Şiir HakkındaŞiir Hakkında(ŞİİR NEDİR? NASIL YAZILMALI? NELERE DİKKAT EDİLMELİ?)(ŞİİRLE İLGİLENEN ARKADAŞLAR BAŞINDAN SONUNA LÜTFEN DİKKATLE OKUYUNUZ.) Değerli dostlarım hepimizce bilindiği üzere bu sitede yer alan edebiyat adına üretilmiş bazı eserlere baktığımızda kimilerinin ciddiyetten uzak, hamasi deyişle sıradan şeyler olduğunu görüyorum. Oysaki işin temeline inildiğinde bu eserleri üreten bazı arkadaşların işin özü olan eğitimi yeterince almadıklarının farkına vardım. Heves gayreti, bilgi doğruyu gösterir. Her ikisi birleştiğinde ise üretkenlik ortaya çıkar. Bir matematik hesaplaması gibi reel doğrulardan reel sonuçlar çıkar. Eğer gerekli bilgi ile donatılmamış iseniz ne kadar hevesli olursanız olun, güzel ürünler ortaya koymanız zordur. Gerisi ancak rastlantılara kalmış bir durumdur. Kendinizi doğanın ortasına bırakın. Bir bahar veya yaz günü ağaçların, çiçeklerin arasında bir ağacın altında veya çimenin üzerinde yatın. Gözlerinizi kapatın duyacağınız ilk şey kuş sesleri olacaktır. Dikkat edin aynı tür kuşlar hep aynı tür sesleri çıkaracaktır. Ancak bu sesler ritmiktir. Yani her kuşun sesi farklı tonda ancak aynı ritimde çıkar. İşte şiirde bu ritim ve uyum vardır. O güzellik ve doğallık insan duygu ve düşüncelerine yansıdığında eğer aynı şekilde dışa vuruyorsa işte şiirsellik doğmuştur. Şimdi gelelim şiir nereden doğmuştur sorusuna. Şiirin insanlar arasında konuşma ile iletişimi başlatması kadar eski olduğu söylenebilir. Özellikle dişi ve erkek arasında bir birini etkilemek için kur yapmak veya çekiciliği artırmak için özellikle erkekler tarafından kadınları etkilemek için üretildiği söylenir. Platon da şiiri tanımlarken "büyülü söz" ifadesini kullanmıştır. Yine ilk çağlarda insanlar gerek doğa olaylarına gerekse tapınma törenlerinde şiiri kullandıkları bilinmektedir. Şiiri tanımlamak için binlerce açıklama kullanılmışsa da tam olarak doğru ve sabit bir tanıma ulaşmak olanaksızdır. Ancak, kendine ait bir dil ya da söylem kullanması, müzik ve sesle yakın ilişki içinde bulunması ve estetik bir etkileme gücünün olması herkes tarafından kabul edilebilecek özelliklerdir. Şair dostumuz Nuri Can’ın bir dizesinde dediği gibi “Bir şiir`in sıcak yüreğine bırak sevgimi, şair görmesin... “ Çağlar boyunca türküler veya sözlü destanlar (Dede Korkut hikâyeleri gibi) şiirsel metinler olarak sözlü yazın örnekleri olarak yaşamışlardır. Her kültürün günlük dil kadar sık kullandığı bu eserlerin sosyolojik boyutu yazınsal boyutundan daha önde görülmüştür. İşlerini yaparken türkü söyleyen insanlar bireysel ya da grupsal gereksinimlerinden dolayı farklı türlerde şiir geliştirmişlerdir. Bu gereksinim sonucu ortaya çıkan türler Yunan kültürü etkisi altında gelişmiştir. Bu bağlamda ilk gelişen türler lirik, epik ve dramatik şiirdir. Bunların dışında pastoral, didaktik ve satirik diye adlandırılan türler de şiirde iç farklılaşmanın diğer örnekleridir. Bu şiirlerin açıklaması aşağıda yapılmıştır. Lirik şiir Aşk, ayrılık, hasret, özlem konularını işleyen duygusal şiirlerdir. Okurun duygularına, kalbine seslenir. Eskiden Yunanlılarda “lir” denen sazlarla söylendiğinden bu adı almıştır. Tanzimat döneminde de bir saz adı olan “rebab” dan dolayı bu tür şiirlere rebabi denmiştir. Divan edebiyatında gazel, şarkı; Halk edebiyatında güzelleme türündeki koşma, semai lirik şiire girer. Hayal Şehri Git bu mevsimde gurub vakti Cihangirden bak, Bir zaman kendini karşındaki rüyaya bırak Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan, Güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan O ilah isteyip eğlence hayal hanesine Çevirir camları birden peri kâşanesine Son ateşlerden bu saraylarla bütün Karşıyaka Benzer üç bin sene evvelki mutantan Şark`a Mest olur içtiği altın şarabın zevkinden Elde bir kırmızı kâseyle ufuktan çekilen Nice yüz bin senedir şarkın ışık mimarı Böyle mamur eder ettikçe hayal Üsküdar`ı Yahya Kemal Beyatlı Veya Yeni mektup aldım gül yüzlü yârdan Gözletme yolları gel deyi yazmış Sivr`alan Köyü`nden bizim diyârdan Dağlar mor menevşe gül deyi yazmış Aşık Veysel Epik şiir Destansı özellikler gösteren şiirlerdir. Kahramanlık, savaş, yiğitlik konuları işlenir. Okuyanda coşku, yiğitlik duygusu, savaşma arzusu uyandırır. Daha çok, uzun olarak söylenir. Divan edebiyatında kasideler, Halk edebiyatında koçaklama, destan, varsağı türleri de epik özellik gösterir. Tarihimizde birçok şanlı zaferler yaşadığımızdan, epik şiir yönüyle bir hayli zengin bir edebiyatımız vardır. YİNE DE ŞAHLANIYOR Yinede şahlanıyor aman Kolbaşının yandım da kır atı Görünüyor yandım aman Bize serhad yolları. Davullar çalınsın aman Aman da ceng-i cengide harbiyi Görünüyor yandım aman Bize sefer yolları. Gâhi sefer olur aman Aman da sefer seferde eyleriz Hazan erişince aman Bahar güzel severiz. Gül yüzlü yari de aman Aman da hile ile de severiz Sefersiz olamaz aman Aman er evlaları. Kemal ALTINKAYA Veya İstiklâl Marşımız Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak O benimdir, o benim milletimindir ancak. Çatma kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal! Kahraman ırkıma bir gül! ne bu şiddet bu celal? Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.. Hakkıdır, Hakk`a tapan milletimin, istiklal! M. Akif ERSOY Örnek olarak verilebilir. Didaktik şiir Didaktik Kelimenin aslı Fransızca olup, (fr. didaktique, os. Talimî), öğretici demektir. Amacı bilgi vermek olan edebiyat ürünleri bu sözcükle nitelenir. «Talimi Edebiyat», «Öğretici Edebiyat» da aynı anlamdadır. Başlangıçta bu bölümleme yalnız şiir için söz konusuydu. Edebiyat türü olarak yalnız şiir vardı. Dualar, dinsel amaçlı metinler kolay akılda tutulabilmesi için şiir biçiminde yazılıyordu. Türklerin gelişimi sonucu didaktik terimi tiyatro, öykü, roman için de kullanılmıştır. Bir kez gönül yıkdun – ısa bu kılduğun namaz değül Yitmiş iki millet dahı elin yüzün yumaz değül Kanı erenler geldi geçti bunlar yurdı kaldı göçdi Pervâz urup Hakk’a uçdı hümâ kuşıdur kaz değül HAN-İ YAĞMA Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır; Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır! Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır... Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin! Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir? Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir! Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir... Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin! Tevfik Fikret Pastoral şiir Doğa şiirlerini, çobanların doğadaki yaşayışlarını anlatan şiirlerdir. Doğaya karşı bir sevgi, bir imrenme söz konusudur bunlarda. Eğer şair doğa karşısındaki duygulanmasını anlatıyorsa “idil”, bir çobanla karşılıklı konuşuyormuş gibi anlatırsa “eglog” adını alır Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum. Bu dağların eskiden aşinasıdır soyum. Bekçileri gibiyiz ebenced buraların, Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların Görmediği gün aynı pınardan doldurup testimizi Kırlara açılırız çıngıraklarımızla. Okuma yok,yazma yok, bilmeyiz eski yeni, Kuzular bize söyler yılların geçtiğini, Arzu, başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek; Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek, Dolaştırıp dururuz aynı daüssılayı. Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda, Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam; Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda, "Suma"mın başka köye gelin gittiği akşam, Gün biter, sürü yatar ve sararsan bir ayla, Çoban hicranlarını basar bağrına yayla. Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al, ….. Kemalettin Kamu Satirik şiir Eleştirici bir anlatımı olan şiirlerdir. Bir kişi, olay, durum, iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilir. Bunlarda didaktik özellikler de görüldüğünden, didaktik şiir içinde de incelenebilir. Ancak açık bir eleştiri olduğundan ayrı bir sınıfa alınması daha doğru olur. Bu tür şiirlere Divan edebiyatında hiciv, Halk edebiyatında taşlama, yeni edebiyatımızda ise yergi verilir. Pek rengine aldanma felek eski felektir Zira feleğin meşreb-i nâ-sâzı dönektir Ya bister-i kemhâda , yâ virânede can ver Çün bay ü gedâ hâke beraber girecektir Allaha sığın şahs-ı halimin gazabından Zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir Yaktı nice canlar o nezaketle tebessüm Şirin dahi kasdetmesi cana gülerektir …… Ziya Paşa Dramatik şiir Tiyatroda kullanılan şiir türüdür. Eski Yunan edebiyatında oyuncuların sahnede söyleyecekleri sözler şiir haline getirilir ve onlara ezberletilirdi. Bu durum dram tiyatro türünün ( 19. yy. ) çıkışına kadar sürer. Bundan sonra tiyatro metinleri düz yazıyla yazılmaya başlanır. Dramatik şiir harekete çevrilebilen şiir türüdür. Başlangıçta trajedi ve komedi olmak üzere iki tür olan bu şiir türü dramın eklenmesiyle üç türe çıkmıştır. Bizde dramatik şiir türüne örnek üretilmemiştir.. Çünkü bizim Batı’ya açıldığımız dönemde yani Tanzimat Döneminde Batı’da da bu tür şiirler artık yazılmıyordu; tiyatro eserlerinde nesir kullanılıyordu. Bizim tiyatrocularımız da tiyatro eserlerini bundan dolayı nesirle yazmışlardır. Ancak nadirde olsa nazımla tiyatro yazan da olmuştur. Abdülhak Hamit Tarhan gibi... Anneme mektup Ben bu gurbete ile düştüm düşeli, Her gün biraz daha süzülmekteyim. Her gece, içinde mermer döşeli, Bir soğuk yatakta büzülmekteyim. Böylece bir lâhza kaldığım zaman, Geceyi koynuma aldığım zaman, Gözlerim kapanıp daldığım zaman, Yeniden yollara düzülmekteyim. Son günüm yaklaştı görünesiye, Kalmadı bir adım yol ileriye; Yüzünü görmeden ölürsem diye, Üzülmekteyim ben, üzülmekteyim Necip Fazıl Kısakürek ANLATAMIYORUM Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda; Dokunabilir misiniz Göz yaşlarıma, ellerinizle? Bilmezdim Şarkıların bu kadar güzel, Kelimelerin kifayetsiz olduğunu Bu derde düşmeden önce. Bir yer var, biliyorum; Her şeyi söylemek mümkün; Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; Anlatamıyorum. Orhan Veli Kanık Topluma ortak bir duygu ve düşünce oluşturmak, insan-doğa ilişkisini düzene koymak, sıradan insanın gözlemleyebildiği halde ifade edemediği olayları ve olguları güzel ve farklı bir dil kullanarak gündeme getirmek ve böylece toplumun sözü olmak gibi işlevleri vardır şiirin. Şiirin işlevi yazıldığı ya da söylendiği döneme bağlı olarak farklılık göstermiştir. Topluma kazandırılmak istenen değerlerin sözcülüğünü yapmış, yenilikleri tanıtmaya çalışmış, demokrasi ve özgürlük kavramlarının kalıcı olmasında önemli pay sahibi olmuştur. Yukarıda da görüldüğü gibi şiirin edebiyatta çok geniş ve işlevsel bir yeri vardır. O halde şiirle onu üretenin durumunu da incelemekte yarar vardır. Şair kimdir? Şair öncelikle şiir yazan ve söyleyen kişidir. Duyan araştıran, gözlemleyen yorumlayan ve elde ettiği verileri söze dönüştüren bu sözleri yazı veya söz ile etrafındakilere yayan kişidir. İnsanlığın var olduğu günlerden günümüze kadar şairler, bilici ve sözcü olduğu için toplumun kutsadığı, toplumun ortak duygu ve duyarlıklarının kaynağı olarak görülen ilerici ve dönüştürücü bir kişilikler olarak kabul edilirler. Toplumdan topluma değişen değer yargıları nedeniyle şairlere evrensel yükümlülükler yüklemek doğru olmayabilir. Ancak yine de everensel değerlere sahip şairler az değildir. Her şair kendi toplumunda düşünen, güzel söz söyleyen ve sözü dinlenen bir kişi olarak kabul ve saygı görmüştür. Bizin yazınımızda da bu örnekler sayılmakla bitmeyecek kadar fazladır. Dede Korkut’tan Köroğlu’na, Emrah’tan Aşık Veysel’e Nedim’den Orhan Veli’ye Nazım’dan Karacaoğlan’a kadar pek çok halk ozanı, divan şairi ve şairimiz vardır. Bu kişilerin yüz yıllardır dilden dile yazılı ve sözlü kaynaklarda eserleri vardır. Şair içinde bulunduğu dünyayı, olayları ve insanları herkesten farklı algılayan bir kişidir. Görüş ve İzlenimlerini halka aktarırken diğer sanatçılar kadar rahat değildir. Çünkü ne günlük konuşma dilini kullanabilir ne de düzyazı tekdüzeliğini. Şairin dili diğer tüm yazın türlerinin dilinden üstün ve zahmet vericidir. Bunun nedenleri şairin yüklendiği toplumsal rolden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle de konuya şiir ve dil bilinci yönünden yaklaşmakta fayda vardır. Şiir ve dil bilinci Şair duygu ve düşüncelerini aktarırken günlük dilin dışında bir dil kullanmak zorundadır. Çünkü şair hem duygu ve düşüncelerini karşısındakine tam olarak aktaracak, hem karşısındakinin dikkatini çekecek düzeyde akıcı ve doyurucu olacak hem de algılamayı sağlayan beyinde yer edecek düzeyde vurgulu olacak. Bütün bunlar elbette ki günlük konuşma dilinin dışında bir dil kullanmayı gerektirmektedir. Şiirde anlamdan daha fazla okurum anlamlandırmasından söz edilebilir. Yani aynı şiiri okuyan farklı kişiler bu şiirden farklı anlamlar çıkarabilir. Şiir dilinin kendine özgü yapısı konuşma dilinden sapmalarla, öne çıkartma ve düzenliliklerle sağlanmaktadır. Gündelik dilden sessel, sözcüksel, sözdizimsel, anlamsal her türlü sapma ile yineleme (uyaklar ve sözcük yinelemeleri) ve koşutluklar şiir dilinin öne çıkartılan özellikleridir. Ancak bu özelliklerin şiirin derin yapısında bir bağlılaşık bulma şartı vardır. Yani yapılan bir öne çıkartma anlama bir etkide bulunmuyorsa sadece yüzeyseldir ve şiirsel bir işlevi yoktur. “Hey yavrular, yavrular Ağaçta kuş yavrular Ellerin derdi biter Benim derdim yavrular” Yukarıda da belirtildiği gibi cinaslı mani (altı çizili olan sözcükler) olan bu halk şiirinde ‘yavrular’ sözcüğüne her mısrada farklı bir anlam yüklenmiştir. Bu farklı anlamlar tekrarlamanın güzelliğini ve çarpıcılığını ortaya çıkarmaktadır.Bazı sözcük ve dilbilgisi oyunları sadece moda olduğu için kullanıldığında şiire yarardan çok zarar verirler. Jakobson`a göre;”Şiir dilin güzelduyusal işlevindedir.” Şiiri düz yazıdan farklı kılan bir özellik ise her okuyanın değişik anlamlar çıkarabilmesidir. Yani bir şiir beklide şairinin söylemek istediğinden, okuyanın veya dinleyenin çok daha farklı anlamlar çıkarabilmesidir. Bu nedenle de şiirde tek bir anlam olgusundan söz edilemez. Bu özellikleri aşağıda tek tek irdeleyeceğiz. ŞİİRİN YAPISI Şiirin teknik sorunları Şiirin bir düzenleme yani Nazım (nizam:düzene koyma) olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu düzene koyma işi çeşitli şekillerde ancak belli kurallar çerçevesinde olur. Gerek ifadelendirme, gerekse biçimlendirme yönünden hem iç ve hem de dış kuralları vardır. Bu kurallardan başta geleni şiirin ne amaçla yazıldığıdır. Yani şiir iş olsun diye mi, yoksa birilerine mesaj vermek için mi, başkaldırı için mi, herhangi bir duygu ve düşünceyi karşı tarafa aktarmak için mi söylenmiştir. Edebiyat tarihimizde tek tek incelendiğinde görürüz ki usturuplu küfür söylemek için dahi şiir kullanılmıştır. Toplumsal ve etik kaygılar göz önüne alınmalıdır. Çevresel ve toplumsal değerler ön planda tutulmuştur. Yani içinde yaşanılan toplumların etik değerlerine uymayan yorum ve davranışlardan kaçınılmıştır. Topluma eğiticilik ve yol göstericilik yapmalıdır. Toplumun kutsal değerlerini övücü de olurlar. Milli değerlerini öven ya da kötü olaylarını yeren de olurlar. Ama her ne olursa olsun içinde bir çok değeri taşırlar. Bu nedenle bazı şiirler ifade edecekleri duygu ve düşünceleri dolaylı yoldan veya dümdüz de ifade edebilirler. Bu duruma şiirde imge diyoruz. a) Şiirde İmge; İmge, şiirde belirtilen anlama ulaşma yolunu daha etkili ve canlı hale getiren, anlamla başka şeyler arasında ilinti kuran bir zihinde canlandırma biçimidir. Bir bakıma bir hayal yaratmadır. Hayal söz konusu olduğu için seçilen şeyler dünyada var olan bildik cisimler ya da olaylar olmak zorundadır. Şiirin de kullandığı asıl madde insan yaşantısı veya insan yaşantısında karşısına çıkabilecek her şey olduğu için bu yaşantıyı şiirleştirmek işi imgeye düşer. O zaman şair kullandığı sözcüklerle karşı tarafa aktaracağı algıların zihindeki bazı resimlerle eşleşmesini sağlar. Bunu başarabilen bir imgeye de biz iyi imge diyebiliriz. Özdemir İnce; ” İmge`yi çok önemsiyorum. Çünkü şiirin bütün sorunlarıyla (biçimsel, biçemsel, içeriksel vb.) çok yakın ve sıcak bağları bulunduğu, bir ozanın şiirine olduğu kadar, bir ülkenin şiirine damgasını vuran en önemli şiirsel etkenlerden birinin imge düzeni olduğunu, şiirsel kimlik ve kişiliğin en vazgeçilmez öğesi sayılması gerektiğini düşünüyorum. Tıpkı bir yemeğe katılan baharatın onun tadını yaratması gibi: ne fazla, ne eksik; gerektiği yerde, gerektiği kadar.” Diyor. İmgenin şiirde nasıl ve ne kadar kullanılması gerektiği hep tartışma nedeni olmuştur. Örneğin Garip akımına karşı bir tepki olarak gelişen İkinci Yeni direkt olarak anlatılan günlük yaşantının yerine imgeyi koymuşlardır. Çeşitli akımlar imge üzerinde değişik tartışmalar sürdürmüşlerdir. Bu ayrıntılara girmeyeceğiz. Ancak kısaca diyebiliriz ki imge bir bakıma anlam yolculuğunun bizde bıraktığı güzel bir görüntüdür. b) Şiirde Uyak ve Ses Şiir hangi türde yazılırsa yazılsın ses ve uyak şiirin vazgeçilmez öğelerindendir. Günümüz şiirinde halk ve divan şiiri örneklerinde olduğu gibi sistemli bir uyak kullanılmasa da şiire serpiştirilen ve düzenli olmayan ses benzeşmeleri şiiri canlı tutmanın gereğidir. Kendi iç dinamiğinde bir ritim ve ölçü söz konusudur. Şiirde kullanılan redif, zengin uyak, tam uyak ve yarım uyak ile içses uyumu şiirin daha kolay akılda kalmasını, akıcılığı sağlar ve bazen verilmek istenen duyguyu yansıtır. Bu nedenle aşağıda şiirde ölçü olgusunu inceleyeceğiz. ÖLÇÜ Her şeyde olduğu gibi şiirde de uyumu sağlayan en önemli etken ölçüdür. Gerek mısralar(satır) arasında gerekse kıtalar (bölüm)arasında bir ölçü ve uyum olduğu gibi şiirin bütününde de bir ölçü olmak zorundadır. Yoksa şiirde sözcükler sağa sola fırlayan eşyalar gibi hoş olmayan görüntü sergilerler. Şöyle düşünelim ritim içinde çalınan bir müzik parçasının içinde ne anlama geldiği belli olmayan hiçbir şeye uymayan kulak tırmalayıcı ve çalınan parçanın bütünlüğünü bozan biçimsiz ve anlamsız bir takım sesler çıkarılsa bu parçanın yapısını bozmaz mı? Dinleme zevkini köreltmez mi? İşte şiirde de her şey bir ölçü içerisinde olmak zorundadır. Bu nedenle şiirde, hecelerin sayılarına ya da, heceyi oluşturan seslerin uzunluk kısalıklarına göre bir düzen oluşturulur. Bu düzene de ölçü denir. Edebiyatımızda iki tür ölçü kullanılmıştır: Hece ölçüsü ve Aruz ölçüsü. 1) HECE ÖLÇÜSÜ Şiirde dizeleri oluşturan sözcüklerin hece sayılarının eşitliğine dayanan ölçüdür. Birinci dizede kaç hece varsa şiirin tüm dizelerinde de aynı sayıda hecenin kullanılması gerekir. Hece ölçüsüyle yazılmış dizeler okunurken belli yerlerde durulduğu, dizenin bölümlere ayrıldığı görülür. Okunurken durulan bu yerlere durak denir. Çoğu zaman şiirin tamamındaki duraklar da aynı sayıda heceler halinde bölünür. Durak hiçbir zaman bir sözcüğün ortasına gelmez, her zaman sonuna gelir. Bir zalim güzele gönül vermişim - -- --- -- --- 11 Allahım ben onu ne çok sevmişim --- - -- - - --- 11 Her şeyimi alıp ellere gitti - --- -- --- -- 11 Hiç sebep yok iken beni terk etti - -- --- -- - -- 11 Yukarıda ölçülendirilen şekilde de görüleceği üzere her mısra 11 hece ölçüsü ile yazılmıştır. Kendi iç yapısına baktığımızda ise; duraklamalar göz önüne alındığında 6+5=11 hece yapısının var olduğunu görürüz. Örnek olarak; Bir zalim güzele, gönül vermişim 6+5 Allahım ben onu, ne çok sevmişim 6+5 Her şeyimi alıp, ellere gitti 6+5 Hiç sebep yok iken, beni ter etti 6+5 Bu şiir dikkatle incelendiğinde (hikayeler.net/haydar alp şu taş yüreklere sevgi ver tanrım) bu uyum sadece tek bir kıtada değil şiirin tümünde aynı hece ölçüsü kullanılarak verilmiştir. Yani şiirin bir kıtası farklı diğer bir kıtası farklı ölçülerde değildir. Şiirin müzikle olan karşılıklı ilişkilerinin de göz önüne alınmasında yarar vardır. Hece ölçüsü Türk şiirinin en eski, ulusal ölçüsüdür. Bilinen en eski şiirlerden başlayıp hiç kesintiye uğramadan ve her çağda yeni güzellikler, zenginlikler kazanarak günümüze kadar gelmiştir. En çok kullanılan hece kalıpları 7`li, 8`li ve 11`li ölçülerdir. 2) ARUZ ÖLÇÜSÜ Bu gün artık pek fazla kullanılmayan aruz ölçüsünü sadece bilgi olsun anlamında ele alıp inceleyeceğiz. Yine burada kalıplandırmada kullanılan ölçüleme şiir dizelerdeki hecelerin uzunluk ve kısalığına göre , açık (ünlüyle bitmesi) ya da kapalı (ünsüzle bitmesi) oluşuna göre düzenlenmesidir. Birinci dizedeki hecelerin özellikleri, ikinci dizedeki hecelerde de sırasıyla aynıdır. Aruz ölçüsünün belli kalıpları vardır. Bu kalıplar kısa hecelerin nokta (.), uzun hecelerin çizgiyle (—) gösterilmesiyle düzenlenir. Hecelerin özelliklerinin gösterildiği bu işaretlerin adlandırıldığı kalıplar vardır. Divan Şiiri içersinde en çok kullanılan düz ve karışık kalıplar şunlardır: A) Düz Kalıplar: 1- Mefâilün / Mefâilün / Mefâilün / Mefâilün ( . - . - ) x 4 2- Müstef’ ilün / Müstef’ ilün / Müstef’ilün / Müstef’ilün ( - - . - ) x 4 3- Müstef’ilâtün / Müstef’ilâtün / Müstef’ilâtün / Müstef’ilâtün ( - - . - - ) x 4 4- Feûlün / Feûlün / Feûlün / Feûlün ( . - - ) x 4 B) Karışık Kalıplar: 1- Mefâilün / Mefâilün / Feûlün ( . - . -) ( . - . - ) ( . - - ) 2- Feilâtün ( Fâilâtün) / Feilâtün / Feilâtün / Feilün ( fa’lün) ( . .- -) (. .- -) (. .- -) ( . . - ) 3- Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilün ( - . - - ) ( - . - - ) ( - . - - ) ( - . - ) 4- Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilün ( - . - - ) ( - . - - ) ( - . - ) 5- Müfteilün / Müfteilün / Fâilün ( - . . -) ( - . . - ) ( - . - ) 6- Feûlün /Feûlün / Feûlün / Feûl ( . - - ) ( . - - ) ( . - - ) ( . - ) 7- Mefâilün / Feûlün / Mefâilün / Feûlün ( . - . - ) ( . - - ) ( . - . - ) ( . - - ) 8- Feilâtün ( Fâilâtün ) / Mefâilün / Feilün ( Fa’lün ) ( . . -- ) ( . - . - ) ( . . - ) 9- Fa’lün / Feûlün / Fa’lün /Feûlün ( . - ) ( . - - ) ( . - ) ( . - - ) 10- Mef’ûlü / Fâilâtü / Mefâîlü / Fâilün ( - - . ) ( - . - . ) ( . - - . ) ( - . - ) 11- Mef’ûlü / Mefâîlün / Feûlün ( - - . ) ( . - - - ) ( . - - ) 12- Mef’ûlü / Mefâîlü / Mefâîlü / Feûlün ( - - . ) ( . - - . ) ( . - - . ) ( . - - ) 13- Mef’ûlü / Mefâîlün / Mef’ûlü / Feûlün ( - - . ) ( . - - - ) ( - - . ) ( . - - ) 14- Mef’ûlü / Mefâîlü / Feûlün ( - - . ) ( . - - . ) ( . - - ) 15- Müfte’ilün / Fâilün / Müfte’ilün / Fâilün ( - . . - ) ( - . - ) ( - . . - ) ( - . - ) Aruz ölçüsü Türk edebiyatına, Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinden sonra Arap ve Fars edebiyatlarından girmiştir. Bu ölçüyle yazılan elimizdeki en eski eser Balasagun’lu Yusuf Has Hacip tarafından yazılan (1068) Kutadgu Bilig’dir. Divan edebiyatında en güzel şekilde kullanılan aruz ölçüsü, Tanzimat, Servet-i Fünûn ve Fecr-i Ati topluluğundaki sanatçılar tarafından da kullanılmıştır. Türk dilinin ses yapısı aruz ölçüsüne pek uygun değildir. Çünkü Türkçede aruzun temelini oluşturan uzun ünlü yoktur. Bu nedenle aruzun Türkçeye uygulanmasında birçok hata, zorlamalar görülür. Bunlardan birkaçını açıklayalım. İmale Aruz kalıbına uydurmak için kısa hecenin uzun sayılmasıdır. Zihaf İmalenin tersidir. Yani kalıba uydurmak için, Arapça, Farsça sözcüklerdeki uzun heceleri kısa saymaktır. Ulama Divan şiirinde en zor kullanılan ses unsurlarından biri de ulamadır. Ulama yapılan yerlerde ulanan sözcüklerdeki heceler, tek bir sözcükmüş gibi ayrılır. Elbette bu bir kusur sayılmaz. Ancak Türkçe dil kurallarını bozan onu zorlayan bir unsurdu. Örneklersek; N’oldu bu gönlüm N’oldu bu gönlüm Derd ü gam ile doldu bu gönlüm Yandı bu gönlüm yandı bu gönlüm Yanmada derman buldu bu gönlüm Hacı Bayram Veli Burada “n’oldu ” denirken ulama yapılmıştır. Doğal olanı “ne oldu” olacaktı. Bu konu çok daha geniş ve incelenebilir olduğundan hem kafalarınızı karıştırmamak, hem de günümüzde aruz vezni ile pek eser üretilmediğinden yüzeysel bilgilerle geçiştirmek daha doğru olur. KAFİYE (UYAK) Şiirde dize sonlarında kullanılan aynı ya da benzer seslere kafiye denir. Benzer seslerin sayısına göre dört grupta incelenir. Yarım Kafiye Dize sonlarında tek ses benzeşiyorsa yarım kafiye oluşur. Hayata Dair Bildiklerimi unuttum Kayıplara karıştı,düşlerim .. Ayhan HIZ Dizelerinde, sonda bulunan “tum” ve “rim” gibi sözcüklerinin sonundaki “m” sesleri benzeşmekte olduğundan, yani tek ses benzeştiğinden burada yarım kafiye vardır. Tam Kafiye Dize sonlarında iki ses benzeşiyorsa, tam kafiye kullanılmıştır. Nasihatim sana: Herzeyle iştigali bırak Adamlığın yolu nerdense bul da girmeye bak Dizelerinin sonunda kullanılan altı çizili “bak” sesleri, iki sesten oluştuğundan tam kafiye oluşturmuştur. Bazen dize sonunda uzun okunan tek ünlü benzerliği olabilir. Arapça ve Farsça sözcüklerde görülen uzun ünlüler iki ses değeri taşır. Yani tam kafiye oluşturur. Bir mısra işittim yine ey şah-ı dilarâ Bir hoşça da bilmem ne demek istedi ammâ Dizelerinde altı çizili “â” sesi iki ses değeri taşıdığından beyitte tam kafiye kullanılmıştır. Sakin koyu, şen cepheli kasrıyla Küçüksu Ardında yatan semtinin ormanları kuytu Dizelerinde ise dize sonlarındaki “u” sesleri uzun olmadığından yani tek ses değeri taşıdığından dizelerde yarım kafiye vardır. Zengin Kafiye İkiden fazla ses benzerliğine dayanan kafiyedir. Sevgiyi unutup paraya taptı Varlığı kendine tapınak yaptı Doğruyu bırakıp ters yola saptı Şu taş yüreklere sevgi ver tanrım veya Zülfün teline gönlümü bağla Perişan halime oturup ağla Dizelerinde dize sonlarındaki “aptı” veya bir alt şiirin sonundaki “ağla” sesleri ikiden fazla olduğundan, zengin kafiye oluşturmuştur. Bazı dizelerde dizelerden birinin sonundaki sözcüğün tamamı diğerinin sonundaki sözcüğün sesleri arasında bulunabilir. Buna tunç kafiye denir. Tunç kafiye zengin kafiyenin bir çeşididir. Ay geçer yıl geçer uzarsa ara Giyin kara libas yaslan duvara Dizelerinde birinci dizenin sonundaki “ara” sözü, ikinci dizenin sonundaki “duvara” sözünün sesleri içindedir; yani tunç kafiye oluşturmuştur. Cinaslı Kafiye Yazılışları aynı, anlamları arasında hiçbir ilgi bulunmayan sözcüklerin dize sonlarında kullanılmasıyla oluşan kafiyedir. Hey yavrular, yavrular Ağaçta kuş yavrular Ellerin derdi biter Benim derdim yavrular Dizelerinde sonda bulunan “yavrular” sözcüklerinin sesleri aynıdır. Ancak birincisi “küçük veya çocuk” sözünün karşıtı, diğeri ise “yavrulamak, yani üremek” fiilinin emir çekimidir, üçüncüsü ise çoğalma anlamlarında verilmiştir. Dolayısıyla anlamları arasında hiçbir ilgi yoktur; ancak mısra sonlarında bir araya gelince cinaslı kafiye oluşturmuşlardır. REDİF Dize sonlarında aynı sözcüklerin ya da aynı ses ve görevdeki eklerin kullanılmasıyla oluşur. Bu, daima kafiyeden sonra gelir. Hatta bazen dize sonunda kafiye hiç bulunmaz, ses benzerliği redifle sağlanır. Bu ıslıkla uzayan, dönen, kıvrılan yollar Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar Dizelerinde “yollar” sözü iki dizede de kullanılmış; dolayısıyla redif olmuştur. Ondan önceki “kıvrılan” ve “yılan” sözcüklerindeki “ılan” sesleri ortak olduğundan zengin kafiye oluşmuştur. Ey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar Dizelerinde “yaslı yollar” sözcükleri aynı olduğundan rediftir “bağlayan” ve “ağlayan” sözcüklerinde ise “bağla-", “ağla-" sözcüklerindeki “-an” ekleri sıfat-fiildir. Hem sesleri hem görevleri aynı olan bu ekler, “y” kaynaştırma harfleriyle beraber redif olur. Bazen dize sonlarındaki eklerin sesleri aynı, görevleri farklı olabilir; bunlar redif sanılmamalıdır. Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı Dizelerinin sonundaki “bucağı” ve “ocağı” sözcüklerindeki “ı” eklerinin görevleri farklıdır. Birincide iyelik eki olan bu ek diğerinde hal ekidir, dolayısıyla redif oluşturmamıştır, “cağı” sesleri zengin kafiye oluşturmuştur. Son olarak şuna da dikkati çekmek gerekiyor: Kelime halinde bulunan rediflerden hemen önce, ek halinde redif de bulunabilir. Böylece, ek halindeki redifle kelime halindeki redif arka arkaya gelebilir: Elimi beş yerinden, dağladı beş parmağın, Bağrımda yanmadık bir yer bırakmadan git Bir yarın göçtüğünü, çöktüğünü bir dağın Görmemek istiyorsan, ardına bakmadan git! İkinci ve dördüncü mısralarda hem ek halinde redif, hem de kelime halinde redif bulunmaktadır. Yukarıdaki mısralarda `madan` ekleri `zarf-fiil`dir. Yukarıda da açıklandığı gibi yapılarına göre farklılık gösteren kafiye (uyak) kıta içinde bulundukları mısra sonlarına göre de değer ve isim alırlar. Aşağıda bu yapıyı inceleyelim. KAFİYE ÖRGÜSÜ Dörtlüklerde birbiriyle kafiyeli dizeler değişik şekillerde dizilir. Bu dizilişe kafiye örgüsü denir. Üç grupta incelenir. 1. Çapraz Kafiye Dörtlüğün birinciyle üçüncü, ikinciyle dördüncü dizelerinin kendi arasında kafiyeli olmasıdır. Aşağıdaki şiirin birbiriyle kafiyeli dizelerini aynı sembolle gösterirsek daha kolay anlaşılır Kısa ömrüm dert doldu. Yaktı gönül bağımı. Gül yüzüm gülmez oldu. Söndürdü ocağımı. H.ALP Görüldüğü gibi dörtlükte birinci dizeyle üçüncü dize, ikinci dizeyle dördüncü dize kafiyelidir. Bu, çapraz kafiye düzeni oluşturmuş demektir. 2. Düz Kafiye Dörtlüğün birinci dizesiyle ikinci, üçüncü dizesiyle dördüncü dizelerinin kendi arasında kafiyeli olmasıdır. Ne ardın sıra koşmaktan yoruldum Ne de senden başkasına vuruldum Başka duraklara uğramaz yolum Seni benden ancak ayırır ölüm H.ALP Burada da görüldüğü gibi “yoruldum ile vuruldum” “yolum ile ölüm” kendi aralarında kafiye düzeni oluşturmaktadırlar. Bu tür kafiye düzenine düz kafiye diyoruz. 3. Sarma Kafiye Dörtlüğün birinciyle dördüncü, ikinciyle üçüncü dizelerinin kafiyeli olmasıdır. Akşamleyin güneş ardından geceler Görününce en son bu yolun ucunda, Aksimiz mi? -dersin-başı avucunda, Düşünceye dalmış bir insan geceler. (Cahit Sıtkı Tarancı) Burada da 1. ve 4. ile 2. ve 3. mısralar kendi aralarında kafiye oluşturmaktadırlar. Bu kafiye düzeni halk şiiri ve divan şiirinde pek görülmez. Halk şiirinde koşma tipi kafiye, mani tipi kafiye gibi kafiye biçimleri vardır. Divan şiirinde ise gazel, mesnevi, rubai tipi kafiye biçimleri görülür. Bu türleri ise merak eden arkadaşlar araştırıp kolayca bulabilirler. Değerli dostlarım amacım burada hiç kimseye şiir konusunda tavır ve tür beğendirmek değildir. Dikkat edilirse modern şiir veya serbest şiir konusunda fazlaca bir açıklama yapmadım. Ancak bazı insanlar serbest şiiri gelişi güzel yazılmış mısralar olarak algılayabilirler. Oysa durumun bu şekilde olmadığını serbest şiirin ustalarından Orhan Veli’nin şiir anlayışını inceleyen aşağıdaki yazıyı olduğu gibi sizlere aktarmak istiyorum: “Serbest Şiirin Zorluğu ve Orhan Veli – Parmaksız Şiirin insanlar üzerindeki cazibesi acaba hangi özelliğinden kaynaklanır? İlk insandan bugüne şiirin tanımı konusunda herkesin üstünde anlaştığı bir tarifin olmaması insanların farklı bakış açılarından mı kaynaklanır? Şiir hangi vezinle yazılırsa duygu ve düşünceler daha güzel anlatılabilir? Muharrirlerin ve şairlerin vezin üzerindeki tartışmaları şiire ne kazandırır? Kanaatimce bütün bu soruların cevabı şu cümlededir: Yazılan şiir olduktan sonra gerisi laf-ı güzaftır. 1940’lara kadar önce heceyi sonra da aruzu kullanan şairlerimiz, bu yıllardan sonra Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’in öncülüğünü yaptığı Garip akımının etkisiyle serbest vezinle tanıştı. Şairlerin ve şiirseverlerin serbest vezne ilgi duyuşunda belki de hece ve aruzun kurallarından sıkılmışlığın payı vardır. Peki, 1940’lardan önce serbest şiir yazılmıyor muydu? Yazan şair vardıysa, neden Orhan Veli ile bu akım, şiirimizde büyük bir yankı buldu? 1890’lı yılların sonlarında hareketlenen hece-aruz tartışmaları içerisinde Nurettin Ferruh adlı bir şairin yazdığı şu cümleler dikkat çekicidir: “Ne hece, ne de aruz; şiir vezinsiz ve kafiyesiz olmalı.” Daha sonra, Mehmet emin Yurdakul önderliğinde ve Milli edebiyat akımının yardımıyla hece şiiri aruza karşı üstünlük sağlar. Beş Hececilerin döneminde hece şiiri artık aruza karşı zafer kazanmıştır.Yalnız burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var, o da şu:Mehmet Akif, Ahmet Haşim ve Yahya Kemal gibi en tanınmış şairlerin hemen hemen heceyi ve serbest vezni hiç kullanmamış olmaları. O dönemde bizim “milli” veznimiz hecedir diyenlerden birçoğunun 1940’tan sonra serbest tarzda şiirler yazması da bir başka enteresan noktadır. Heceyi hemen hemen hiç bırakmayanlar, Halk şairlerimizdir. 1940’tan sonra serbest vezin adlı kartopu kısa zamanda büyür ve bir çığ şeklini alarak devrimizin şiir estetiği olur; yalnız bu tarzı yanlış anlayan ve şiiri basit bir işmiş gibi gören bir neslin yetişmesinde şairlerimizin tembelliği önemli bir rol oynar. İlk önce şunu bilmek lazım: Serbest şiir, ismindeki “serbest” kelimesinin manası gibi “kuralsız” bir şiir değildir. Bu tarz şiire serbest denmesinin nedeni, belirli bir form ve kafiye düzeni içinde söylenmemesinden dolayıdır. Eğer, hece-aruz ve serbest tarzı kolaydan zora doğru sıralayacak olursak, en sona gelecek olan serbest şiirdir.Neden mi? Çünkü şiiri şiir yapan ahenk,form,ses ve armoninin serbest şiirde neyle sağlanacağı, şairin kendisine bırakılmıştır. Oysaki, diğer tarzlarda bunu sağlayan kuralların çoğu bellidir.Şair bu kuralları uyguladığı zaman ortaya çıkanın güzelliği göreceli olsa da, şiirde ahenk ve ses oluşmuş demektir. Serbest şiirin en büyük handikabı, bu nazım içersinde hangi kuralın veya tekniğin kullanılıp kullanılmayacağıdır. Bu da, şairin bilgisine, yeteneğine ve kültürüne göre değişir.Hiçbir teknik kullanılmadan yazılan ve rasgele oluşan şiirlerin güzel olması tesadüflere bağlıdır. 1914 doğumlu Orhan Veli’nin, 1940 öncesi yazdığı şiirler hece ve aruz örnekleriyle doludur.Orhan Veli, geleneği iyi bilen, Türk şiir kültürünü her yönüyle özümsemiş, Batı şiirine – özellikle de Fransız şiirine- aşina ve “Garip” adlı kitabının önsözündeki poetikasından da anlaşılacağı üzere şiirde form olarak tercihini serbest şiirden yana kullanmış bir şairdir. Şiirlerinde, şiir için olmazsa olmazlardan biri olan kafiyeyi mısraların arasına gizlemiş, ahenk ve armoniyi hem hecenin hem de aruzun bazı özelliklerini kullanarak başarıyı yakalamıştır. Günümüz gençliği, şiire serbest şiirle başlamakla hata yapıyor.Kanaatimce, serbest şiir yazacak şairin hem heceyi hem de aruzu bütün kurallarıyla iyi bilmesi gerekiyor. Bu iki formu iyice öğrenmeden serbest şiir yazabileceğini zanneden şairler, mübalağa olarak düşünmeyin ama, yürümeyi öğrenmeden koşmaya çalışanlara benzer.Şairin gelenekle ilgili alt kültürü tam değilse, güzel şiir örnekleri meydana getirebilmesi zordur. Şiirde form meselesi, geçmişten bugüne çok tartışıldı. Burada meselemiz şiirde şekil meselesine takılıp kalmak değildir. Şair şiirini hangi formda yazmak isterse o formda yazar; tercihinde serbesttir.Yalnız, belli kriterleri olan şairler, kendine özgü söyleyişi tam olarak oturtmuş olanlar, geleneği ve evrensel şiir kültürü tanıyanlar bu form meselesine takılıp kalmazlar; çünkü onların meselesi güzel söyleyişi yakalayabilmekte yatar yoksa şiirde bugüne kadar hemen hemen her şeyin söylendiği bilinen bir vakıadır. Gelelim, Orhan Veli’nin serbest şiirlerine ve şiirleri nasıl yazdığı hususuna.Üstadın şiirlerini çala kalem yazdığını düşünenler, onun mısraları aklına geldiği gibi alt alta sıraladığını sanırlar ve yanılırlar. Orhan Veli gibi bir şair, şiirin ne kadar ciddi bir iş olduğunun bilincindedir. O, şiirleri üzerinde düzeltmeler yapar ve kafiyeyi – kafiye dediğim şey sadece mısra sonlarında olmaz- şiiri içersine sezilemeyecek şekilde saklayabilmek için çok uğraşırdı. Ölmeden önce kendisiyle yapılan bir mülakatta, belirgin olarak şiirinde görülen kafiye üzerine bir soruya: “ şiirde kafiye olsa da olur, olmasa da olur” diyişi, herkes tarafından bilinmez. Peki, serbest şiirde formu güzelleştirme açısından, Orhan Veli, ne yapmış da şiirleri bu kadar seviliyor. Örneklerle açıklamaya çalışayım: Bir kere, şiirlerinde, poetikasında söylediği gibi yapmamış; kafiyeyi belli bir düzen içersinde olmasa da çokça kullanmış. “ İstanbul’da Boğaziçi’nde, Bir fakir Orhan Veli’yim; Veli’nin oğluyum, Tarifsiz kederler içinde” Şimdi, kimse bana hem şiirde kafiye yok, hem de Orhan Veli bu şiiri rasgele aklına gelen mısralarla yazmış diyemez. Neden mi? “Boğaziçi’inde” ve “içinde” arasında tunç kafiye var. Şiirde kullanılan sesli ve sessiz harflere bakalım: 5 tane “l”; 6 tane “a”yı rasgele kullanmış diyebilirsiniz ama 13 tane “i”yi tesadüfen kullanmıştır diyemezsiniz. Hele hele de ilk ve son mısranın 9 hece oluşuyla “ Bir fakir Orhan Veli’yim” mısraındaki aruzun “Fâilâtün Fâilün”kalıbına ne diyeceksiniz. Sanırım Orhan Veli’nin en meşhur şiiri “Anlatamıyorum”dur.O şiirin ilk mısrasının “ Ağlasam sesimi duyar mısınız?” diye başlayışı da tesadüf değildir. Türk şiirinin de en çok kullanılan hece kalıbıyla başlamış Orhan Veli şiire; yani 6+5’le. “İstanbul’u Dinliyorum” şiirindeki sesli ve sessiz harflerin benzerlikleri bir yana, bölümlerin başındaki ve sonundaki mısraların tekrarı hem ses güzelliği hem de kafiye açısından önemlidir. Şimdi de gelelim, Orhan Veli’nin şiirlerinde kullandığı aruz kalıplarına: O- tur-muş da bir tür- kü tut- tur- mu-şum ( İstanbul Türküsü şiirinden) . - - / . - - / . - - / . – Fa’û lün/ Fa’û lün/ Fa’ û lün / Fa’ lün Ga- rip-li-ğim du-yur-ma-yın a- na-ma ( İstanbul Türküsü şiirinden) . - . - . - . - . . – Me fâ i lün/ Me fâ i lün/ Fa i lün El ko-nu-şur se-vi-şir-miş ba- na ne? ( İstanbul Türküsü şiirinden) - . . - . . - - . . – Müf te i lün/ Fa i lâ tün/ Fa i lün Sür-me-lim, on-dü- le saç-lım yos –mam - . - - . . - - - - Fâ i lâ tün/ Fâ i lâ tün / Fâ’ lün Gi- yil-me-miş ça-ma-şır-lar na- sıl ko-kar bi-lir-sin . - . - - . - - . - . - . - - Me fâ i lün/ Fâ i lâ tün/ Me fâ i lün/ Fa û lün(*) Bazı küçük tef’ile farklarıyla bütün bu örnekler aruzun kalıpları. Acaba buna ne diyeceksiniz, çok merak ediyorum. Bu örnekleri çoğaltabiliriz; bu açıklamalardan sonra, serbest şiirin neden zor olduğu anlaşılır herhalde. Serbest şiir yazmak isteyenlere tavsiyem şudur: Hem heceyi hem de aruzu iyi öğrensinler. Devrimizin şiir estetiği, serbest şiirden yana ama belli bir bilgi, birikim ve kültüre sahip olmadan, şiirde kullanılacak teknikleri özümsemeden yazılan şiirlerin düzyazıya yaklaşacağını unutmasınlar. Formları ve şiir geleneğini tam olarak bilmeyen şairlerin, duygu ve hayalleri güzel olsa da, şekil yönünden zayıf olan şiir kaybetmeye mahkûmdur. (*) Orhan Veli’nin şiirinde kullandığı aruz kalıpları örnekleri Nihad Sami Banarlı’nın, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi 1 adlı eserinden alınmıştır. “ Not :Bu yazı www.yazimhane.com adlı internet sitesinden alınmıştır. Şiir üzerine sözler İçinizde olmayan şiiri hiçbir yerde bulamazsınız. (Shelley) Şairin kullandığı sözcüklerde insanlar için çeşitli anlamlar vardır; herkes beğendiğini seçer. (Tagore) Şiirin ilkesi, insanın üstün bir güzelliği özlemesidir. Bu ilke bir coşkunlukla, bir ruh taşkınlığında kendini gösterir. Bu coşkunluk, aklın yoğurduğu gerçeğin dışındadır. (Baudelaire) Şiir sanatı, eksiklikleri güzelliklere çeviren bir simya bilimidir. (Aragon) Ne masayı anlatacağım diye masa sözcüğünü kullanacaksınız, ne kuşu anlatacağım diye kuş sözcüğünü; ne de aşkı anlatacağım diye aşk sözcüğünü. (Cocteau) Şiir olmayan yerde insan sevgisi de olmaz. İnsanı insana ancak şiir sevdirir. Şiir, insanı insana yaklaştıran şeydir. (Sait Faik) Şiirin konuları hiç eksik olmayacaktır; çünkü dünya o kadar büyük, o kadar zengin, yaşam o kadar değişik manzaralı ki... Hiçbir gerçek konu yoktur ki şair onu gereği gibi işlemesini bildiği andan itibaren şiirden yoksun olsun. (Goethe) Gerçek şiirin, asıl sanat eserinin kendi varlığından başka bir amacı yoktur. Kendisinde başlar, kendisinde biter. Bütün soyluluğu da buradan gelir. (Valéry) Şiir öyle bir şeydir ki kullandıkça tükenir, tükendikçe çoğalır. Haydar ALP Not: Yukarıdaki bilgilerde aşık, edebiyatı ile tasavvuf edebiyatında kullanılan biçimlere hiç değinmemeye çalıştım. Çünkü bu konulara girmek hem yazıyı çok uzatacak he de okuyan arkadaşların kafasını karıştıracaktır. Bazı yerlerde alıntılar yapılmıştır. Bu alıntıların sahiplerinin adları yer almamış sa kusura bakmasınlar ve özürlerimi şimdiden kabul buyursunlar.
Yazı Sahibi
Etiketler Yazı İşlemleri Okuyucu Puanı
Telif Hakkı Uyarısı Şiir Hakkında isimli yazı, Haydar Alp tarafından 6/21/2007 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Kasım
30
Halk Edebiyatında Aşk ve Cinsellik
• Zeynep Akıllı • Eğitim Makaleleri • 81 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Kasım
28
Kasım
25
Kasım
10
Kasım
8
Kasım
5
Karadeniz Teknik`tir Bizim Üniversitemiz
• Haydar Alp • Serbest Şiirler • 61 kez okundu. • 4 kez yorumlandı.
Kasım
5
Haziran
6
Haziran
3
Çocuklarımız Katillerimiz Neden Olsun?
• Haydar Alp • Toplumsal Makaleler • 231 kez okundu. • 1 kez yorumlandı.
Mayıs
27
Bizler Mi Fazla Hassas’ız Başkalarımı Vurdumduymaz?
• Haydar Alp • Güncel Makaleler • 302 kez okundu. • 4 kez yorumlandı.
Haziran
21
Temmuz
5
19 Mayıs 1919 ( Kurtuluş Destanından)
• Haydar Alp • Klasik Şiirler • 3775 kez okundu. • 9 kez yorumlandı.
Nisan
28
Ağustos
6
Kasım
24
10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü ve Haftası
• Haydar Alp • Güncel Makaleler • 2367 kez okundu. • 3 kez yorumlandı. |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||