toparlayıp, hepsini nefesine yükleyerek savurdu etrafına. Alevlerin içinde kalan yaratıkların hepsi acılar içinde çığlıklar atarak kendilerini saran alevler içinden kurtulmaya çalışıyorlardı ama yapacakları fazla bir şey yoktu. Büyük bir efor sarf eden Korumar sersemlemişti ama dağın zirvesine doğru kaçmaya başlamasına engel olmamıştı bu hali. Bir an evvel uzaklaşmalı ve saklanmalıydı, çünkü Cezakara’ları hissedebiliyordu. Dulcara’ nın surlarını terk etmiş, kendileri gibi karanlık atlarının üstünde hızla yol almaya başlamışlardı. Diğer yaratıklara kaçmadan evvel. “ Bu daha çekeceğiniz cezaların bir başlangıcı. Bana yapılan her ihanetin bedelini ağır ve acılı olarak ödeteceğim….” Diyerek fısıldadı ve hızla karıştı karanlığın içine. Ormanın içinden gelen hafif esintiler savuruyordu alev içinde kalanların küllerini. Yanık kokuları dağılmıştı etrafa. Korumar hala o kokuları duyabiliyordu. Üzerine çöken gölgeler ile yerde buldu kendisini. Isırılıyordu durmadan, etleri alevden dişler tarafından parçalanıyordu. “ Tiridatlar…” diyerekten haykırdı boşluğa. Alev yurdunun koruyucu iblisleri. Karanlığın kızıl gözleriydi onlar. Gölgelerde gizlenir, onlar ile birlikte hareket ederek ansızın ortaya çıkarlardı. Güçlerini toparlayamadan yapmış olduğu büyü onun bütün algılarını zayıflatmış olduğundan Tiridat’ ları fark edememişti bile. Sullivian zannettiğinde daha dişli çıkmıştı. Kordan kılıcı ile kesti bir kaçını, alevler içinde yanarak can verdi Tiridat’ların çoğu. Yaralandıkça yavaşlıyordu hareketleri, iyileşecekti aldığı yaralar ama önce dinlenmesi lazımdı. Bunca yaratık ona bu fırsatı tanımadan saldırıyordu amansızca. Yaralarından akan oluk oluk kanlar, toprağa aktıkça yanıcı bir zehre dönüştü. Kılıcının ucunu değdirdiğinde ise alevlere dönüşerek Tiridat’larıda yutmaya başladı. Bulunduğu yerden hızla uzaklaşıyordu şimdi ancak tahmininden fazla güç kaybetmişti. Cezakara’ lar eninde sonunda bulacaktı kendisini. Çünkü Sullivian onu fark etmişti ve Dulcara’ dan bile olsa gözleri her yerde olacaktı. Vakti vardı daha, dinlenebilir, yaraları kapanır ve güçlerine biraz daha kavuşabilirdi. Bedenindeki acılar azalıyordu, azaldıkça hızlanıyor, daha çabuk uzaklaşıyordu tuzağa düştüğü yerden. Uzun bir süre karanlığın içinde koştu. Dağın zirvesine doğru, kayalar arasında bir kovuk fark etmişti. İçeride ne olduğuna aldırış etmeden girdi içine. Önce bir şey yapmalıydı, büyülü sözlerini mırıldandı ve boşluğa doğru nefesi ile soludu. Büyüsü bir müddet kendisini Sullivian’ın gözlerinden uzak tutacaktı. Başından beri bu kanlı mücadeleyi karanlığın içine sakladığı gözleri ile izleyen Sullivian, Korumar’ı göremez oldu. Birden kaybolmuştu görüşünden. Dağın zirvesine doğru bir yerle gizleniyordu şimdi ama eninde sonunda bulacaktı onu. Ancak Korumar güçlerine tamamen kavuşmadan yapmalıydı bunu. * * * * * Gün ağarmaya başlamıştı, karanlık bulutlar ile kaplı gökyüzü içinde biriken yağmurları döktü, dökecekti. Gilmatt, yattığı yerden doğrularak gözlerini ovuşturmaya başladı. Etrafında bir hareketlilik olduğunu gördü. Aynı kargaşa seslerine Liofer ve İrongayrn’ da uyanmış, onlarda hareketliliğin sebebini araştıran gözleri ile bakıyorlardı. Kuzeyli Sweng askerlerinin başlarından geçen bütün hikayeyi dün akşam kampa geldiklerinde öğrenmişlerdi. Batıdaki savaşı biliyorlardı artık. Kötü şanslarına bir hayli hakaret etmişlerdi fakat ellerinden başka bir şeyde gelmiyordu. “ Neler oluyor ?” dedi Liofer, sesinde uyku mahmurluğu vardı. “ Bilmiyorum, umarım şu bahsettikleri ordu geride kalanları da temizlemeye gelmiyordur…” diye cevap verdi Gilmatt. Kuzey krallığı hükümdarı Barlas’ ı görmüşlerdi akşam. Bir hükümdarı ilk kez bu kadar yakından görüyorlardı. Ancak tek bir kelime bile etmemişti kendileriyle. Zaten edemezlerdi çünkü kralın yanına neredeyse otuz metrelik mesafeden daha az yaklaşmalarına müsaade edilmemişti. Üç yüz civarı asker vardı burada ve bir çoğu da yaralıydı. Yaralılarının iyileşmesi için uzunca bir müddet mola vermişlerdi. Kral’da bu zaman zarfı içinde yapacaklarını yeniden planlamakla meşguldü. “ Bizdeki şansa hala lanetler okuyorum…” dedi Liofer. “ Biz batıya kaçıyoruz ve batıda büyük bir savaş var. İşin kötüsü bundan bizim ve diğer masum insanların doğru dürüst haberi bile yok.” “ Belki vardır…Biz kendi meselelerimizle o kadar çok meşguldük ki, haberimizin olmaması çok doğal…” “ Ne olursa olsun Gilmatt…Demek ki dağlarda gördüğümüz Yelkeser orduları da savaşa gidiyor. Durum çok ciddi olmalı…” Yanlarına yaklaşan bir Swan, elindeki meyve dolu tabağı onlara doğru uzattı. “ Bunları yiyin…yalnız bu gün hareket edeceğiz…sizde mümkün olduğunca buralardan uzaklaşın…” dedi ve kendi arkadaşlarının yanına döndü. Liofer tabaktan aldığı birkaç meyveyi kardeşine uzattı. Bir parçada kendisi alarak geri kalanını Gilmatt’ a verdi. “ Asla yolumuzdan dönmemeliyiz…Surlara mutlaka gitmeliyiz…” Gilmatt, lokmasını geveleyerek yuttu. “ Delirdin galiba sen…savaş var orada diyorlar, görmüyor musun.” “ Tirius ile Dişikan vadisi arası ne kadar ki ?” “ Bayağı var, uzak, bayağı uzak…” “ Öyleyse bizde savaşın olduğu bölgelere uzak yollardan gideriz…Veya sen gelip gelmemekte özgürsün…Ama biz batıya gidiyoruz…” Gilmatt, Liofer’in sözlerini layıkıyla dinleyememişti. Kalabalığın içinde gördüğü bazı üniformalı adamlar iştahını kapattığı gibi, canını da bir hayli sıkmıştı. “ Lanet olsun…buda ne ?” Liofer, onn lanet okuduğu yöne doğru baktığında ise tedirgin bir ifade aldı yüzünü. “ Bunların ne işi var burada…” diye mırıldandı. Gelenler, Yelkeser kralının gönderdiği keşif grubuydu. Önlerinde Dawer ve Galcha ilerliyordu. Uzaklarında olduklarından kendilerini fark etmemişlerdi. “ Sakin olun…” diye uyardı onları Gilmatt. İrongayrn korkmuş bir biçimde ablasının kollarının altına daha da sokuldu. Gelen gurup kampın orta yerinde durakladı, onlara refakat eden asker Dawer ve Galcha’ yı Kral Barlas’ın olduğu bölgeye doğru götürüyordu. Galcha etrafını süzdüğünde, bir çok askerin savaşamayacak kadar yaralı ve bitkin olduğunu fark etti. Kral Barlas, bikrin ve kaybetmiş olduğu bir çok askerinin acısını yüzünde taşıyordu sanki. Kendisine hazırlanan yerde, kurtulmayı başaran üst komutanlarıyla beraber oturuyorlardı. Belli ki hala o günün şaşkınlığını üzerilerinden atabilmiş değillerdi. Refakatçi asker kralını büyük bir saygıyla selamladı. Ardından Dawer ve Galcha’yı takdim etti. İşi bittiğinde ise müsaade isteyerek görev yerine dönmek üzere ayrıldı oradan. “ Demek kral Fillar-Dosse yolda…” dedi Barlas. “ Bizimde dönmeye hiç niyetimiz yok.” “ Efendim…ordunuzun çoğu katledilmiş, buradakilerin de yarısı iş görmez halde.” Galcha’nın bu sözlerini içerlemişti Barlas. “ Burada neler olduğunu biliyor musun Sweng…” “ Hayır efendim…” “ Peki bizi katleden ordunun gücü hakkında bir bilgin var mı ?” Galcha sadece dinlemeye başladı, bu sohbetin nereye geleceğini çok merak ediyordu. “ Bizim gördüğümüz üç bin kişilik bir Pan ordusu vardı, Galkhar’ dan buraya gelirken belli ki Akduman’ ın ordusu ile karşılaşmışlar. Bir çok ganimet vardı ellerinde, Akduman’lara ait.” “ Üç bin Pan’ mı ?” dedi hayretle Dawer.” Kafka’lar yok muydu aralarında ?” Barlas devam etti, sesindeki öfke ve hüzün karmaşası titremesine sebep oluyordu. “ Biz onları uzaktan takip etmeye başladık, belli ki Tirius’a arkadan girecek ve batıyı kıstıracaklardı. Arkadan yaklaşık bin beşyüz kişilik Kafka gurubu geldi ve bizi bu hale soktular. Şu anda Tirius’ un üstüne dörtbinbeşyüz askerlik bir kuvvet daha yürüyor. Batı şu anda çok zor durumda, sağlam olan askerlerimden bir gurubu Dyrmann’ a gönderdim, yeni bir ordu toparlaması için oğlum prens Kranklin’ e haber yolladım.” “Ama vaktimiz kalmadı efendim…” “ Biliyorum Sweng, biliyorum…” Dawer’ e döndü Barlas. “ Yelkeser’in kuvveti nedir?” “ İkibin asker efendim…” “ Dayanabildikleri kadar dayansınlar, hatta Arkan daha çok kuvvet çağırsın…Bu sefer büyüler fazla işe yaramayabilir.” Galcha’nın aklını bir şey kurcalıyordu, daha fazla tutmadan sordu Barlas’ a “ Peki efendim, ya bu ordu Tirius’ a değil de Esendere yada Kemerkale’ den birine gidiyorsa…” “ Sanmam, bu kadar kuvvetle o şehirleri ele geçiremez. Çoğu surların dibinde telef olur zaten. Önce Tirius’taki orduyu yenip, toparlanıp yeniden kuvvetlendikten sonra şehirlere saldıracaklar. Asıl benim merak ettiğim ve endişe duyduğum bir konu var. Sullivian neden bütün dikkatimizi batıya doğru yöneltti. Tamam…! Şehirlerimiz iyi korunuyor ama asıl amacı hakkında bir yorum yapabilmiş değilim…” Dawer’in üzerindeki kan izlerini fark etti Barlas. Zorlu bir mücadeleden çıktıkları aşikardı. Ve bu mücadeleyi kimler ile yaptıklarını da çok iyi biliyordu. “ İblis kurtlarıyla karşılaştınız demek…” Dawer üzerini çekiştirerek, birazcıkta olsa çeki düzen vermeye çalıştı. “ Evet efendim, bir çok askerimi kaybettim… “ Anlıyorum, çok üzgünüm…Zor zamanlar geçiriyoruz ve bir şeyler yapmamak yanlış olur. Dinlenin biraz ve sonra hareket edelim. Fillar-Dosse ile omuz omuza savaşma fikri beni heyecanlandırıyor. Bir şansımız Yelkeser ordularından şimdilik haberdar olmamaları. Yani onlar batı ordularını şaşırtırken, bizde onları şaşırtabiliriz. Bu arada yeni ordumda hızla Tirius’ a ulaşmış olur.Bence başka bir şansımız yok…” Çaresiz kabul ettiler kralın bu fikrini. Asıl amaçları Barlas’ı bulup yaşayıp yaşamadığından emin olmaktı. Şimdi ise onlar ile beraber savaşa gelmeyi istemişti kendisi. Hızlı hareket ederlerse kısa zamanda Yelkeser ordusunu yakalayabilirlerdi. “ Burada garip şeyler oluyor efendim…” diye devam etti Dawer. “ Bu topraklarda fazla vakit geçirmeden ayrılmak en iyisi…O iblis kurtları gece çökünce her yerdeler…” Barlas olumlu olarak başını salladı.” Gölgelerin içinde geziyorlar. Bizde iki gece savaştık onlarla, bir çok askerimin canını da onlar aldı. Büyücülerim zaten savaş meydanında can verdiler.” “ Yolda bazı heykeller vardı efendim…O kurtlara benzeyen taş heykeller…” “ Hiç fark etmedim…” diye cevapladı Barlas Dawer’ i İşin gerçek yüzünü ise Galcha tahmin edebiliyordu. O heykelleri gördüğü andan itibaren aklına ilk gelen Pattiliam’ ın uyarıları olmuştu. Howach’ ın aradığı küçük bir kız çocuğundan bahsettiğini ve o kız çocuğunun da bir siren olduğunu söylediğini hatırlıyordu. Selam vererek kralın yanından ayrıldılar, Dawer askerlerine dağıtılan meyvelerden bir parça alarak, karnını doyurmaya başladı. Galcha ise düşünceli gözler ile etrafını süzerken o kız çocuğunu gördü. İrongayrn’ ı, Liofer’ i ve Gilmatt’ ı. “ Bunların burada ne işi var… Dawer, ağzı dolu olduğu halde konuştu. “ Kimlerin?” Galcha’ nın gösterdiği yöndeki üç kişiyi gördü. “ Asker değil onlar ve o çocuğun burada işi ne, yerli halktan veya civar köylerden olmaları muhtemel…” Galcha ise bir yorum yapmadan yerinden doğruldu. Liofer, endişeli bir tavırlara Gilmatt’ a döndü. “ Lanet olsun…bizi fark etti, ne yapacağız.” “ Bilmiyorum…sakin olmaya çalışın, ben durumu idare ederim…Sakın konuşmaya kalkmayın. Bizi tanıyabilirler…” Kendi aralarında bu fısıldaşmayı yaparken Galcha yanlarına doğru çoktan yaklaşmıştı. Küçük kızı süzüyordu ve gördükleri heykellerin sorumlusu ile karşı karşıya olduğunu anlamıştı. Belli etmeden diğerlerini de süzdü. “ Buralar çok tehlikeli, ne işiniz var ki burada, nereden geldiniz ?” Gilmatt hiç vakit kaybetmeden cevaplamaya başladı onu. Sakin görünmeye çalışsa da telaşlı bir hali olduğu belliydi. “ Gezginiz bizler, konvoyumuz dün gece kurtların saldırısına uğradı. Askerler bize yardım etti de hayatımı kurtuldu.” Galcha, bir konvoy enkazına rastlamadıklarını ve bu adamın yalan konuştuğunu çok iyi biliyordu. Liofer’ in gözlerindeki korkuyu da fark etmişti çoktan. Aynı şekilde İrongayrn’ ın da korkusunu hissedebiliyordu. “ Yaa…! Üzüldüm…Birazdan hareket edilecek…Bizle beraber gelin, güvenli bir bölgede bırakırız sizi. Küçük kız çok korkmuşa benziyor…” “ Evet...Dün gece yaşadıklarından sonra, haklı tabi…” Ne Liofer, ne de İrongayrn konuşmuştu şu ana kadar. Galcha’ nın kulaklarında birden Pattiliam’ ın sözleri yankılandı. “ O sireni bul ve sonsuza kadar sakla…” demişti kendisine. Şans eseri de olsa bulmuştu, küçük kızın Howach’ ın aradığı siren olduğundan hiç şüphesi yoktu. “Aslında bizde gidebiliriz, gündüz vakti pek tehlike olmaz…” diyerek ayağa kalktı Liofer. Gilmatt, ondan konuşmamasını istemişti ama dayanamamıştı artık. Bu adamın bir şeylerden şüphelenmeye başladığını hissedebiliyordu. Suratındaki dövme zaten onun büyücü olduğunun bir göstergesiydi, buraya gelirken yolda, İrongayrn’ ın taşa çevirdiği iblis kurtlarını mutlaka görmüş olmalıydı. “ Hayır…!” dedi Galcha. Sesinde otoriter bir sertlik vardı. “ Ben söylemeden sakın bir yere ayrılmayın…Zira küçük kızın hayatı tehlikede…” Bu sözler Liofer’ in üstünde bir şaşkınlık yaratmıştı. Bu yabancı her neyse İrongayrn’ ı biliyordu. Sözleri direk onu kast etmişti çünkü. “ Nasıl?” dedi tutuk ve umutsuz bir sesle. Ne kadar kaçsalar da sonunda mutlaka birileri kendilerini hep fark edecekti. İrongayrn’ ı sonsuza kadar gözlerden ırak tutmak onun için çok büyük bir yüktü. Gilmatt’ da aynı şaşkınlığı yaşıyordu, kıyafetlerine baktığında bir Sweng’ e benzetemiyordu Galcha’ yı ama bir büyücü olduğundan kendiside emindi. “ Ben size yardım edeceğim…sadece bana güvenin yeter…” dedi Galcha ve başka bir şey söylemeden Dawer’ in yanına doğru geri döndü. Liofer ise ağlamaklı olmuştu, endişeli gözleri Gilmatt’ dan yardım istiyordu ama onunda yapabileceği bir şey yoktu. Kaçmaya kalksalar kesinlikle askerler onlara engel olacaktı artık. İrongayrn büyüsünü kullansa, bu seferde kendileri için savaşan askerlere kötülük etmiş olacaklardı. Tükenmiş bir vaziyette, bulunduğu yere çöktü ve ağlamaklı sesiyle mırıldandı. “ Şimdi ne yapacağız…!” * * * * * Güneş tam tepesindeydi Tirius’ un. Buna rağmen, kuzey kanadından hala kara bulutlar yaklaşmaktaydı. Batı yurdu yağmuru bekliyordu artık. Yaklaşık on bin kişi sinir bozucu bir bekleyişin içindeydi. Bir sessizlik hakimdi kampa ama içten içe de bir hareketliliği vardı. Hareketliliğin sebebi ise askerlerin hamlamamak için yaptıkları talimlerdi. Kampın batı kanadından bir hareketlilik ve bir gürültü dalgası yayılmaya başladı kampın içine. Bir at dört nala, karargah çadırlarının bulunduğu tepeye doğru ilerliyordu. Askerlerin hepsi homurdanıyordu neredeyse. Bu gelen atlı ileri gözetleyicilerden biriydi ve her zamankinden daha acil bir haber taşıyor olmalıydı ki bu kadar heyecanlı ve aceleci davranıyordu. Orta alana kurulu olan en büyük çadırın önünde durdurdu atını. Atından bir solukta atlayan haberci çadıra doğru yöneldi. Önündeki nöbetçiler ise asla engellemediler onu, çünkü gözcülerin sürekli haber taşıyor olması normaldi onlar için. Ayrıca, bu gözcü direk kralların bulunduğu yere getiriyorsa haberi, taşıdığı şey hayati bir önem taşıyor olmalıydı. Haberci nefes nefese daldı çadırın içine, onun bu telaşından etkilenen çadırdaki ahali pür dikkat kesildi gelen haberciye. Oprahha ve Arten ise birbirilerine baktılar, gelen haberin ne olduğunu tahmin edebiliyorlardı. Gözleri ile birbirilerine anlaşıldı anlamına gelecek mimiklerini yaptılar. Arkan’ da bu hareketleri fark etmişti ve şimdiden haberi duyduğu andan itibaren ne konuşacağını düşünmeye başlamıştı bile. Hızla kral Arkan’ ın karşısında dikildi ve nefesini toplayaraktan döküldü. “ Galkhar’ ın orduları dün gece itibariyle Kök dağlarından bu tarafa doğru harekete geçtiler efendim…!” Onun bu sözleri, çadırın içinde buz gibi bir hava estirdi. Bütün baş komutanlar ayakta Arkan’ın ağzından dökülecek kelimeleri bekliyordu. Arkan çadırın içindeki bütün yüzleri tek tek süzdü sanki,bekledikleri gün gelip çatmıştı artık. Yaşamaları gereken bir kaderleri vardı ve kaderleri onları bir savaşa sürüklüyordu. “ İnsan ırkının uygarlıkları…” diyerek kükredi, çadırın ortasına doğru geldikten sonra berisinde bıraktığı iki hükümdara birden dönerek devam etti sözlerine. “ Kral Oprahha ve kraliçe Arten’ de benim ile aynı fikirde ise, artık erteleyeceğimiz bir zamanımız kalmadı. Bu çadırların dışında konuşlanmış bir şekilde kaderlerini bekleyen askerlerimize haber salınız. Gün batmadan Abeldee düzlüklerine doğru hareket ediyoruz…” * * * * * * * * * *
Tavsiye Et :
Ekim
11
Ekim
11
Ekim
8
" K! U! R! T! " (3)
• Çiğdem Bekar Abilov • Fantazi Hikayeleri • 154 kez okundu. • 13 kez yorumlandı.
Ekim
6
Ekim
3
" K! U! R! T!" (2)
• Çiğdem Bekar Abilov • Fantazi Hikayeleri • 139 kez okundu. • 10 kez yorumlandı.
Ocak
5
Nisan
17
Sherminn ( 7 ) / Abeldee Savaşı
• Sargın Seber • Fantazi Hikayeleri • 2305 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Haziran
4
Nisan
4
Nisan
4
Nisan
17
Sherminn ( 7 ) / Abeldee Savaşı
• Sargın Seber • Fantazi Hikayeleri • 2305 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Ocak
5
Mayıs
3
Haziran
4
Şubat
4 |
![]() |
|
||||||||