Sherminn ( 7 ) / Abeldee Savaşı
17 / 4 / 2007 Salı tarihinde Sargın Seber tarafından eklendi, 2302 kez okundu...
“Günlerdir beklenen yağmurlar, sonunda dökmüştü kendini gökyüzünden. İki gündüz ve iki gecedir aralıksız süren sağanak, üçüncü gün durmuş, yerini yer yer çiseleyen damlalara bırakmıştı. Minik damlalar çarparaktan dans ediyordu Liofer’ in yüzünde. Hava çok soğuk değildi ancak yağmurun beraberinde getirdiği serin esintiler içini ürpertmişti. Savaş ...” Okuyucu Puanı ;
Sherminn ( 7 ) / Abeldee SavaşıGünlerdir beklenen yağmurlar, sonunda dökmüştü kendini gökyüzünden. İki gündüz ve iki gecedir aralıksız süren sağanak, üçüncü gün durmuş, yerini yer yer çiseleyen damlalara bırakmıştı. Minik damlalar çarparaktan dans ediyordu Liofer’ in yüzünde. Hava çok soğuk değildi ancak yağmurun beraberinde getirdiği serin esintiler içini ürpertmişti. Savaş esnasında ölen Swan askerlerinin atlarına binmelerine ve yolculuğa öyle devam etmelerine izin verilmişti. Günlerdir yürüyen bitkin bacakları adına üçü de bir hayli mutlu olmuştu. İrongayrn hemen Liofer’ in yanındaydı ve pelerinine sıkı sıkıya sarılmış bir vaziyette, korkulu gözleriyle Galcha’ yı süzüyordu. Liofer çok umutsuzdu çünkü Galcha, kendisinin bir Sweng olduğunu açıklamıştı. Liofer’ de, Sweng’lerin ailesini ve köyünü katletmesinden başlayarak başlarından geçen bütün hikayeyi anlatmıştı ona. Galcha ise anlatılanlar karşısında şaşkına dönmüş, böyle bir katliamın sorumlusunun Sweng’ler olduğu gerçeğini sürekli reddetmişti. Zaten karmaşık düşünceler vardı kafasında. İçini sürekli bir şüphe kemirip duruyordu. Howach, bu siren kızı arıyordu ama ne için. Beklide güçlerinden faydalanmak adına bu savaşta kullanmak istiyordu bu kızı. Galkhar’ ın ordularını bir çığlığı ile taşa çevirebilir ve de bu savaşa bir son verebilirdi. O zaman Pattiliam, sürekli kendisine yalan söylüyor ve Andropejya üstünde bir takım planlar kuruyor olabilirdi. Bir tarafta da Liofer’ in hikayesi; ailesini ve tüm yaşantılarını Sweng’ler katletmiş olamazdı. Bu durumda iki sonuca varıyordu, ya Liofer yalan söylüyor ya da Pattiliam’ ın Howach ile ilgili kaygıları tamamen doğruydu. İkisi arasında karar alamamıştı, ama ne olursa olsun bu kızın savaşa gitmesi ve Galkhar’ ın ordularını durdurması gerekiyordu. Sonuçları ne olursa olsun, İrongayrn’ ı Tirius’ a götürecekti. Swan’ lar ile beraber yolculuğa başladıklarından bu yana Gilmatt’ ın Liofer’ e olan şikayetleri hiç bitmemişti. Liofer’ in yanına yanaştı ve her zamanki gibi sesini yükseltmeden şikayetlerine başladı. “ Buraları biliyorum, artık ayrılalım bu guruptan. Buradan sonra kendi başımızın çaresine bakarız biz. İçimde kötü hisler var. Neredeyse savaşın yapılacağı vadiye geldik…” “ Bende seninle aynı fikirdeyim. Bu Sweng bozmasına hiç güvenmiyorum…” dedi Galcha’ yı işaret ederek. Atını biraz daha hareketlendirerek yaklaştı onun yanına. “ Yardımlarınız için çok teşekkür ederiz ama artık biz buralarda ayrılalım…” Galcha cevap vermemişti, sadece Liofer’ in yüzüne baktı, ardından gözlerini kaçırarak yoluna devam etti. Liofer ise hafif tertip sinirlenmeye başlamıştı bile. “ Hey…! Sana söylüyorum, artık burada ayrılacağız…” “ Bunun mümkün olacağını hiç sanmıyorum…” dedi Galcha soğuk bir tavırla. Sanki o nazik davranmaya çalışan adam gitmiş yerine içten pazarlıklı bir adam gelmişti. “ Ne demek oluyor bu? “ diyerekten atıldı Gilmatt. “ Tutsak olduğumuzu sanmıyorum…” Hiddetle dönen Galcha, sesini yükseltmeden Gilmatt’ a doğru fısıldamaya başladı. “ Tutsak değilsiniz ama…Olmamanız için bir sebep var mı… Yelkeser’ de bir Sweng ve üç koruyucuyu öldürdünüz. Bence sesini kes ve bekle…” Sweng’ in bu tavırları hepsini şaşkına çevirmişti. Ne olduğu hakkında hiçbir fikirleri yoktu. Kendileri ile ilgili olarak bu Sweng, ne tür planlar yapmış olabilirdi ki. Galcha kendini biraz toparlayarak, Liofer’ e döndü. “ Bak üzgünüm…Ama kız kardeşine ihtiyacımız var… Genç kız öfkeden deliye dönmüştü adeta. Masmavi gözlerinden kıvılcımlar saçıyor gibiydi. Yüzünde, öfkesinin mosmor kesilmiş izlerini taşıyordu. “ Ne demek bu şimdi ? Ne yapmaya çalışıyorsun ?” “ Bak kızım, batı yurdunda büyük bir savaş olacak…” “ İyi de bundan bize ne…” “ Binlerce masum insan ölmek üzere orada kaderlerinin onlara ne tür bir senaryo hazırladığını bilmeden bekliyorlar. Bir çoğunun senin gibi kardeşi var, beklide hiç dönemeyecekler…Ama bir şansımız var, oda kız kardeşin İrongayrn. İrongayrn, onları tek şansı, son umudu olabilir.” “ Delirmişsin sen…!” dedi Liofer titreyerek. Bu Sweng, kendilerini savaşa götürmekte bir hayli kararlıydı. Şu an atlarını hızla ilerilerindeki ormana sürerek kaçabilirlerdi ama etraflarındaki askerler mutlaka onlara engel olmaya çalışacaklardı. “ Biz savaşa falan gitmiyoruz…” “ Kardeşinin güçleri, bu insanların tek umudu Liofer anlasana…” “ Sizler varsınız ya…Bir çok büyücü var savaşta…Onlar bir şey yapamadıktan sonra, benim küçük kız kardeşim sizden fazla ne yapabilir ki ona böyle bir sorumluluk yüklemeye çalışıyorsun. İrongayrn, daha güçlerini kontrol altında bile tutamıyor…Hem sonra sirenlerin sonunun ne olduğu biliyorsun değil mi?” Elbette biliyordu Galcha; sirenler sonunda güçlerinin kurbanı olur, taşa dönüşürlerdi. Aslında bu bir ödül değil bir lanetti, küçük kızın, ileri zamanlarda büyüsünü kullandıkça, dönüştürdükleri gibi bir taşa dönüşmesi kaçınılmaz sonuydu. “ Biliyorum…Ama büyücü dediklerinin pek azının ayrıcalıklı yetenekleri var. Çoğunluğu sadece tozlardan ışık saçmak, asaları ile şimşek çaktırmak gibi hokkabazlık derecesindeki numaralardan başka hiçbir şey bilmiyor. Bunları sen bile yapabilirsin, sadece yardımcı malzemelerin içindeki büyüleri harekete geçirecek sözleri söyle, biraz eğitimle bunları herkesler yapar. Ama önemli olan ayrıcalık arz eden yetenekler..” dedi başını öne eğerek Galcha. “ Bu bizi hiç mi hiç ilgilendirmiyor, ayrıca büyü falan da öğrenmek gibi bir niyetim yok. Bunu o kafana sok…Ailemden bir tek İrongayrn kaldı ve küçük kız kardeşimin bir heykele dönüşmesine asla izin vermeyeceğim.” “ Peki bunu nasıl yapacaksın Liofer…Etrafınızda bir sürü asker var, ben müsaade etmeden nasıl buradan ayrılmayı düşünüyorsunuz ?” Liofer, küçük kız kardeşinin gözlerindeki korkuyla beraber karışık olan öfkeyi fark etmişti. Bu durum İrongayrn’ ı olduğundan daha tehlikeli yapıyordu. “ İrongayrn benim sözümü dinler…Eğer gitmemize müsaade etmez isen. Buradaki masum insanların kaderi ise sonsuza kadar soğuk bir taştan ibaret olur…” Liofer, şimdiye kadar hiç olmadığı kadar ciddiydi. Galcha ise onun bu ciddiyetinin farkındaydı, Liofer’ in ki umutsuz bir tehdit değil, çareleri tükenmiş bir insanın kalan son kozunu da hiç tereddüt etmeden kullanacak olması gerçeğiydi.. Etrafındaki bütün askerleri süzdü Galcha. Hepsi düşünceliydi, yarınının ne olacağını bilmeden, umarsızca bir kadere doğru sürükleniyorlardı. Liofer’ de söylediklerini yapmaya kararlıydı. Üzerinden çıkardığı çaputlarla kulaklarını şimdiden tıkamaya başlayan Gilmatt’ a baktı o an. Yapabileceği hiçbir şeyin olmadığını anlamıştı. “ Bu topraklar şimdilik güvenli sayılırlar…” diyerek her kesin duyabileceği bir ses tonuyla haykırdı. “ Buradan sonrasını bizsiz devam etmek zorundasınız… “ Sözlerini söylerken Liofer’ in gözlerinin içine bakıyordu. Gözlerindeki zalim bakışları fark etmişti. İmalı bir tebessüm vardı yüzünde. “ Gidin artık ve dikkatli olun, savaştan da uzak durun…” “ Teşekkür ederiz…yardımlarınız için çok teşekkür ederiz…” diyerek önden Gilmatt fırladı. Atını ormanlık bölgenin içine doğru sürüyordu. Galcha ile göz göze gelen Liofer, kardeşinin atının yularını tutarak Gilmatt’ ı takip etmeye başladı. Arkalarından seslenen Galcha, onları uyarıyordu. “ Fısıltı ormanlarına doğru gidiyorsunuz, oraya girmeyin, yada hava kararmadan çıkmış olun o ormandan…Karanlık bastığında Kanemer’ ler gezinmeye başlar ormanda, dikkatli olun…!” Liofer, elini kaldırarak anladığını ifade eden bir işaret yaptı ve tekrar yollarına devam ettiler. Galcha ise hala arkalarından bakmaktaydı, beraber hareket ettikleri gurup, kral Barlas ’ın önderliğinde bir hayli ilerlemişti. Dawer, yanına yaklaşarak fazla geride kalmamasının çok daha iyi olacağını söyledi ona. Misafirlerinin gidişini gördüğünde ise fazla ilgili olmasa da yinede sormuş olmak adına sorusunu yöneltti Galcha’ ya. Tam zamanında göndermişsin onları, zira Tirius’ a bir günlük yolumuz kaldı…Hadi fazla geri kalmayalım…” Davetsiz misafirlerinin gidişi, diğerlerini de ilgilendirmemişti zaten. Sadece boş bakışları ile birkaç asker süzmüştü onları. Ama Sweng için aynı şey geçerli değildi. Hala arkalarından bakmakla meşguldü. Kendisi sorguluyordu sürekli olarak; yaptığının doğru olup olmadığına bir türlü karar verememişti. Kızın tehditleri karşısında çaresiz kalmış, gitmelerine istemeye istemeye müsaade etmişti. Sürekli Pattiliam’ ın söyledikleri kulaklarını çınlatıyordu. “ O sireni bul ve sonsuza kadar sakla…” Bulmuşken böyle çabuk vazgeçemezdi,en azından Pattiliam’ ın dediklerini yapması gerektiğini hissetti. Siren’ i ne olursa olsun yalnız bırakmamasına dair içinde bazı güdüler oluşmuştu. Hızla atının yularını toparlayaraktan sımsıkı kavradı. “ Siz gidin, fazla geri kalmayın…Ben size yetişirim…” diyerekten hızla davetsiz misafirlerin peşine düştü. “ İyide…neden?” Ama Dawer’ in sözleri yağmur damlarına karışarak, rüzgarla beraber uçup gitmişti. Omuzlarını silkerekten gurubu yakalamak için hızla atını sürdü. Tam ormanın içine girmişlerdi ki Liofer peşlerinden gelen nal sesleri ile irkildi. Galcha’ yı gördüğünde ise yüzü buruşmuştu. Hiç vazgeçmeyecek diye geçirdi içinden. Gilmatt’ da aynı düşünceler ile bakıyordu ardına. “ Bak Sweng, fikrimizi falan değiştirmedik. Bunun için geldiysen hiç boşuna vaktini ve nefesini harcama…” dedi Gilmatt, ukala ve İrongayrn’ ın varlığından aldığı cesaretle. “ Hayır…Fikrinizi değiştirmek gibi bir düşüncem yok…Bende sizinle geliyorum…” “ Ne…? “ dedi hayretle Liofer, yüzünde alaylı bir gülümseme oluşmuştu. Bu halinin içinde de biraz öfke gizlenmişti. “ Seni davet ettiğimizi hatırlamıyorum Sweng…” “ İrongayrn, yanlış tarafların eline geçebilir…Onu her zaman koruyamazsınız. Benim yardımıma ihtiyacınız olacak…” “ Ailemi öldüren Sweng’ ler mi bize yardım edecek…” “ Bu konu hakkında inan hiçbir bilgim yok…Ama onu korumakta benim görevim…” Liofer artık öfkesini gizlemiyordu. Askerlerin de yanlarından bir hayli uzaklaşmış olmasından da cesaret alarak sesini daha da yükseltmişti. “ Siz Sweng’ ler kendinizi ne sanıyorsunuz…Her şeyi yönetebilecek ve ona sahip olabileceğinizi kim söyledi size…” “ Öyle bir niyetim yok genç bayan…Biraz sakin olun…Sizleri, kendinizi güvende hissedebileceğiniz yerlere götüreceğim…Zaten bir numara yapıyorsam eğer, bunu er geç anlar, İrongayrn’ dan da beni taşa çevirmesini istersin. Bırak bu süre zarfında da İrongayrn’ a güçlerini kullanabilmesi hakkında da yardım edeyim. Güçleri ileride sizler içinde tehlike yaratabilir. Kontrolünü öğrenemezse, kendisi dahil etrafındaki her şey taşa dönüşür…” “Biz Dişikan’ lara gidiyoruz Sweng, bizi rahat bırak…” diyerek lafa girdi Gilmatt. Galcha, onun bu sözüne de gülerek karşılık verdi. Alaylı gözleri ile Gilmatt’ ı süzüyordu. “ Onlar tamam da…” dedi kızları işaret ederek. “ Senin Dişikan’ lar arasında ne işin var. Seni kabul edeceklerini zannediyor musun…Oracıkta canını alırlar…” Liofer, İrongayrn’ a uzunca bir müddet baktı. Nedense bu Sweng’ in şu anda samimi olduğuna dair bazı hisler bürümüştü yüreğini. Kız kardeşini pelerinini çekiştirdi ve kafasını salladı. Kendileri ile beraber gelmesini İrongayrn’ da istiyordu. Aslında Gilmatt’ ın yanlarında olmasındansa bu Sweng’ in yanlarında olmasını tercih ederdi. Hiç değilse daha güvenilebilir bir yapısı, bir duruşu vardı. Az önce atlarıyla beraber indikleri küçük tepeye doğru baktığında ise, Swan’ ların çoktan gözden kaybolmuş olduğunu fark etti. “ Böyle yalnız başınıza güvende olamazsınız…Hiç görmediğiniz, bilmediğiniz yaratıklarla karşılaşabilirsiniz…Benim yardımıma mutlaka ihtiyacınız olur. Hem Dişikan surlarından da geçmenizi daha da kolaylaştırabilirim. Ama bu konu üzerinde de durmalıyız, Dişikan’ lar iyi bir fikir olmayabilir…” “ Bizi kandırarak savaşa götürmeyeceğin ne malum…” “ Söz veriyorum…Asla bunun için sizi zorlamayacağım…” Atların huzursuzlaşmaya başlaması ile Galcha, Fısıltı ormanının derinliklerine doğru bakmaya başladı. Bir sis kaplamaya başlıyordu her yanı. Ormanın derinliklerindeki bataklıklardan acı dolu uğultular yayılıyordu sanki. Çok vakit kaybetmişlerdi burada, hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Artık bu ormandan geçmek onlar için hiçte tekin değildi. Geriye bir tek arkalarındaki Tirius’ a giden yol kalmıştı, o yolu kullanaraktan ormanın çevresini dolaşmak en doğru karardı. “ Tamam…” dedi Liofer. “ Bizimle geliyorsun, ama sakın söylediklerini ve verdiğin sözleri unutma…” Galcha’ nın fark ettiklerini diğerleri de fark etmişti, Fısıltı ormanının fısıltıları yayılmaya başlamıştı bile. Hiç çekinmeden davet ediyordu onları. Sis bulutu etraflarını tamamen kaplamaya başladığında ise, kan kokan nefesler çarpıyordu yüzlerine. Yağmur bile şiddetini arttırmaya başlamıştı. “ Çok vakit kaybettik…” dedi Galcha. “ Anlaştığımıza göre artık beni takip edin…Ormana girmeden, çevresini dolaşmalıyız…” Atını inmiş oldukları tepelere doğru sürmeye başladı ki, Gilmatt bozdu ahenklerini. “ Dur biraz, Tirius yolundan mı gidiceğiz…” Galcha durdu ve umarsızca omuzlarını silkti. “ Bana güvenin yeter, İleride yol Rullman nehrinden Karf vadisine doğru yol alıyor. O yol üstünden Esendere’ ye ardından da surlara yol alacağız…” Liofer ormana doğru son kez baktı. Sanki insan siluetinde gölgeler çıkmaya başlamıştı ağaç kovuklarından. İrongayrn’ ında içinin ürperdiğini görebiliyordu. Kardeşinin atını tutarak Galcha’ nın peşine düştü. Gilmatt ise gönülsüz hareketleri ile istemeye istemeye de olsa takip etti . Zira Fısıltı ormanı lanetini geceye sunmaya başlamıştı. Doğuda kızıl bir ufuk çizgisi oluşturan güneş, yerini geceye bırakırken dört atlı ormana girmeden tepelere doğru süzüldü ve Tirius yoluna doğru gözden kayboldular. * * * * * Yağmur, Batı topraklarında günlerdir çiselemeye devam ediyordu. Geceleri, belli zaman dilimleri içinde kendini gösteren sağanaklar, gün doğduğu andan itibaren gizlenerek, yerini küçük damlacıklara bırakıyordu. Ordular, iki günlük bir yürüyüş sonrasında Abeldee düzlüklerine varmış,bir günlük zaman dilimi içerisinde de Kök dağlarından hareket etmiş olan Galkhar’ ın ordularını beklemeye koyulmuşlardı. Abeldee’ nin yarı Kurak topraklarında, yağmur ve bulutlarında yardımıyla, insanın içine çöken bir kasvet; dağlarından, tepelerinden ve de tümseklerinden dökülen hüzün dolu nağmeler vardı sanki. Kök dağlarından bu yana doğru gelen karanlık, tamamen yakınlaşmıştı düzlüklere.Bütün askerler, burada yapılacak olan büyük çarpışmaya hazır bir halde bekliyordu. Bu gün burada büyük bir savaş olacaktı ve eski zamanlardan beri anlatılan öykülerdeki savaşlardan daha az kanlı olmayacaktı. Glorian ve Batı yurdunun askerleri ortada kümelenmişken; Dişikan atlıları ise ikiye bölünerek kanatları mesken tutmuştu. Orduların hemen arkasındaki yeşil tepelerde ise, üç hükümdar ve heyeti konuşlanmış, muhtemelen bugün verecekleri ölüm emrinin muhakemesini kendi iç dünyalarında yapıyorlardı.Hava soğuyor, soğudukça Abeldee’ de soğuyordu. Rüzgar, nefesine yüklediği ölüm fısıltılarını askerlerin kulaklarına değdirirken, çok uzaklardan duyulmaya başlayan davul sesleri artık çok yakınlarındaydı. Galkhar’ ın karanlık ordusu; davullarının sesleri ve savaşçılarının naraları ile çığlık çığlığa ağır adımları ile geliyordu Abeldee’ ye. Gözcülük görevini yapan askerler, hızla ordunun konuşlandığı bölgeye doğru sürüyorlardı atlarını. “ Geliyorlar…!” diyerekten haykırıyordu bir tanesi. Aksak ritimli gürültüler eşliğinde toparlandı mızraklar, askerlerin homurtuları sardı etrafı. Kanatlardaki Dişikan’ lar yaylarını gererken, doğaçlama bir melodi katmışlardı bu hüzünlü besteye. Öbek öbek ateşler yakıldı askerlerin önünde, okçular birer adım öne çıkmışlardı. Arkalarında mızraklı piyadeler ve daha gerideki atlı süvariler hazırdı artık savaşa. Sweng’ ler dahil bütün büyücüler orduların en arkasında, gelebilecek bütün kara büyü dalgalarına karşı hazırladıkları muskalarını hazır ettiler. Asalarındaki taşlar, puslu havanın altında parlayan tek ışıktı. Sweng Goras, tuttuğu şişenin mantarını kavradı sıkıca, şakaklarından süzülen ter damlacıkları vardı yüzünde. Sonunda gözlerin net görebileceği mesafede belirmişti Galkhar’ ın ordusu. Davullarını susturdu, naralarını kesti. İki büyük ordu da karşı karşıyaydı artık. Sayıları denk, güçleri de denk gibi gözükse de, karanlığın ordusunun siyah miğferlerinden yayılan tehditkar hava, aydınlığın askerlerinin yüzüne korkuyu bir şamar gibi patlatıyordu. “ Evet…! Sonunda beklenen o an geldi işte.” diyerekten önce Oprahha’ ya ardından da Arten’ e baktı. “ Bu gün, burada Galkhar’ ın ordusunu durduramazsak, Batı yurdunu çok zor zamanlar bekleyecektir.” “ Galkhar,buradan sonrasına geçemeyecek…” diyerek cevapladı onu Arten. Yanında duran kızları önce karşılarındaki orduya baktı, ardından endişeli gözler ile birbirilerini süzdüler. Annelerinin söylediği kadar kolay olmayacağını anlamışlardı. Shuva ile Germin’ de yan yanaydı, huysuzlanan atlarını dinginleştirmeye çalışırken Germin döküldü arkadaşına. “ Seni tanıdığıma çok sevindim Shuva, eğer buradan sağ çıkamaz isem, en çok üzüleceğim şey seninle daha çok zaman geçirememiş olmamdır dostum…” Shuva güldü, her zamanki neşeli halini yitirmemişti. “ Dur bakalım, böyle konuşmak için daha çok erken. Uzaktan bakıldığında sanki çok kalabalıklarmış gibi gözüküyor olabilir ama yaklaştıkça tam tersi gözümüzde küçülecekler, bana inan…” Keşke bu kadar kolay olsaydı diye geçirdi içinden Germin. Yaklaştıkça pekte küçülecekmiş gibi durmuyordu karşılarındaki ordu. Arn ve Kasandal’ da yan yanaydı. Kralın koruma takımının komutanı Darch’ın kırmızı yüzündeki gergin ifadeyi gören Arn, sırıtarak Kasandal’ a döndü. “ Senin ki hala ayılamamış, gözlerine baksana fal taşı gibi. Sanırım karşısındaki orduyu çift görüyor. Birinin ona, aslında karşılarındakilerin gördüklerinin yarısı kadar olduğunu anlatması lazım…Bun sen yaparmısın…” Omuzlarını silkti Kasandal, hafif bir kıkırdama ile cevapladı arkadaşını. “ Bırak öyle bilsin…Bunu yapmaya hiç niyetim yok …” Orduların önüne, üç hükümdarında ortak kararı ile Başkomutan Atairil çıktı, Beyaz atının üstünde, bir çok nişan ve batı yurduna ait işlemeler ile süslenmiş zırhı bütün askerlerin gözünü alıyordu. Bu kararın alınmasında en etkin olan özelliği; batı yurdu ordularının Başkomutanı olmasının yanında, kral Arkan’ ında erkek kardeşi olmasıydı. Önlerinde kara bir gece gibi kümelenmiş Galkhar’ ın ordularına son bir kez daha baktığında, gözlerinin içinden öfke nağmeleri dolup taşıyordu. Çiseleyen yağmur miğferler ve zırhlara çarparken oluşturdukları ritimler duyuluyordu sadece. Birden Galkhar orduları sessizliklerini bozdu, naraları kapladı her bir yanı. Gürültüleri insanın kulaklarını rahatsız edecek derecedeydi. Atairil, gerisin geriye dönerek, düz bir hat oluşturmuş askerlerin önünde atını sürmeye başladı. Kınından sıyırdığı kılıcını havada daireler çizerek savuruyordu. Sesi, bir gök gürültüsü gibi bütün askerlerin kulaklarında yankılanmaya başlamıştı. “ Karşınızda duran karanlığın ordusu; şehirlerimizi istiyor, medeniyetimizi istiyor, topraklarımızı istiyor…Eğer,bu gün, burada bizi geçerler ise, şehirlerimize inecekler, eşlerimizi, çocuklarımızı, annelerimizi ve babalarımızı katledecekler…Onların kaybedeceği hiçbir şey yok…Ama bizim kaybedeceğimiz bir hayatımız var…Biz bu gün hayatımızı kaybetmeyeceğiz…Bu topraklarda kimin hüküm sürdüğünü bu gün, bir kez daha onlara hatırlatacağız…” Kılıcı ile gök yüzünü gösteriyordu Atairil. “ Bu gördüğünüz karanlık bulutların ardında güneş var…O ışığını yansıtmış bir şekilde, bizim bu gün, burada bütün karanlık bulutları dağıtmamızı bekliyor…Güneş ışığını hiçbir zaman bu topraklar üzerinden çekmeyecek…Biz bu topraklarda hüküm sürdükçe, ışık her zaman var olacak…Aynı bu gün olduğu gibi. Biz buradayız ve hep burada olacağız…!” Davullar çalmaya başlamıştı, Galkhar’ ın orduları yavaş adımları ile yürümeye başlamış, naralar atarak Batı yurdunun askerlerinin yüreğine korku salmaya çalışıyordu. On bin askerin haykırışı kaplamıştı Abeldee’ yi. Atairil son kez haykırıyordu. “ Şimdi bana söyleyin…Korkuyor musunuz…!” On bin asker cevapladı onu. “ Hayır…!” Sesleri Galkhar’ ın gürültülerini bastıramamıştı bile. Tekrar ve daha yüksek ses ile haykırdı Atairil. “ Korkuyor musunuz…!” “ Hayır…!” Bu seferki haykırış daha da yüksekti. “ Korkuyor musunuz…!” On bin kişi tek bir vücut gibi, son nefeslerine kadar haykırdı. “ Hayır…!”. Bütün Abeldee sallanmıştı bu sese, neredeyse Galkhar topraklarına kadar uzanmıştı yankıları. Cesaretin ve korkusuzluğun gücü ile haykırmışlardı. Karanlığın ordularının yüreklerine esas korkuyu son haykırışları salmıştı. “ O zaman İrengiler çalsın, okçular…ileri…!” Karanlığın ordusu, hızlanmıştı, kara bir bulut gibi koşuyorlardı aydınlığın üstüne. Okçular birer adım öne çıkarken, mızraklı piyadeler ardından da atlı süvariler hısımlarının üstüne hızla hareket etmeye başladılar. Aydınlığın savaş boruları, cesaret arttırıcı melodilerini çalarken, askerlerin haykırışları karıştı gökyüzüne. Büyük bir gürültü kopmuştu düzlüklerde. Savaşın, dökülecek kanların ve alınacak canların feryatlarıydı sanki. Okçular, ilk olarak önlerinde yakılmış olan ateşleri kullanarak, oklarının uçlarını ateşlediler. Başlarındaki komutanlarının ikazı ile yaylarını gererek, ateş emrini beklemeye başladılar. “ Ateş…!” Binlerce yanan ok havada ıslıklar çalarak, menzillerine giren Galkhar’lı askerlerin üzerine yağmaya başladı. İsabet alan, alevler alarak yere yuvarlanıyor, cansız bedeni ateşler içinde kavruluyordu. İlk sıra geri çekildi ve diğerleri çıktı öne. Galkhar’ ın okçuları da karşılık vermeye başlamıştı, gök yüzünde sanki arılar uçuşuyormuşçasına, vızıltı sesleri duyuluyordu. Her iki kanada da yayılmış olan Dişikan’ lar atlarını kamçıladılar, hızla karanlığa doğru sürerken, yaylarından çıkan oklar birer birer hedefini buluyordu. Karanlığın ve aydınlığın ordusu birbirlerine girmişti artık. Acı dolu feryatlar, çelik ve metalin sesine karışıyor, ölümün en kanlı şeklini sunuyordu ortaya. Atairil, kılıcını savuraraktan dalmıştı kalabalığın içine. Pan ve Garabeth’ lerde kim gelirse karşısına soğuk çeliğinin tadını alıyordu. Karşısına çıkan her hasmı, son kez onun yüzünü görüyordu, ölmeden önce. Ok atışları da son bulmuştu artık. Her iki tarafın okçuları, kılıçlarını çekerek, meydana attılar kendilerini. Kanlı bir arbede yaşanıyordu. Atairil’ in sesi yankılandı birden. “ İleriye doğru hareket edin…Durmayın…Hattınızı aşmalarına izin vermeyin…” kestiği her kurbanının kanı bulaşıyordu zırhının üstüne. Onun kılıcı hiçbir kalkan durduramamıştı şu ana kadar. Büyücüler giriyordu savaşa artık. Kara büyü dalgaları yayılmaya başladı Abeldee semalarında. Havada uçuşan ejderha hayaletleri vardı sanki, ama kustukları alev gerçekti. Değdiği her şeyi yakıyordu. Aydınlık tarafın büyücüleri ve Sweng’ ler de hiç vakit kaybetmeden karşılık vermişlerdi. Ejderhaların üstünde uçuşan kartallar vardı şimdi. Onlarda değdikleri her hayaletle birlikte parlak bir toz bulutuna dönüşüyor ve de kayboluyordu. Hükümdarların bulunduğu tepelere doğru yağan alev toplarının önünde ise mavi ışık saçan toplar beliriyor, alevleri yuttuktan sonra, karanlığın büyücülerinin üstüne doğru yol alıyorlardı. Kılıç ve kalkan ile süren savaşta ise; aydınlık taraf, ağır ağır geri çekilmeye zorlamıştı hasmını. İçeriden, Güneyli ve Batılı askerler; dış taraftan ise hızlı ve çevik Dişikan savaşçıları sonunda bir çember içinde hapsetmişti karanlığı. Özellikle Sweng’ lerin yaptığı büyüler, Galkhar’ a büyük zararlar veriyordu. Şu an ki ordularının içinde Garabeth’ lerin çoğunlukta olması da bir etkendi. Kısa boylu ve çirkin bu yaratıklar oldukça zayıftı ve çabuk pes ederdi. Pan’ lar ise tam tersine düzenli ve hırslıydılar. Galkhar, şu ana kadar bu meydan savaşında dayanıyorsa bunu Pan’ lara borçluydu. İnce,uzun boylu ve sivri kulaklı, her an kırılacakmış gibi duran bu zarif ırk hiç de yabana atılacak cinsten değildi. Acı bir boru sesi duyuldu kulaklarda, karanlık son kozunu kullanıyordu.Cezakara’ lar çıkmıştı öne ve buda Kafka’ ların savaşa giriyor olmasının habercisiydi.. Tepelerden meydana doğru akan bine yakın Kafka vardı. Hepsi dönüşmüş, şeklini kaybetmiş vücutları ile aksak, topal ilerliyordu. Dişikan’ ların lideri haykırdı birden. “ Atlılar, tepelerden gelenlerin üstüne doğru sürün…” Onun bu komutunu duyan her Dişikan, atını hızla Kafka’ ların üstüne sürmeye başlamıştı. “Begins” adı verdikleri küçük baltaya benzer silahlarını aldılar ellerine. “ Kafalarına nişan alın, bu ucubeler kafaları kesilmeden asla ölmezler…” Kafka’ lara her yaklaşan savurdu begins’ ini, kimi hedefini buluyor, kimi ise arzuladığı noktaya nişanlayamıyordu. Ama bir çok Kafka bedeni cansız olarak yere serilmişti. Engelleyemedikleri Kafka savaşçıları, kalabalığa doğru girmişti bile. İşte o andan itibaren savaşın seyri değişti. Uyutularak, dönüştürülmüş olmalarına rağmen, Kafkalar; savaşçılık meziyetlerinden hiçbir şey kaybetmiş değillerdi. “ Farilan…kanatlara doğru açılın…Sweng’ ler büyü yapmadan durmayacaklar…Boşuna savaşarak adamlarımızı telef etmeyelim…” Atairil’ in bu sözü üstüne Farilan, atlı süvarilere komut verdi. Aydınlığın atlıları tepelere doğru çekilmeye başlamıştı. Mızraklı süvariler ve kılıçlı okçular ise geri çekilebildikleri kadar çekilmeye başladılar. Tepede durumu fark eden Arkan ve diğer iki hükümdar, acı dolu gözleri ile meydanda birer birer Kafka’ lar tarafından biçilen askerlerini izliyorlardı. “ Goras…!” Kral Arkan’ ın gözleri Sweng’ ler arasında Goras’ ı arıyordu. Kendisini görememişti ama haykırışına cevap çok geçmeden geldi. “ Merak etmeyin Kralım…Büyüyü şimdi serbest bırakıyorum…” Önceden planladıkları gibi, özellikle Dişikan’ lar atlarını meydanın açıklarına sürerek, Kafka’ ları bir çember içine almaya başladılar. Azda olsa, bir kaçı Kafka’ ların kılıçlarından kaçamamıştı. Kırmızı gözleri ve ağızlarından akan salyaları ile artık tamamen ateş iblislerine dönüşmüş bu ırk, çemberin içinde kalmıştı. Bir çok Cezakara, Sweng’ lerin yapacağı büyüyü biliyordu ve bunu engelleyebilmek adına, büyülü alev toplarını Sweng’ lerin üstüne yolladılar. Goras, elinde tuttuğu şişenin mantarını çıkardı. Ağzından dökülen büyülü kelimeler ile beraber bordo renkte tozlar dağılmaya, havaya karıştıkça yanarak Kafka’ ların üzerinde kızıl bir bulut kümesi oluşturmaya başladı. Gökyüzünde, kara ejderha hayaletleri yeniden belirmeye başladı, hedefleri ise hükümdarların bulunduğu tepelerdi. Shuva ve Germin çevik bir hareketle son anda bir alev yığınından kurtulmayı başardılar. Kılıçlarını çekerek, yanlarına kadar sokulan Garabeth’ ler ile mücadele etmeye başlamışlardı. “ Germin, ağaçlık alana doğru sür atını…” Shuva’ nın etrafı sarılmıştı, Kılıcını nereye savursa bir Garabeth’ e mutlaka isabet ediyordu. Bir kılıç darbesi atını olduğu yere çökertti. Atından düşen Shuva, kendini toparlayamadan bir Garabeth’ in iğrenç nefesini suratında hissetmeye başlamıştı. Çirkin yaratığın kılıcı boğazına doğru geçmek üzereydi artık. Garabeth hamlesini yaptı ama başı bedeninden öyle hızlı ayrıldı ki, üzerine yığılan cansız bedenin kanı olduğu gibi üzerine bulaştı. Prenses Adda atından atlayarak, Shuva’ nın yanındaydı. Güzel prenses, güzelliğinin ve zarafetinin tersine, elindeki kılıcı ile Garabeth’ leri doğruyordu. “ Kalk hadi küçük prens…Ağaçlık alana doğru kaç…” “Asla…” diyerek yerden fırladı Shuva. “ Kaçmak için eğitilmedim ben…” Kızıl bulut sonunda şimşeklerini Kafka’ ların üzerine salmıştı. Savaş meydanının en ateşli savaşçıları donup kalmışlardı. Hareket etmeden, sonlarını bekleyen kurbanlar gibiydiler. Planın ikinci safhası, bir Dişikan’ ın haykırışı ile işlemeye başladı. Kafka’ ları çeviren Dişikan’ lar begislerini savurarak bir çok Kafka’ nın başını bedeninden ayırıyordu. Cansız bedenler, boş çuvallar misali toprağa yığılırken, içlerinden çıkan karanlık öfkeli, kırmızı gözler gök yüzüne karışarak, birer toz zerreciklerine dönüştüler. Atlı süvariler tekrar Kafka’ ların arasına dalmıştı, kılıçları işlerini yapıyor, Kafka’ ların sonsuz sayılan yaşamlarına son veriyorlardı. Büyü Kafka’ ları durdurmayı başarmıştı, aydınlığın orduları savaşın seyrini yeniden değiştirdiler. Şaşkına dönen düşmanlarının arasına rüzgar gibi giren askerler, zafer naraları atarak, düşmanlarının canını almaya başladılar. Atairil, atını kralının yanına doğru sürdü. Büyük bir kahraman gibi dövüşen Arkan’ ın yanındaki birkaç Pan’ ı doğradıktan sonra, atından atlayarak, kardeşinin yanında gardını aldı. “ Daha fazla ilerleyemeyiz…Askerler yoruldu…Bence kaçmalarına izin verelim…Yoksa yeniden toparlanıp döndüklerinde, kılıçlarımızı kaldırmaya bile gücümüz yetmeyebilir…” “ Kontrollü olarak orduları geri çek o zaman… Zaten, kolay beri toparlanamazlar…” Zafer, aydınlık tarafı seçmişti. Galkhar’ ın orduları geri çekiliyor, ormanın içine kaçışıp, canlarını kurtarmaya çalışıyorlardı. Askerler, zafer naralarını atmaya başladılar. Bu gün Abeldee düzlüklerinde yazılan tarih, büyük bir zaferi aydınlığa armağan ediyordu. Belki de çok erken bir zafer rehaveti çökmüştü içlerine. Tirius tarafından duyulan borular, kendi boruları değildi ama tanıdık bir sesti onlar için. Pan boruları, arkalarından, Tirius yolu üstünden çalındı kulaklarına. Abeldee susmuş, bu sese kulak vermişti. Pall-Darmor ve Pan’ ların komutanı Kheltin kılıçlarını havaya kaldırdı. Yarı atlı, yarı yaya bir çok Pan saldırıyordu arkalarından şimdi. “ Bu da ne ?” Arten şaşkın gözlerle üzerilerine doğru akan askerleri izliyordu. “ Arkadan bir ordu daha göndermişler…” Oprahha, Arkan’ ı uyardı, asıl göstermek istediği şeyi işaret ederekten. “ Aralarında, neredeyse yok ettiğimizin iki katı Kafka var…” Arkan, şaşkınlığını çabuk attı üzerinden. “ Goras…büyüyü yeniden yapmalısın…Arkadan gelen çok fazla Kafka var…” Ama Goras çaresizdi, elinde Kafka’ ları durdurabilecek başka bir büyü yoktu. Howach ve Pattiliam getirecekti ama buraya gelip gelmeyecekleri bile bir muammaydı. Gelseler bile çok geç olabilir, sadece aydınlığın cesetleri ile karşılaşabilirlerdi. “ Başka büyü yok efendim…sanırım kaderimizden kaçamayacağız…” Kaçışmakta olan Galkhar, orduları içinde büyük bir mucizeydi bu. Yeniden cesaretlenen karanlığın ordusu, kaçmayı bırakıp, gerisin geriye dönerek, yeni gelen kuvvetleri ile birlikte aydınlığı çember içine aldılar. Arten, atından atladı ve kılıcını çekti. “ Eğer başka bir büyü yoksa, kılıçlarımız var…Bu gün burada yenilmeyeceğiz…” diyerek öne doğru fırladı. Onun bu hareketini gören diğer Dişikan savaşçıları, hükümdarını yalnız bırakmıyordu. Onların bu cesur davranışına kayıtsız kalmayan diğerleri de girdi mücadelenin içine. Yorgun ve yaralı aydınlığın koruyucuları, sonlarının ne olduğunu bilsede, kolay teslim etmeyeceklerdi ruhlarını. Kralları, prensleri, prensesleri ve büyücüleri dahil omuz omuza kılıç sallıyorlardı karanlığa. Takviye gelen ordunun içinde Garabeth’ ler yoktu. Daha düzenli olan Pan’ lar ve yenilmesi zor Kafka’ lardan oluşan ordu, gücünü çoktan kabul ettirmişti bile. Bu gün, Abeldee’ den hiçbir aydınlık hizmetkarı sağ çıkmayacaktı. Az önce zafer çığlıkları ile yeri göğü inleten askerler, şimdi acı bir şekilde, savaş meydanında canlarını vermekteydiler. Karanlığın içinde, biri bu manzara karşısında içinin parçalandığını hissetti. Meydan da başı kesik olarak yatan ırkının cesetlerine acı dolu, kırmızı gözleriyle bakan Adel Kaira, hissettiği bir at sesi ile kendine geldi. Çok yakınında, ağaçların arasında bir yerde kendisini izliyordu zümrüt gözler. Aydınlık topraklara ayak bastıklarından beri, varlığını kendisine cömertçe hissettiren ne ise, bu gün kendisi ile mutlaka karşılaşacaktı. Shermin söylemişti ona; Ilgın, seni bulacak demişti. Yanlış tarafta savaştığını çok iyi biliyordu Adel Kaira. Karşısına gelen hiçbir askeri öldürmedi, yaralamadı. Sadece usta hamleleri ile savuşturmuştu. Bir an önce ağaçlık bölgeye ulaşmalıydı. Sanıldığı kadar kolay değildi bu. Etrafı çok kalabalıktı, birkaç darbe almıştı bedenine, yaralanmıştı ama, başını bedeninde tutabildiği sürece bu yaralar onu asla durduramayacaktı. Ölüm hızla, aydınlığın üstüne çöküyordu. Gücü tükenen askerler, daha az acılı ve çabuk ölüm dilemeye başladılar. Teslim olamazlardı, zaten bu savaşta hiç bir taraf kimseyi esir etme niyetinde de değildi. Ya ölüm, ya ölümdü bu savaşın sonu. Kaçabilecek hiçbir yerleri yoktu artık. Çember daraldıkça, daha çok çığlık, daha çok ölüm getiriyordu onlara. On bin askerin, neredeyse yarısı katledilmişti. Tüm umutları tükenmişti ki, Yelkeser’ in boruları yüreklerinde yeni bir kıpırtı hissettirmişti onlara. Kuzeyin halkı Abeldee’ ye ulaşmıştı sonunda. Fillar-Dosse, yanında Barlas’ ile kılıçlarını göğe doğru diktiler. Pattiliam’ ın büyüleri bir çok Pan’ ı yakıp kavurmuştu. Yelkeser ordusu hızla çemberi dıştan kırıp attı. “ Umut asla aydınlık için tükenmez…Bu gün kazanan biz olacağız…” Fillar-Dosse’ nin sözleri çınladı kulaklarda. Gitti denilen zafer, birden taraf değiştirivermişti. Arada kalan, şimdi karanlıktı. Howach, kalabalığın arasında hızla ilerleyerek, savaşmaktan bütün gücü tükenmiş Goras’ ın yanında aldı soluğu. “ Şişeleri al, bunların içinde bir çok Kafka büyüsü var. Önce onları durdurmalıyız, diğerleri zaten şaşkın, topla kendini Goras, acele et.” Goras’ ın gözünde mutluluk göz yaşları vardı. Son bir gayretle şişeleri kavrayaraktan kendini açıklık bir alana doğru sürükledi. Pattiliam, asasından saçılan mavimsi ışıklar ile kendine yol açarak, çemberin içinde savaşmaktan takatleri tükenmiş hükümdarların yanına varmıştı. “ Çabuk, güvenli bir yere doğru ilerleyin…Birazdan her şey son bulacak…” Arten, önündeki Pan savaşçılarını biçerek haykırdı. “ Bu taraftan…” Yakınlarındaki ağaçlık bölgeye doğru ilerlediler, Goras’ ta o taraftaydı. Nefesini kontrolü altına alarak, büyülü sözleri son kez hatırlamaya çalışıyordu. O şişe açıldığında, ortaya çıkacak büyünün ne işe yarayacağını bile Adel Kaira öne doğru atılarak, kılıcı ile ölüm saçmaya başladı adeta. Bir an önce o şişeye ulaşmak amacındaydı. Karanlık, aydınlık fark etmeden önüne gelen her askeri öldürüyordu. Ne kadar iblise dönüşmüşte olsalar, ırkını böyle trajik bir biçimde kaybetmek niyetinde değildi. Onun bu çabası Kasandal tarafından fark edilmişti, yanındaki Arn’ ı çekiştirerek, kalabalığın içinden aldı. “ Uzaklaş buradan…” “ Sen ne yapacaksın…” Eliyle Adel’ i işaret etmişti. “ Şu ucube, Sweng’ e doğru gidiyor. Onun büyüyü yapmasını engelleyecek…” Bu sözleri işiten Dimira, begins’ ine sarılarak, yanlarında bitiverdi. “Onu bana bırakın…” Bunca gürültü arasında, üstüne doğru gelen bir vızıltıyı hissetti Adel Kaira. Havayı yararak, boynunu hedef alan bir şey yaklaşıyordu ona. Sesin geldiği yöne doğru döndü ve kılıcı ile havada süzülen begins’ i iki parçaya ayırdı. Atışının başarısız olduğunu gördü ve lanetler okuyarak yayını aldı eline. “ Oklar ile durduramazsın onu…” diyen Arn’ a bir anlık baktı ve yayını gerdi. “ Olabilir, ama onu yavaşlatarak, Sweng’ e yeterli zamanı sağlayabilirim…” Havada uçuşan okların bir kaçından kurtulsa da, vücudunun farklı yerlerine isabet edenler yüzünden sendeledi Adel Kaira. Yetişemeyeceğini anlamıştı artık. Goras, şişenin mantarını çıkardı ve dudaklarından büyüyü harekete geçirecek sözleri dökmeye başladı. Sözleri tamamlayamadan, oluk oluk kan kusmaya başlamıştı Sweng. Fal taşı gibi açılmış gözleri ile önce elinden düşen şişelere gördü. Hepsi kırılarak, zehri olduğu gibi toprağa akmıştı. Ardından göğsüne saplanan kılıcı izledi, Adel; son anda, kılıcını savurarak Sweng’ i vurmuştu. Pattiliam, umutsuz gözleri ile Kafka’ yı izledi, Howach ise sinirli bir ses tonu ile haykırdı. “ Aptal herif…Beceriksiz salak…” Büyü yoktu artık, ırkı şimdilik kurtulmuştu ama aydınlık için aynı şeyleri söylemek çok zordu. Yelkeser’ in de savaşa katılması ile üstünlük sağlamaya çalışan aydınlık, çok geçmeden Kafka’ ların etkisi ile yeniden zor duruma düşmüştü. Ağaçlara doğru yeniden yöneldi, ama bir kadın vardı önünde, öfke ile kılıcını savurdu. Silahsız kalan Adel, çevik bir hareketle kurtulmuştu bu hamleden. Kadın vazgeçmeden tekrar savurdu kılıcını. Adel, tekrar korudu boynunu. Arkasından ise daha gelenler vardı. Bir kadın ve bir adam daha geliyordu yanlarına. “ Adda, uzak dur ondan…” Dimira çok geç kalmıştı kardeşini uyarmak için. Adda, yeniden hamle yaptığında, bileğini ustaca yakalayan Adel, kılıcı kadının elinden aldı ve diğer eliyle Adda’ ya bir tokat savurarak kendini boşa çıkarttı. Öfkeli Dimira, çığlıklar içinde saldırdı Kafka’ ya. Adel, onu da savarak etkisiz hale getirdi. Şimdi prens Arn vardı karşısında. “ Hadi bakalım ucube…denginle dövüşmek nasılmış, göster bana…” “ Sen benim dengim değilsin, hiç birinizi öldürmek istemiyorum…Çekilin önümden ormana gitmem lazım…” “ Konuşabildiğinizi bilmiyordum ucube…ama bu kadar kolay kurtulamayacaksın…” Adel’ in kaybedecek vakti yoktu, hızla kılıcını savurarak Arn’ ın sendelemesini sağladı, ardından savurduğu tekme ile yere serdi genç prensi. “ Kimse bir Kafka’ ya ucube diyemez…” Adel lafını bitirmişti ki, hem Dimira, hem de Kasandal’ ın hamleleri ile karşı karşıya kaldı. Kimseyi öldürmek gibi bir niyeti yoktu ama karşısındakiler ona başka şans tanımıyordu. Önce Dimira’ yı yere yıktı, ardından Kasandal’ ın kılıç darbelerini savarak, önce silahsız bıraktı Kasandal’ ı. Ardından çelmeledi ve yere düşürdü. Kasandal’ ın gözlerindeki, korkuyu görebiliyordu. Kasandal’ da, göreceği son yüzün bir Kafka’ ya ait olduğunu anlamıştı artık. Kılıç, birazdan boğazına saplanacak ve hayatını sonlandıracaktı. Gözlerini yumdu, sonunu bekledi, çaresiz. Beklediği son olmadı, bir feryat sonunda açtı gözlerini. Celladı olan Kafka durmuştu. Durmuş ve kilitlenmiş olarak ağaçlık alandaki şaha kalkmış atı seyrediyordu. Yüzü aydınlanmış, karanlığın bütün izleri silinmişti sanki. Kızıl gözler, karanlık bir bulut ile beraber sıyrılıp gitti bedeninden. Çığlıklar ile havaya karışarak toza dönüştü. Kafka, zümrüt gözlerine kavuşmuştu artık. Ruhu özgürdü, karanlık bir perde sıkıştırmıyordu onu. Geri geri çekilerek, ellerine bakmaya başladı. Ilgın, kanatlarını açmış sesleniyordu ona. Kafka, sonunda tamamen uyanmıştı. Kafka’ ların hepsi durmuştu, başları bedenlerinden kılıç darbeleri eşliğinde ayrılırken bedenlerini terk eden ateş iblisleri gökyüzünde çığlıklar atarak toza dönüşüyordu. Bütün Kafka’ lar durmuş Adel’ e, uyanan Kafka’ ya minnet duygularını gösteren bakışları ile süzdüler. Yüzlerinde tatlı bir huzur vardı sanki. Yağmur durmuş, güneş kara bulutların arasından bir yol bularak ışığını toprağa ulaştırmıştı. Şaha kalkmış Ilgın, güneş ışığının altında sahibini çağırıyordu. Kılıçlarını ellerinden bıraktı bütün Kafka’ lar, Adel durumu çoktan fark etmişti. Kasandal’ ı unutmuştu bile. “ Hayır…” diyerek haykırdı ama çok geçti. Bütün Kafka’ lar huzur içinde ruhlarını teslim ediyordu. Karanlığın ordusu şaşkına dönmüştü. Kafka’ ların hepsi savaşmıyor, adeta isteyerek ölüyorlardı. Karmaşa içerisinde Fillar-Dosse’ nin sesi duyuldu. “ Hiç birini sağ bırakmayın, öldürün…” Galkhar’ ın orduları çil yavrusu gibi dağılmaya başladılar. Kök dağlarından gelmiş oldukları yola doğru kaçışıyorlardı. Aydınlığın orduları ise peşlerinden giderek yakalayabildiklerini öldürüyor, yok edebildikleri kadarını yok ediyordu. Neredeyse her iki tarafta bütün büyücülerini kaybetmişlerdi. Sweng’ lerden ise iki tanesi kalmıştı; Howach ve Pattiliam’ dı bunlar. Hayran bakışları ile kar beyazı kanatlı Ilgın’ ı izliyorlardı. “ Bir Kafka uyandı, şimdi ırkının hesabını bizlere soracaktır…” dedi kederli bir şekilde Pattiliam. Howach her zamanki ukala tavrı ile omuzlarını silkerek cevapladı onu. “ Sadece bir Kafka…ne kadar tehlikeli olabilir ki…” Üç yüz kuşak süren esaretlerini, kendi istekleri ile ölerek sonuçlandırmışlardı Kafka’ lar. Adel’ in kederli zümrüt yeşili gözlerinden süzülen damlalar, ırkından geriye kalan bir tek yalnız adam rolünün ağırlığından başka bir şey değildi. Şaşkınlıklar yavaş yavaş dağılmaya, yerini tekrardan zafer çığlıklarına bırakmaya başlamıştı. Adel Kaira, tek kaldığını fark etti ve Ilgın’ a doğru gitmek için hamle yaparken, vücudunu delen çelik ile tamamen kendine geldi. Dudaklarından süzülen kanı, ciğerlerinden geliyordu. Nefret dolu gözleri ile ona bakan Adda, önce yüzüne tükürdü Adel’ in “ Siz ölmek nedir bilmez misiniz…” Zümrüt yeşili gözlerde bir öfke kıvılcımı belirdi, göğsüne saplanan kılıcı bir solukta çeken Adel, Adda’ nın boğazına doğru dayadı kanlı çeliği. Ama yapmadı, onu öldürmedi, kılıcı yere bıraktı ama sırtından bir tane daha geçti, böğrünü yararak dışarı verdi başını. Acı ile dizleri üstüne çöktü Adel. Birazdan boynuna inecek kılıcı hissediyordu. Kasandal, kılıcını indiremeden bir kanat darbesi ile dengesini kaybederek yere kapaklandı. Ilgın ağaçlık alanı terk ederek Adel’ in yanına gelmişti. Diğer askerler yaklaşmadan, kendini Ilgın’ ın üzerine atan Kafka’ yı hızla uzaklaştırdı oradan. Ormanın içine doğru girerken, Prens Arn’ dan boşta bulduğu bir ata atlayarak takip etmek için hareketlendi fakat bir ses onu durdurmaya yetmişti. “ Sakın arkasından gitme…” Pattiliam’ ın sesiydi bu. Yaşlı bilge, yaşının aksine hızla yaklaşarak haykırıyordu. “ Peşinden gideyim deme…Asla geri dönemezsin…” “ Böylece kaçıp gitmesine izin mi vereceğiz…” “ O uyanmış bir Kafka Prens Arn…Irkından geriye kalan tek birey…Az önce meydan da savaştıklarınızdan değil…Eski hikayelerde anlatılan türden bir Kafka o…” Kasandal’ da durdurmuştu arkadaşını. “ Bırak gitsin Arn…Bu gün yeteri kadar mucize yaşadık…Tek başına gelerek bizler ile savaşacak hali yok ya…” “ Galkhar’ ın orduları tamamen yok olmadı…Mutlaka toparlanıp yeniden saldıracaklardır… Bu Kafka ile savaş alanından yeniden karşılaşmak mı istiyorsunuz…Yaralıyken işini bitirelim…” Arn’ ın sesinde öfkenin izleri çok belliydi. Bir nefret dökülüyordu sanki ağzından. Pattiliam, yavaşça omzunu sıvazladı. “ O artık, karanlığın bir savaşçısı değil Prens Arn…Asla Galkhar’ lıların yanında savaşmaz…” “ Bundan nasıl emin olabiliyorsunuz…” “ Eminim…Bana güvenin…” İstemeyerek de olsa, geriye dönmüştü Arn. Hışımla bindiği attan yine hışımla indi. “ Hepiniz delirmişsiniz…” diyerek öfkeli serzenişler ile babasının yanına doğru ilerlemeye başladı. Kasandal ile Pattiliam bakışıyordu. “ Gözleri…” dedi Kasandal. “ Kırmızıydı ama sonra yeşil oldu…O kanatlı at… efsanelerde anlatılan Ilgın’ mıydı…” “ Evet…” “ Peki ne oldu ki… Yani şimdi ne olacak…Uyanmış olmasından kastınız nedir ?” “ Uzun bir hikaye evlat… Nasıl olduysa içlerinden biri, yapılan büyüye yenik düşmemiş. Şimdi ise yurduna Azmaar-Akerion’ a gidiyor olmalı. Ama sadece taş binaları ile hasret giderebilecek. Irkından muhtemelen kimse geriye kalmadı. Son Kafka’ larıda bu gün bizler katlettik…” “ Ya bizden intikam almak isterse…” “ Umarım öyle bir niyeti olmaz evlat…Umarım…” * * * * * Savaş şimdilik bitmişti, geriye kan ve ceset kokuları içinde insanın, tüylerini ürpertecek, tiksindirecek bir manzara kalmıştı. Yağmur yeniden başlamış, azda olsa bu dağınıklığın izlerini silmek için uğraş veriyordu. Yelkeser’ inde gelişiyle on iki bin askere çıkan sayıdan yaklaşık dört bini hayatta kalabilmişti. Hem karanlığın, hem de aydınlığın kayıpları çoktu. Ortada görünen bir zafer dahi olsa, yaratılan kaos yine karanlığa güç vermişti. Alev diyarının derinliklerine giden öfke dolu ruhlar, büyük birer lanete dönüşerek geri döneceklerdi. Yağmur damlacıkları Kasandal’ ın yüzüne bulaşmış kanları kısmen temizleyebilmişti. Gözlerindeki keder, bakışlarına yansımış, meydanda cansız yatan cesetleri izliyordu. Arn yavaşça yanına sokularak omzunu sıvazladı. Oda arkadaşınınkini sıvazlayarak, tebessüm ile karşılık verdi ona. Şimdilik konuşulacak pek fazla bir şey yoktu. Beş hükümdar bir arada, yapılan bu kanlı mücadelenin konuşulması gereken konularını tartışıyorlardı. Vardıkları karar ise; Kemerkale’ ye doğru hareket ederek şehrin güvenliğini sağlamaktı. Zira bu sadece bir başlangıçtı onlar için. Daha çok asker ile mutlaka geleceklerdi. Pattiliam, Howach’ ın yaptığı kimi hareketlerden bir hayli şüphelenmişti. Kendisini, uzun zamandır kinayeli gözler ile süzüyor olduğunun farkındaydı. Bütün herkes hareket için hazırlık yaparken Howach kendisine seslendi. “ Üstat Pattiliam, sizinle özel bir şey konuşmalıyız…” Pattiliam, bu isteği nazikçe kabul ederek Howach’ ın istediği yere doğru yöneldi. Kendi aralarında kısık bir ses tonu ile konuşmaya başladılar. “ İkimizde biliyoruz, Şu anda yaşayan dört Sweng var. Yani sonumuz Kafka’ larınkiyle pekte farklı değil…” Pattiliam başını salladı, doğruluyordu Howach’ ın söylediklerini. “ Ne yaptığını biliyorum Howach…Armatya düştü. Derin karanlık, şu anda orada, kuluçka döneminde. Sullivian ile iş birliği içindesin biliyorum. Ama buna engel olacağım…” “ Geri zekalı ihtiyar…Hala anlamıyorsun değil mi… Andropejya’ yı Sweng’ ler yönetir. Ama bunun için güçlü büyülerimiz olması lazım. Büyüler tükeniyor. Her geçen gün kemerin ardında, Sherminn, emiyor büyüyü. Büyü olmaz ise, bizde olmayız…” “ Sana güvenen, senin fikirlerine saygı duyan ve destekleyen yüzlerce dostunu sattın sen. Gözünü bile kırpmadan ölümlerine çanak tuttun. Armatya’ nın muskasını bozduğunu biliyorum. Kemerkale’ ye ulaştıktan sonra bununla ilgileneceğim…Asla amacınıza ulaşamayacaksınız…” Howach’ ın gözlerinde bir ihanetin resmi var gibiydi. Soğuk soğuk güldü. “ Oraya kadar yaşayabilirsen ihtiyar…” dedi ve belinden çıkardığı bıçağı Pattiliam’ ın böğrüne doğru sallamaya hazırlanıyordu ki, nefesi kesiliverdi birden. Pattiliam’ ın şaşkın bakışları içinde, hırıltılar çıkartarak yere yığıldı. Gözleri açıktı hala ve celladının gördü, bir süreliğine de olsa. Galcha, elindeki bıçağı bıraktığında ise son nefesini vererek, ruhunu karanlığa teslim ediverdi. “ Galcha…sen…ama nasıl…” “ İyisiniz değil mi efendim…Yaralanmadınız ya…” “ Hayır, hayır…ben çok iyiyim…Senin Ferkeleminen’ de kaldığını sanıyordum…” “ Evet efendim…orada kaldım, çünkü sireni buldum…Şans eseride olsa buldum…” “ Ne diyorsun? Bu çok güzel bir haber…Peki nerede şimdi buraya getirdin mi…” “ Hayır efendim. Tirius’ ta, kampa yakın bir bölgede bıraktım onları. Umarım bir yere gitmezler. Ama ikna etmek de çok zorlandım…Anlattıkları şeyler o kadar korkunç ki…Howach, onun ailesini katletmişler…Sweng’ lere asla güvenmiyor…” Pattiliam, kuşkulu gözlerle baktı Galcha’ ya “ Peki döndüğümüzde hala orada olacaklar mı…” “ Onları Dişikan surlarına kadar götüreceğime söz verdim…Savaşa gitmem gerektiğini söyledim…Nedense içimde kötü bir his vardı, Howach’ ın size bir şey yapmasından korktum. Nitekim de haklıymışım, yetişemeseydim sizi öldürecekti hain…!” “ Neyse, evlat, sana bir can borçluyum…Hadi gel hazırlanalım…Yolda konuşuruz her şeyi…Çok kanlı bir savaştan çıktım, yorgunum, acıktım ve tütün içmek istiyorum…” Kalan son iki Sweng’ de ağır ağır boşta duran atlara doğru ilerlediler. Tanıdık bir ses arkalarından seslenmişti. “ Sağ salim gelebildiğine sevindim…” Seslenen Dawer’ di, Galcha’ nın yüzünde de bir tebessüm belirdi. “ Bende senin hala hayatta olduğuna sevindim…!” * * * * * * * * * *
Tavsiye Et :
Ekim
6
Ekim
3
Eylül
30
Bir Yastık Esnemesi 8 Karabasan
• Umut Uyan • Fantazi Hikayeleri • 100 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Eylül
27
Eylül
27
Ocak
5
Nisan
17
Sherminn ( 7 ) / Abeldee Savaşı
• Sargın Seber • Fantazi Hikayeleri • 2303 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Haziran
4
Nisan
4
Nisan
4
Nisan
17
Sherminn ( 7 ) / Abeldee Savaşı
• Sargın Seber • Fantazi Hikayeleri • 2303 kez okundu. • 11 kez yorumlandı.
Ocak
5
Mayıs
3
Haziran
4
Şubat
4 |
![]() |
|
||||||||