Son Görüntüler
5 / 6 / 2008 Perşembe tarihinde Gürcan Şen tarafından eklendi, 184 kez okundu...
“Evet kabul ediyorum, her insanın bir kaderi, önceden belirlenmiş bir hayat çizgisi var. Ölüm zamanı geldiği anda yaşa başa bakmadan bir yolculuk başlayıveriyor. Zaman içinde insan bu gerçeği benimseyip kabul etse de yinede yaşamlarının baharını yaşayan kişilerin aramızdan ayrılması, hayata veda etmesi içimde derin üzüntü yaratıyor. Ama yapılabil...” Okuyucu Puanı ;
Son GörüntülerEvet kabul ediyorum, her insanın bir kaderi, önceden belirlenmiş bir hayat çizgisi var. Ölüm zamanı geldiği anda yaşa başa bakmadan bir yolculuk başlayıveriyor. Zaman içinde insan bu gerçeği benimseyip kabul etse de yinede yaşamlarının baharını yaşayan kişilerin aramızdan ayrılması, hayata veda etmesi içimde derin üzüntü yaratıyor. Ama yapılabilecek pek fazla bir şey de yok biliyorum. Bu olaylar zihnimde farkında olmadan kendilerine sabit bir yer edinmişlerdir, onları herhangi bir şey yeniden hatırlattığında ister istemez tüylerimin ürperdiğini hissediyorum. Kim bilir belki de hala olanları kabullenememiş olmam benim bu kadar etkilenmeme neden oluyordur. Neredeyse otuz yıl önce arkadaşlıklar bu günün arkadaşlıklarına göre çok komik kalıyorlardı. Cep telefonu yok, internet yok, telefon bile yok doğru dürüst. Telefon kulübelerinde kuyruk bekleyip jetonla telefon ediyorsunuz. Sürekli görüşme şansınız yok. Sadece arada dışarıda yan yana yürümek, sohbet etmek, bir yerlerde bir şeyler atıştırmak en fazlada el ele tutuşabilmek arkadaşlık tanımını oluşturuyordu. Benim o zamanlar arkadaşım Bursa’lıydı. Ankara basın yayın’a kaydını yeni yaptırmıştı. O zamanlar otobüsler İzmit körfezini dolaştığı için yol çok uzuyordu bu nedenle Bursa’dan İstanbul’a gidiş gelişlerde Yalova Kabataş ekspres vapurunu kullanmak en pratik yoldu. Benim en sevdiğim vapurlarda o hatta çalışırlardı. Dolmabahçe, Fenerbahçe ve Paşabahçe. Kuğu gibi denizin üzerinde süzülürlerdi veya bana öyle gelirdi. Neyse, Eylül ayı diye hatırlıyorum Orta eğitim okulları açılmıştı. Bizim üniversite daha açılmadığı için bende Suadiye’de iki arkadaşımın açtığı müzik evinde sanki çalışıyormuş gibi gidip geliyorum. Bana da eğlence oluyor. Her yerde de telefon yok, alabilmek için senelerce sıraya girmek veya açıktan para vermek gerekiyor. Dükkanlardan birinde telefon olunca o telefon sanki herkese hizmet vermesi gerekirmiş gibi kullanılıyordu. O numara herkesindi sanki, arayanları dükkan sahibi haber verir, gidip konuşulurdu. Şimdi çok tuhaf gelse de o zamanlar öyleydi. O gün yine Suadiye’de müzik evindeyim, dükkan komşusu geldi, telefondan beni istiyorlarmış. Karşı taraftaki kız arkadaşımın bir küçüğü Rana, okuldan arıyordu. “Ablam bugün öğlen de Kabataş’tan expresle geliyor “ diye sevinçle haber verdi. Konuştuk, sonra kapattık. Heyecanla bekliyorum, bir ara Şifa koşturarak geldi ve çok da üzgündü. Şifa ile arkadaşım koleji birlikte okudular, şimdi de Ankara basın yayında birlikte okuyacaklar. Şifa’larda Suadiye’de yazlık’ta oturuyorlar. Rana Haydarpaşa Numune hastahanesine kaldırılmış, yoğun bakımda komadaymış. İnanamadım, çünkü daha bugün konuşmuştum. Merak içindeyim ama haber de alamıyorum. Akşamüstü arkadaşım geldi, sakin görünmeye çalışmasına rağmen çok üzgün. Bana anlatmaya çalıştı, “Okulda girişteki telefon kulübesinden telefon etmiş ve çıkınca da bayılıp komaya girmiş. Beyninde bir kanama varmış “. O anda çok üzüldüm, kötü oldum. Yanlış anlamadıysam kardeşi bana onun gelişini haber vermek için sevinçle telefon kulübesine gitmişti. Benimle konuştuktan sonra kulübeden çıkmış ve bayılmış, sonra da komaya girmişti. Onunla son konuşan bendim ve bana mesajını iletip bayılmıştı. Ne diyeceğimi şaşırdım, o şaşkınlıkla “Başın sağ olsun “ dedim, ama hemen uyanıp “ geçmiş olsun “ diye düzelttim. Biraz kaldıktan sonra hastahaneye geri döndü. Ben onunla beraber gidemedim maalesef çünkü tüm ailesi orada kardeşinin yanında bulunuyordu. Hastane’de yoğun bakımda mücadele eden o gencecik beden maalesef çok dayanamadı. Haberini alınca başsağlığı dilemek için Haydarpaşa Numune Hastanesine gittim. Aradım, bakındım ama hiç kimseyi bulamadım. “Acaba alıp Bursa’ya mı döndüler? diye tereddütteyim. “Emin olmanın tek yolu var morg’ a bakmak“ diye karar verdim o anda nedense? Aşağıya indim. Sora sora en alt katta morg’u buldum. İçeri girdim, görevliye ismini verdim, alınıp alınmadığını sordum. Kayıtlar herhalde daha gelmemişti, emin olamadı. “Gelin bakalım, siz hastanızı tanırsınız ”, dedi. Bir kapıyı açarak beraber içeriye girdik Bir soğuk rüzgar esiyor bembeyaz fayans duvarlar arasında. Beni oradaki bir tekerlekli sedyenin yanına götürdü. Sedyenin Üzerinde örtülmüş mavi bir örtü var, o örtü var olan soğuk rüzgarla sanki dalgalanıyor. Görevli sedyenin başına doğru gitti, üzerindeki örtüyü kenarından tutarak yüzünü göstermek için çok az açtı. Çekinerek iki adım yaklaştım, ürpererek baktım. Rengi gitmiş yüzünü gördüm, beyaz bir bez parçası çenesini tutması için başının tam üzerinden bağlanmıştı. Bedeni ile orada yapayalnız yatıyordu. “Hastanız mı ? “ diye sordu. Başımı salladım, “Evet, o “ diyebildim. Kısacık yaşanmış bir ömür orada karşımdaydı Örtüyü kapattı ve dışarıya çıktık. Daha önce hiç morga girmemiştim, zaten çok düşünmeden yapılması gerekenleri yapmak en doğrusu. İyi ki onu son defa gördüm, sesini de telefonda son duyan kişi bendim. O düşünmeden, bana sevinçli haberler iletebilmek için telefona gitmişti, ben onun cansız bedenini görmekten neden çekinecektim, korkacaktım? Bu olayın üzerinden on sene geçmişti. Canım annem hastalandı, önce mide ülseri teşhisi koydular ve ameliyata aldılar ama sonra anlaşıldı ki kolon kanseri. Yapılan tedaviler sırasında durumunu vehametini o da daha iyi anladı ve bize bir vasiyette bulundu. “Öldüğümde beni sakın morga koymalarına izin vermeyin “ Belli ki çok korkuyordu. “Sen hiç merak etme anneciğim bunun olmasına izin vermeyiz “ diyerek söz verdik. Uzun ve zor geçen hastalıkla annem on üç ay mücadele etti. Anneciğim son kırk gün yoğun bakımda kaldı ve bir pazar gecesi, gece yarısı saat ikiye beş kala vefat etti. Daha genç sayılırdı, elli sekiz yaşının ortalarındaydı. Kız kardeşim yanındaydı. Biz evden hastaneye ulaşana kadar kurallar gereği onu yoğun bakımdan çoktan hastanenin morguna indirmişlerdi. Gece yarısı çıkış işlemi yapacak bölüm kapalı olduğu için sabah beklenecekti. Sözümüzü tutamamıştık. İçimize dert oldu ama çaresiz onu yapayalnız morg‘da bırakıp eve geri döndük. Ertesi sabah hastane’ye onu almak için gittik. İşlemleri bitirdikten sonra morga gittik. Daha modern bir yer, görevli bir dolabın gözünü çekti. Anneciğimin cansız bedeni orada yatıyor. Üstü örtülmüş. Yüzüne bakmak istiyoruz üzüntüyle. Örtünün kenarını açıp, bakıyoruz. Artık acı çekmiyordu biliyorduk, huzura kavuşmuştu. Hiç bir ifade yok yüzünde, çenesi bağlanmış. Kısacık saçları pamuk gibi beyazlamış. O günden sonra birçok sevdiğim aramızdan ayrıldı. Morga tekrar girmem gerekmedi ama gerekseydi biran bile yine düşünmezdim. Bir sürü beden sırası geldikçe aramızdan ayrılıyor yollarına gidiyorlar. Bizler anlayabilsek de anlayamasak da görünmeyen bir çark dönüyor. Bir sürü insan sevdiklerinin acıları ile yaşamayı öğreniyor. İnsanoğlu hiç bir şeyi unutmuyor. Hafızasına kazınıyor gözünle gördükleri, yaşadıkları ama elden de gelmiyor bir şeyler. Zaman zaman tekrar tazeleniyor acılar, burunların direkleri sızlıyor üzüntüyle ama işte hepsi bu kadar. O sıranın bir gün bize de geleceğini bilerek hayata yine devam ediyoruz. Ama o son görüntüleri hiç unutamıyoruz. 25 Ağustos 2007 (Fethiye annem ile Rana’nın anısına. Nur içinde yatsınlar)
Ekim
12
Ekim
12
Ekim
12
Ekim
12
Ekim
12
Beyoğlu Beyoğlu Ooof Beyoğlu (vı)
• Ersin Başeğmez • Yaşamdan Hikayeler • 31 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Eylül
19
Eylül
6
Ağustos
10
Temmuz
4
Haziran
29
Aralık
18
Temmuz
10
Eylül
9
Mart
2
Eylül
16 |
![]() |
|
||||||