Son KeşifSon KeşifGANDIESON KEŞİF “Cehalet mutluluktur.” Sözüne şimdi inanıyorum… Ben Hugın Reptır, 13. Fedestra Keşif Filosu Başkomutanı ve Filo Ana Gemisi Xugondebur’un kaptanıyım. Her şey Konsül’ün onayının ardından oluşan arama çalışmalarıyla başladı. Yeni yaşamsal sinyaller alınan “Z4 Kutup Yıldız Kümesi” dolaylarında arama yapılacaktı. Tarih 19 Mayıs 1919 gösterdiğinde filo halinde dünyadan ayrıldık. Tahmini kozmopoli bölgesine ulaştığımızda 19 gemilik filoyu yönlere dağılması konusunda talimat verdim. Aslında sizlerin önünde varlığımı sorgulamam öncelikli olarak gerekli. Şu an ki yaşım 33 olmasına karşın M.Ö. 56 yılında doğduğum kanısındayım. Gerçi birkaç testle sonuca ulaşmıştım. Ben 9 yaşlarında iken Roma lideri Caesar tarafından yakılması gündemde olan İskenderiye Kütüphanesi bilinmeyen güçler tarafından korunmuştu. Köyümüzden kütüphaneye koşuşumuzla gördüğümüz kıyım bizi mahvetmişti. Askerlerin çoğu ölmüş, hala yaşayanlar garip kıyafetli adamlarla savaşmaya çalışıyorlardı. Bunlar Türkler olamazdı kollarından biyonik mavi mızraklar atıyorlardı. Günümüzde hala olmayan şeylerdi. Sonunda herkesi öldürmüşlerdi. Beni fark etmeleri uzun sürmedi. Kütüphane’nin arka tarafına koşarak kaçmak isterken görünmez bir duvara çarpmıştım. Yan tarafa kaçmak istediğimde yine aynı duvarlardan vardı. Birden bir kutunun içinde havalandığımı ve günümüze geldiğimi hatırlıyorum. Zaman makinesi günümüzde hala keşfedilememişken o tarihe gelebilmesi ilginçti. 1895 yılında kendimi İsrail topraklarında buldum, Çin’e götürülüşümden sonra orada incelendim, defalarca sorgulandım. Sonunda doğru söylediğim anlaşılıp yeni kimliğimle öğrenimime başladım ve asker oldum. Zaman makinesi eminim sonuca ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Yolculuğumuzun 15. gününde yeni sinyaller almıştık. Sinyaller izleminde ilerlemeye 3 gün daha devam edebildik. 19. günümüzde meteor yağmuruna yakalandığımızı fark ettik. Gemiyi ancak tek hasarla kurtarabildik fakat uzaklardan yaklaşan 2. dalgaya hazırlıklı olmalıydık ani bir toplantı kararı almıştık. Dovıl: Kaptan Hugın, şu çok açık ki bu geminin en üst düzeyli kişisisiniz, lakin yanlış kararlarınızdan muzdarip olmak üzereyiz. Hugın: Açık konuşun. Dovıl: Bu saçmalık! 2. şok dalgasını damı yaşamamızı istiyorsunuz? Bu gemi yeni bir meteor dalgasından kurtulamaz, acilen geri dönmeliyiz! Hugın: Siz ne düşünüyorsunuz hekim bey? Finzu-Kia: Olasılıklar eşliğinde ilerlemek göz ardı edilmişleri kaybettirir. Papaz: Bence… Dovıl: Papazla bunun ilgisi ne? Ne işi var ki zaten. Hugın: Kıdeminizi bilin Bay Dovıl. Konuşun Lakau Domert. Papaz: Bizler seçilmiş kişileriz ve Tanrı’nın çizdiği yolda kardeşlerimiz için dosdoğru ilerleyebiliriz, yeter ki isteyelim. Kortis: Yaşa Papaz Efendi! Hahaha! Şedefron: İşin ciddiyetine varamadık sanırım, ama… Dovıl: Bravo! Hugın: Mühendislerimizi dinleyelim Bay Dovıl. Şedefron: Efendim Kortis ve ben Xugondebur’un değil meteor yağmurlarından, güneş patlamalarından bile sağ salim çıkacağından eminiz. Dovıl: Sizler delisiniz, hepiniz! Papaz: Karanlık bir çağa giriyoruz. Bu yolda her şey olabilir, fakat bunun uğruna ölmeye deymez mi? Dovıl: Bazen Papaz Efendi, altından kalkamayacağın işlere burnunu sokmamak lazım. Papaz: Aramızda bir korkak var. Herkes: Hahahaha! Dovıl: Madem öyle diyorsunuz, gidelim. İlahi papaz efendi sen beni güldürdün, Tanrı’da seni güldürsün. Herkes: Hahahaha! Karar alındıktan sonra 2 gün sakin şekilde ilerledik. Meteor yağmuruna yakalandığımız vakit, ustalıkla sıyrılmayı biliyorduk. Fakat alev taşlarından değil. Meteor yağmuru dinerken ağır hasar almıştık ve tüm sistemimiz çöktü. Öylece 1 ay boşlukta sürüklendik. İmkânsızdı belki ama hızımıza hız katan bir şey vardı. Sanki çekim alanına girmiş gibiydik. Oysaki etrafta moleküler bulutçuklardan başka hiçbir şey yoktu. Ne yıldızlar, ne başka bir şey. Papaz sürekli olarak Tanrı’ya ulaştığımızı geri kalanın beklemek olduğunu söylese de bütün gemi içi tamir çalışmalarımız devam ediyordu ama başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Bir sabah tüm evrenin yeşil ışıklarla kaplandığını fark ettik. Boşluk, başka bir şey yok. Tedirginliğimiz uzaklarda fark ettiğimiz büyük bir kara delikle gittikçe arttı ve korkuya dönüştü. Sonumuzun geldiğini düşüne dursun herkes inatçı mühendis güzel Şedefron sorunu çözdü. Granit kırıcılarımızı devre dışı bırakmak zorunda kaldık, ama mekanizma hızla akışına devam etmekteydi. Sevincimiz uzun sürmeden gülüşlerimiz kursağımızda kaldı. Motorlar iflas etmişti. Papaz’ı o dakikadan sonra herkes daha dikkatli dinledi çünkü bir güç bizi kara delik yönünde çekiyordu. Papazın söylediği şeylerle pekte yabancı olmadığımız ortak düşüncelerimiz oluşmaya başlıyordu. Bize kutsal bir tanışma olabileceğini ve bu görüşmenin her şekilde gerçekleşebileceğini ve sonuçlarını kestiremeyeceğimizi ifade ediyordu. Nefeslerimizi kesip, dua ederek bekledik. 7 saat içinde kara deliğin uzak eteklerinde, ön göbeğine varmıştık ki aniden karşımızda bir cisim fark ettik. Noktacık yaşlaştıkça parlak köpükten bir baloncuğa dönüştü. Şeffaf bir küreydi bu ve içinde bir çocuk ve köpek vardı. Papaz heyecan içinde gemiye almamızı söylerken aniden motorlar devreye girdi ve nakil acil kapakları açıldı. Papaz tuşa basmıştı. O gözyaşlarını dindiremeye dursun gemideki 6 kişide ne tür bir durumla karşı karşıya olduğumuzu ve ne yapmamız gerektiğini tartışıyordu. Bense ağır ağır adımladım yeri. Nakil hattı açtığımızda yerde büzüşmüş bir çocuk ve yanı başındaki köpekle kalakalmıştık. Araçlarından tek bir iz bile yoktu. Çocuğun neden yapayalnız orada olduğunu hiçbir zaman anlayamayacaktık. Onun uyanmasını beklemek için bir odaya kapattık. Motorların çalışması ile karşı karşıya kaldığımız koca kara delikten kurtulmamız lazımdı. Bir yıldızı rahatlıkla yutabilecek kadar büyüktü. Ertesi gün tam güç verdiğimiz halde kara deliğin gözü diye tabir edilen orta noktasında bizi kendine çekmeyi başarmıştı. Öyle bir yoğunluktu ki bu herkesin içini kaplamış olan bu korku derin yaralar açmıştı beyinlerinde. 1 saat sonra ani bir itme gücüyle gemi tekrar kurtuldu ve kara delikten uzaklaşmıştık. Ama ardımızda zihinleri bırakarak yoldaydık. 6 mürettebatımda delirmişti. Ben neden delirmediğimi anlayamıyorum. Papaz, mühendisleri kovalarken, hekim, Bay Dovıl’la el kızartmaca oynuyordu. Defalarca gözlemlememe ve konuşmama rağmen aynı senaryo devam etti. Bu bir şaka olmalıydı. Biri sessiz sinema oynatıyor diğerleri anlamsız yere garip şekilde gülüyorlardı. 3 gün süren bu işkenceden sonra soluğumu çocuğun bulunduğu oda da aldım. Kahverengi kısa saçları, yeşil gözleriyle, elinde çantası, yanında köpeğiyle hazır ol vaziyette beni bekliyordu. Mürettebatımdan kimseye konuşmamış olan çocuğu konuşturmam lazımdı ama ümidimde yoktu. Tek şansım O’ydu. Nereden gelmişti ve nereye, hangi sıfatla gidiyorduk. Çocuk onu yollayacağımı sanmış olmalıydı. Ona öyle düşünmediği ifade ederek sadece gemimi tanıtmak için yanıma aldım. 3 gün boyunca onunla gezdim ve eğlendirmeye çalıştım. O 3 günlük tecrübe bir ömür gibiydi benim için. Artık inancım bana ağır geliyor beni sıkıyordu. Bir çocuğun hayal gücünün sınırsızlığını görmüştüm. Gördüğü kumanda dümenini uçan bir yılana benzetecek kadar zehir zihinliydi. Tabi bir bardak suyu minik beyninde şifa şerbetine döndürerek bana ikram edecek kadarda alçak gönüllüydü. Onunla geçirdiğim ufak gezinin ardından yatması için odasına götürdüm. Konuşmayacağını biliyordum ve ona benimde bir zamanlar ne zengin hayal gücüm olduğunu göstermek için bir rüyamı anlattım. Büyülü bir fırçayı bulmak için uzayda nasıl süzüldüğümü ifade ediyordum. O da küçücük suratında kocaman gözlerini bana dikmiş dinliyordu. Sonra aniden konuşarak bana kendi rüyasını anlattı. Bana onunda uzayda yalnız geçen serüveninden bahsetti ve girdaba yakalanıp nasıl yaratıcıyla karşılaştığını anlattı. Rüyasında yakalandığı girdabı usta bir ressam gibi beynimde yer ediyordu. Yüzeye çıkamayacağını sanması kafamda korkulara yer açarken baş meleğin trampetini duyması komiğime gitmişti ve şaşırtmıştı. Çocuk bir daha hiç konuşmadı. O süreden sonra geri dönemeyeceğimiz için motorları kapattım ve uzayda sürüklenmeyi sürdürdük. Herkesin delirişinin ardından ben ve çocuğun sağlıklı kalması beni hep düşündürdü. Dostlarım evcilik oynarken meçhul bir gizem kafamın içinde uğuldamasını gitgide artırıyordu. Bir gün çocuğu odasında bulamamış tüm gemide aramak zorunda kalmıştım. Bu gizemiyle O da merakımı kışkırtıyordu. Kontrol odasında ön cama yapışmış şekerden bir dünyaya bakan hayran bir çocuk edasıyla O’nu gördüm. Omzundan tuttum, baktığı yönde ise evrenin en büyük gizini buldum. Bu evrende keşfi bana kadir tek tapınak. Tabanı küçük piramit şeklindeki ve üstü Aztek Piramidi olan bu yapı adı mitlerde geçen Miganza Tapınağı olmalıydı. Tanrım yıkıma az kaldı demekti bu. Nerelere vardığımızı ancak Tanrı bilir. Gemi yaklaşarak tapınağın dibinde durmuştu. Ben özel giysimle tapınağa ilk adımımı basmıştım. İlk adımlamamda yeri, bastığım yer komple kalıp halinde yükseldi. Benim boyumu aşarak en az 3 metre havalandı. Birden büyük bir ışımayla patladı. Yere yığılmamda bir olmuştu. Kalktığımda çocuk ve köpek dibimdeydi. Başlığımın camları kırılmıştı, gerçi hava alma gibi problem yaşamıyordum, çocukta, köpekte kostümsüzdü. Bu tam bir mucize olmalı. Taş tüm tapınağı bizim için diriltmişti. İçeriye girdiğimizde karanlık büyük bir salondaydık. Devasa merdivenlerden zorla tırmanışımız ardından bu da bizi şok etmişti. Büyük salon birden metruk halinden sıyrılarak yanan meşaleler sayesinde ışıl ışıl parlamaya başladı. Orayı dikkatlice inceledikten sonra karşımızdaki tünelden geçtik. Tünelin ürkütücülüğü yanında kudurtucu olması zorla sizi şehvetlendiriyordu. Rüyalarınızda böyle bir yeri görmeniz bile ömrünüzde bir ihtimaldir. Bu tünelden sonra tekrar tıpatıp aynı salona gelmiştik. Bunun bir dejavu olduğundan öyle emindim ki. İlk tünel gibi 6 tünel daha saydım. Artık çıldırmak üzereyken, son tünelden çıkarak çocuk ve köpekle beraber labirenti geçtik. Labirent duvarlarında anlaşılması güç pitoreskler mevcuttu. Ama gözüme tanıdık gelen, beni dondurmuştu. 1 adam, çocuk, köpek ve bir kutu çizimiydi bu. Karşımızda tek bir oda vardı artık. Çocuk sessizce öylece bakarken, köpekte uslu uslu yerde oturuyordu. Bense büyük bir kayanın üzerinde duran bir fırça gözüme çarptığı gibi ona yöneldim. Elime fırçayı aldığım an tüm yaşamım bir çırpıda gözlerimin önünden geçti. Tam o anda silah sesi duydum. Papaz’a uslu durması konusunda diretmeme rağmen gemiyle tapınağa ateş açmış olmalıydı çünkü içeriden duyabiliyordum, sonra büyük bir gürültü koptu. İçeriye birileri geliyordu, bunu duyabiliyordum. Rüyamda gördüğüm gibi fırçayı hemen salladım ve oluşan kutuya çocuğu bindirdim. Çocuksa ilk kez bana gülümsedi ve elime çantasındaki defteri sıkıştırdı. Nereye gittiğini bilmiyordum ama köpekle güvende olacağını umuyordum. Elimdeki fırça artık yok olmuştu ve içeri kapkara varlıklar sarmıştı. Tamamen karanlıklardı… Varlık: Çocuğu izleyin! Sen ve senin gibilerden dolayı evren bozguna uğruyor. Hugın: Kimsin sen? Varlık: Evrenin sonuna erişmeyi mi planlıyorsunuz, bu tavrınızla acınasısınız. Hugın: Burayı gelmeyi biz hedeflemedik, bomboş uzayda sürüklendik tamam mı? Eğer buraya sağ salim geldiysek ve sizin dilinizle uyumlu konuşabiliyorsam bu Tanrı’nın isteği değil mi? Varlık: O çevirici aletini parçalarım senin, biz senin diline uyumluyuz sen bize değil. Öyle bir bencilliğiniz var ki evreni boş olduğu için karanlık sanıyorsunuz. Hadi canım? Öylemiymiş? Evren karanlıktır, size ışık ulaşamayabilir ama bu boş olduğu anlamına gelmez. Bu, dibine kadar yaşama hakkına sahip kavimleri barındıran ve onlara komşuluk yapan gezegenlerle, yıldızlarla, meteorlarla, bulutlarla, taneciklerle veya bizle kaplı olduğu anlamına gelir. Sizin merkezde olduğunuz kanısına nasıl kapıldınız? Sen çocuğu neden bizden kaçırdın ha? Onun kim olduğunu biliyor musun? 2. evrenden memnun mu yurttaşların merak içindeyiz gerçekten! İskenderiye yangınını neden engellediler biliyor musun? Suçun yok ama buna alet olma. Açgözlülükten dolayı evren sayısı bölündü ve karmaşa hâkim her yerde ve bu da biz görevlilerin canını sıkmaya başladı bile. Buraya ulaşan sizden sonra daha neler göreceğiz diye düşünüyoruz. Büyük bir şarlatanlığın esiri olmaya mahkumsunuz artık. Birden bire kara varlıklar ortadan ikiye bölündü ve efendileri hızla Hugın’a yaklaştı. Varlık: Yo, hayır… Baş Varlık: Sen Tanrı mısın? Hugın: Hayır, ama… Baş Varlık: O halde öl. Hugın yere devrildiğinde elinden kayan defterin paramparça olmuş cildinden süzülen sayfalarda şunlar karalıydı… Kaptan Mukantos – Harpocrates Gemisi Seyir Defteri – 19.05.2119 3. GÜN Yolculuğa çıkalı fazla olmadı, henüz üçüncü günümüzdeyiz. Bu yılın değeri çok fazla. Tanrım zamanı deldik, artık elimizde ve ister durdurabilir ister gezebiliriz o evrende. Zaman yolculuğunu ilk tadanlardan olabilirdim ama bu görev beklemezdi. Sanılanın aksine gücümüzün farkındayız. Dolayısıyla yanımıza fazladan erzak almıştık. Dünya’ya dan ayrılalı üç gün oldu da, hâlâ galaksiden çıkamadık. Termodinamik dağıtım kapakçıklarında oluşan arıza Gemi mühendisi tarafından şu sıralar da tamir edilmekte. Umarız her şey yolunda gider… 19. GÜN Vakkarum güneş sisteminde ilerlemekteyiz. Harpocrates’de ki ortam dengeleyici parametrik impulsatörlerin tamir olmasıyla sağlıksız durumdan kurtulduk ve meçhule gittiğimiz kanısından vazgeçtik. Dünkü gama alarmından sonra yeni bir radyasyon saptayıcı arızasından korkmuştum, fakat bugün Dualir adlı güneşin ışımalarını gözlerimizle görünce ne tür bir tehlikede olduğumuzu anladık. Radyasyon seviyesi artmakta… Saniyede 100.000 km’de gitmekteyiz. Işık hızına çıkamıyoruz, uzayın yakın ortamında kırılmaya sebep olabilecek kadar büyüklükte alkol molekül bulutçukları hakim. Tanrım sen bizi koru, amin… 57. GÜN Hepimiz radyasyon ışımalarına maruz kaldık, bu çok açık. Gerçi çocuk ve köpek inanılmaz derecede sağlam. Onları karantinada tutuyoruz. Gizlerini hala çözemedik. Tanrım bize yardım et… 107. GÜN Sonumuz geldi, mühendis İsmail’in uyarısı doğru çıktı. Evrende hiç yıldız olmayışından anlamalıydık. Her yer yemyeşil ışımalarla kaplı. Tanrım onu dinlemeliydik. Artık çok geç. İsmail dün öldü. Bizde kurtulma umutlarımızı yitirdik. Herkes delirdi. Ben hâlâ direniyorum. Çocuğu ve köpeği gemide bulamıyoruz. Tanrım sana geliyoruz… 108. GÜN Son günlerimde yaşayan tek ben de karantina odasındayım artık. Nasıl hissedemedim, oysa burnumun dibindeymiş. Her şeyin bozulmasının sebebi O’ymuş. Onun zihninde esiriz ve sürgündeyiz ilelebet… Hugın gerçek ismi ile Ekzadanun çocukluğu ile karşı karşıya idi. Köpeği ise onun köpeğiydi. Sedeften bir kayıkta girdaba yakalanışı ise gözlerinin önündeydi artık. Çocuğun 9 yaşında oluşu ve zamanda sıkışmış hali onun ne tür bi ızdırapta olduğunun kanıtıydı. Ama Ekzadanun’u kurtarmıştı, kendisini feda ederek. Fakat karanlık onu çoktan gömmüştü yere, gizlerle kaçan çocuğun zihnine…
Telif Hakkı Uyarısı Son Keşif isimli yazı, Umut Uyan tarafından 08.09.2008 tarihinde sitemize eklenmiştir. Aksi ispat edilmediği sürece, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. Maddesi gereği eserin tamamının telif hakları yazara aittir. Herhangi bir şekilde "alıntı olduğu ve hangi yazara ait olduğu" belirtilmeden ve yazarın sitemizdeki sayfasına link vermeden kullanmak hırsızlıkla eşdeğer suçtur. İlgili Kanun gereği Eser sahibi şikayetçi olduğu taktirde cezai müeyyidesi 3 yıldan 6 yıla kadar paraya çevrilemez hapis, 150.000/300.000 YTL ağır para cezasıdır. Yine İnternet yasası gereği de her hangi bir sitede yazıların kullanılması halinde site sahipleri sorumlu olup, sistemlerini Cumhuriyet Savcılıklarının incelemelerine açmak durumundadır. Gelişen teknoloji sayesinde yapılan incelemeler; IP tespiti ve yazının gönderildiği bilgisayarın bulunmasına imkan vermektedir. Şikayet halinde, sitemizin avukatları da konu ile ilgileneceklerdir...
Bu yazıya sadece sitemizin üyeleri yorum yapabilir
Tavsiye Et :
Aralık
5
Aralık
4
Aralık
3
Aralık
1
Kasım
30
Kasım
9
Kasım
6
Kasım
6
Bitmeyen Hikaye 7_baronların Savaşı 1
• Umut Uyan • Fantazi Hikayeleri • 155 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Kasım
6
Bitmeyen Hikaye 7_baronların Savaşı 0
• Umut Uyan • Fantazi Hikayeleri • 89 kez okundu. • 0 kez yorumlandı.
Kasım
6
Ağustos
11
Mart
24
Haziran
27
Ekim
30
Mart
24 |
![]() |
Site Menüsü
Köşe Yazıları
|
||||||||||||||||||||||||||||